BİR ATLININ SONSUZLUĞA YÜRÜYÜŞÜ

     Türk kültür ve edebiyat dünyası şu günlerde önemli bir ismini daha kaybetmenin acısını yaşıyor. Edebiyatımıza pek çok hizmetleri bulunan Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU geçtiğimiz günlerde maalesef aramızdan ayrıldı. Hayatına ve yaptıklarına bakıldığında, İstiklâl Marşı şairimizin “Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecek.” cümlesini Sepetçioğlu için de kullanmak çok da yanlış olmayacaktır. Çünkü sessiz sedasız binlerce sayfanın altına imzasını atan Sepetçioğlu, yazdıklarının çokluğuna rağmen bir o kadar da mütevazı bir hayat yaşadı. Yaklaşık yarım yüzyıldan fazladır yazdıklarıyla birkaç nesle tarih sevgisini aşılayan yazar, ülkemizde millî bir kimliğin yerleşmesinde önemli katkıları olan bir şahsiyetti. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Türk edebiyatına ve kültürüne katkıları birkaç açıdan ele alınabilir. Bunlardan birincisi yazdığı tarihî romanlarla Türk kültür ve edebiyatında yeni bir dönemi başlatmış olmasıdır. Sepetçioğlu, Kemal Tahir’in Devlet Ana romanı ile Tarık Buğra’nın özellikle yakın dönem Türk tarihini konu edinen eserleriyle başlattığı bir anlayışın ısrarlı takipçilerindendi. Hatta o, adı geçen yazarlardan daha sabırlı ve uzun soluklu eserler kaleme almış, bu kitapları ile Anadolu’da teşekkül eden Türk tarihinin bütün aşamalarını destanlaştırmıştır. 1971 yılında Kilit’le başlayan ve en son “Yesili Ahmet Hoca” ile tamamlanan, Türk tarihini romanla yeniden inşa etme süreci onun en çok önem verdiği “nehir roman” anlayışının bir ürünüdür. Sepetçioğlu ayrıca Çanakkale savaşlarını ve zaferlerini de romanlaştıran ilk yazarlarımızdan birisi olmakla da üzerinde durulmaya değer bir edebiyatçımızdır.
     Sepetçioğlu, hikâye, roman, oyun ve araştırma türlerinde eserler vermiş olsa da onun yazarlığı için dikkat edilecek en önemli husus, eserlerindeki temel kaygının Türk millî kültürü olmasıdır. Çünkü onun kitapları bu topraklarda doğup büyümüş olan bir kişinin bu topraklara karşı duyduğu vefa duygusundan filizleniyordu. Kendisi de bu gerçeği dile getirmekten hiçbir zaman çekinmemişti: “Benim inandığım ve bugüne kadar çizgisinden hiç çıkmadığım sanat anlayışı, gerçeklerde ve kaynaklarda yüzde yüz millî oluştur.” Yazarın bu millî hassasiyetini Türk tarihini konu edindiği “nehir roman” serisinde verdiği eserlerde açıkça görmek mümkündür. Yazarı ülkemizde haklı bir üne kavuşturan eseri Türklerin Anadolu’ya gelişlerini ve Anadolu’daki mücadelelerini, özellikle de Malazgirt Savaşını anlatan Kilit’tir. Yazarın binlerce sayfayı aşan nehir roman serisi, Anahtar’la devam eder. Yazar, bu romanında Kilit’in bıraktığı yerden başlar ve Türklerin Anadolu’daki ilerleyişlerini, İznik’i fethetmelerine kadar anlatır. Yazarın Kapı, Konak ve Çatı’da aynı hassasiyetle ve millî bir duruşla anlattıkları bir anlamda Türk tarihinin destanlaştırılmış bir romanıdır. Eserlerine seçtiği bu tek kelimelik adlar aslında Türk tarihinin “anahtar kavramları”nı oluşturur. Erol Güngör, Kilit ve Anahtar’ı konu edinen bir yazısında onun eserlerini tarihî roman geleneğimiz içinde değerlendirir ve şu cümlelerle bu eserlerin çerçevesini çizer: “Tarihî roman yazmak, hele tarihteki büyük adamların hayat macerasını roman hâline getirmek çok çetin bir iştir. Romancı böyle bir teşebbüse giriştiği zaman, yüksek bir ipin etrafında denge kurarak yürümeye çalışan bir cambaza benzer. Bir tarafta işlediği konunun tarihî realitesi, öbür tarafta kendisinin bir yığın malzemeden seçerek inşa edeceği yeni bir realite vardır. Bu taraflardan birine fazla eğilmek, romancıyı çürük bir sakızı yeniden geveleme basitliğine düşürür, öbür tarafa ağırlık verdiği zaman da, yazdığı şey tarih olmaktan çıkar. Tolstoy ‘Harp ve Sulh’u yazarken, yarattığı şahsiyetlerin yanı sıra harp vakıasının teknik yönlerini de vermeye çalışmış, fakat başarılı olamamıştı. Son günlerde onun ve Dostoyevski’nin edebiyat geleneğini devam ettiren Soljenitsin, ‘Ağustos 1914’ adlı romanıyla harbin strateji ve taktikle ilgili taraflarını mükemmel bir şekilde işlemeye çalışıyor, ama onun da henüz ilk cildi neşredilen eserinde Tolstoy’un yarattığı unutulmaz tiplerden eser görmüyoruz. M. Necati Sepetçioğlu’nun ‘Kilit’ ve ‘Anahtar’ adlı romanları Harp ve Sulh’ten çok, ‘Ağustos 1914’ tipine giriyor.” Güngör’ün Sepetçioğlu’nun romanlarını özellikle Rus romanıyla karşılaştırması manidârdır. Çünkü Türk edebiyatına geç giren bir tür olan roman, özellikle de geleneği 1940’lı yıllardan sonra oluşmaya başlayan tarihî roman anlayışı teorik bir alt yapıdan –özellikle o yıllarda- oldukça uzaktır. Güngör’ün 1976’da kaleme aldığı bu yazıda Sepetçioğlu’nun romanlarının tipiyle ilgili benzetmesi üzerinde durulması gereken bir durumdur. Çünkü Sepetçioğlu’nun bu “nehir roman” çizgisinde verdiği eserlerde yalnızca tarihî olayları anlatmak veya tarihî bir şahsın maceralarını ortaya koymaktan ziyade bir “değer”i temsil eden şahısların peşinde olduğu görülecektir. Şunu da unutmamak gereklidir ki, tarihî roman kavramının bir yanında edebiyat, diğer yanında da tarih yer alır. Bunlardan tarihi öne çıkarmak edebî eserin kurguya dayalı yapısını zedeleyebileceği gibi, tarihin çarpıtılması da –Seperçioğlu’nun eserleri özelinde- tarihî bir gerçekliğin başka bir şeye dönüşmesine yol açacaktır. Elbette ki her edebî metin tarihî gerçeklerden bile yola çıksa yeni bir edebî gerçeklik ortaya koyar. Bu açıdan bakıldığında Sepetçioğlu’nun tarihî olaylardan çok, o tarihî olayların altında yatan iç dinamiklere önem verdiği görülecektir. Yazar bunu yaparken de o dönemin ruhuna uygun bir dil ve anlatım tarzı benimsemiş, zamanın deyim, terim ve söz kalıplarına yer vermiştir.
     Yukarıda söylenenlerin tipik bir örneği olarak Sepetçioğlu’nun aynı tarihî çizgide verdiği eserler olan Anahtar, Konak ve Çatı’ya bakılabilir. Çünkü bu eserlerinde yazar daha çok Türk tarihini oluşturan “kolektif şuura” dikkat çeker. Yazarın bu romanlarına hâkim olan bakış açısı Türklerin inanç sistemi ve toplumsal yapısının özellikleridir. Sepetçioğlu’na göre, Osmanlı’yı kuran ve devam ettiren itici güç, ‘alp’lik ve ‘eren’liktir. Yiğitliği ve savaşçılığı ifade eden “alplik” ile İslâm dininin değer yargılarıyla yoğrulmuş olan “erenlik” bu romanlarda farklı şahsiyetlerin kimliğinde somutlaştırılmıştır. Şeyh Edebali ve Dursun Fakih Osmanlının inançla ilgili değer yargılarına işaret eden birer kahramanken, Akça Koca ise kahramanlığın ve savaşçılığın temsilcisidir. Osman Gazi’nin şahsında bu özelliklerin hepsinin bir terkibe ulaşması Türk devlet geleneğindeki idarecilerin vasıflarını gösterme amacını taşır. İdeal olan bu kişilerin karşısında onlarla çatışan ve kötülüğün sembolü olan diğer şahsiyetler yer alır. Sepetçioğlu’nun döneminde eser veren diğer tarihî roman yazarlarından ayrılan en önemli yönü de bu noktada ortaya çıkar. O, tarihî şahsiyetlerden ziyade o şahısların temsil ettiği değerler üzerinde durur. Türk tarihinin sürekliliğinin de bu değer ve anlayışların nesilden nesle miras bırakılmasıyla sağlandığı tezini öne sürer. Bu açıdan bakıldığında Sepetçioğlu’nun yalnızca tarihi anlatmakla kalmadığı, o tarihî dinamiklerin altında yatan toplumsal değerlere atıfta bulunduğu söylenebilir.
     Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun romanlarında görülen ve şahısların kimliğinde ortaya konan duygu ve değerlerin verilmesi yaklaşımını hikâyelerinde de görmek mümkündür. Mesela “Menevşeler Ölmemeli” adlı hikâyesi insan sevgisini, aile sıcaklığını ve umudu ifade eden şahısların çevresinde oluşur. Yazarın romancılığının gerisinden kalmış gibi görünse de onun hikâyeciliğinin bir başka gözle yeniden değerlendirilmesi gerekir. Hikâyelerinde kurduğu üslubun romanlarına nazaran daha duygu yüklü bir anlatımı öne çıkarması da dikkati çeken bir başka husustur. Hikâyelerinde farklı kültür ve yaştan insanları konu edinen yazar, gündelik olan konulardan ziyade insanlığın temel özelliklerine ve ihtiyaçlarına dikkat çeker.
     Elbette 1980’den sonraki nesiller Sepetçioğlu’nu tanımakta biraz geç kaldı. Ne var ki önceki nesiller “Kilit”i, “Anahtar”ı, “Kapı”yı ve onun bitmez tükenmez yazma azminin eseri diğer kitaplarını çok iyi okumuşlardı. Uzaktan bakıldığında birkaç neslin onun kitaplarıyla Türk tarihini ve kültürünü tanıdığı söylemek yanlış olmasa gerek. Sepetçioğlu, yetmiş dört yıllık hayatı boyunca hiç durmadan yazdı ve uzun bir liste oluşturan eserler verdi. Roman türünü zor ama bir o kadar da önemli olarak nitelendiren yazar, romancılığını şu cümlelerle tanımlar: “Roman yazı türlerinin en zorudur ve hayatın aynasıdır. Romandaki tipler kendi gerçekleri ile hareket etmelidirler. Vakalar romanda gerçek hâlinde görünebilmek için mantıklı olmalıdır. Belirli bir kültür seviyesinde olması gereken romancı iyi bir tekniğe dil ve üslup ustalığına kavuşmak için uzun tecrübelerden geçmelidir.” Sepetçioğlu’nun romanlarının yine Âkif’in ifadesiyle “hayalle işi olmadığı” söylenebilir.
     “Sanat adamlarının dünyayı değiştireceği veya yeni bir nizam tesis edebilecekleri fikrine inanmıyorum. İnancım, sanat adamlarının ancak yeryüzünü güzelleştirebilmek uğrunda, çirkinde bile mevcut olan bütün güzellikleri insanların gönül gözünde yerleştirmek için çaba sarf etmek mecburiyetidir. Sanat adamının görevi huzur, umut ve mutluluk içindir. Bu üç şeyi tutsak etmek isteyen sanat adamıyım diyemez.” Sanatçıyı ve onun görevini bu sözlerle ifade eden Sepetçioğlu’nun bütün eserlerine bakıldığında bu hassasiyeti açıkça görmek mümkündür. Özellikle çocuklar için kaleme aldığı oyunlarda bu tavır daha ağır basar. Gelecek nesiller için karamsar bir tablo çizmekten kaçınan yazarın hikâyeleri de aynı umudun ve insanlık erdemlerinin yüceltilmesini konu edinir.
     Yazarın Türk edebiyatına katkıları yalnızca yazdığı edebî eserlerle sınırlı değildir. Türk tarihini ve kültürünü bir bütün olarak gören ve Türk tarihinin birikimi araştırmaya koyulan yazarın bu alandaki eserleri de yayımlandıkları yıllarda ve sonrasında pek çok kimse tarafından kaynak eser olarak okunmuştur. Yaratılış ve Türeyiş (1965), Türk Destanları (1972), Dede Korkut (1972), Türk-İslâm Efsaneleri (1973) adlı eserleri onun bu alanda yaptığı çalışmalardan yalnızca birkaçıdır. Özellikle Türk destanlarına büyük bir önem veren ve romanlarında da yer yer destansı bir anlatım tarzı benimseyen Sepetçioğlu, “Bugünün bilinmeyen sesidir, rengidir, hareketidir. Bilinmez ise bir bütünün asıl parçası yok olur.” diyerek destanın önemine işaret eder. Aslında onun yazdığı tarihî romanlar, destan döneminden İslâm dairesine giren bir milletin macerasını konu edinmektedir. Dolayısıyla romanlarında görülen “alp eren” tipi her iki medeniyet dairesinin bir terkibini yansıtmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Sepetçioğlu’nun Türk toplumunun geçmişten getirdiği alpliği ile İslâm dininin değerleriyle oluşan erenliği ideal bir birleşim olarak gördüğü sonucuna ulaşılabilir. Dede Korkut’tan Yunus Emre’ye, oradan da Ahmet Yesevi’ye uzanan yazarlık çizgisi onun hangi coğrafyaları ve değerleri temel aldığının da bir göstergesidir. Seperçioğlu’nun birkaç ciltte topladığı Çanakkale zaferleri ise bir anlamda onun Türk tarihiyle ilgili külliyatının son noktası kabul edilebilir.
     Mustafa Necati Sepetçioğlu o uzun yolculuğa 1932 yılında Zile’de başlamıştı. Bu yolculuk 2006 Temmuzunda sona erdi. O, bir yazar olarak popüler olandan ve şöhretin tuzaklarından hep uzak durdu. İnandıklarını, okuyanlarını inandıracak bir samimiyetle yazdı. Eserlerinde anlaşılmaz bir dil kullanmaktan özellikle uzak durdu. Bundaki gayesi kitaplarını genç, yaşlı herkesin okumasını istemiş olmasıdır. Onun eserleri Türk tarihinin ve kültürünün nasıl inşa edildiğini bütün ayrıntılarıyla görmek isteyenler için doğru bir kılavuz olacaktır. Kitabının adıyla uğurlanmak bir yazar için en güzeli olsa gerektir. 1976’da yazdığı eserine “Bu Atlı Geçide Gider” adını uygun görmüştü. Bizler de “Bu atlı inşallah cennete gider.” diyerek ona olan vefa borcumuzu bir nebze olsun ödemeye çalışalım.
 

Mustafa KURT
Türk Yurdu Dergisi, Ağustos 2006, Cilt:26, Sayı:228
 

 

Powered by OrdaSoft!