Annemin kızdığını nadiren görürdüm. Ama bu kez çok öfkelendi.

        Ablamın evine gidiyorduk. Diğer sokağa dönüşümüzle birlikte ağlayan bir çocuğun sesi işitildi. Sokağın kenarında üç yaşlarında bir çocuk, yerde yuvarlanıp sinirli bir halde, çığlıklar atarak ağlıyordu. Bembeyaz gömleği, şortu toprağa belenmişti.

        Annem, fersiz gözlerini o tarafa dikip:

        — Arabanı durdur oğlum.

        — Ne oldu?

        Annem hüzünlü bir gülümseme ile:

        — Durdur oğlum…

        Kararsızlıkla arabayı durdurdum. Annem, inleye inleye kapıyı açıp indi. Uyuşan ayaklarını ufalayarak, topallaya topallaya arkaya, çocuğun ağladığı tarafa doğru yürüdü. Ben de gayriihtiyarî peşine takıldım. Çocuk, hala yerde yuvarlanıyor, her yuvarlanışında da kulakları patlatırcasına bir çığlık atıyordu. Başında sinirlerine güçlükle hâkim olmaya çalışan genç kadını yeni fark ettim.

        Genç kadın ağlamamaya çalışarak:

        — Delirdi bu. Dondurma istedi, alıverdim. Yine de böyle yaptı işte.

        Çocuk hala çığlık atıp ağlıyor, ortalığı birbirine katıyordu.

        — Sıcak dondurma al bana!

        Kadının canına yetmişti besbelli. Yerde kıvranan oğlunun arkasına bir iki tokat yapıştırdı.

        — Onu nerde bulayım!

        Annem serçe gibi cıvıldayarak genç kadını tuttu:

        — Eh kızım, çocuk bu, çocuk yahu.

        Sonra da çocuğu bağrına basıp:

        — Gel canım, geliver. Ben sana sıcak dondurma alırım.

       Çocuk ağlamayı kesmedi. Ama önceki gibi kıvranmıyordu. Onu bu kadar sinirlendiren soğuk dondurma akmış, gömleğinin önünü yapış yapış etmişti. Baştan ayağa kadar çamur içindeydi. Annem bana seslendi:

       — Ne bakınıp duruyorsun. Sen de küçük çocuk musun? Yürü, arabanı alıp gel. Şimdi attalara gidiyoruz.  Düt düte biniyoruz, tamam mı?

       Doğrusunu söylemek gerekirse çocuğu bu durumda arabaya bindirmek istemiyordum. Yurtdışından gelmiş yeni kumaş koltuk kılıfı almıştım. Şimdi hepsi rezil olacaktı. Çaresiz arabayı çalıştırıp getirdim.  O an alnımdan buz gibi ter damladığını fark ettim. Annem, yanına oturan genç kadına anlatıyordu:

       — Bu yaşlarda çocukta her çeşit davranış olur kızım. Aldatıp, kandırıp avutacaksın. Gördün mü evladım, bak, düt düte bindik.

       Çocuk artık ağlamıyordu ama içi dolmuştu, durmadan hıçkırıyordu. Annem, kadını avutmak isteyen bir ses tonuyla:

       — Ne tarafa gidecektiniz kurban olduğum?

       Beni ana ile oğlunun ne taraf a gideceği değil, koltuğun ne kadar yerinin çamura belendiği daha çok düşündürüyordu.

       Kadın, kaşlarımı çatıp oturduğumu fark etmişti galiba. Utanarak, acele ile elini kaldırıp gösterdi:

       — İşte geldik. Size teşekkür ederim. Şuradan troleybüse bineriz. Çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun.

       Avunup oturan oğlunu kucağına alıp acele ile arabadan indi. Baktım ki ne göreyim? Tam da düşündüğüm gibi koltuğun yarısı çamura belenmişti. Sinirlerime hâkim olamayıp söylendim:

      — Tuhafsın. Herkesin işine karışmasan olmaz mı?

      — Herkesin işi hangisi?

      — Birinin çocuğu olsa… Ağlasa size ne? Ağlayıp sızlayıp avunacak.

      Annem birden bire sinirleniverdi:

      — Neden başkasının çocuğu oluyormuş?  Ağlayan çocuğun yabancısı olur mu? Böyle konuşmaya utanmıyor musun? Ağlayıp duran küçücük çocuğa acımayan insana insan denir mi?

      Sesimi çıkarmadım. Ama doğrusu, o anda annemi haksız diye düşünüyordum. Hayır… Tahminime göre annelerin bizim anlamadığımız, bizim ölçülerimize sığmayan, kendilerine mahsus bir dünyası var gibiydi.

Dünyanın İşleri, İstanbul 2014


Powered by OrdaSoft!