░   Bozkır. Çok seyrek göze çarpan alçacık toprak evler. Uzaktan sadece koyunlar ve sürü sürü atlar gözüküyor. Kah kah beyaz başlı ve dikenleri üşene üşene çiğneyen develerin hıçkırığı işitiliyor.
     Hadi çabuk ol, - diyor annem, benim gözümün her tarafa atıldığını görerek. Böyle geç kalırız. Bak, güneş de kızarmış.
     Annem her sene yazın bizi ninemin evine götürürdü. Ninem tepenin arkasında yaşıyor. Bu yerlere Baytirek (Kavaklı) denilse de suyun yanındaki yol kenarında bulunan  tek tük kavakları saymazsanız kavak yok. Belki bu yerlere susuz yerde biten böyle kahraman kavaklar şerefine «Baytirek», yani Kavaklı demişlerdir. Yaylanın bağrındaki tepenin arkasında küçük alçak toprak   ev görünüyor. Annem beni yine de hızlı yürümeye davet ediyor.
     İşte ninenin evine de geldik,  diyor annem evi göstererek. Siyah pantolonum dizime kadar leke oldu. Onu temizleyerek toprak  eve doğru koşuyorum. Annem ardımdan bağırıyor:
     Dikkat et, köpek var!
     Alçacık kulübe. Tavana el uzatsanız yetişir. Yanında  bahçe. Duvarın aşağısına küçük parmaklıklı kapaklar yerleştirilmiş. Altına kilim serilmiş. Bilhassa baharda bu ev yemyeşil çimenlikten biraz toprak alınmış ve damın üstüne konulmuş gibi gözüküyor. Sanki annemin masa üstünde yetiştirdiği çimi gibi. Tepeden bakarsam bu ev benim çamurdan yaptığım oyuncak evime benziyor. Sanki ninem bu evi yalnız kendisi için yaptırmış gibi.
     Ninem bizi görerek bastonunu aramaya başlıyor. Ben koşarak yerinden hala kalkamayan ninemin boynuna sarılıyorum. Çoban köpekleri uyanıp bana doğru geliyorlar. Sonra onlar benim bu eve yakın birisi olduğumu anlayarak geri dönüyorlar. Bu arada annem de gelerek yerdeki nineme eğiliyor:
     Selamün aleyküm anneciğim! İyi misin?
     Onlar uzun süre sohbet ediyorlar.
     Yeğenlerin kıra gitmişler koyunları otlatmak için. Kendin çay yaparsın, diyor ninem anneme ocağı göstererek. Ben çabucak  kuyudan su çekiyorum. Annemse çay için ocağa odun atıyor.
     Ninem ağız otunu dilinin altına atıyor ve bozkırda olup bitenler hakkında konuşmaya başlıyor.
     Ninem inekleri torunlarına bağışlayarak «Şahberdi'nin ineği", "Kulmurad'ın ineği» diye anlatıyordu.
     Şahberdinin ineği hiç çoğalmıyor, buzağıları ya hasta oluyor, ya da ölüyor, diyor ninem su boyundaki otları üşenerek çiğneyen zayıf ineği göstererek.
     Kulmurad'ın ineği bu sene de buzağılarsa beş tane olacak. O babana benziyor. Dün oğlak kapma yarışından bir oğlak, bir kilim getirdi. Büyük baban da iyi ata binerdi. O meydana çıkınca atlılar: «Ubaydulla ortaya çıkarsa tamam, ondan oğlağı alamayız», derlerdi.
     Şaberdi iyi mi? diyor annem, önceden bir şey işitmiş ve telaşlanmış gibi.
     O mu? Ondan adam olmaz. Eskiden birisi «Toprak testinin kul elinden olmasından korkarım» deyip mezarlığa gider, ölüleri soyarmış. Onun Allah demesine de inanmiyorum. Kırk gün geçti küserek evi terk edeli. Ablan onu çok şımarttı. Ancak evlendirirsen çocuk yapar bu kulaksız. Onun yüzünden kim soğuk rüzgarda üşümedi ki, dedi ninem dudakları titreyerek. Minderin altında ağız ounu aramaya başladı.
     Nine niye ağız otu kullanıyordun?  diye soruyorum merak ettiğimden onun sözünü keserek. Sana bunu Ahmet'in ninesi mi öğretti? O da ağız otu çiğnerdi. Nineler neden ağız otu kullanır?
     — Ah yavrum, derdi annem derin nefes alarak. Ninenin başına neler gelmedi. Ağız otu kullanmayı ninene Ahmet'in ninesi değil, savaş öğretti yavrum. Savaş...
     «Savaş öğretti» sözünü işitince o Savaş dedikleri kimmiş merak ederek bunu nineme sormak istedim. Ama annemin yüzüne bakınca bu meraktan vazgeçiverdim.
     Annemın ninem hakkındaki hikayelerini dinlemekten hoşlanıyordum. Bin kere dinlesem yine dinlemek istiyordum. Onları duyunca nineme olan sevgim artıyordu.
     Anneminanlattığına göre ninem ailede tek kız olarak büyümüş. Onu genç yaşta köyün en sayılan adamıyla  evlendirmişler. Ama ne olmuşsa kocası ölmüş. Sonra köyde avcı, binici olarak tanınan bir delikanlı ninemi istemiş ve onunla nikah kıymış. O binici benim  dedemmiş. Onlar dört oğlan, üç kız evlat görmüşler. Benim annem en küçüğüymüş. Dayılarımın hepsi hatta ergenlik yaşına ulaşmamış Hasan ve Hüseyin de savaşa gitmiş. Ama onlardan ancak biri savaştan diri dönmüş. Ninem Hasan ve Hüseyin'i sık sık anarmış. «Onlar çok gençti. Daha tüfek tutmayı da bilmiyorlardı» diye üzülüp ağlarmış. Savaştan sağ salim dönen dayım köyde elektrikçi olarak çalışırken kaza sonucu elektrik çarpmış ve genç yaşta ölmüş. Ondan sonra ninemin kalbi bu sonu gelmeyen musibetlerden rahatsız olmuşsa da bunu kimseye belli etmeden evlatlarının, dayılarımın ruhlarını şad etmek için ocak başında ateş yakarmış.
     Annemin anlattığına göre Allah ölümü önce dağlara vermiş. Dağlar buna dayanmamış ve bin parçaya bölünmüş. Sonra hayvanlara vermiş. Onlarda buna dayanamamış ve hıçkıra hıçkıra dünyayı sarsmışlar. Sonra onu Allah kuluna vermiş. Şöyle bir bakmış, bir tarafta büyük kazanlarda pilav pişiyor, bir tarafta tef çalıyor, her yerde eğlence var. O zaman Allah ölümü her şeye dayanıklı ve sabırlı olan kuluna vermiş. Adamın biri uzun bir hayat yaşadıktan sonra ölürse: «Bize de böyle yaş kısmet olsun» diye dua ederler. Çünkü ölüm hakmış. Ama dağların, hayvanların dayanamadığı derdi üstlenmiş insanlar. Kaderine boyun eğer insan... Ama genç ölene çok üzülür, feryat edermiş. Ninem de dayılarımın ölümüne çok üzülerek geceleri  feryat etmiş, dağlar gibi sallana sallana, ceylan gibi ağlıyormuş.
     «Erkek gibi nine» diyordu insanlar. Çünkü ninemin hiç bir yerde gözyaşıyla derdini döktüğünü kimse görmemişti. Ama ninem  geceleri ateşle konuşarak bütün dertlerini ona söylüyordü. Ateş alev alev yanar, gökteki yıldızlar ateş dilinde tek tek sönerdi. Dedemden kalan saçaklı ağız otu torbasını dizine vurarak ağız otu çekerdi ninem.  Sonra ateşin çevresinde dönerek ağlamaya başlardı. Bu ağlama hüzünlü bir şarkıya dönerdi: «Ya Hasan, ya Hüseyin!...»
     Ninem ocaktaki çaydanlığı getirerek çay demleyen anneme bakar. Annem hüzünlü, gözünde görünür görünmez gözyaşları pırıldardı.
     Ne oldu, hayırdır, evin rahat mı?
     Allah'a şükür, rahat. Sadece biraz hastayım. Doktora da gittim. Nazardan diyorlar, derdi annem kilimin üzerine düşen kırıntıları elleriyle toplarken.
     O zaman sana okuyup üfleyeyim. Belki Allah şifa verir.
     Nineme köylüler «Şaman nine» diyorlardı.  Tef çalarak ninelerle birlikte hastanın etrafında döndüklerini çok görmüştüm. Birisine ninem okuyup üflerse biz pencere veya kapı aralığından bakardık. Ninem tefine beyaz bezden kılıf yapar ve onu duvara asardı. Güya o bizim için her şeyi yapabilen bir mucize gibiydi. Nineme belli etmeden tefi elimiza alarak çalardık. Bunu duyan annem: «Dokunmayın, ağzınız eğrilecek», diye  uyayırdı.
     Ninem okuyup üfleme için hazırlanıyordu. Kamış dalını toplayarak ona pamuğu sarıp fitil yapmaya başladı. Sonra onları pamuk yağına batırıp bir tabak una soktu. Uzun bir dayağı alarak onun ucuna eski paçavraları sardı. Gece yarısı «Sen eve gir», dedi ninem. Ben her zamanki gibi parmaklıklı kapıdan izliyorum. Çünkü duvarın aşağısına yerleştirilen kapak, yatarak gözetmek için çok müsait bir yerdi. Avlu ortasında annem başına kaftan örterek oturuyor. Ninem elindeki uzun ateşli dayağı annemin başı üstünde durmadan döndürüyor. Ateş kıvılcımlar halinde her tarafa dağılıyor. Sanki kıvılcımlar bizim masalda okuduğumuz ateş saçan kuşlar gibi pencerelerin parmaklıklarına çarpıyordu. Sonra bu kuşların uçuşu da bitip havada kalan yanmış bezlerin pis kokusu kapak parmaklıkların arasından eve giriyordu.
     «İn aşağıya, yanıma gel!»  diyor ninem birisiyle konuşur gibi avlunun önündeki dallı budaklı eski dut  ağacına bakarak. Ağaç  dallarına iyice bakıyorum kimse yok. Bedenim titriyor, kalbime korku giriyor. Yerimden kalkmak istiyorum ama ellerim ve ayaklarım bağlanmış gibi. Birisi dut ağacından inmiş gibi dalları çıtırdıyor, ayak sesleri duyulup hiç rüzgar esmeyen  geniş bozkırda birdenbire rüzgar başlıyor. Ninem yanında birisi oturmuş gibi  onunla bir şeyleri konuşarak elindeki ateşi annemin başı üstünde durmadan döndürüyor. Gök gürlüyor. Yağmur değil, tek parça mavi ışık ninemin ayaklarının altına düşüyor ve onların durduğu avuç içi kadar bir yeri aydınlatıyor. Sonra bu ışık genişleyip avluyu, bütün bozkırı ve gökyüzünü kaplayan büyük bir ışığa dönüyor. Kulağıma arabaya koşulan atın toynak sesleri geliyor. Korkum yine artıyor, başımı yorgana sararak gözümü kapatıyorum. Kendim de sanki bozkırda ve ışık içinde uçuyor gibiyim.
     Biraz sonra komşu odadan ninemin sesi geliyor: «Buraya gel! Bakma demiştim ya sana». «Tuhaf» diyorum içimden şaşırarak. «Ninem parmaktan gizli baktığımı nereden bildi acaba?»  Ninemin yanına gidip dizlerimin üstüne çöküyorum. Sönmekte olan fitil ve budaklara bakıyorum. Onlar da ninemle konuşmuş gibi sanki. Ninem annemin yüzüne su serpiyor. Kulaklarını çekiyor. Omuzuna bir-iki kez vurarak duaya el açıyor ve benim anlamadığım sihirli sözleri uzun uzun fısıldıyor. Ben de ellerimi açarak onların dileklerine katılıyorum.
     İnsan çiğ süt emmiştir. Anlayıp dinlemeden birbirine düşmanlık eder, diyor annem yorgun bir halde.
     Lakin, eğer onları rahatsız edersen ansızın karşına çıkar yavrum. Hatta bitkiler, ağaçlar, böcekler ... Hepsi Allah'ın yarattığı. Durup dururken onlara zarar verilmez.
     Ninemin gözleri yaşla doluyor.
     Bitkiler, ağaçlar da konuşuyor mu? diyorum yine onların konuşmasına katılarak.
     Tabi konuşuyor yavrum, diyor ninem. Kalbinin sesine kulak verirsen onların söylediklerini duyarsın.
     Aklıma biraz önce duyduğum eski dut ağacının  tehlikeli çıtırdaması, ayak sesleri ve zil sesi geliyor. «Belki onlar bana da bir şeyler söylemek istemiş ama ben onları anlamamışımdır» diye düşünüyorum ve ninemin biraz önceki durumunu anlar gibi oluyorum.
     Gözlerime uyku çöküyor. Uyandığımda sabah kızıl ışıkları pencerenin camlarına vuruyordu. Kalkmaya üşenerek camdan avluya bakıyorum: Sofra yeri, dut ağaçı...Ninem sabah rüzgarında yaşlı bir dut ağacı gibi sallanarak tesbih çekiyor. Çoban su birikintisindeki koyunları «Hey! Hey!» diyerek kırlara doğru götürüyor. Çimler karınca gibi duvarın üstüne sürünerek parmaklı kapıya doğru çoğalmışlar. Sanki bütün bozkır taşarak işte şu küçücük kulübeye girmeye çalışıyor gibi.
     Yavrum, biraz rahatladın mı? diye soruyor ninem çalışan anneme bir göz atarken.
     Evet anne, bugün çok iyi uyudum. Kötü rüyalar da görmedim, diyor annem memnun bir halde.
     Allah merhameti sonsuzdur yavrum. Kendisinden içtenlikle istersen isteklerini kabul eder. Eskilerin söylediklerine göre Allah kullarını annenin çocuğunu sevdiğinden daha fazla severmiş.
     Biz ninemin evinde birkaç gün kaldık. Annem, gitmeden önce avluyu ve odaları süpürdü, temizledi. Ninemin çamaşırlarını yıkadı. Ekmek pişirdi. Ninem ise yalnız bir ekmeği eline alarak «Sürü kırdan döndüğünde, insanlar ve cinler ortaya çıktığında ekmek yoldaşın olsun yavrum» diyerek koynuma yerleştirdi ve alnımdan öptü. Sonra ninemle vedalaştık.
     Çabuk ol, dedi annem benim bir o yana bir bu yana baktığımı görerek. Böyle yavaş yürürsen geç kalırız. Bak, güneş de batmak üzere.
     Toprak yolda hızlı adımlar atarken geriye bakarak ninemin küçücük toprak evine bir göz atıyorum. Ninemin küçücük kulübesi batmakta olan güneş ışığında kimsesiz bozkırın koynunda yanmakta olan tek parça bir ateşe benziyordu.

 

18 Şubat 2016

(Türkiye Türkçesine çeviren: Lale Fettahova)

Özbekçe (Kiril alfabesi)

 

Powered by OrdaSoft!