Köroğlu dediğin delinin biri

Kellesi büyüktür gövdesi iri
Depretir Kırat’ı bastığı yeri
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Köroğlu’nun bir atı var delidir
Yarım okka ayağının nalıdır
İnan beyim adım Ruşen Ali’dir
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Köroğlu’nun dünya kadar ünü var
Dağlarında çayır çimen gülü var
Senin benim gibi nice kulu var
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Köroğlu’nun bir atı var koşandır
Her adımı Erdebil’dir Keşan’dır
İnan beyim adım Ali Ruşen’dir
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Powered by OrdaSoft!

Ahmet Hikmet Müftüoğlu - Yarayı Kanatan (Hikâye)
Çarşamba, 05 Aralık 2018
     Eve gelince masamın üstünde şu notu buldum:      “Bu akşam bize buyur. Tatlı sesler işiteceksin. Güler yüzler göreceksin, güleceksin, ağlayacaksın. Her halde memnun olacaksın.                                                                              Turgut”      Bu merak verici notu yazan Turgut Bey’in evime pek yakın olan evinin kapısını çalarken içeriden çalgı sesleri geliyordu.      Salona girince ortada, büyük kanepenin üstünde uzun hırkasıyla, oyalı başörtüsüyle, esmer, yuvarlak yüzlü, şişman, kısa boylu, elli yaşında kadar bir hanımın henüz son darbenin tesiriyle zilleri titreyen elindeki defe dayanarak bana selam verdiğini görür görmez irkildim. Odaya girmekte tereddüt ettim. Ev sahibi “buyurun, buyurun” diye cesaret vererek:      -Pembe Hanım bizim ninemizdir; ruhumuzun ninesidir, dedi.      Pembe Hanım, “güngörmüş, yaş yaşamış” bir nezaketle Turgut’un bu samimi sözlerine alçak gönüllülük göstererek karşılık verdi.      Defi okşarken boynunu büktü. Akçıl saçlarına rağmen işveli bir tavır aldı. Gözleri yarı kapalı olduğu halde beyaz dişlerine çarparken dalgalanıp iri dudaklarının titreyişiyle birlikte titreyen gür ve gürbüz, tatlı ve yanık, düşündürücü ve uyuşturucu bir ses nazlı nazlı başlayarak, perde perde yükselerek, ruhların en karanlık köşelerine kadar süzülerek, zaman zaman kemanın inleyen ahengiyle dudak dudağa geliyor; bir kumru sevişmesi yumuşaklığıyla gözlerde bulut şeklinde ümit ve hayal kümeleri hâsıl ediyordu.           “Ey âh söyle! Zahm-ı dilimden zebanım ol            Ey çâk-i sîne! Nüsha-i şerh-i beyânım ol            Ey eşk-i dîde! Ben diyemem yâre derdimi            Sen rûy-i zerdem üzre gelip tercümânım ol” (Ey ah söyle! Gönül yaramdan (bahseden) dilim ol. Ey bağrımın yarası! Söylediklerimi açıklayan yazı ol. Ey gözyaşı! Ben yâre derdimi diyemem. Sen sararan yüzüme gelip tercümanım ol.)      Köşedeki kanepenin üstüne bağdaş kurmuş, uçuk benizli, süzgün gözlü, ince boyunlu, karışık saçlı, redingotlu zayıf bir beyefendi elinde tuttuğu bir küçük gonca gülü koklarken gözlerini sıkınca onun sarı yapracıkları arasına iki damla yaş damladı. Yüreğinin gizlilikleri musikinin ateşi karşısında erimişti.      Şimdi aşkın bunaltıcı ateşlerinin, özlemenin en acı dakikalarını kemanın yanık titreyişleri, inleyişleri yüreklere tattırdıktan sonra; arzuların, hayallerin hiçlikleri kıvrıla kıvrıla birbirinden zayıf, birbirinden ince bir iki damla nağmede toplanıyor; uçuyor, sendeliyor, düşüyor… Kayboluyordu.      Artık gözlerin önünde görünmeyen, yalnız duyulan bir takım dağınık saçlar… yumuşak eller… yaşlar… gülüşler… uzun kirpikler… ateşli gözler… öpen dudaklar karmakarışık uçuşuyor ve ıraklara dalan nazarlar, kendilerine ait bir hayalin karşısında titreyerek yalvarıyordu.      Usta bir elde çarpan mızrabın darbeleriyle ağlayan udun göğsünden gelen iniltilerden teşekkül eden bir suzinak taksimi, zaten açılan yüreklerin esrarını çehrelere daha ziyade aksettiriyordu. Eller çitişmiş, gözler dalmış, boyunlar bükülmüştü.      Bu sükûnet içinde yalnız kanepenin köşesinde dizlerini birbiri üstüne koymuş, bıyığı ve sakalı tıraşlı, saçları ortadan ayrılmış bir genç, “Doktor Pertev Bey”, gömleğinin kolalı kollukları arasından çıkardığı ince keten mendiliyle yüzünü silerken sıkıldığını anlatırcasına sırıtıyor; musikinin bu meclise verdiği tesire karşı hayret ettiğini gösteriyordu.      Suzinak faslının eski, yeni şarkıları birbirini takip ederken bu hale gülen doktor, gezinmeğe başladı. Sanıyordum ki bana bir şeyler söylemek istiyordu.      Fasıl bitmişti. Lakin Pembe Hanım’ın neşesi bitmek bilmiyordu. O demin ağlayan zayıf efendinin elindeki gülü görmüştü. Yan gözle onu diğerlerine işaret etti. Ve kemancı Suzi Bey’e usulca: “Nihavent yap” dedi ve eline çiçeklikten bir pembe gül aldı. Uzun bir “ah” çekti; yanık bir “medet” dedi. Gözlerini süzdü ve derin bir aşk ile okudu:           “Gülüm şöyle, gülüm böyle demektir yâre mutadım            Sever canım seni ey gül ki canana hitabımsın” (Ben yârime seslenirken “gülüm şöyle, gülüm böyle” demeyi alışkanlık haline getirdim. Ey Gül! Benim canım seni sever. Çünkü sen benim yâre hitabımsın.)      Zayıf efendi yerinden fırladı. Sağ kolunu havaya kaldırıp indirerek bağırıyordu: “Yaşa Pembe! Var ol Pembe! Nur ol Pembe! Dert görme Pembe!”      Pembe Hanım bu alkıştan memnun oldu. Başörtüsünün çenesinin altına gelen katmerlerini düzeltti, örtünün uçlarını cilvelerle arkaya attı. Neşesinin tesiriyle sesi titredi. Dudaklarıyla, gözleriyle gülerek küçük bir selamlama hareketi ile “teşekkür ederim” dedi.      Şarkıcı Pembe Hanım İstanbul’un zevk âlemlerinde meşhur bir simadır. Yenibahçe’deki evinin kapısı gün geçmez ki kendisini bir eğlentiye davet için çalınmasın. Davudi sesi, neşesi, terbiyesi kendisini hem kadınlara hem erkeklere sevdirmişti. Pembe, tazeliğinde de güzel değildi. Bazen itiraf ederdi, sesindeki güzellik yüzünde de olaydı, sesiyle ağlattığı kadar gözleriyle de ağlatabilirdi.      Doktor Pertev Bey bir iskemle çekti. Yanıma geldi. “Bizim musiki hakkındaki fikriniz nedir?” dedi.      — Musikimiz, bizim durgun ruhumuzun, sakin düşüncelerimizin, uçuk benzimizin tercümanıdır.      — Musikimizi sever misiniz?      — Severim.      — Batı musikisini?      — Onu da severim. Birini duyduğum, diğerini anladığım için beğenirim.      — Ben musikimizi sevmem. Çünkü hissettirdiği mana daima birdir: Karamsarlık… Şarkın bütün makamlarında, fasıllarında bir ikinci mana aramak boşunadır. Perde perde kara bir karamsarlık. Nağme nağme akan bir yaş. Fakat ben daima ne karamsar olurum, ne de âşık… Aşkın bile umudu var; kavuşması, ayrılığı var. Çiçeklerin, fırtınaların, kelebeklerin, arslanların, zelzelelerin, şafakların, hiddetlerin, yalvarmaların da musikisi olabilir. Bütün bunların fırça ile resminin yapılması, kalem ile anlatılması mümkün olduğu gibi musiki ile de çalınıp söylenmesi olmalıdır. Doğu musikisi bunlardan bahsedemiyor. Bana ne bir saadet kokusu koklatabiliyor, ne de hiddet ateşi gösteriyor. Ben musikimizle ne göğsümü gererim, ne kollarımı sallayabilirim, ne de zihnim açılır. Yalnız boynumu bükerim, benim örümceklenir. Musikimizin verdiği umutsuzluk o derece keskindir ki bazen bizi ya intihara veya cinayete sevk eder. Köylerde karı yüzünden çıkan kavgaların sebeplerini görgüsüzlükte, alkolde aradığımız kadar, musikimizin tesirinde de aramalıyız.      Doktorun bu iddiaları başta Pembe Hanım olduğu halde keman çalan, ut çalan, tanbur çalan beylerin cümlesini birden coşturdu. Artık itirazlar, birbirini cahillikle suçlamalar, alay etmeler, hiddetler birbirini takip ediyordu.      — Siz musikimizi bilmiyorsunuz.      — Birkaç gün Fransa’da kalmakla kendi vatanındaki güzellikleri görememek körlüktür, nankörlüktür.      — Batı musikisi sunidir, kalpten gelmez.      — Vagner bir koca davul, Bethofen bir boş tenekedir.      — Nihaventten pek güzel opera olur.      — Doğu nağmelerinin inceliklerini piyanoda bulamazsınız.      — Karcığardan, çıkan mana da karamsarlık mıdır?      Şimdiye kadar ancak fikrine sahip olanlarda görülen bir ılımlılıkla ile susmayı tercih eden Pertev Bey: “Hayır, dedi, bizde raks da yoktur.”      Bu inkâr, odadakileri yine harekete getirdi. Demin gül koklayan zayıf efendi de işe karıştı:      — Ah, dedi, ah, Gülistan burada olmalıydı. O zaman sizde raksı, musikiyi inkâra mecal kalır mıydı?      Pembe Hanım da atıldı: “Ben sizin yerinizde olsam şimdi Gülistan’ı bulur, bu dinsiz doktoru imana getirmeği ona bırakırdım” diyordu. Karar verilmişti. Gülistan çağırılacaktı. Ut ve tambur çalan beyler bu işte görevlendirildiler. Ve hemen paltolarım giyip çıktılar. Ev sahibi dava vekili Turgut Bey de bu sırada kolları arasındaki bir kucak elbiseyi ortaya bıraktı. Bunlar yelekleri, dizlikleri, dolakları, sırmalı cepkenleri, hilali gömlekleri, pullu başlıkları, ipekli şalvarları, işleme pabuçları ile kadın erkek zeybek giysileri idi. Bunları Aydınlı Yavuz Bey’le Sirozlu* Gülistan giyeceklerdi.      Doktor Pertev Bey’e sordum:      — Eski eserler araştırılıp gezilerle incelenirse elde edilecek sonuçları musiki ilminde uygulayarak musikimizi ıslah etmek mümkün değil midir?’      — Hayır değildir. Bu incelemelerinizden de bir şey çıkmayacaktır. Çünkü Türkler hiç bir vakit şahsi dehalarını gösterir ne bir hüner, ne bir felsefe, ne bir edebiyat ortaya koymamışlardır. Hep taklitle vakit geçirmişlerdir. Bunun sebebi: Bunların hakiki dehaları durup düşünmekte değil, çarpışıp iş görmekte idi. Bunlar maddi ilerlemekten manevi yükselmeğe zaman bulamamışlar. Turaniler her şeyden evvel askerdiler. İslamiyet’ten önce teşekkül eden Türk toplulukları da yalnız savaşmak için Asya’nın ücra bucaklarından toplanırlardı. Muharebe bitince göçebe uluslar, Yörük oymaklar yine dağılırlardı. Toplu yaşamaları süreksizdi. Bu sebeple düşünceleri birlik, fikirleri de yerleşik olmadığından ne musikiye, ne edebiyata, ne mimariye dair şahsi ve temelli eserler bırakmamışlardır.      Ev sahibi Turgut Bey fesini başından atarak bir avukat şiddeti, fesahatiyle cevap verdi:      — Affedersiniz Doktor Bey; Fransa’nın birçok büyük şehirlerini gezdiniz değil mi? Acaba Anadolu’da, Türkistan’da seyahat ettiniz mi?      — Hayır.      — Öyle ise Sivas’ta, Konya’da, Bursa’da, mimarlığa ait incelemelerde bulunanlara sorunuz. Oralardaki eski binaların manevi bir ruhu, bir başkalığı, ilmi, sanat açısından bir değer var mıdır, yok mudur? Emin olun ki Konya’daki Selçuklulardan kalma eserler Atina’nın Akropol harabelerine eş değerdedir... Gülmeyiniz. Bunu Konya üzerine Almanca ve Fransızca yazılmış eserleri okur ve yerinde inceleme yaparsanız anlarsınız.      — Bunlar altı yedi yüz senelik, diğerlerine göre yeni şeylerdir. Ben daha eski zamanlara ait medeniyet izleri arıyorum.      — Bundan iki yıl evvel Sibirya’nın güney doğusunda bulunan Turfan harabelerinde yapılan kazıda çıkan heykelleri görürseniz bunları ya “Praksitel”lerin veya “Fidyas”ların ellerinden çıkma zannedersiniz.      Bu anda doktorun yüzünde ortaya çıkan güvensizlik üzerine Turgut Bey kütüphanesine koştu; elinde birkaç resimli kitapçıkla geri döndü. Herkes bir meraka düşmüş ve ev sahibinin başına üşüşmüştü. Doktor kibir dolu bir inatla: “Belki, olabilir; fakat bu kadarı yeter mi?” diyordu ve ilave ediyordu:      — Biz muhafazakâr adamlarız ve yeniliklere düşmanız. Mesela din bahsi...      Bu korkunç başlangıç üzerine herkes sinirleri daha gerilmiş, gözleri daha açılmış, yumrukları daha sıkılmış olduğu halde harekete gelmişti. Artık ut tombul karnıyla yerde yorgunluktan uzanmış, keman ince beliyle koltuğun bir kenarına yorgun dayanmış, tambur uzun boynunu üzgün bir halde uzatarak bir köşeye serilmiş yatarken sıkıntıdan çatırtı ile kopan bir teli gerdanına sarılıvermişti. Zavallı Pembe Hanım ise çoktan esneyerek ortadan kaybolmuştu.      — Mesela din bahsi: Evet Türkler müdafaa için kucakladıkları İslamiyet’i kırılmak bilmeyen bir cesaret, tereddüde uğramayan bir sadakatle müdafaa ettiler. Fakat bu hususta tenkide ve münakaşaya girişmediler, girişemediler. İşte mesele burada... Hâlbuki Araplar Rafızilik, Mutezilelik, Vehhabilik3 gibi münakaşa neticesinde mezhepler buldular. Hâlbuki İranlılar Bahailik, Şiilik, Babilik gibi yollar ortaya koydular. Biz hiç, hiç düşünmedik, aramadık, yorulmadık, üşendik. Ne bulduksa ona kandık, ne dedilerse ona razı olduk.      — Azizim Doktor, siz bunları bir kitapta okumuşa benziyorsunuz. Biraz kendiniz inceleme yapsanız. Aslen Türk olan Simavnalı Bedreddin Simavi ve Şeytankulu4 gibi âlimlerin içtihatlarını veya Torlak Kemal gibi kişilerin dini felsefelerini, Bektaşiliği, Mevleviliği incelemeliydiniz.      Eğlenceyle ile musiki ile başlayan bu meclis şimdi ciddi bir renge girmiş, davetlilerde büyük bir sıkıntıyı örtmeğe çalışan küçük bir bilgicilik tavrı uyanmıştı. Herkes gizli bir bekleyiş içinde gözlerini ara sıra kapıya çeviriyor, Gülistan’ı bekliyordu. Vehhabiliği Gülistan tenkit edecek, Simavnalı Bedreddin’in felsefesini Gülistan açıklayacak sanılırdı.      Zayıf efendi kendi kendisine söyleniyordu:      — Türkiye yıpranmış, tozlu, ciltsiz lakin mühim, faydalı bir kitaptır. Onu okumak, düzeltmeler yapıp yeniden basmak sabır ve merak ister.      Öteden Kemancı Suzi Bey atıldı. Dargın bir tavırla:      — Bu memleketin güzelliklerine görmeyerek bakıyorsunuz, şiirlerini anlamayarak dinliyorsunuz, dedi.      — Şiir mi? Hele şiir bu memleket için değildir. Şiirin varlığı aşka, kadına bunların varlığına bağlıdır. Bizim kadınların daima sedirlerde, minderlerde, kanepelerde oturmaları hareketlerinde hiç bir güzellik bırakmamıştır. Yoksa siyah çarşafları altında ördekvari yürüyen hanımları görmüyor musunuz?      Bütün dinleyenler birden bağırdılar:      — O! O! Ördek gibi mi? Sizde hiç zevk yok. Güvercin gibi, kumru gibi.      — Evet, hapis hayatı hanımların hem bacaklarını, hem zihinlerini faaliyetten mahrum bırakmıştır. Bin bir gece masallarına benzeyen romanlara aldanıp da Türkiye’yi sevişen insanların memleketi sananlar aldanırlar. Burası sevmek, sevilmek hislerine müsait bir zemin değildir. Sevda için kadınlarda istek ve kabiliyet olmadığı gibi erkekler için de imkân yoktur. Bu memlekette genel olarak var olan duygu sevgi ve meyletme değil, nefret ve hükmetmedir. Burada erkekler kendine tapan, kadınlar kendini beğenmiş insanlardır.      Bu defa da odayı her ağızdan itiraz gürültüleri kapladı. Artık kimse kimsenin ne dediğini işitmiyor, anlamıyor... Yumruklar havaya kalkıyor. Fesler başlardan fırlıyor. Sigara dumanları hiddet ve süratle üfleniyor. Bir hay huydur gidiyor. Pertev Bey ise fikrinde, isyanında inat ederek son itirafını fırlatmaktan çekinmiyordu.      — Ben vatanımı beğenmiyorum. Ne yapayım, beğenmiyorum çünkü bana memleketimi beğendirecek etrafımda ne bir vaka, ne bir manzara görebiliyorum. Ben belki bir vatansızım!..      Artık doktor için bastonunu alıp davetli olduğu bu evden çıkmaktan ve arkadaşları için kendisini sessizce uğurlamaktan başka yapacak şey kalmamıştı ki dışardaki bir araba gürültüsüyle beraber kapının çıngırağının sesi evi doldurdu. Bir dakika sonra gevrek kahkahalarıyla, başına uzun bir başörtüsü almış, sırtına bol bir manto giymiş Gülistan içeriye girdi. Sanki bu kadın bir güneşti. Bütün bir fırtınalı gecenin karanlığını birden sıyırdı, attı. Herkes bir dakika evvelki hırsı, gücenmeleri unutmuş, çehreler yerine gelmiş, sigara dumanları dağılmıştı.      Suzi Bey Gülistan’a köşedeki kanepeyi gösterirken Pembe Hanım da: “Bu kâfir doktor hala imana gelmedi mi?” diyerek Pertev Bey’e serzenişlerle odaya girdi.      Ev sahibi Turgut bir iskemle çekti. Gülistan’ın karşısına oturdu. Niçin onu rahatsız ettiklerini anlatıyordu:      — Burada çılgın bir adam var. Memleketimizin güzelliklerini inkâr ediyor... Musikimiz ağlarmış, raksımız gerinirmiş, kadınlarımız yatalakmış, erkeklerimiz alık... Anladın mı şimdi... Artık şu zavallıya memleketini sevdirmek için senin lütfuna sığınmağa mecbur olduk.      — Doktor haksızdır. Evvelki gün Çamlıca’da Şatır Paşa’nın düğününde idim. O gece, bir müddet biz bize kaldık. Hanımlarla o kadar güzel raks ettik ki ben de bayıldım.      Pembe Hanım gülerek ilave etti:      — Göreydi o da bayılırdı.      Udu bu defa Pembe Hanım aldı ve defi Gülistan’a verdi. Suzi Bey bir Hüseyni taksimi yapıyor ve bütün ruhunu, bütün hünerini yayına verirken nağmelerinin hazzıyla doktoru büyülemek için ne derece zorlandığı dudaklarının büzülüşünden, kaşlarının gerilişinden anlaşılıyordu. Şimdi herkes dini bir coşku ile dinliyordu. Doktor Pertev Bey bu özenerek yapılanların hep kendi için olduğunu anlıyor ve duygusuz bir tavır alarak saatinin kösteğiyle oynuyordu.      Gülistan dirseğini koltuğun koluna dayamış, elini yanağına koymuş gönlünden kopan tatlı, pürüzsüz, içten gelen ruhani bir sesle okumağa başlamıştı. Sesinin havada dönen, kıvrılan her nağmesinden bir peri ruhu doğuyor, yükselip büyüyerek kanatlanıyor; dinleyenlerin yanaklarını öpüyor; göğüslerini okşuyordu. Gözlerin önündeki perde perde karanlığı sıyırıyor, yerine zerre zerre ışıklar damlatıyordu.      Pertev Bey parmağına sarıp çözdüğü kösteğini usulca yeleğinin cebine koydu. Elini yanağına dayadı. Gözlerini kapadı...      Artık odadaki her şey musikinin tesiriyle şeklini değiştirmişti. Keçeler, kilimler çimenliğe; vize mumlarıyla bir lale bahçesine benzemişti. Duvardaki levhaların manzaralarına tabii bir büyüklük, bir renk, bir can, bir hareket gelmişti. Gülistan’ın dudağından uçan ruhlar, nağmelerin ruhları, perilerin ruhları herkesin kulağına mazinin hayallerine, istikbalin umutlarına dair bir şeyler fısıldıyordu.      Şimdi Hüseyni peşrevi, semaisi bitmiş, seçilen şarkılardan birkaçı da okunmuştu.      Doktor Pertev Bey tatlı bir rüyadan uyanırcasına yanında oturan Turgut Bey’e “Evet, ne kadar da olsa milli şeylerde insan bazen güzellik buluyor. Bu soydan gelen bir gaflet olsa gerek.” dedi.      Ah sihirbaz Gülistan!.. * * *      Turgut ciddiyetle Gülistan’ın yanına gitti. Bir şeyler söyledi. Odadan çıktılar.       Bu sessizlikten istifade eden zayıf efendi elindeki solgun, sapı yumuşayan gülü masanın kenarına bırakarak vakur bir hâkim vaziyeti aldı ve dedi ki:      — Doktor Bey, her milletin yaratılıştan gelen, tabii yerli ve ayrı bir medeniyeti vardır. Her memleket başkalarının yeniliklerini taklit ile başladığı düzenine kendisinin eskiliklerini araştırarak son verir. Bu halde bir zamanki taklitçiler sonra araştırmacı olurlar. Her milletin medeniyeti zekâsının, üretim biçiminin, tarihinin, ananesinin, coğrafi mevkiinin tesiri altındadır. Medeniyet denen olgu umumidir. Lakin onu uygulamadaki tarz başkadır. Fikirler birbirine karşı olmasa bile farklıdır. O halde fikirlerin gelişmesinin de farklı olması gerekmez mi? Dünyanın maksadı refahı, düzeni yaymaktır. Daha doğrusu iyiliği, güzelliği elde etmektir lakin bu maksada her toplum bir başka yoldan varmağa çalışır. Milletlerin kendi samimi duygularına, şiirine, musikisine, resmine, raksına, mimarisine, yemesine, giymesine, kendi üretim tarzından, kendi özelliklerinden bir çeşni verdiği inkâr olunur mu? Hollanda resim sanatıyla İtalya ressamları bir zevk mi takip eder? Alman yemekleriyle, Fransız mutfağı bir örnek midir? İsveç edebiyatı ile Japon şiirleri aynı mıdır? Rusya’daki evlerin biçimiyle İspanya binalarının arasında bir fark yok mudur?      Pertev Bey’e cevap vermeğe imkân kalmadı. Gülistan’la Yavuz kıyafetlerini değiştirmiş oldukları halde içeri girdiler. Bu defa Pertev Bey bile ellerini çırpıyordu.      Gülistan, altın sikkelerle süslenmiş küçük bir al fesin üstüne geniş, koyu kırmızı, kenarları sırma oyalı bir tül almış, vücuduna geçirdiği pembe, ipekli hilali gömleğin üstüne sırma dallarla işlenmiş, koyu güvez kadife yelek ve altına aynı renk kumaştan işlemeli bol şalvar giymiş, beline o örnek bir yağlığı sarkıtarak sarmıştı. Altın pullu kırmızı pabuçlarının içinde ince güvez çoraplara bürünmüş ayaklarının narinlikleri gözüküyordu.      Yavuz, içi dolu, oyalı yemenilerle bezenmiş, yüksek, uzun püsküllü fesi; geniş sinesini ve çevik belini örtemeyen ipekli çizgili Şam kumaşı mintanı ve açık mavi işlemeli çuhadan dar cepkeni; aynı renkte kısa ve katmer katmer dizliği; iri baldırlarına geçirdiği o tür kumaştan tozluğu ve kızıl yemenileriyle daha erkek, daha yüksek, daha korkunç gözüküyordu.      Bu giysiler altında ikisinin de yürümeleri, tavırları değişmişti. Biri çalımı ve mehabetiyle tam bir kuvvet, tam bir erkek, diğeri yumuşaklığı ve görkemiyle mükemmel bir kadın, bir şiirdi. * * *      Sazendeler bütün maharetleriyle telleri titretirken kadın, erkek bu iki vücut tekmil zarafetleriyle, havada kıvrıla kıvrıla dönen nağmelerle aynı ahenkte kıvrılıyor, doğruluyor. Hafif ve parlak pabuçların, yemenilerin içindeki ayaklar ölçülü bir şiir düzgünlüğünde keçenin üstüne konup kalktıkça göze çimende oynaşan bir çift kelebeğin ahenktar tavırlarını hatırlatıyordu.      Kadın, başının üstünde uçan al tülün iki ucunu elleriyle tutarak yüzüne örtüp naz ve nazlanırken, erkeğin bu anda bir kartal süzülüşüyle, ölçülü adımlarla etrafında dolaşması ve bu sertlik içindeki yakarışlar, hayatın bütün gizliliklerini raks ve ahenk güzelliğinde gözlerde parlatıyordu. Derken iki vücut, biri kuvveti, diğeri işvesiyle bir çatışmaya girişince bir saniye içinde kâh kuvvetin mağlup işvenin muzaffer, kâh sertliğin muvaffak yumuşaklığın bitkin olarak savaşması yürekleri hoplatıyordu.      Bu sırada baygın bir vaziyetin çevik bir nağme ile canlanışı, sert bir perdeden yumuşak bir dönüşe bürünürken yumuşayışı; bu değişiklik kalbe derin bir ferahlık veriyordu.      Bu tabii hareketlerin ahenkleri, şiirleri, koca bir milletin tarihini, Kosova, Çaldıran, Plevne kahramanlıklarını erkekte; bütün saray entrikalarını, Kösemleri, Roksalanları, o iktidarların esrarını kadında tasvir ederken bu birkaç dakika içinde asırların samimiyetlerini ruh tadıyordu.      Pertev Bey yarım saatten beri kendi üzerine dönen sorgulayıcı bakışların altında ezilircesine perişanlığından “ben göbek atmak rezaletini bekliyordum” diyordu. Bu küstahlık da Gülistan’ın dargın bir bakışıyla cezasını çekti.      Ufak bir istirahatten sonra oyuncular birinci başarının tesiriyle ikinci bir raksa başladılar.      Pertev gittikçe artan bir dikkatle hareketlerdeki ahengi, tavırlardaki asaleti, adımlardaki ölçüyü, dönüşleri, kırıtışları, süzülüşleri takip ederken ruhundan kopan samimi neşe gözlerinden belli oluyordu:      — Tuhaf, ben bu kadar düzgün ve ahenktar bir raksın bizde var olabileceğine ihtimal veremezdim.      Zayıf Efendi ciddi bir karamsarlıkla Muhyi’nin* meşhur kıtasını usul usul okudu:           “Sayılmaz parmak ile           Tükenmez kırmak ile           Taşramızdan sormak ile           Kimse bilmez halimizi.”      Doktor, gittikçe artan bir hayretle “lakin bu oyunların şekilleri niye kayıtlara geçirilmiyor? Niye öğretilmiyor? Neye yaygınlaştırılmıyor?” diye teessüf ede ede, yavaşça oturduğu iskemleden aşağı kaydı; yere bağdaş kurdu. Samimi ve çaresizce bir takdirle bir taraftan bu iki rakkasa daha ziyade yaklaşıyor, yaklaşıyordu. Pertev Bey bunalım içindeydi. Bir dakika oldu ki kendisini kaybetti. Kalktı Gülistan’ın, Yavuz’un ellerinden kavradı ve onları yürekten gelen bir şevkle öptü, öptü, öptü.      — Teşekkür ederim, diyordu. Tatmadığım bir lezzeti tattırdınız. Görgüsüzlüğümü bana anlattınız.      Doktor kibrini kırınca daha insaflı, daha sevimli olmuştu, artık herkes etrafına toplanmış, ona Türklük âleminin sevimliliklerini, cazibelerini bin itinalar, bin mübalağalarla söyleye söyleye bitiremiyorlardı.      Zayıf Efendi deminki vakar ve karamsarlıkla dedi ki: “Memleket düşünülmemekten, unutulmaktan, ihmal olunmaktan bıktı. Ona itimat ettiğinizi, onu saydığınızı, ona güvendiğinizi âlem duysun... Sanatlarıyla, musikisiyle, raksıyla, edebiyatıyla, güzellikleriyle, onu âlem görsün. Cananınızı bırakıp ta ellerin peşinde dolaşmayınız. Gönlünüzde sevgilinizin aşkı, kolunuzda sevgilinizin bilekleri olsun!..”      Artık bu hay huya ben de karışmıştım. “Size bir Macar masalı söyleyeyim”, dedim:      — Macaristan’da bir inanış varmış. Katili bulunamayan maktullerin cesetleri önünden zanlıları geçirirlermiş. Eğer suçlu bunların arasında ise yaralayan tam maktulün hizasına gelince cesedin yarası kanarmış. Vaktiyle bir Macar asilzadesinin cesedini kalbinin üstünde küçük bir hançer olduğu halde bulurlar. Sarayına getirirler. Babası bu gencin bütün düşmanlarını arar. Yatağının önünden geçirir. Fakat yara açılmaz. Dostlar geçer, yara kanamaz. Sonra saray halkı, bütün şehir erkekleri geçer, yara yine kanamaz. Nihayet gencin sevdiği kız ağlayarak gelir ve bakışıyla yaraya sanki bir hançer daha saplar. Yara hemen açılır ve kan tekrar boşanır. Babası der ki: “Söyle çocuğumu sen mi öldürdün?”  Kız der ki: “Hayır ben öldürmedim; lakin hançeri ben verdim. O benim gönlümün sahibiydi. Fakat bununla yetinmiyordu. İstiyordu ki beni sevdiğini herkes bilsin, benimle daima beraber bulunsun. Ben razı olmadım. Çünkü bazı kusurları vardı. Onları düzelt, dedim. Buna razı olmazsan kendimi öldürürüm, dedi. Ben inanmadım. Hançeri verdim, kalbine sapladı...”      Zayıf Efendi yine söyleniyor:      — Evet, bu zavallı vatanın, yarasını kanatan sizsiniz, sizin gibi onu beğenmeyenler, ona itimat etmeyenler, daima onun kusurunu gören onun sevgilileridir… Büyükada, 21 Ağustos 1911 * Muhyi: Sufi şair Bezcizade Mehmed Muhyiddin Efendi.* Siroz: Serez.Çağlayanlar, İstanbul 2015
Ali Rıza Malkoç - Sosyoloji Notları ve Konferanslar (Cemil Meriç)
Çarşamba, 05 Aralık 2018
Kitap Adı : Sosyoloji Notları ve KonferanslarYazarı     : Cemil MeriçYayınevi  : İletişim YayınlarıBaskısı    : 19. Baskı/2017 410 sayfa     Kitap inceleme yazısı yazmaktan maksadım; kitaptan özet çıkarmak, kitabın reklamını yapmak değil elbette. Üç cümleden sonrasını uzun yazı kabul edenlerin yaşadığı bir toplumda, çok yönlü ve bilimsel kaynak dipnotları olan yazılar da çok fazla okurla buluşamıyor.     On kitap okuyorsam, bunun ancak iki tanesini detaylı incelemeye gerek duyuyorum.     Bizimkisi kitabın önemini ve güzelliğini dikkate sunmak, okumaya özendiren, mıknatıs düşünceler ortaya koymak.     Cemil Meriç'ten bu okuduğum 8. kitap. İçeriğini daha önce bilseydim bundan başlardım. Çünkü günümüz toplumsal sorunlarını yerli yerince tahlil, durum muhasebesi ve hal çareleri içeriyor.     Yaklaşık 50 yıl önce, doğduğum yıllarda yazılmış makale ve verilmiş konferans metinlerini okumak, beni hayrete düşürdü.     Bu kadar derin, zarif, mantıklı ve tutarlı fikirler, demek ki toplumda ve idari katmanlarda hak ettiği yeri bulamamış. Bulsaydı kokusunu hisseder mutlu olurduk. Daha yaşanabilir bir zemin bizi motive ederdi.     Fikir fikri tutuşturmalı, doğurmalı, mayalamalı.     Cemil Meriç, okuduğu binlerce yerli yabancı eserlerden arı titizliği, karınca sabrıyla bizlere bilgi ve düşünceler taşımış. 50 yıldır bizde de farklı çağrışımlarla, daha mükemmel bir alan açmalıydı bu tespitler. Çabaladıkça irtifa kaybeden bir bataklıktayız adeta.     Cemil Meriç üstadımız, 37 yaşında gözlerini kaybetmiş fakat okuma ve yazma aşkından bir şey eksilmemiş. Yakınlarının bir kısmı ona sesli kitap okumuş, diğer yakınları da zihninde ürettiği makaleleri daktiloyla ebedileştirmiş. Beğenmediklerini tekrar yazdırmış. 15 yaşında daktilo kullanan birisi olarak, beğenilmeyen bir yazının tekrar hepsini yazmak zorunda kalmanın zorluğunu çok iyi bilirim. Ve biz bu kadar cefa ile oluşmuş eserlerin önemini kavrayamamışız.     Yabancı düşünür düşmanlığına gerek olmadığı gibi Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Niyazi Berkes gibi yerli düşünürlerin mesajları da iyi tahlil edilmeli.     Kültürel zemin kaygan olunca, idari mekanizma da verimli işlemiyor, ekonomik değerler de olması gereken konumda olamıyor.     Başkalarının sunduğunu gayrı milli buluyorsan, kendi rüyanı yaşatacaksın, gerçeğe dönüştüreceksin.     Başkası yapmış ve bir örneği varsa, biz de yapabiliriz, biz de yapabilirdik.     Biyolojik, fizyolojik ve coğrafi yapımız buna fazlasıyla uygun. Japonya, Almanya, Fransa, G. Kore, Finlandiya, Hindistan en olumsuz şartlarla yerinde kalkınma hamlesi yapabilmiş ise, biz iki katını yapabilmeliydik.     Ülkemiz de iki buzul kıtanın tam ortasında, dört mevsimi yaşayan cennetten bir köşe.     Nereden düştüğümüz ve niye düştüğümüzü, nereye düştüğümüzü sorgulamaktan korkuyoruz. Gerçekler ürkütücü olsa da bizi yolumuzdan etmemeli.     Yaşadığı devrin sosyal vicdanıdır, mantık terazisidir Cemil Meriç ve ışığı bugünleri de aydınlatır. Bu terazi ki; süslenmeden, paslanmadan, sarsılmadan günümüze dek geliştirilerek taşınmalıydı.     Yeni ufuklar açan Cemil Meriç adı; bir üniversiteye, bir fakülteye, bir sosyal bilimler araştırma enstitüsüne verilmeyi fazlasıyla hak ediyor.     Okuyan, okuduğunu anlayan, anlatan, yaşayan, yaşatan, üreten bir toplum idealine yaklaşmamız dileğiyle.07.04.2018
Ali Şir Nevai - Gazel (Kiçe Kelgümdir Diban)
Pazar, 09 Aralık 2018
Kiçe kelgümdir dibân ul serv-i gülrû kelmediKözlerimge kiçe tang atkunçe uykû kelmediLahza lahza çıktım u çektim yolıda intizârKeldi cân ağzımga vü ul şâh-i bedhû kelmediÂrazıdek aydın erkende ger etti ihtiyâtRûzgârimdek hem olganda karanğû kelmediUl perîveş hecridinkim yığladım dîvânevârKimse barmukim anga körgende külgû kelmediKözlerindin niçe suv kelgey deb öltürmeng meniKim bârı kân erdi kelgen bu kiçe suv kelmediTâlib-i sâdık tapılmes, yoksakim koydı kademYolgakim evvel kadem ma’şûka ötrû kelmediEy Nevâî bâde birle hurrem et köngling üyinNe uçunkim bâde kelgen üyge kaygû kelmediYeni Özbek Alfabesiyle
Âşık Reyhani - Bir Güzele Gönül Verdim Bağlandım
Perşembe, 29 Kasım 2018
Bir güzele gönül verdim bağlandımCeylan oldu çekti beni izineBoş boşuna ateşine dağlandımDuman bitti umut kaldı közüneKöz beni kül eder cana getirirYaş olur gözümden dane getirirGün olur ki yakar yıkar bitirirEyvah der elini vurur dizineDizine vursa da vurmasa da boşİçenler uyanır içmeyen sarhoşAşk çilesi çetin olsa bile hoşHayal gerek aşıkların gözüneGöze sürme çeker yar güzel olurYüze yaşmak çeker ar güzel olurYar ile dünyalık var güzel olurReyhani'yim baksam yarin yüzüne
Cho'lpon - Go'zal
Salı, 04 Aralık 2018
Qorong’u kechada ko’kka ko’z tikib,Eng yorug’ yulduzdan seni so’raymen.Ul yulduz uyalib, boshini bukib,Aytadir: «Men uni tushda ko’ramen.Tushimda ko’ramen, shunchalar go’zal,Bizdan-da go’zaldir, oydan-da go’zal!..» Ko’zimni olamen oy chiqqan yoqqa,Boshlayman oydan-da seni so’rmoqqa,Ul-da aytadirki: «Qizil yanoqqaUchradim tushimda, ko’milgan oqqa.Oqqa ko’milganda shunchalar go’zal,Mendan-da go’zaldir, kundan-da go’zal!..» Erta tong shamoli sochlarin yozib,Yonimdan o’tganda so’rab ko’ramen.Aytadir: «Bir ko’rib, yo’limdan ozib,Tog’u toshlar ichra istab yuramen!Bir ko’rdim men uni — shunchalar go’zal,Oydan-da go’zaldir, kundan-da go’zal!..» Ul ketgach kun chiqar yorug’liq sochib,Undan-da so’rayman sening to’g’ringda.Ul-da uyatidan bekinib, qochib,Aytadir: «Bir ko’rdim, tushdamas o’ngda.Men o’ngda ko’rganda shunchlar go’zal,Oydan-da go’zaldir… mendan-da go’zal!..» Men yo’qsil na bo’lub uni suyibmen?!Uning-chun yonibmen, yonib-kuyubmen.Boshimni zo’r ishga berib qo’yubmen,Men suyub…men suyub…kimni suyubmen?Men suygan «suyukli» shunchalar go’zal,Oydan-da go’zaldir, kundan-da go’zal!»  Türkiye Türkçesi:Karanlık gecede göğe göz dikipEn parlak yıldızdan seni sorarım.O yıldız utanıp boynunu büker,Der ki: "Ben onu düşte görürüm.Düşümde görürüm, öyle güzel kiBizden de güzeldir, aydan da güzel..."Gözümü çevirip ay doğan yanaBaşlarım aydan da seni sormaya.O da der ki: "Ben bir kızıl yanağaDüşümde rastladım apak (nura) gömülmüş.Apak (nura) gömülmüşken öyle güzel kiBenden de güzeldir, günden de güzel."Sabah seher yeli saçın dağıtmışYanımdan geçerken seni sorarım.Der ki: "Bir gördüm, yolumu şaşırdım.Onun arzusuyla dağda, taşda gezerimO, aydan da güzeldir, günden de güzel."O gider, gün doğar ışık saçarakOna da senin hakkında sorarım.O da utancından saklanır, kaçarDer: "Bir gördüm, düşte değil, gerçek...Gerçekten gördüğüm öyle güzel kiAydan da güzeldir, benden de güzel."Ben yoksul kim olup onu sevemişimOnun için yanmışım, yanıp pişmişimBir güzel işin yoluna baş koymuşumBen sevmişim, ben sevmişim, kimi sevmişim?Benim sevdiğim sevgili o kadar güzelAydan da güzeldir, günden de güzel...
Elif Yavaş - Oğuzhan Saygılı ile “Kitaplarla Söyleşi - 1” Kitabı Üzerine Hasbıhal
Cuma, 07 Aralık 2018
     Daha öncesinde bir röportajımda kendisine yer verdiğim Gaziantepli bir ilkokul sınıf öğretmeni, “Kitap Şuuru” adı altındaki “Okuduğumuz Kitapları Anlatıyoruz” projesinin ‘fikir babası’ Oğuzhan SAYGILI Bey’i okurlarıma tanıtmıştım. Projeler ve kitap yolculuğuna dair önceki yazımda kendisine yer vermiştim. Bu kez de sorularla Oğuzhan Bey’in kendi kitabı olan “Kitaplarla Söyleşi-1” adlı eserini konuşmak ve yorumlamak istiyorum. İki günümü ayırarak ve severek bitirdiğim bir kitaptır. Kitap 4 bölüm ve 41 yazıdan ibaret, giriş yazısıyla beraber 41 yazıyı kapsıyor. Sadece söyleşi türünde değil; aslında biyografi, makale, deneme, araştırma ve inceleme yazısı havasını da kapsayan geniş kitap yorumlarıyla güzel bir eser olmuş. En çok kitabın 1. bölümünü sevdim, en akıcı ve ilgi uyandıran kısmı benim için ilk bölümdür. “KİTAPLARLA SÖYLEŞİ 1” kitabı ve bu kitabın yazarı OĞUZHAN SAYGILI, kitap sevgimizdeki onur konuğumuz olsun. Sözü balla kesmeden tadında yorumları sunalım gönül tepsimize. ELİF YAVAŞ: Hoş geldiniz sevgili hocam. Sizlerin başlatmış olduğu TÜRKAV (Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı) Gaziantep Şubesinin Kitap Hediyeleşme Etkinlikleri ve her hafta düzenli olarak yapılan “Kitap Hediye Ediyoruz.” Kampanyasıyla tanışalı bir yıl oluyor şahsen ve 2018 yılı başı itibariyle aranızda her hafta aktif olmaya çalıştım. 2018 bahar ayında sizi genç nesille tanıştırmak ve Türkiye genelinde başlatmış olduğunuz projenizi takdim etmek adına ilk röportajımızı hazırlamıştım. Bu kez artık sizi tanıyan biri olarak öğretmenlik sıfatınızdan ileri olan yazarlığınız ve kitabınızla ağırlamak adına güzel sorular hazırladım. Kitabınızı okurken altını çizeceğim kısımları kafamda belirledim çünkü okuma kitapları üzerinde not almaya ve karalamaya kıyamıyorum. Sorularım ve muhabbetimizle kitap söyleşimize başlayalım. ELİF YAVAŞ: “Kitaplarla Söyleşi-1” kitabınızı Kurban Bayramına on gün kala Gaziantep’ten Balıkesir’e gelen ve üzerinde sizin isminiz yazan kitap projesi paketimi açınca diğer hediye kitaplarım gibi mutlu olmuştum. Söz verdiğim gibi çabucak bitirdim, yorumlamak için hazırlandım. Kitabınız söyleşi türünde olmanın yanında bana içinde deneme, makale, biyografi, araştırma, inceleme yazısı gibi düzyazı türlerini de hissettirdi. Sizce diğer edebî türleri de detaylı kapsıyor olabilir mi? OĞUZHAN SAYGILI: İlk mülakatımızda galiba kısmen değinmiştik. Okumalarımızı sınıflandırdığımızda edebî türlerin güçlü olduğunu belirtirsek yanlış söylemiş oluruz. “Kitaplarla Söyleşi 1” kitabımızdaki 41 eseri seçerken, o dönemlerde okurken, hoşuma giden, gündeme getirilmesi ve değerlendirilmesi gerektiğine inandığımız muhtelif türlerden seçtik. Ülkemizde yaygın ve yanlış bir kanaat vardır: “Edebiyatın çocukları hikâye, roman ve şiirdir. Bunun dışında edebiyatın çocuğu yoktur.” Bu anlayışın literatüre yansıması vardır. Kitap değerlendirme, tahlil yazılarında sosyal bilimlerin edebiyat ile yarışacak potansiyelde olmadığını düşünüyoruz. Beri yandan deneme, biyografi, otobiyografi, günlük, hatıratın da edebiyat ile arasında ünsiyet olduğuna inanıyoruz. Bu alanda yazılmış tahlillerin akademik, yüzeysel ve soğuk olması bizim yazdıklarımızın iltifat görmesine neden oldu. ELİF YAVAŞ: Ben en çok eserinizin 1. Bölümü olan “BAŞARI HİKÂYELERİ” kısmını beğendim. Meğer ne kadar da tanıdığım insan varmış, isimlerini yeniden hatırlamama vesile oldunuz. Bir Türk genci olarak aslında tarihimizden ve yakın çevremizden örnek alınabilecek çok değerli insanlar var ki farkında değiliz. Günümüz gençleri de kendilerini örnek almak istedikleri şahsiyetleri doğru seçmeli midir? OĞUZHAN SAYGILI: Bir önceki mülakatımızda: “Ülkemizde kötülük, iyilikten daha hızlı yayılmaktadır. İyilerin daha fazla cesaretli, bilgili olmadığı ve çalışmadığı bir ülkede ayakta kalamayacağız.” cümlesini söylemiştik. Çocuklarımıza ve gençlerimize model olanların iyi beslenmediğini, iyi bir ebeveyn profili çizemediğini söyleyebiliriz. Yerin altında ve üstündeki sadece askerî kahramanlarımızı değil bilim insanı, müteşebbis ruhları, çalışkan insanlarımızı gündeme getirip öğrencilerimizin önüne çıkarmamız gerekir. Bu da kesinlikle yetmez. Bu insanların filmini, türküsünü, kitabını okutarak, öz güvensizlik mikrobunu kovabiliriz. Bizler âcizane cirmimizce bu kahramanların hikâyelerini, kitaplarını ortalama okura sunmaya çalışıyoruz. ELİF YAVAŞ: Türk tarihçilerinin çınarı Halil İnalcık’tan duayen iş adamımız Sakıp Sabancı’ya, Sol Ayağım otobiyografi kitabının yazarı Christy Brown’dan ampulü icat eden mucidimiz Edison’a, sağır ve âmâ çocuk olan Pedagog Helen Keller’den telefonun mucidi Graham Bell’e kadar insanlığa hizmet eden başarılı insanların hayat hikâyelerine yer vermişsiniz. Onları anlatırken heyecan duydunuz mu? Bir gün kendinizi onların yerinde olmayı hayal ettiğiniz oldu mu? OĞUZHAN SAYGILI: Doğrusu onların yerine kendimizi koymamıştık. Ama onların hikâyesini gözümüz kırpmadan, imrenerek, ağzımızın suyunu akıtarak dinliyorduk/okuyorduk. Kitap okuma-okutma anlamında bir öncü olacak kadar hizmet etmeyi hayal ediyoruz. ELİF YAVAŞ: Kitabınızın ikinci ve üçüncü bölümlerinde azıcık sıkıldığımı söyleyebilirim ama eleştirilerim yine olumlu yönde. Siyasî konular pek ilgimi çekmez ve siyasete dair yazıları okumam. Başladığım bir kitabı da asla yarıda bırakmayan bir karakterim var. Devam ettim kitabınıza. Türkiye ve Türkler üzerine oynanan oyunların hikâyesine kulak misafiri oldum bu kez de. Siyasetin eli değince edebiyatın ne kadar çirkinleştiğine tanık oldum. Batı’nın gözünden Türkler sizce nasıl anlatılıyor? Hâlen aramızda siyasî emelleri uğruna Türkiye’yi dünyaya yalan yanlış bilgilerle anlatanlar var mıdır sizce? OĞUZHAN SAYGILI: Türklerin/Osmanlı’nın son 200 yüzyıllık hikâyesine baktığımızda sadece siyasî ve askerî alanda başarısızlık, yenilgiler üzerine kafa yoruyoruz. Ancak, bunlardan çok daha öte zihni yenilgilerimiz ve travmalarımız üzerine yoğunlaşmamız gerekir. Bu travmatik olayların hayatımıza olan sosyo-kültürel yansımalarını, bize olan etkilerini ve bünyemize verdiği tahribatın sebeplerini sorgulamamız gerekir. Bu minvalde, biz Türklerin aynanın karşısına geçip kendimizi dikkatle irdelememiz icap eder. Düşmanlarımızın gözünden kendimizi görüp kendimize çekidüzen vermemiz gerekir. “Yiğit düştüğü yerden kalkabilir.” atasözümüzden hareketle; önce düştüğümüzü kabul edeceğiz, neden düştüğümüzü soracağız. Nasıl kalkacağımıza kafa yorarsak elbette kalkabiliriz. Ama kendi irademizle yaptığımız günahların, bilinçli yanlışların, eksiklerin tamamını şeytana atarsak çözüme ulaşamayız kesinlikle. Bu noktada kendi iç güçlerimizi masaya yatırıp bir sorgulama yaptıktan sonra dış güçlerin temsilcilerine eleştiri oklarını yöneltmemiz gerekir, diye düşünüyoruz. ELİF YAVAŞ: Eserinizin Sunuş kısmında Prof Dr. İskender Öksüz'ün, giriş cümlesinde sizin için: “Okuyoruz ve Okuduğumuzu Anlatıyoruz”un babası…” cümlesini kullanmış, yazara dair güzel yorumlarını kitabın arka kapağında da belirtmiş. “Proje Babası” tabiri, Oğuzhan Saygılı için neler ifade ediyor? Kendinizi bu sıfata hakkıyla lâyık görüyor musunuz? OĞUZHAN SAYGILI: Bu tabiri hocamız, birçok dostumuz kullanıyor. Kamuoyunun takdiridir. Elbette gururumuzu okşuyor. Kendimizi lâyık görüyoruz. Ancak bu aynı zamanda bize çok büyük bir sorumluluk ve vebal yüklüyor. Elimize geçen hizmet etme fırsatını kaçırmamak, daha büyük kitlelere hizmetleri ulaştırmak için hata yapmamız gerekir. Kendimizi zaman zaman psikolojik baskı altında hissettiğimiz oluyor. ELİF YAVAŞ: Yazılarınız Erzurum gazetesi 2010 yılı ve Gaziantep Oluşum gazetesinde yazdığınız zamanlara ait çoğunlukla. Detaylı kitap incelemeleri ve dipnotlarla gerçekten de kitaplarla söyleşi olmuş. Bir kitabı incelemek ve onu tanıtmak için etrafınızdaki insanların da kitap tavsiyelerini alıyor musunuz? OĞUZHAN SAYGILI: Okuma alışkanlığını kazanmış, yıllardır kitap okuyan pek çok insanın kitap önerilerini ciddiye alıyoruz. Şunu da itiraf etmeliyiz. Okuduğumuz kitapların çetelesini tutuyoruz. 900 civarında kitap okumuşuz. 5.000-10.000 kitap okumuşuz gibi bize karşı bir hürmet ve algı var. Bunun iki sebebi var. İlki: “yazının büyüsü” kuşkusuz. Aynı kitabı biz de okuyoruz, siz de okuyorsunuz. Biz elimize kalem alıp yazdığımız için 5-0 öne geçiyoruz. Diğeri de: sizin vurguladığınız, kaliteli kitapları okuduğumuzu düşünüyoruz. Yani kaliteli 10 kitap okuyanın, ıvır-zıvır 100 kitap okuyandan daha önde olduğunu düşünüyoruz. Burada Antep’te çok büyük bir kitabevinde çeyrek yıldır çalışan arkadaşımızı örnek gösterebiliriz. Erol Ağabey, kitap okumayı seven birisi ancak çok harıl harıl okuyan bir insan değil. İşi gereği 25.000 kitabın yazarını, eserini, hangi alanda, ne tür kitap olduğu hakkında rafine bilgisi bulunmaktadır. Sizin belirttiğiniz kitap önerilerini ciddiye almanın inanılmaz faydasını gördüğümüzü söyleyebiliriz. ELİF YAVAŞ: Kitabın 3. Bölümü: “OSMANLI ÇÖKERKEN” başlığından oluşuyor. Tarih konuları ve Türkiye üzerine yazılan yazılara dair kitapları okumak ve not almak çok zamanınızı aldı mı? OĞUZHAN SAYGILI: Etkili ve verimli okumanın ön şartı: “kitap okurken not almak, altını çizmek”ten geçtiğini uzmanlar söylüyor. Bizler okumaya başladıktan birkaç yıl sonra bu şekilde okuyorduk zaten. Yazarken notlardan çok istifade ettik. Yani not almadan, okuyup okuyup geçerek 5 saatte okunan kitap ile 15 saatte didik didik edilerek okunan metinin okurda aynı etkiyi kesinlikle bırakmadığını düşünüyoruz. ELİF YAVAŞ: Kitabınızın ithaf kısmında değerli eşiniz Sevgi Hanım’a, sevgili çocuklarınız Mehmet Tunahan ile Mihriban’a yer vermişsiniz. Aileniz yazılarınızda size manen destek olmaya çalışırken yoğun tempolu haftalarınızda aileniz ve yakın çevrenize vakit ayıramadığınız zamanlar oluyor mu? Bu konuda sitem edip hayıflandığınız oldu mu? OĞUZHAN SAYGILI: Elbette evimiz, çocuklarımız ve eşimizden çaldık. Hanım diyor ki: “Bekârken neden bu kadar vakti verimli kullanmadın?” Doğrusu o yıllarda ilk gençlik çağlarımızda vaktimizi hovardaca kullandık. O yıllarda aklımız bir karış havadaydı. Yaşımız kırk oldu, kemale erdik, ölmeden bir şey yapalım kaygısını sürekli yaşıyoruz. Huzurunuzda eşime bizlere sabır ettiği için, önümüze takoz koymadığı için minnettarız. Sağ olsun, var olsun. ELİF YAVAŞ: “BAŞARI HİKÂYELERİ” adlı 1. bölümde “Bazı Başarılı İşadamlarımızın Hayat Öyküleri” konu başlıklı bir yazıyı ele almışsınız. Orada çok değerli, yakın zamanda vefat eden bir rahmetli iş adamının ismini görünce gurur duydum. Çanakkale Seramik Fabrikalarının kurucusu, Kale Grubu Onursal Başkanı H. İbrahim BODUR Bey’in ismi de listedeydi. Keşke şu an hayatta olsaydı da memleketimin hayırsever iş adamıyla bir canlı röportaj yapabilseydik, o zaman kitabınızda daha cıvıltılı anılar yeşerirdi. İbrahim Bodur’un okuttuğu o şanslı manevî kızlarından biriydim ben de. Uludağ Üniversitesindeki (Bursa) lisans eğitimimde dört yıl Kale Seramik’in karşılıksız bursundan faydalandım ve o yıllarda gayet yüksek bir harçlık idi. Babam da Seramik Fabrikalarından emeklidir. Çanakkale’nin Çan ve Yenice ilçeleri hep emekli şehri; nine, dede, amca, dayı, çocuklar hep o fabrikadan ekmek yedi. Çan ilçesinde linyit ve seramik dışında başka iş imkânı yok, hele ki gençler ve yeni mezun lisans öğrencilerinin iş bulma imkânı ‘yok’ denecek düzeyde. Çanakkale ilinin Yenice ilçesine bağlı Nevruz köyü idi iş adamımızın baba ocağı ve merhum Bodur’un sevenlerinden oluşan, dudak uçuklatan kalabalık cenazesi o gün köyüne defnedilmişti. Birden hüzünlendim kitabınızda onun ismini görünce. Böyle hayırseverler sizce önce kendi köyünden, kasabasından mı yatırım yapmaya başlamalı? Başarılı insanların hobileri bir gün kendi işine dönüşebilir mi? OĞUZHAN SAYGILI: Sakıp Sabancı’nın babası: "İşinizin Mecnun’u olacaksınız." diye nasihat edermiş. Bu alanda çok ciddi bir boşluk var. Yoğunlaşma olmadan bir başarı olmaz. Bu alanda yazılmış kişisel gelişim kitaplarının biyografi ayağı çok eksik. Formül olarak, temel kaideler olarak, genel-geçer beylik laflar doğru. Bunlara hiç kimse karşı çıkamaz. Ancak, ortalama bir okurda inandırıcı olduğu söylenemez. ELİF YAVAŞ: Bakiye Duran’ın “Bir Ultra Maratoncunun Hikâyesi: Cesaret Yalnızdır” adlı kitabını okuyup onun için de değerlendirme yapmış ve dipnotlar düşmüşsünüz. O kitabı Türkiye’min gençlerine başarı yolundaki mücadeleleri adına tavsiye eder miydiniz? OĞUZHAN SAYGILI: O kitabı okurken Bakiye Hanım’ın hikâyesi beni derinden sarstı. Çok ağladım, ağıtım sadece Bakiye Hanım'a değil. Bakiye Hanım gibi binler var Anadolu’da. Bunlara ulaşıp bunların çığlığına kulak vermez isek, 10 nesildir düştüğümüz çukura her nesil aynı yerden düşmeye devam edeceğiz. Bu alanda yazılmış yerli başarı hikâyeleri olarak 10 numara bir kitaptır. Kısmet olur ve Allah bize ömür bahşederse, güç kudret verirse bu kitabı yüzlerce öğrenciye okutturmak gibi bir hayalim var. ELİF YAVAŞ: Kitabınızın kapak tasarımını beğendim. Dikkatli inceleyince içinde güzel mesajlar barındırıyor. Sarı sayfalardan oluşan kalın kapaklı sahaf kitapları, mürekkepli tüy kalem, hokka, yan tarafta da Türk bayrağı. Yazılar da kabartmalı basım tekniğinden ibaret. İç tasarım ve kapak tasarımında yayınevinin farklı yazarlarının adı geçse de kapak tasarımı fikri size mi ait? OĞUZHAN SAYGILI: Kapak tercihi ve tasarrufu yayınevinin fikriydi. ELİF YAVAŞ: Verney Lovett Cameron’un “Batı’nın Gözüyle Türkler” serisinin “Türkler Arasında” adlı kitabını okumuş ve değerlendirmişsiniz. Tercüme eserler bana çok keyif vermez mesela, eğer İngilizce dildeyse ve çok ileri seviyede değilse eserin orijinal dilini okumayı arzularım. Bu tercüme eserin Türkçeye uyarlanmış hâliyle kaleme alınan satırlarında, eseri okurken aynı heyecanı hissedebildiniz mi? OĞUZHAN SAYGILI: Dediğiniz, İngilizcesi olanlar için makul olabilir. Bizim gibi eli mahkûm okur için doğrusu bu kadar derin düşünmüyoruz. ELİF YAVAŞ: Türkiye’deki yerel gazetelerde yazdığınız köşe yazılarınız ve makaleleriniz bir araya gelerek kitaplara dair bir söyleşi kitabı oluşmuş. 2010 yılı ve sonrasında Erzurum ve Gaziantep gazetelerindeki yerel okuyuculardan olumlu, olumsuz yorumlar aldınız mı? Aynı kitap üzerine edebî yorumlar yaptığınız kıymetli eğitimciler oldu mu? OĞUZHAN SAYGILI: Yazdıklarımıza Erzurum, Antep dışından da her taraftan yorumlar geliyordu. Bu yazılarımız yayımlandığı dönemde, internet üzerinden herkes bu yazılara isterse ulaşabiliyordu. Dişe dokunan yorumları baş tacı ediyoruz. Diğerlerine de gülüp geçiyoruz. Zaman zaman kaliteli eleştiriler, güzel cümleler oluyor elbette. ELİF YAVAŞ: Kitap tahlili ve incelemeleriniz Türkiye Günlüğü, Türk Yurdu, Töre, İlteriş, Yeni Düşünce, Ayraç, Kırkayak gibi dergilerde yayımlanmış. Akademik eğitime yeni başlayan üniversite mezunu öğrencilerimize öncelikle hangi dergiyi (reklam yapmak gibi düşünülmesin) takip etmelerini tavsiye ederdiniz? OĞUZHAN SAYGILI: Okumalarını alanı doğrultusunda yapanlar o alanda yayınlanan dergiler başta olmak üzere, piyasada bir sürü dergi var. Türk Edebiyatı, Türkiye Günlüğü, Toplumsal Tarih ve Türk Yurdu dergisini yaklaşık 20 yıldır takip ediyoruz. Çok şey öğrendik. Son birkaç yıldır Ayarsız, Edebice, Milli Mecmua, Telmih, Yeni Ufuk dergisini zevkle takip ediyoruz. ELİF YAVAŞ: Bugün Türkiye’nin birçok şehrinde yapılan TÜRKAV Gaziantep Şubesi tarafından başlatılan “Okuduğumuz Kitapları Anlatıyoruz” faaliyetini yönetmektesiniz. Bir de sosyal medyada “Kitap Şuuru” isimli program yapıyorsunuz. “Oğuzhan Saygılı Kitapsever” adlı sayfanızda da kitap çekilişleri düzenliyorsunuz. Bu kadar güzel kitaplar hep okunsun diye tanıtılıyor. Okunan kitaplardan olumlu dönüşleri, kitap özetlerinin değerlendirmesini alabiliyor musunuz? OĞUZHAN SAYGILI: Elbette, dönüşler üzerinden ikinci kapı açılıyor veyahut açılmıyor. Değerlendirmeler yaşı, okuma alışkanlığının boyutu, kitaba mesafesi, sicili vs. faktörler yüzünden farklılık olabiliyor. Misal; o kitabı tanıtım yazısı yazması için göndermişsek, bir paragraflık bir yazı yetmez. Veyahut okumaya mesafeli bir öğrenciye sadece 5 cümle yorum yaptırıyoruz, zamanla 10 cümleye çıkartıyoruz. “25 cümle yap, sana 5 kitap hediye edelim.” vs. gibi güdülemeye çalışıyoruz. ELİF YAVAŞ: Kültür faaliyeti duyuruları ve kitap hediyeleşme sonuçları “Oğuzhan Saygılı Kitapsever” adlı sanal sayfanızdan duyuruluyor. Takipçileriniz arasında sırf hediye kitap çekilişi yapılıyor diye katılıp da aslında kitapları okumayanları ve geri dönüş yapmayanlarını tespit ettiğiniz oldu mu? OĞUZHAN SAYGILI: Ezici bir çoğunluktan ses geliyor, geri dönüş oluyor. Az bir kısmı da geri dönüş yapmıyor. Biz de onlara bir daha kitap ikramında bulunmuyoruz. Bunlar kendini çok belli ediyor zaten. ELİF YAVAŞ: “Kitaplarla Söyleşi 1” kitabınızın 2-3-4… diye devam eden serisi bir gün okuyucuyla buluşabilir mi? OĞUZHAN SAYGILI: Kısmetse öyle bir düşüncemiz var. Birkaç haftaya 2. Serimiz çıkacaktır. ELİF YAVAŞ: Bizlere hediye ettiğiniz kitapları edebî açıdan uygun olup olmadığını tespit ederken sizlerin de bu kitapları detaylı okuyup not alma fırsatınız oluyor mu? OĞUZHAN SAYGILI: Bazı kitaplara hâkim olduğumuzu belirtebiliriz. Detaylı okuduklarımız var elbette. Ancak, ilk mülâkatta kısmen değinmiştik. Bir jürimiz bulunmaktadır. Onların vereceği karar doğrultusunda kitaba değer vermeye çalışıyoruz. ELİF YAVAŞ: “Kitaplarla Söyleşi 1” kitabınız 04 Ağustos 2018 tarihli imzalı hâliyle sizin elinizle imzalanıp 10 Ağustos 2018 Cuma günü; hem de Cuma saatinde çekilişte kazandığım kitaplar, sizin imzalı kitabınız ve sürpriz edebî dergilerle postanede beni mutlu etti. Kitap paketlerini açan bu projedeki öğrencilerimizin kitap görsellerini ve okudukları kitaplarla olan fotoğraflarını sayfanızdan görmekteyiz. Her okur böyle anlık mutluluğunu kitaplardan yana da olsa sizlerle paylaşıyor mu? OĞUZHAN SAYGILI: Bir gün Kitap Şuuru hareketini yorumlayan araştırmacı-akademisyen birileri önemli bir çalışmalar yapar ise başarımızın önemli bir kesimini sosyal medyayı bu alanda bilinçli kullanmamıza borçlu olduğumuzu belirtmelerini umuyoruz. Özellikle okuduğumuz, satın aldığımız, anlattığımız kitapları özellikle sosyal medyada düzenli olarak kullanıyoruz. Zaman zaman bazı arkadaşlarımıza: “Niye görgüsüzlük yapıyorsunuz, okuduğunuz kitapları ne diye bu kadar paylaşıyorsunuz?” gibi iyi niyetli ancak yanlış sorular geliyor. Bir farkındalık oluşturmak için, kötülüğün bu topraklarda hızla büyüdüğü bir zaman diliminde sosyal medyada bunu kullanmanın zaruri olduğunu düşünüyoruz. Bazı okurlarımız bu şekilde paylaşım yapmıyor, biz de anlayışla karşılıyoruz. ELİF YAVAŞ: Kitabınızı elime ilk aldığımda kapak resmi ve kalın sayfalarıyla olan dış görünümü bir romanı andırır gibi ilgimi çekti. Biraz içini inceleyince dipnotları gördüğümde azıcık keyfim kaçmıştı. Çünkü lisans tezi ve akademik makalelerde de bir yazıyı okurken hep sayfa sonları ve kitabın en arkasındaki minicik dipnotlara bakmak dikkatimi dağıtır ve 12 puntodan küçük olan, kimi zaman 8 puntoluk detaylar gözlerimi yorar. Kitabınıza ilk ön yargım orada doğmuştu. Sonrasında hemen paketi açıp okumaya başladım ki aynı gün içerik ve anlatımı güzel buldum. Dipnotlar en arka sayfada değil de hemen aynı sayfanın altındaydı. En azından tanıttığınız kitabın ismi ne, yazarı kim, kitap için minik tavsiyeler nedir diye meraklanıp okudum tek tek. O anda söyleşiden çok bir makale türünü andırdı eser. Sizce her okunan kitap için araştırma yazarları dipnotlara yer vermeli midir? OĞUZHAN SAYGILI: İki şekilde dipnot veriliyor. Sayfa altına verilen dipnotu daha kullanışlı buluyoruz. Okura o kitabı okutturmak için ikna etmemiz gerekir. İkna ederken de yan okumalar, mukayeseli okumalar ile kaynak vermek suretiyle maksat hâsıl oluyor. ELİF YAVAŞ: Kitap projelerini başlatmak fikri nasıl doğdu? Üniversite döneminde okuduğunuz dergiler ile mi bu düşünce alevlendi? OĞUZHAN SAYGILI: Üniversite yıllarından itibaren dergileri düzenli olarak takip ederdik. Bugün bazı arkadaşlarımız dergi takip etmeden de entelektüel derinlik kazanılabilir gibi bir yaklaşım içerisindeler. Biz kesinlikle yanlış buluyoruz bu durumu. Okuduklarımız, yazdıklarımız belli bir kanal sayesinde bir karşılık buldu. Ancak daha sınırlı bir alanda ses getiriyor. Yani bir kitap tahlili yazınız dergide yayımlanıyor. Onlarca yüzlerce okunduğunu, birkaç yorum ile size geri dönüş yapıldığını görüyorsunuz. Bu sayıyı artırmak için başka entelektüel faaliyet alanları olması gerektiğine kanaat getirdik. Bir de “Okuma alışkanlığı konusunda biz Türkler neden gerilerdeyiz?” sorusuna çok kafa yorduk, hâlâ yoruyoruz. Bu tefekkür galiba Kitap Şuuru faaliyetlerinin kapısını araladı. ELİF YAVAŞ: Her kitap okunmalı mı yahut kendimize hiç ilim sunmayan kitaplar konusunda seçici olmak lâzım mıdır? OĞUZHAN SAYGILI: Elbette her kitabın okunmaması gerekir. Şöyle düşünelim, milyonlarca kitap var. Ömür sınırlı, okuyacaklarımızı buna göre kesinlikle daraltmamız gerekir. İlgi alanlarımıza, zevkimize, kitabın ve yazarın kalitesine göre seçmeliyiz. Seviye çok düşüyor her geçen gün. Geçenlerde bir arkadaşımız sevdiği bir arkadaşıyla beraber yanımıza geldi. Roman yazmak istediğini, bu konuda kendisine teknik olarak yardımcı olma talebinde bulundu. Hayatı boyunca hiç ama hiç roman yazmadığını da söyledi açık yüreklilikle. Doğrusu bu, felâketlerimizin habercisi olarak yorumlanmalıdır. Mehmet Niyazi, “zamanın ötesine fırlatılmış eserler” diye anlatırdı klasik ve kült eserleri. Bu eserlerden başlamak üzere kaliteli, kalitesiz ayrımı yaparak okumalıyız. ELİF YAVAŞ: Yazdıklarınızdan anladığım kadarıyla otobiyografi ve biyografi türündeki kitapları okumayı seviyorsunuz, ilgilisiniz. Günün birinde çok sevdiğiniz bir insanın hayatını edebî dilde kaleme alarak biyografi türünde eser yayınlamayı düşünür müsünüz? OĞUZHAN SAYGILI: Öyle bir düşüncemiz yoktur. Ancak; hayali bile içimizi ısıttı, diyebiliriz. ELİF YAVAŞ: Eserinizin son bölümü olan 4. Bölüm: DOST ACI SÖYLER kısmında da Türk tarihimizle ve yokluk yıllarında yaşanan olaylar karşında duygulandım, gözlerim doldu. Modern Tatar edebiyatının çok önemli kilometre taşlarından biri olarak tanımladığınız Fatih Kerimî’nin Türkiye Türkçesine çevrilen “Avrupa Seyahatnamesi” ile “İstanbul Mektupları” isimlerinden çok etkilendiğinizi, bu iki eseri tanıtmak için kaleminizde yer verdiğinize değinmişsiniz. Bu kitabı okuyamadım, araştıranlar için Çağrı Yayınevi (İstanbul) dipnotta okudum. Sizce Fatih Kerimî’nin kitaplarını her Türk genci okuyup incelemeli midir? OĞUZHAN SAYGILI: Özelikle ‘İstanbul Mektupları’nı yöneticilerimizin, subaylarımızın, diplomatlarımızın, eğitimcilerimizin okuması gerekir. Yazarın fikirlerinin yüz küsur yıl sonra dahi geçerliliğini koruduğunu düşünüyoruz. ELİF YAVAŞ: Kitabınızın üçüncü bölümünün sonlarına doğru Uygun Ahmet Eker’in “SEFERBERLİK HİKÂYELERİ” eserinin içinde yer alan “Kurt Korkusu” başlıklı yazıda çok etkilenip ağladım. Kurt sürüsüne yakalanan Salih Pehlivan’ın hikâyesini herkesin okumasını isterim. Askerlerimizin dağlık bölgelerde ve savaş koşullarında ne zorluklar yaşadığını, beraber mücadele ederken kurt sürüsüne yem oluşları ve bir kısmının ölüm kalım mücadelesi vermesi ibretlik sahnelerdi. Tanıtımını yaptığınız kitaplarda sizin de böyle derinden etkilendiğiniz kitaplar oldu mu? OĞUZHAN SAYGILI: Efendim, kitabın can alıcı hikâyesi “Kurt Korkusu”ydu. O kitabı kitap sohbetlerimizde anlatırken hikâyenin tamamını sesli okumasını bir arkadaşımızdan rica ettik. Hayallerimizden birisi de, Kitap Şuuru ailesinden birisi çıkıp Kurt Korkusu’nun filmini yapmasıdır. Bazı kitaplar beni çok etkilemişti, uykusuz bırakmıştı, derin düşünmeye sevk etmişti: Kibrit Kutusundaki Sarıkamış Günlükleri, İstanbul Mektupları, Bir Ultra Maratoncunun Hikâyesi gibi. ELİF YAVAŞ: Okuduklarımızı anlatmak ve tanıtmak adına “Kitaplarla Söyleşi 1” kitabını yayınlamak eminim ki hep aklınızdaydı. Gazete yazılarınızın kitaplaşması uzun zaman aldı mı? OĞUZHAN SAYGILI: Yazmaya başladığımız dönemlerde bir an önce kitabımız çıksın gibi bir yaklaşım içerisindeydik. Zamanla fikrimizi çeşitli sebepler yüzünden değiştirdik. Kitap Şuuru faaliyetlerinde belli bir başarı kazanmaya başlayınca çıkarttık kitabımızı. Galiba zamanlama doğruydu. Epey zamanımızı aldı yine. ELİF YAVAŞ: Tanıtımını yaptığınız ve okuyup paylaştığınız kitaplardan bazıları siyaset konulu olunca satırlarda sıkıldığım oldu fakat derin tarihimize dair bilmediğim epey bilgiyi öğrenmiş oldum. Edebiyat ve siyaset dalı, tarih ile bir bütün olmalı mıdır? OĞUZHAN SAYGILI: Ülkemizdeki kitap okumalardaki en büyük yanlış, ideolojik bakış açısına göre okuma veya okumamadır. Ondan sonra da tür olarak tek alanda okumalardır. Yani ilahiyat okumaları yapıyor. Diğer türleri okumuyor. Yanlış hatırlamıyorsak, Çetin Altan’ın bir makalesinde okumuştuk yıllar önce. Turgut Özal’a sormuşlar: “Filan romanı okudunuz mu?” Cevabı: “Ben ilkokuldan beri masal okumuyorum.” olmuş. Bu anekdot ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilemiyoruz. Ama romanı böyle küçük gören bir kitle var. Yan okumalar olmayınca her şey eksik kalıyor. İlber Ortaylı’nın bir kitabında okumuştuk. Girit 25 yılda fethedilmiş, hoca bunu Girit’e seyahat edene kadar çok sorarmış kendisine. Seyahatte ancak anladığını belirtir. Asgari müşterek alan okumalarında buluşmamız gerekir. Orhan Pamuk’un bir romanında mealen şöyle bir ifade geçer: “Namaz saatinde, camiinin balkonundan ezan okuyan adam” (İskender Öksüz, Türküm Özür Dilerim, s.247). Bir aydının din ve dünya görüşü ne olursa olsun; namazın vakti olduğuna, caminin balkonu değil minaresi ve şerefesi olduğuna, ezanı okuyana da imam değil müezzin dendiğini bilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yan alan okumalarına ağırlık vermeyen insanların bu hataya düştüğüne şahit olmaktayız. “Bir konu hakkında her şey; her şey hakkında da bir şeyler bilmeliyiz.” gibi bir vecizeyi okumuştuk bir yerlerden. Bu sözün hareket noktamız olması gerekir. ELİF YAVAŞ: İlk eserinizin ismi “Kitaplarla Söyleşi 1” oldu. “Kitap Tanıtımları”, “Kitap Projelerimiz”, “Okuduklarımıza Dair Sohbet”, “Kitap Şuuru ve Makaleler”… gibi kitap isimleri de olabilirdi belki. Eseriniz için ilk başlarda zihninizde farklı kitap adı alternatifleri var mıydı? OĞUZHAN SAYGILI: “Kitaplarla Hasbihal” düşünmüştük, editörümüz böyle uygun gördü. İsimden daha çok içerik daha önemlidir, diye düşündük. ELİF YAVAŞ: Öncelikle bu kısma kadar bana imzalı olarak hediye ettiğiniz kendi kitabınız ve bu kitap için hazırladığım uzun sorularıma dair verdiğiniz cevaplardaki sabrınız adına teşekkür ediyorum. Okuduğumuz kitapları okumak, okuduklarımızı anlatmak, yorumlamak, ilmî ve edebî projeleri pekiştirmek adına sizlere teşekkür ediyorum. Gaziantep’e, Antepli kitapseverlere sevgilerle… OĞUZHAN SAYGILI: Elif Hocam sizinle tanışmak, sizlerle kitabın etrafında dostluk kurmak gerçekten büyük bir bahtiyarlıktır. Çalışmalarımızın gündeme getirilmesi noktasında emekleriniz için çok teşekkür ederiz.   Tarih: 15 Ağustos 2018- Çarşamba Konuk: Oğuzhan SAYGILI (Eğitimci-Yazar) Röportajı Hazırlayan / Editör: ELİF YAVAŞ
Erzurumlu Emrah - Felek Çakmağını Üstüme Çaktı
Salı, 04 Aralık 2018
Felek çakmağını üstüme çaktı,Beni bir onulmaz derde bıraktı,Vucudum şehrini odlara yaktı,Yandım ataşına, su leyli leyli! Felek çakmağını eyledi çengel,Dosta gidem dedim, koymuyor engel,Ölürsem sevdiğim, üstüme sen gel,Gözün yaşı ile yu leyli leyli! Her an dilimizde dostun kelamı,Uğra dost köyüne eyle selamı!Tenhada bulursa “Emrah” cananı,Daim ezberinde hu leyli leyli.
Fuzuli - Gazel (Pây-bend oldum ser-i zülf-i perişânın görüp)
Perşembe, 06 Aralık 2018
Pây-bend oldum ser-i zülf-i perişânın görüpNutktan düştüm leb-i lâ’l-i dür-efşânın görüp Oda yaktım şem’ veş cânım bakıp ruhsârınaÇerhe çektim dûd-i dil serv-i hırâmânım görüp Gezdirir her yan gözüm eşk üzre bağrım pâresinHil’at-i gülgûn ile rahş üzre cevlânın görüp Bir zaman geçmez ki dil tîğinden olmaz çâk çakAçılır her dem tutulmuş gönlüm ihsânım görüp Gönlümü tenhâlık eylerdi perîşân sînedeOlmasaydı cem’ her yanında peykânın görüp Bend ü zindân-ı gam ü mihnetten olmuştum halâsÂh kim düştüm yine zülf ü zenahdânın görüp Ey Fuzûlî bunca kim tuttun nihan hâl-i dilinÂkibet fehm etti el çâk-i giribânın görüp   Fâ i lâ tün fâ i lâ tün fâ i lâ tün fâ i lün 1) Perişan zülfünün ucunu görüp ayaklarımdan bağlandım. İnci saçan lâ'l dudağını görüp nutkdan düştüm, dilim tutuldu. Zülf ile lâ'l dudağı bir araya getirmesi zülfün kesret (çokluk), dudağın ise fenâfillâh (Allah'ın varlığında yok oluş) olduğundandır. Bu, tasavvufî görüşün klasik edebiyatımıza sembolleri ile sızmasıdır. Şâirin söylemek istediği şey zülfün uzunluğudur. Zülüf yerlere kadar uzanıyor ve şâirin ayağını bağlıyor. Lâ'l-i dür-efşân "inci saçan dudak" ise sevgilinin konuşmasıdır. Senin konuşmanı görünce hayranlıktan dilim tutuldu, diyor ki bu tezat san'atıdır. Pay "ayak" ser "baş" arasında da tezat vardır. 2) Yüzüne bakıp mum gibi canımı ateşe yaktım. Salınarak yürüyen boyunu boşunu görüp yanan gönlümün dumanını feleklere kadar yükselttim. Yüzüne bakıp mum gibi canımı ateşe yaktım diyerek, sevgilinin yüzünü parlaklığı yüzünden muma benzetiyor. Nasıl ki servi boyunu görüp yanan gönülden çıkan dumana benzetiyor. Bu bir teşbih şeklidir. Servi siyah bir duman şeklindedir. Feleğe kadar yükseliyor. 3) Gül renkli (kırmızı) elbise ile at üstünde dolaşmasını görünce gözüm, gözyaşı üzerinde ciğerimin parçalarını her yana gezdirir. Kanlı gözyaşı ciğerden çıkar. Kanlı gözyaşı ile beraber kırmızı ciğer parçaları da çıkar. Buna "pergâle" derler. Gözyaşı üzerinde saçılan kırmızı ciğer parçalan, kırmızı elbise ile ata binip gezen sevgili yüzündendir ve ona benzer. Kırmızı elbise cellât elbisesidir. Kanlı gözyaşı dökmek büyük bir aşk acısı neticesinde olur. Şâirin şu beyti bunu ispat eder: Ey giyüb gülgûn demâdem azm-i cevlân eyleyen Her taraf cevlân edüb döndükçe yüz, kan eyleyen 4) Gönül her zaman senin ilham ettiğin aşktan ve ıstıraptan parça parça olur. Senin bu ihsanını görüp mahzun, ümitsiz gönlüm açılır. "Bir zaman geçmez ki" deki geçmek kelimesi kılıcın vücuda geçmesine işarettir. "İhsanın görüp" deki görmek, açılan yaranın göze benzediğini ifade içindir. Bir de görmek, kazanmak, nail olmak manâsınadır. Dutulmuş, kapanmış ma'nâsına da gelir. Kapanmış gönül kılıç ile açılıyor. Açılmak aynı zamanda ferahlamak manâsınadır. 5) Yalnızlık sinem içindeki gönlümü perişan ederdi, eğer her yanında senin oklarının temrenlerini görüp rahatlamasaydı. Perişan olmak için bir çok şeyin var olup dağılması gerekir. Yalnızlıkta bu olmaz. Çünkü etrafındaki temrenler bir perişanlık manzarasıdır. Gönlün cem' olması rahatlaması demektir. Buna "Cem' iyyet-i dil" derler ki gönlün bir yerde toplanıp perişanlıktan kurtulması, rahatlaması demektir. "Cem" ile "perişanın" (topluluk ve dağınıklığın) bir arada kullanılması tezat sanatıdır. Gönül aşk ve ıstırap ile rahatlıyor. Çünkü her peykân bir aşk ve ızdıraptır. Gönlün her yanında temren bulunması onu yalnızlıktan kurtarıyor. 6) Gam bağından ve mihnet zindanından kurtulmuştum. Ne yazık ki senin zülfünü ve çene çukurunu görüp yine o dertlere düştüm. Gam bağa ve zülfe, çene çukuru ise zindana benzetiliyor. Bu bir teşbih şeklidir. Zülf ve çene çukuru insan yüzündeki güzelliklerdir. Bunun tasavvufî ma'nâsı, güzellikleri görüp her birinden ayrı bir aşk ıstırabı duymaktan kurtulmuştum. Fakat ne yazık ki, kesret manâsına zülfünü ve eşyayı görüp onların sırlarını çözmekteki müşkilleri anlayınca yine gam ve mihnete düştüm demek istiyor. Tasavvuf ıstılâhında zülf aynı zamanda "gayb-ı hüviyet" dir ki Hakk'm zatının sıfatı olan eşya içinde kaybolması demektir. Çene çukuru, kuyusu ise eşyayı müşahede edip ondaki sırları çözmekte çekilen müşkilâttır. Çene çukuru zindana, zülf ise mahkûmu bağlayan zincire benzetiliyor. 7) Ey Fuzûlî gönlünün hâlini ne kadar gizledin, fakat halk yakandaki yırtığı görüp nihayet anladı. Izdıraptan üstünü başını parçalamak, neticesinde yakanın yırtılıp göğüse kadar açılması demektir. Ve göğüs yırtılınca altından gönül görünür.
Hüseyin Nihal Atsız - Deli Kurt (Roman Özeti)
Pazar, 09 Aralık 2018
Eserin adı : Deli KurtYazarı: Hüseyin Nihal AtsızYayınevi: Ötüken YayıneviBasıldığı yer ve tarih: İstanbul, 2012Eserdeki bazı kişiler:  Çakır Bey, Murad(lakabı Deli Kurt), Gökçen, Satı Kadın, Evren, Şehzade  İsa Bey, Bala Hatun ve diğerleri.Eserin konusu:  Emir Timur'la Yıldırım Bayezid arasında geçen kardeş savaşını kaybeden Osmanlı devletinde Yıldırım'ın ölümü ve Emir Timur'un Türkistan'a dönmesinden sonra başlayan şehzadeler kavgasının kahramanlarından İsa Bey’in oğlu Murad’ın yani Deli Kurt’un mücadelesi, Gökçen’e aşık olması ve bu doğrultuda gelişen olaylar. "Deli Kurt", Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayazıd'dan sonra "Şehzadeler Kavgası" diye anılan devrin tarihî bir romanıdır. Bir bakıma göre de "Bozkurtlar"da başlayan Orta Asya'daki hayat kavgasının yeni vatan Anadolu'da devamıdır. Şehzadeler arasında süren ve tafsilâtı henüz yeterince aydınlanmamış bulunan çarpışmada Yıldırım'ın oğulları hayat ve taht mücadelesinin hem kahramanca, hem şairane, hem de sefîhane bir örneğini vermişler ve birbiri ardınca hayata veda ederek meydanı içlerinden birisine bırakmışlardır. Bunlar arasında en talihsizi ve hayatı en az bilineni İsa Çelebi'dir. Deli Kurt, İsa Çelebi'nin meçhul bir oğlunun dramıdır. Bu dram daha sonraki asırlarda daha büyük bir şiddetle sürüp gidecek ve yüzlerce şehzadenin hayatına mal olacaktır. Romanda görülen parlak bakışlı, gözlerine bakılamayan kız, hayalî bir tip değildir. Zamanımızda Muğla köylerinden birinde böyle bir kız yaşamıştır ve belki de hâlâ yaşamaktadır. Roman yazarı, bu parlak ve büyülü bakışları beş yüz yıl öncesine götürmekle esere çeşni vermekten başka bir şey yapmamıştır.Eserin Özeti:  Roman 1403 yılında başlar.  Osmanlı, Ankara Savaşı’nda yenilmiş ve bu yenilginin sonucunda şehzadeler kavgası başlamıştır. Bu şehzadelerden biri de İsa Bey’dir. Diğer şehzadelere göre İsa Bey’in şansı nedense yaver gitmemektedir. İsa Bey’i asıl düşündüren hatunu, Bala Hatun ve doğacak çocuğudur. Doğacak çocuk erkek olursa, değişmez kader olarak diğer kardeşleri oğlunu öldürecektir. Bundan dolayı, en güvendiği adamı  Çakır’ı hanımı Bala’yı kimsenin bilmediği bir yere götürmesi için emir verir. Bu emir doğrultusunda Çakır, Bala Hatun’u süt anası olan Satı Kadın’ın obasına götürür. Satı Kadın, kocasını ve bir oğlunu savaşlarda kaybetmiş yiğit bir Türkmen kadınıdır. Küçük yaşlardaki oğlu Evren ile yaşamaktadır. Çakır olanları Satı Kadın’a söyler ve oradan ayrılarak yollara düşer.     Şehzadeler kavgası bitmiş, İsa Bey yenilmiş ve Mehmet Bey Osmanlı’nın başına geçmiştir. Çakır’da Mehmet Bey’e sipahi olmuştur. Fırsatını bulunca Satı Kadın’ın yanına gider, Evren ile Murad’ı görür, Murad’a artık Deli Kurt denilmektdir. Çakır, Murad’ı gözleyince ona Deli Kurt denilmesine hak verir. Deli Kurt da Çakır gibi sipahi olmak istemektedir. Deli Kurt yani Murad anasının ismini Ayşe, babasının ismini Osman olarak bilmektedir, Satı Kadın ile Çakır Bey böyle kararlaştırmışlardır.  Murad’ın İsa Bey’in oğlu olduğu bilinirse hiç de iyi olmayacaktır. Çakır Satı Kadın’ı ziyaretinde Bala Hatun’un da mezarını ziyaret eder. Bala Hatun, kocası İsa Bey’in ölüm haberini aldıktan beş altı ay sonra vefat etmiştir.     Çakır’ın Karası’da yanında iki kişiyi beslediği bir tımarı vardır. Padişah buyruğu olduğunda iki tımarlısıyla beraber savaşlara katılmaktadır. Evren ve Deli Kurt büyüyünce onları yanına cebeli olarak alır ve bu yeni askerlerin ilk savaşları devlete isyan eden Torlak Kemal’e karşı olur. Bu savaşta Deli Kurt, Torlak Kemal’i sağ olarak yakalamayı başarır ve şehzade Murat Bey onu sipahi yapacaklarını söyler.  Deli Kurt’a isteğini sorunca, Çakır’ın yanında tımar ister, bu isteği de kabul edilir ve Deli Kurt sipahi olur.     1422’de padişah Mehmed Bey vefat eder.     Bütün sipahilere bir aylık izin verildiği zaman, Çakır Bey, Evren ve Deli Kurt Satı Kadın’ı ziyaret ederler. Burada Satı Kadın onlara Gökçen Kız masalını anlatır. Bu masaldan Deli Kurt çok etkilenir.     Çakır Bey yanına Deli Kurt’u alarak İstanbul’a Hasan Çelebi’nin yanına gider. Burada Hasan Çelebi kendisini Murad’ın babasının arkadaşı olarak tanıtır ve ona babasından kalan akçeler olduğunu söyleyerek onları verir. Bu akçeler İsa Bey’in akçeleridir ve ailesine verilmesi için vasiyet edilmiştir. Böylece vasiyet yerine getirilir.     Yine Satı Kadın’ı ziyaret ettikleri bir günde adını Gökçen Kız masalından alan Gökçen Pınarının başında yemek yerlerken, uzaklarda Gökçen Kız’ı görürler. (Bu Gökçen Kız, masaldakinden farklıdır.) Gökçen Kız pınar başına su almaya gelmiştir. Geldiği zaman Deli Kurt ona bakar ve gözleri kamaşır. İnanışa göre Gökçen’in gözlerine bakan ya çıldırır ya ölürmüş. Gündüzleri peçe ile dolaşan Gökçen Kız’ın olağanüstü yetenekleri varmış. Elindeki "yada" taşı ile yağmur yağdırırmış. Yaptığı bir ilaç ile yaralıları iyileştirirmiş. O gece Deli Kurt, Gökçen’e tutulmuştur. Bir gece Yassı Tepe’nin ardında yaşayan Gökçen Kız’ı görmek için gider. Gökçen Kız kaval çalmaktadır. Deli Kurt’un amacı Gökçen’in gözlerini görmektir. Gökçen Kız gözlerini sadece evleneceği erkeğe göstereceğini söyler ve evleneceği erkeği tarif ederken de "Benden daha hızlı at süren, güreşte beni yenen" der. Böyle bir erkekle hem evleneceğini hem de gözlerini ona göstereceğini söyler. Deli Kurt gözlerinin ona zarar verip vermeyeceğini sorduğunda ise "Hayır zarar vermez, onu alıştırırım" diye cevap verir. Bütün bu olanların yanında asıl önemlisi Deli Kurt’un evli oluşuydu. Evliydi ama buna rağmen Gökçen Kız’a aşık olmuştu.     Karamanlılara karşı yapılan bir savaşta, Deli Kurt yaralı bir Karamanlıyı öldürmek isteyen bir yeniçeriyi öldürmüş ve onunla çarpışırken yaralanmıştı. Yaralandığından dolayı Karamanlılar onu kendi yurtlarına götürmüş burada yarasını dağlayıp tedavi etmişlerdi. Deli Kurt’un hayatını kurtardığı Balaban adlı Varsak genci de Deli Kurt’un hayatını kurtarmış, onun yarasını dağlayarak. Balaban Varsak Türkmenlerinden, Tümenoğlu ailesine mensuptur. Gökçen Kız’da Varsak Türkmeni ve Tümenoğullarındandır. Deli Kurt’un öğrendiğine göre Balaban’ın amcası Gökçen Kız’ın babasıdır. Gökçen Kız’ın anası Esen Börü'nün de gözleri kızı Gökçen’in ki gibi ışık saçar ve bakanı sağ bırakmazmış. Esen Börü Uygurlardandır. Babası birinden etkilenerek Esen Börü’ye baskı yapmaya başlamış ve onu sevmemeye başlamış. Onu sevmeyince önceden ona zarar vermeyen gözleri ona baktığı an onu öldürmeye yetmiş. Burada Esen Börü ile görüşen Deli Kurt, Gökçen’in de gönlünün Deli Kurt’ta olduğunu söyleyen Esen Börü’nün sözlerine çok sevinir. Kafasına takılan bir husu vardır: Esen Börü, Deli Kurt’un soyunun yüce bir Bey soyu olduğun söylemiştir.     Bir gece Gökçen Kız’ın yanına giden, Deli Kurt burada Gökçen Kız’ın gözlerini kendisine göstermesiyle kutlu bir gece yaşar.     Padişahın emriyle ordu Sırplar üzerine sefere çıkar. Bu seferde Deli Kurt’un yanında kaval da vardır. Çakır buna çok kızar. Bu savaşta Deli Kurt, Sırplara desteğe gelen Macarlara esir düşer. Aralarındaki mesafe çok uzak olmasına rağmen Gökçen Kız ve Deli Kurt birbirlerine kaval çalarlar ve biribirlerinin seslerini duyabilirler. Üç yıl süren esaretin ardından Gökçen’in uyarmasıyla Deli Kurt kaçar. İzledi Geçidi’nde Macarlara karşı yapılan savaş kaybedilir, bu savaşta Çakır ve Evren şehit düşerler.     Deli Kurt, yanında Çakır’ın eşyalarıyla beraber Satı Kadın’ın yanına gelir. Burada Çakır’ın torbalarını açtığında mektuplar görür ve anlar ki kendisi Osmanlı hanedanına mensuptur ve İsa Bey’in oğlu Murat'tır.     Varna Meydan Savaşı yapılır. Savaşa katılan Deli Kurt bu savaşta ölmeyeceğini bilmektedir. Çünkü ona Gökçen öyle söylemiştir. Gerçekten de öyle olur Deli Kurt bu savaşta ölmez. Osmanlı ordusu savaşı kazanır.     Evine dönen Deli Kurt, Gökçen’in, hanımının, çocuklarının ve Satı Kadın’ın sele kapılıp öldüklerini öğrenir. Artık yıkılmıştır, her şeyi bırakıp bilinmezliğe doğru yol alır…     Ana Fikir: Türk devletsiz de düşmansız da kalmaz. Bir Türk'ün en tehlikeli düşmanı, başka bir Türk'tür.     Eser hakkında şahsi kanaatimiz: Atsız'ın bu eseri okuyana kahramanlığı, yiğitliği, mücadeleciliği öğretmesi bakımından oldukça başarılıdır. Ayrıca bu eserde on beşinci asır Anadolusu ve Anadolu'nun adım adım Türkleşmesi hakkında roman tadında bilgi verilmektedir.     Eserin olumsuz yönleri olarak, Osmanlı sipahilerinin sürekli şarap içmeleri, eserde bazı dervişlerin kötülenmesi olarak gösterilebilir. Halbuki; Anadolu'nun Türkleşmesinde görev alan âhiyân-ı Rûm (Anadolu esnafı), Bâciyân-ı Rûm (Anadolu kadınları) ve abdalân-ı Rûm (Anadolu dervişleri) çok önemli görevler üstlenmişlerdir. Atsız da Türk tarihini iyi bilen biri olarak bunları bilir ama romanındaki kişi ve olaylar yalnız tarihin değil yazarın hayallerinin de ürünüdürler.     Zevkle okunan bu eserde, tarihi olayların içine aşkı çok başarılı bir şekilde nakış nakış işlenmesi yönüyle takdire şayandır. Oldukça akıcı olan bu kitabı en kısa zamanda okumalısınız.     Yazar hakkında bilgi:       Nihal Atsız, 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da doğdu. Annesi Fatma Zehra Hanım, babası binbaşı Mehmet Nail Bey’dir. Ahmet Nejdet Sançar ve Fatma Nezihe Çiftçioğlu isimli iki kardeşi vardır. Fatma Zehra'nın vefatı üzerine Mehmet Nail Bey, 1931’de yeniden evlendi. Ancak 2 yıl sonra eşinden boşandı. Atsız, ilk ve ortaöğrenimini Kadıköy’de tamamladı. Daha sonra Askeri Tıbbiye’ye girdi.      Bu dönemde Türkçülük akımının etkisine girmeye başladı. Bu yüzden yaşadığı problemlerden dolayı 1925’te Askeri Tıbbiye’den atıldı. Kısa bir süre sonra Kabataş Erkek Lisesi’ne yardımcı öğretmen olarak girdi.      Daha sonra şehirlerarası vapurlarda kaptan olarak çalıştı. 1926 yılında yatılı olarak İstanbul Darülfünunu Edebiyat Bölümü’ne kayıt olan Atsız, bundan bir hafta sonra askerliğini yapmak için okula ara verdi. Üniversiteye geri döndükten sonra, bir arkadaşıyla birlikte “Anadolu’da Türklere Ait Yer İsimleri” adlı bir makale yazdı. Bu makale Türkiyat Mecmuası’nda yayınlandı. 1930 yılında mezun oldu.      Yazdığı makale, öğretmeni Mehmet Fuat Köprülü’nün dikkatini çekmişti. Bu yüzden Atsız’a bir şekilde yardımcı olmaya ve onu yanına almaya çalıştı. Atsız mezun olduktan sonra 8 yıl boyunca liselerde mecburi hizmet yapmalıydı ancak Köprülü bu mecburi hizmeti affettirdi ve onu 1931’de asistanı olarak üniversiteye aldı.      Asistanlık görevine başladıktan sonra Atsız, hocası Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi isimlerle birlikte “Atsız Mecmua” adlı Türkçülük yanlısı bir dergi çıkartmaya başladı. Ancak dergide yayınlanan “Dârülfünûn’un Kara, Daha Doğru Bir Tabirle, Yüz Kızartacak Listesi” makalesi yüzünden 1933 yılında asistanlıktan uzaklaştırıldı. Bu tarihte Atsız, öğretmenliğe dönmeye karar verdi. Malatya’ya tayini çıktı. Burada birkaç ay Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra yeni tayini üzerine Edirne’ye gitti. Bu sırada “Türkçü Dergi” sıfatıyla “Orhun” isimli bir dergi çıkartmaya başladı. Bu derginin yayınına, ders kitaplarında okutulan tarihi açık ve ağır şekilde eleştirdiği için bakanlar kurulu tarafından son verildi.      Nihal Atsız 1934 yılında İstanbul’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na atandı. Burada 4 yıl çalıştıktan sonra 1938’de görevden alındı. Öğretmenliğe 1939 yılına kadar Özel Yüce-Ülkü Lisesi’nde devam etti. 1939-1944 yılları arasında Boğaziçi Lisesi’nde görev yaptı. Bu sırada Orhun adlı dergiyi tekrar yayınlamaya başladı.      Bu yıllar İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiği ve Türkiye’de ideolojilerin çarpıştığı bir dönemdi. Atsız, Orhun Dergisi’nin bir sayısında o sırada başbakan olan Şükrü Saracoğlu’na bir çağrı yayınladı. Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali gibi isimlerin Marksist bir hareket içinde olduğunu öne sürdü ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in istifa etmesini istediğini belirtti. Bu çağrı, birçok ilde komünizm aleyhinde ufak çaplı ayaklanmaları tetikledi. Tepki uyandıran bu mektubun ardından Atsız, Boğaziçi Lisesi’ndeki vazifesinden alındı ve Orhun dergisi tekrar kapatıldı.      Sabahattin Ali, mektupta “vatan haini” olarak suçlanması nedeniyle Atsız’a bir hakaret davası açtı. Bunun üzerine 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1944 yılında dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Nihal Atsız ve 34 arkadaşı aleyhine bir konuşma yaptı. Bunun üzerine grup yargılanmaya başladı ve Atsız 6.5 yıl hapse mahkum edildi. Fakat karar temyize gidince bu süre 1.5 yıla indirildi.      Atsız, 2 yıl kadar iş bulamadı. 1949’da bir arkadaşı milli eğitim bakanı olunca onun aracılığıyla bir kütüphanede çalışmaya başladı. Bu sırada Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Haydarpaşa Lisesi’ne atanarak burada öğretmenlik yapmaya başladı.      1952’de “Türkiye’nin Kurtuluşu” adlı konferansı üzerine bazı gazeteler Atsız’ın aleyhinde yazılar yazdı. Bunun üzerine Haydarpaşa Lisesi’ndeki görevinden alınarak tekrar kütüphaneye tayin edildi. Süleymaniye Kütüphanesi’nde emekli olduğu 1952 yılına kadar çalıştı.      Atsız, 1950 yılında “Orkun” adlı dergide yazarlık yapmaya başladı. Bununla birlikte “Ötüken” adlı dergiyi de yayınladı. Bu dergilerde yazdığı bazı makaleler, genel anlamda “Marksistlerin Doğu’daki Gizli Çalışmaları” diye adlandırdığı yazıları tepki topladı. Bu sırada “Ötüken”deki yazıları yüzünden Atsız ve bir arkadaşı açılan dava sonucunda 15 ay hapse mahkum edildi. Bu mahkumiyet kararının ardından çalıştığı üniversitedeki öğretim görevlileri ve öğrencileri dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ten Atsız’ın affını istedi. Bu istekleri cumhurbaşkanı tarafından kabul edildi.      Nihal Atsız, geçirdiği kalp krizi sonucu 11 Aralık 1975 tarihinde vefat etti.     Bazı Eserleri:1. Bozkurtların Ölümü (Roman)2. Bozkurtlar Diriliyor (Roman)3. Deli Kurt (Roman)4. Ruh Adam (roman)5. Yolları Sonu (Şiir)6. Aşıkpaşaoğlu Tarihi7. Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler8. Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz9. Makaleler 1-2-3 10.Turancılık, Milli Değerler ve Gençlik11.Türk Ülküsü12.Türk Tarihinde Meseleler...
Köroğlu – Köroğlu Dediğin Delinin Biri
Çarşamba, 05 Aralık 2018
Köroğlu dediğin delinin biri Kellesi büyüktür gövdesi iri Depretir Kırat’ı bastığı yeri Paşam inan ben Köroğlu değilim Köroğlu’nun bir atı var delidir Yarım okka ayağının nalıdırİnan beyim adım Ruşen Ali’dir Paşam inan ben Köroğlu değilim Köroğlu’nun dünya kadar ünü var Dağlarında çayır çimen gülü var Senin benim gibi nice kulu var Paşam inan ben Köroğlu değilim Köroğlu’nun bir atı var koşandır Her adımı Erdebil’dir Keşan’dırİnan beyim adım Ali Ruşen’dir Paşam inan ben Köroğlu değilim
Nedim - İstanbul
Pazar, 18 Kasım 2018
Der-Vasf-ı Sa'dâbâd u İstanbul Der-Zımn-i Medh-i İbrahim PaşaBu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdırBir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır. Bir gevher-i yektâdır iki bahr arasındaHurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır.Bir kân-ı ni‘amdır ki onun gevheri ikbâlBir bâğ-ı İremdir ki gülü izz ü ulâdır.Altında mı üstünde midir cennet-i a‘lâEl-hak bu ne hâlet bu ne hoş âb u havâdır.Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfetHer gûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safâdır.İnsâf değildir onu dünyâya değişmekGülzârların cennete teşbîhî hatâdır.Herkes erişir anda murâdına onunçünDergâhları melce-i erbâb-ı recâdır.Kâlâ-yı ma‘ârif satılır sûklarındaBâzâr-ı hüner ma‘den-i ilm ü ulemâdır.Câmî‘lerinin her biri bir kûh-ı tecelliEbrû-yı melek andaki mihrâb-ı du‘âdır.Mescidlerinin her biri bir lücce-i envârKandîlleri meh gibi leb-rîz-i ziyâdır.Ser-çeşmeleri olmada insâna revan-bahşGerm-âbeleri câna safâ cisme şifâdır.Hep halkının etvârı pesendîde vü makbûlDerler ki biraz dil-beri bî-mihr ü vefâdır.Şimdi yapılan âlem-i nev-resm-i safânınEvsâfı hele başka kitâb olsa sezâdır.Nâmı gibi olmuşdur o hem sa‘d hem âbâdİstanbula sermâye-i fahr olsa revâdır.Kûhsârları, bâğları, kasrları hepGûyâ ki bütün şevk u tarab zevk u safâdır.İstanbulun evsâfını mümkin mi beyan hiçMaksûd heman sadr-ı kerem-kâra du‘âdır.Dâmâd-ı güzîn-i şeh-i zî-şân-ı felek-câhFahrü'l-vüzerâ âsaf-ı ferhunde-likâdır.Hem-nâm-ı Halîl olmağ ile zât-ı şerîfiAhdinde cihan pür-ni‘am-ı cûd u sehâdır.Devşirmededir saçdığı ihsânı şeb ü rûzPîr-i felegin onun içün kaddi dütâdır.Ser-pençesinin nâmı lisân-ı küremâdaDeryâ-yı himem kân-ı kerem bahr-ı atâdır.Endîşesinin künyesi tûmâr-ı nesebdeNûr ibni süheyl ibni reşad ibni zekâdır.Bîm-i ser-i şemşîr-i dırahşan güherindenSîmâ-yı ehâlî-i sitem kâh-rübâdır.Hâtem-sıfatâ tab‘ u dil ü dest-i kerîminDeryâ-yı himem kân-ı kerem ebr-i atâdır.Feyz-i eser-i sâgar-ı dest-i keremindenŞahs-ı felegin çehresi yâkut-nümâdır.Ey sadr-ı keremkâr ki degâh-i refî‘inErbâb-ı dile kıble-i ümmîd ü recâdır.Sensin o cihan-sadr felek-pâye ki dâ'imDergâhına ikbâl ü şeref perde-güşâdır.İhlâs ile bendendir eyâ sadr-ı keremkârKullukdur onun pîşesi dahı neye kâdir.Devrinde senin fırka-i erbâb-ı ma‘ârifÂsûde-i cevr-i felek-i bî-ser ü pâdır.Iydın ola ikbâl ü sa‘âdetle mübârekGünden güne ikbâlin ola gün gibi zâhir.Sadrında seni eyleye Hak dâ'im ü sâbitHep âlemin etdikleri şimdi bu du‘âdır.Ey sadr-ı cihanbân ede Hak devletin efzûnKim devletin erbâb-ı dile lutf-ı Hudâdır.Ez-cümle Nedîmâ kulun ey âsaf-ı zî-şânMüstağrak-ı lutf u kerem ü cûd u atâdır. Nedîm Divânı - S. 92-4 - Prof. Dr. Muhsin Macit TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Eserleri-511Bi misl ü behâ: eşsiz ve paha biçilmezSeng : taşYekpare: bir bütün olarak, tek parçaGevher-i yektâ: Eşsiz bir mücevherBahr: denizHurşîd-i cihan-tâb: Dünya'yı aydınlatan güneşSeza: layıkKân: kaynak, menbaNiam: nimetlerİkbâl: talih, refahBağ-ı irem: cennet bahçesiİzz: kıymet, değerUlâ: birinciHalet: hal , durumÂb u hevâdır: su ve havaÇemenistân-ı letâfet - güzellik çimenliğiPür-feyz ü safâ: ilim ve şenlik doluteşbih: benzetmeMelce: sığınılacak yerRecâ: ümitSûk: çarşı, pazarBazâr: alışverişKûh: dağLücce-i envâr: nur aynasıMeh: ayLebrîz-i ziyâ: ışık seliRevân-bahş: su gibi akıp giden ihsanGerm: gayretli, hamiyetliÂbe: cemaat,toplulukEtvar: tavır, halPesendîde: seçilmiş, beğenilmişDil-ber: güzel, dilberBî-mihr ü vefâ: aşksız ve vefasızSa‘d: kutluÂbâd: mâmur, şen. Sermâye-i fahr: övünme kaynağı, sermayesiKûhsâr: tepeŞevk ü tarab: arzu ve neşeEvsaf: vasıf, nitelikBeyan : anlatmak, açıklamakMaksûd: kastedilen, maksatSadr-ı kerem-kâr: lütfeden, bağışlayanların başıSenâ: methetmek
Ömer Seyfeddin - Yalnız Efe
Pazar, 09 Aralık 2018
     Sabahtan beri yürüyorduk. Düşe kalka geçtiğimiz sarp keçi yolları bazen sel yarıkları içinde kayboluyor, bazen sık fundalıklardan ayrılarak, dibinde sivri sivri çam tepeleri görünen karanlık çukurlara sapıyordu. Ayı avına gidiyorduk. Kılavuzun Kum dere köyünün en namlı nişancılarındandı. Beraber tırmanacağımız yüksek ormanlı dağların daha çok uzağındaydık. Vakit vakit ince bir yağmur serpeliyordu. Güneş yoktu. Nihayetsiz mor bir kubbeyi andıran dumanlı gökten sonsuzluğun geçmiş saatlerini hatırlatır gamlı guguk sesleri aksediyordu. Artık iyice yorulmuştum. Omzumdaki martin gittikçe ağırlaşıyordu.      —Biraz dinlensek, dedim.      Kılavuzum güldü. Onun kır çember sakallı şen çehresi pembeleşti:      —Kesildin mi? diye sordu.      Sırtında çiftesi ile üç günlük yiyeceğimizden başka benim kebemi de taşıyan bu dinç köylüye yorgunluğumu söylemedim.      —Ha biraz gayret! Yarın başına bir çıkalım, oradan öte Akkovuk’a kadar yol iyidir, dedi.       —...      Yarım saat daha tırmandık. Ayaklarımızın altından küçük taşlar, kireçli topraklar dökülüyordu.      Gayet büyük bir çam ağacının yanına gelince kılavuzum:      —İşte yarın başı! dedi.      Yerler çamurdu. Çiseleyen yağmurun dallara çarpan damlaları derin bir fısıltı çıkarıyordu. Ben hemen çöktüm. Çamın kalın gövdesine arkamı dayadım. Cebimden paketimi çıkardım. Sırtından yükünü indiren ihtiyar avcıya uzattım:      —Yak bir cigara bakalım!      Ağır bir tavırla:      —Burada tütün içilmez, dedi.      Sordum:      —Niçin? Namazgah mı burası? —     Hayır!      —Ya ne?...      Başını salladı. Gizli bir şey söylüyormuş gibi yavaşça:      —Burası Yalnız Efenin “sır olduğu” yerdir, dedi.      Serin bir rüzgar yağmurun fısıltısını çoğaltarak esiyor, üstümüzdeki siyah bir çadır gibi açılan çam dallarını titretiyordu. Anadolu’nun bu yalçın ufuklu, bu boş, bu kayalık, bu korkunç tarafı, Bozdağı’na giden bu ıssız yol eskiden beri eşkıya uğrağı idi; bunu bilmiyordum. Ben tenha bir geçidin gizli bir köşesinde uyuyan küçük bir köyde doğdum. Ger Ali’nin, Köroğlu’nun, Develi’nin, Cellav’ın menkıbeleri içinde büyüdüm. Bilmem onun için mi, eşkıya hikayelerini dinlemeyi pek severim.      Paketimi cebime soktum.      —Anlat bana baba, bu Yalnız Efe kim? nasıl sır oldu? dedim.      İhtiyar avcı torbasının yanına bağdaş kurdu, çiftesini kucağına uzattı, iri ela gözleriyle dik yarın keskin kenarına, karşıdaki yağmurla ıslanarak koyu kan rengine giren derin granit uçurumlara baktı, baktı. Sonra bana döndü:      —Anlatayım. Ben şimdi elli yaşını geçiyorum. O vakit pek ufaktım. Onu gören kadınları dinlerim. Kendisi hiç erkeğe gözükmezdi.      —Niye gözükmezdi?      —Çünkü kızdı.      —Kız mıydı?      —Evet.      Hayretim boşuna gitti. Geçmişi seven, bütün harikaları geçmişte sanan, geçmişi kut sayan her yaşlı köylü gibi masum bir şevkle hikayesine devam etti: “Dağa çıktığı zaman daha on altı yaşındaymış. Babası gençliğinde bize köye göçmüş, kızından başka kimsesi yokmuş. Bu adam, bir gün nasılsa Ese oğlunun çiftliğinden geçer. Oradaki yabancı korucuların birinde alacağı varmış, onu ister. Vermezler. O da galiba kötü bir laf söyler. Hemen zavallıyı öldürürler. Kızı duyunca babasının ölüsüne gider. Ağlamaz, sızlamaz. Kimin vurduğunu anlar. Sonra kazaya gelir, hükümete koşar. Babamı vuran filandır, tutun! der. Aldıran olmaz. Kız yine köye dönmez. O vakit, nereden geldiği, nereli olduğu belli olmayan sarhoş bir zaptiye mülazım varmış, Eseoğlu’nun ahbabıymış. Kız her gün onu tutar, “Babamı vuranı daha tutmayacak mısın?” diye sorar. Bir gün bu sarhoş, kızcağıza öfkelenir, ağzını bozar, “Bre kahpe, bir daha buraya gelirsen senin kafanı kırarım!” der. Kız korkmaz, zaptiyelerin yanında ona “işte bunlar da şahit olsun sen bu gün babamı vuranı tutmazsan ben seni öldüreceğim!” der. Zaptiye mülazımı bu lafa bütün bütün gazaplanır, fırlar, Yörük’ün kızını iyice döver, zaptiyelere sokağa attırır.      Kız bir zamanlar görünmez olur...      Bir gün sarhoş mülazım, Eseoğlu’nun verdiği bir ziyafete giderken kafasına bir kurşun yer, hemen orada can verir. Vuranı ararlar bulamazlar. “Yörük’ün kızı vurdu” diye bir laf olur. Ama buna kimse inanmaz. Herkes onu İzmir’e birinin yanına evlatlık gitti sanır. Fakat bir hafta geçmeden, Yörük’ü öldüren korucu da vurulur. Biraz sonra hükümete Yörük’ün davasını hasır altı ettiren çiftlik sahibi Eseoğlu’nun boğazlanmış ölüsünü bağdaki yatağında bulurlar. Kasabalı ağaların çiftliklerine koruyucu, hergeleci, çoban gibi gelip silahsız ahali içinde tüfekle gezen ne kadar yabancı varsa yavaş yavaş hepsi vurulmaya başlar. İş o dereceğe varır ki, yabancılar yalnız kıra çıkamaz olur. Nihayet takım takım buralarını bırakırlar, kendi yurtlarına dönerler. Zalim zaptiyeleri, köylüyü soyan memurları, rençperi dolandıran madrabazları hiç görünmeden öldüren bu efenin kim olduğu bir zaman anlaşılmaz.      Bu efe tek başına. Yanına uşak filan almaz. Müracaat edenleri ters yüzüne çevirir. İşte bunun için köylüler ona “Yalnız Efe” derler. Tam on beş sene Yalnız Efe’nin yüzünü kadınlardan başka kimse göremez. Dağda erkekle karşılaşınca, uzaktan “gözlerini yum!” diye bağırırmış, sonra yanına gelirmiş. Kim gözünü açarsa hemen öldürürmüş, gözünü açmayan erkeğe; “size zulüm eden kim? rüşvet alan memurunuz var mı?” diye sorarmış. Onun korkusundan kaza da kimse kötülük yapamazmış. Zenginlere, kadınlara haber gönderir, “filan fakire yardım ediniz. Filan öksüzü evlendiriniz. Filan köprüyü yapınız. Filan köyde bir mektep kurunuz.” gibi emirler verirmiş. Hem çok sofuymuş. Benim teyzem bir gün odundan gelirken onu görmüş. Anlatırdı. Başında yeşil bir namaz bezi sarılıymış. Arkasında erkek elbisesi varmış, yamaçta namaz kılıyormuş, peri gibi güzelmiş...      Evet, bir zaman onun korkusundan kimse kimseye haksızlık edemez olmuş. Haksızlığa uğrayan düşmanını, “gider Yalnız Efe’ye söylerim!” diye korkuturmuş. On beş sene ne köyümüze, ne kazamıza yabancı, yağmacı gelmez olmuş. Öşürcüler, ağnamcılar, tahsildarlar, zaptiyeler köylerde kuzu gibi namuslu dolaşırlarmış. Rüşvet değil, ikram olunan yemişi bile kimse alamaya cesaret edemezmiş.      Yalnız Efe’ den kimsenin şikayeti yokmuş. Ne kimseyi dağa kaldırmış, nede fidye istemiş. İstediği hep fakirler, kimsesizler, dullar, öksüzler içinmiş. Camisine bakmayan köye haber gönderir; “Gelecek Ramazana kadar mescitleri tamir etmezlerse samanlıklarını yakarım.” dermiş. Onun sayesinde camiler şenlenmiş, köylü zulümden kurtulmuş, öksüzlerin, yoksulların yüzü gülmüş. Her köyün korusunda gizli bir ağaçta bir heybe asılı imiş. Köy halkı bu heybe boşaldıkça içine sucuk, şeker korlarmış. Yalnız Efe’nin kaza içinde belki elli dalda heybesi varmış. Kimseye ağırlık olmaz, kimseyi sıkıştırmaz, herkesin gönlünden kopanla geçinirmiş.      Uzatmayalım... İşte tam o sırada Söke tarafında gayet azgın bir Rum eşkıyası türer. Devlet bu haydutlara karşı bir nizamiye taburu çıkarır. Döne dolaşa bu tabur bizim tarafa da gelir, Rumlar’ın izlerini bir türlü bulamazlar. Kasabada Yalnız Efe’nin namını işitirler. Boş durmamak için onu tutmaya kalkarlar. Yerli zaptiyeler kılavuzluğu kabul etmezler. Yalnız Efe bunu haber alır. Boz dağı’na geçmek ister. Bir bölük asker ondan evvel davranır, arkadan dolaşır, Akkovuk’u tutar. Bir bölük askerde aşağıdan çıkmaya başlar. Yalnız Efe’yi tam burada sıkıştırırlar. “Teslim ol!” derler. Yalnız Efe: “siz askersiniz, benim kardeşlerimsiniz, canınızı yakmak istemem. Savulun, yoluma gideyim!” der. Dinlemezler. Üzerine ateş ederler. Yalnız Efe birkaç askeri elinden, kolundan, kulağından hafifçe yaralar. Tekrar: “asker kardeşler, bırakın beni sizin canınızı yakmak istemem!” diye haykırır. Yine dinlemezler. Akkovuk’tan gelip de geçidi saran bölük de ateşe başlar. İki ateş arasında kalınca:”asker kardeşler, benim yüzümden birbirinizi vuracaksınız; ben gidiyorum, ben artık yoğum, ateşi kesin, yürüyün buluşun!” diye haykırır. Bir zaman daha yaylım ederler. Nihayet Yalnız Efe’nin sesi kesilince vuruldu sanırlar. Yavaş yavaş yürürler. Dik yolun önünü arkasını adım adım ararlar. İşte bu çamın dibinde Yalnız Efe’nin martini ile geyik postu seccadesinden, yeşil namaz bezinden başka bir şey bulamazlar.      O vakitten beri Yalnız Efeye rasgelen yok. Yazın yamaçlarında hayvanlarını süren Yörükler buraya her gece nur inerken gördüklerini yemin ederek anlatırlar.”   * * *      Akkovuk’a biraz erken yetişmek için davranmak icap ediyordu. Yağmur dinmişti. Kalktım, martinin kayışını omzuma geçirdim. İhtiyar, yemek torbasını, kebeyi sırtlıyordu. Yürüdüm. Yarın kenarına geldim. Aşağısı baş döndürecek kadar derin bir uçurumdu. Yeni geçmiş bir kabus gecesinden kalma korkunç rüyaları andıran parça parça sisler, birbirine karışmış çamlarla kayaları örtüyordu. Yanıma yaklaşan kılavuza:      —Yalnız Efe askerin eline düşmemek için buradan kendisini aşağıya atmış olmalı... dedim.      —Haşa! Tövbe! O Allah’tan korkardı. Dini bütündü, diye reddetti.      —Ee, havaya uçmadı ya!      —Sır oldu!      Gülerek sordum:      —Ne biliyorsun?      İri ela gözlerini kırptı. Delillerinden emin olan sade insanlara has saf bir inançla:      —Ne bilmeyeceğim, sır olmasa buraya her gece nur iner mi? dedi.Ortaokullar İçin Yalnız Efe ve Seçilmiş Hikâyeler (MEB 100 Temel Eser)
Oyhan Hasan Bıldırki - Rahmet Yolları Kesti (Kemal Tahir'in Romanının Tanıtımı)
Pazartesi, 03 Aralık 2018
RAHMET YOLLARI KESTİ Roman (Kemal Tahir, 1957)░   Maraz Ali, Çerçi Süleyman Ağa’nın hizmetkârı, ayak uşağıdır. Henüz bıyıkları terlememiş, on altısında bir delikanlıdır. Eski bir “lüver”e (tabanca) sahiptir. Bütün amacı dağa çıkıp, ünlü bir eşkıyâ olmaktır. Özlemi, bir Alaman çıplağına kavuşmaktır. Tek endişesi vardır: Elindeki lüverin adama işleyip işlemediğini bilemez. Çerçi Süleyman Ağa durmaksızın onu yüreklendirmekte, ilerdeki işlerinde kullanmak için yetiştirmektedir.     Sungurlulu Uzun İskender, eski bir eşkıyâdır. Önceleri Sarıca köyünde oturan Alevî dedesi Kasım Dede’nin yanında Alevîleri yıldırmak için fedai olarak dernek dernek gezmiş, sonra Sungurlu’ya yerleşmiştir. Kasım Dede ile Sarıca muhtarı Arif Ağa arasında sürtüşme vardır. Cumhuriyet rejimi, az da olsa, Kasım Dede’nin işlerini bozmuş, Alevîlik düzeni sürdürülmez olmuştur. Kasım Dede, eski işini rahatça sürdürebilmek için muhtarlığa oynamaktadır. Çerçi Süleyman Ağa, Kulveren köyünün tek tüccarıdır. O da Alevîdir. Hemen bütün köylüler ondan alışveriş ederler. Fakat, Kasım Dede yeni açtığı dükkânı ile onun müşterilerine el atmış, ona rakip olmuştur.     Çerçi Süleyman Ağa, tilki gibi kurnaz bir adamdır. Bir taşla birçok kuş vurmak ister. Eski dostu Uzun İskender’i evinde ağırlar, onun kulağına kar suyu kaçırır. Sözde, Arif Ağa’nın on üç yaşındaki tek kızı ve tek mirasçısı Gülbeniz, Uzun İskender’e yangındır. Ona kuma olmaya bile razıdır. Arif Ağa’dan kızı istenir. Arif Ağa kızı verimkâr değildir, bakalım, bekleyelim der. İstidacı Bilal Efendi, Çerçi Süleyman Ağa’nın ve Uzun İskender’in can dostudur. Çerçi Süleyman Ağa ile kafa kafaya verip, bir plan yaparlar. Uzun İskender, Gülbeniz’i almak için, Arif Ağa da güya öyle istemektedir, Kasım Dede’yi basacak, ele geçirdiği paralara dokunmadan Çerçi Süleyman Ağa’ya getirecektir. Bu paralarla sürekçilik yapacaklardır.     Uzun İskender’in yanına hizmetkârı Maraz Ali’yi katar. Uzun İskender’e bir filinta (tüfek) gönderir. Eski eşkıyâlardan Katır Adil (Sünni) ve Koca Zeynel de Uzun İskender tarafından kandırılır. Kasım Dede’ye baskın verirler, çok para kaldırırlar. Ama rahmet yolları keser, Yüksek Oluk boğazında hem Arif Ağa’nın, hem Kasım Dede’nin, hem muhtar Feyzi’nin tuzağına düşerler, yakalanıp Çorum hapishanesine gönderilirler. Maraz Ali özlemine kavuşur, endişesinin yersiz olduğunu anlar fakat hapse düşmekten kurtulamaz.     Eski eşkıyâ hikâyelerini çok iyi bilen yazar, bu eseriyle sosyal gerçekçi köy romanının güzel örneklerinden birini verir. Başarılı tasvirler çizer. Halk dilini çok iyi işler. Eşkıyâlık için çıkış noktaları olarak; açlık, aptallık ve tembellik tezlerini ileri sürer. Cinaslı sözlere önem verir: “Rahmet” sözünü yağmur ve köylünün uyanışı anlamlarına gelecek biçimde kullanmıştır. Yüksek Oluk’taki vuruşmada katır adil, Sünni olduğu için öldürülmüştür gibi bir imaj, Alevî-Sünni çatışmalarını körüklemek gayesiyle ortaya atılmış bir işaret fişeği olabilir.     Yazar yer yer, zaman kavramını çiğnemiş, Cumhuriyet’e rağmen, eski eşkıyâlık hikâyelerini anlattığı parçaların dışında da, Osmanlı devri havasını yaratmıştır. Köy kadınını bir seks aracı olarak görmesi de hatalı yönlerinden birisidir. Roman, uzun hacimli tutulduğundan olsa gerek, yer yer olay kahramanlarının adı unutularak, başka bir adla aynı kişiden söz edilmiştir. Bunu yazarın dalgınlığına veremeyiz.     Kemal Tahir’in bur romanının kahramanları katıdır, kalleştir, kötüdür. Yazar bu tutumuyla sosyal gerçekçilik anlayışına ters düşmüştür. Ona göre; cumhuriyetle birlikte eşkıyâ dağdan şehre inmiş, kâh kazıkçı bir tüccar, kâh sevimli ya da sevimsiz bir memur olmuştur. Eşkıyâlık ölmemiş, gömlek değiştirmiştir.Kaynak: Söke Ekspres
Victor Hugo - Sefiller (Roman Özeti)
Çarşamba, 05 Aralık 2018
Eserin Adı: SefillerYazarı: Victor HugoYayınevi :Oda YayınlarıBasıldığı Yer ve Tarih :İstanbul, 2005Eserin Konusu : Bir mahkumun kaçışı ve eski günlerine geri dönmemek için verdiği mücadele, yaptığı iyiliklerle sonunda en iyi günlerinde tekrar yakalanmasıyla birlikte 1800’lü yıllarda Fransız halkının içinde bulunduğu yoksulluk ve yaşadığı ızdıraplar.Eserin Özeti :19 yıl süren kürek mahkumiyetinden sonra şartlı olarak tahliye edilen Jean Valjean, toplumdan dışlandığını görür. Sadece Digne piskoposu kendisine iyi davranır. Buna karşılık acı yıllar geçiren Valjean piskoposun gümüş yemek takımlarını çalarak ona ihanet eder. Valjean polis tarafından yakalanır ve geri getirilir. Piskoposun kendisini kurtarmak için yalan söylemesi ve buna ek olarak değerli iki gümüş şamdanı da ona hediye etmesi Valjean'ı çok şaşırtır. Böylece Valjean hayatına yeni bir başlangıç yapmaya karar verir ve o gün Digne kasabasından ayrılır.     Aradan sekiz yıl geçmiştir ve Valjean şartlı olarak tahliye koşuluna aykırı hareket ettiği için adını Monsieur Madeleine olarak değiştirmiş; bu süre içinde piskopostan aldığı gümüş yemek takımlarını satarak bir fabrika satın almış ve yaptığı değişikliklerle üretimi artırarak çok zengin bir şahıs olmuştur. Ayrıca yaptığı iyilikler ve yardımlarla herkesin saygı ve sevgisini kazanmış ve belediye reisi olmuştur. İşçilerinden biri olan Fantine’in gizli olarak gayri meşru bir çocuğu vardır. Diğer işçi kadınlar bunu öğrendikleri zaman Fantine'in kovulmasını isterler.      Tüm gayri meşru teklifleri Fantine tarafından reddedilen ustabaşı da onu kovar. Kızına ilaç alabilmek için çaresizlikten kıvranan Fantine madalyonunu ve saçını satar, en sonunda da kendini satmak için fahişelere katılır. Yeni işi yüzünden kendini iyiden iyiye alçalmış hisseden Fantine bir müşteriyle kavga eder ve Javert tarafından tam hapishaneye götürülmek üzereyken "Belediye Reisi" ortaya çıkar ve Fantine'in hapishane yerine hastaneye götürülmesini talep eder. Belediye reisi daha sonra devrilmiş bir arabanın altında kalmış bir adamı kurtarır. Bu, Javert'e olağanüstü bir güce sahip sahip olan ve yıllardır peşinde olduğu 24601 numaralı kürek mahkumu Jean Valjean'ı hatırlatır. Oysa kendisine Jean Valjean'ın yeniden yakalandığı bildirilmiştir. Kendisinin yerine suçsuz bir başka insanın hapse gireceğini öğrenen Valjean ise mahkemeye giderek 24601 numaralı mahkum olduğunu itiraf eder. Bu durum karşısında şaşkına dönen mahkeme salonundaki boşluktan yararlanarak oradan ayrılır, kasabaya geri döner. Hastanede ölmek üzere olan Fantine'i ziyaret edrek ona kızını bulup, bakacağına dair söz verir.Bu sırada Javert kendisini tutuklamak üzere gelir, Javert’i gören Fantine korkudan ölür, Valjean ise Javert’i atlatarak kaçar. Ancak bir süre sonra yakalanarak ömür boyu kürek mahkumluğu ile cezalandırılır. Ancak Valjean oradan da kaçmayı başarır. Fantine’in küçük kızı Cossette’in yerini bulur. Cossette beş yıldan beri bir han işleten Thénardier'lerle kalmaktadır. Thenardier'ler Cosette'i pis işlerini gören bir hizmetçi gibi kullanmakta, ona hakaret etmekte; diğer taraftan kendi kızları Eponine'e aşırı düşkünlük göstermektedirler. Valjean Cossette'i karanlıkta su taşırken bulur.      Thenardier'lere onu serbest bırakmaları için para öder ve Cossette'i Paris'e götürür. Fakat Javert hala Valjean'ın peşindedir.     Valjean Paris’e geldikten sonra içeri kimsenin kolay kolay giremediği rahibe yetiştiren bir yerde bahçıvanlık yapmaya başlar.Burada bulunan okul sayesinde Cossette’in öğrenim sorunu da hallolmuştur. Sekiz yıl sonra buradan ayrılarak bir eve yerleşirler. Şehirde ise hükümette fakir halka ilgi gösteren tek kişi olan popüler lider Generel Lamarque'ın muhtemel ölümü nedeniyle büyük bir huzursuzluk vardır. Haşarı çocuk Gavroche generalin taraftarları arasındadır ve başkentin fahişe ve dilencileri arasından sokak çeteleriyle yaşamaktadır. Bu sokak çetelerinin birisi de Thenardier ve karısının yönetimi altındadır ve bunlar Jean Valjean ile Cosette'e pusu kurarlar. Onları, Valjean'ı tanımayan Javert kurtarır. Thenardier'lerin kızı Eponine ise için için öğrenci Marius'a aşıktır ve Cosette'e aşık olan Marius ise onu bulmak için Eponine'den yardım ister. Eponine isteksiz de olsa bunu kabul eder.     Küçük bir kafede, idealist düşüncelere sahip bir grup öğrenci politik bir toplantı yapmakta ve General Lamarque'ın ölümü üzerine patlak vereceğinden emin oldukları ihtilalin hazırlığını yapmaktadırlar. Gavroche'un, General' in ölüm haberini getirmesi üzerine Enjolras tarafından yönlendirilen öğrenciler, oluşmaya başlayan ayaklanmaya destek vermek üzerine sokaklara dökülürler. Sadece Marius gizemli Cosette'in hayaliyle aklı başından gitmiş gibidir. Cosette de aşık olduğu Marius'tan başka bir şey düşünememektedir. Valjean kızının çok hızlı bir şekilde değiştiğini farkeder fakat ona geçmişiyle ilgili herhangi bir şey anlatmayı reddeder. Marius için duyduğu hislere rağmen Eponine, onu üzgün bir şekilde Cosette'e getirir ve kendi babasının çetesinin Valjean'ın evini soyma eylemini engeller. Evinin dışında gizli gizli dolaşan kişinin Javert olduğundan emin olan Valjean, Cosette'e ülkeden kaçmaları gerektiğini söyler. İhtilalin arifesinde öğrenciler ve onların arasına sızmayı başaran Javert, durumu kendi açılarından değerlendirirler. Cosette ve Marius tekrar biraraya gelemeyecekleri düşüncesiyle ümitsiz bir şekilde ayrılırlar; Eponine Marius'u kaybetmenin yasını tutar; Valjean ise ülkeyi terkedince kavuşacağı güven ortamını dört gözle beklemektedir. Bu arada Thenardier’ler olaşabilecek bir kaos sonucunda ellerine geçecek gayri meşru kazançların hayalini kurarlar. Öğrenciler barikat kurmaya hazırlanırlar. Marius, Gavroche ile Cosette’e bir mektup yollar. Ama mektuba Plumet caddesinde Valjean tarafından el konur. Valjean, Gavroche kendisine ne söylerse söylesin Marius'a barikatta katılmaya karar verir. Barikat kurulur ve ordu isyancılara ya teslim ya ölüm uyarısında bulunur. Gavroche, Javert'i bir polis casusu olarak teşhir eder. Eponine barikatta vurulur ve ölür. Valjean Marius'u aramak üzere barikata gelir. Kendisine Javert'i öldürme fırsatı verilir; fakat Valjean Javert'i salıverir.     Öğrenciler bir geceliğine barikata yerleşirler ve gecenin sessizliğinde Valjean, Marius'un kurtulması için dua eder. Ertesi gün azalan cephane için Gavroche birşeyler bulabilme umuduyla sağa sola koştururken vurulur. İsyancıların asi liderleri Enjolras da dahil olmak üzere hapsi öldürülür.Valjean, şuursuz halde olan Marius'la birlikte kanallara kaçar. Bu arada isyancıların cesetlerini soymakla meşgul olan Thenardier ile karşılaştıktan sonra Valjean sadece bir kez daha, o da Javert'le yüz yüze gelmek için yer üstüne çıkar. Marius'u hastaneye götürmek için Javert'e yalvarır. Javert onu bırakmaya karar verir ve Valjean'ın merhametiyle kendi yıkılmaz sandığı adalet prensiplerinin darmadağan olduğunu görür ve kendini azgın Seine nehrine atarak intihar eder. Kurtarıcısının kim olduğunu bilmeden, Marius, Cosette'in bakımı sayesinde iyileşir. Valjean, kendi geçmişiyle ilgili gerçeği Marius'a itiraf eder ve Cosette'le Marius'un birleşmesinden sonra bu evliliğin kutsallığı ve güvencesi açısından kendisinin uzağa gitmesinin daha iyi olacağı konusunda ısrar eder.     Marius ve Cosette'in düğününden sonra Thenardier'ler Marius'a şantaj yapmaya çalışırlar. Thenardier, Cosette'in babasının bir katil olduğunu söyler ve kanıt olarak da barikatların düştüğü gece kanallardaki cesetlerin birinden çaldığı yüzüğü gösterir. Bu yüzük Marius'un kendi yüzüğüdür ve Marius o gece kendisini kurtaranın Valjean olduğunu anlar. Marius ve Cosette ölmek üzere olan yaşlı adamdan kendi hayat hikayesini öğrenir. Valjean ise çok sevdiği Cossette’i son kez görmenin mutluluğuyla Fantine, Eponine ve barikatlarda ölen tüm ruhlarla buluşmak için ebedi yolculuğuna çıkmak üzere hayata gözlerini yumarak bu dünyadan ayrılır.Eserin Anafikri : Kanunların kötü diye nitelediği herkes kötü değildir.Kişiler:JEAN VALJEAN: Ekmek çaldığı için beş yıl küreğe mahkum edilen ve kaçma girişimleri sonucu yakalanarak cezası uzatılan ve 19 yıl sonra şartlı olarak salıverilen ve toplumda herkes tarafından dışlanankötü biri. Ancak piskoposla olan ilişkisinden sonra değişen ve herkese iyilik yapan, yardım eden çevresindeki herkesin sevgi ve saygısını kazanan biri.JAVERT: Kanun ve kurallara sıkı sıkıya bağlı geçmişi başarılarla dolu bir polis müfettişi ve katı ruhlu bir kişi.COSSETTE: Beş yaşına kadar Thanardier’lerin yanında onlara bir hizmetçi gibi yardım ederek, beş yaşından sonra ise Valjean’ın yanında sürekli kaçarak ve onun çektiği acılara ortak olarak yaşayan; ancak Valjean’ı çok seven bir kız.FANTİNE: Valjean’ın fabrikasında çalışan ve kızı için her türlü fedakarlığa katlanan bir kadın.MARİUS: Dedesinin yanından ayrıldığı için sefalet içinde yaşayan ve Cossette’e aşık bir öğrenci.EPONİNE:Thanardier’lerin, Marius’a aşık olan kızı.GAVROCHE: Paris sokaklarında çetelerin ve fahişelerin arasında yaşayan bir sokak çocuğu.THANARDİER AİLESİ: Fantine’in Cossette’i emanet ettiği, han işleten ve para için her şeyi yapabilecek bir aile.Eser Hakkında Şahsi Görüşler: Bütün dünyada okunan ve beğenilen bir roman. Başka ne diyebiliriz ki...Yazar Hakkında Kısa Bilgi: 26 Şubat 1802’de doğdu. Çocukluğunda özellikle latin edebiyatı üzerine sağlam bir öğrenim gördü.1822’de evlendi. 1830’da Romantizmin en güçlü beyni olarak nitelendi. 1841’de Academie  Français’e seçildi.1845’te Soylular Meclisi’ne aday gösterildi. 1851-1870 yılları arasında sürgün hayatı yaşadı. Eserlerinin büyük bölümünü ve en özgün olanlarını 20 yıla yakın süren bu sürgün döneminde verdi.1885’te öldü. Derin kavrayışa ve öngörülerine yer verdiği şiir ve düz yazılarıyla popüler Fransız edebiyatının babası ve Fransa’nın millî şairi durumuna gelmiştir.     Çok zengin bir düşünce yapısı ve sıcak anlatımı ile okuyucuyu çok çabuk etkileyen ve sıradan sevinç ve acıların gücünü basit bir dille çok iyi anlatan, çok geniş düşünebilen yaratıcı bir üslubu var.     Romandaki olaylar arsındaki ilişkiyi çok iyi kurmuş ve karakterlerin bütün özelliklerini okuyucuya çok iyi yansıtmıştır.ESERLERİ:ROMANLAR: Sefiller, Cromwell, İzlanda Hanı, Notre Dame’ın Kamburu, İdam Mahkumunun Son Günü, Bug-Jurgal, Deniz İşçileri, Gülen Adam.ŞİİR: Düşünceler, Azaplar, Küçük Destanlar, Yüzyılların Efsanesi, Yeni Odlar, Odlar Baladlar, Doğulular, Sokak ve Orman Şarkıları, Büyük Babab Olma Sanatı, Usun Dört Rüzgarı, Bütün Lir, Uğursuz Yıllar, Sonbahar Yaprakları, Şafak Türküleri, Gönülden Sesler, Işınlar ve Gölgeler.MANZUM OYUNLAR: Kral Eğleniyor, Ruy Blas, Derebeyler.DÜZYAZI OYUNLAR: Amy Robsart, Lucrece Borgia, Mary Tudor, Padova Tiranı Angelo, Özgürlükte Tiyatro.TENKİT (ELEŞTİRİ) YAZILARI: Karışık Edebiyat Felsefe, William Shakespeare.SİYASİ YAZILAR: Küçük Napolyon, Bir Suç Öyküsü, Eylemler ve Sözler, Sürgünden Önce, Sürgün Boyunca, Sürgünden Bu Yana.
Өмүрбек Караев - Ататүрк жана Айтматов
Pazartesi, 10 Aralık 2018
Түрк дүйнөсү не бир дөөлөттүү. Түрк тилдүү элдер евроазия ма- теригин камтып, эбегейсиз чоң аймакты ээлеп турат. Түрк элдеринин ар бири эл өзүнүн улутун, тилин, каада-салт жана маданиятын сактап калуу үчүн кашык каны калганча күрөшүшкөн. Сырт душмандарга сокку урууда казак-кыргыз сыяктуу боордош элдер биригип кетишкен учурлар бар. Негизинен, түрк тилдүү элдердин көбү Советтер Союзу деп атал- ган империянын курамына кирген. Тарыхтын жазмышы ошондой болгон. Бул империянын курамында кыргыз, өзбек, казак, түркмөн, азербайжан элдеринин чек аралары аныкталып өзүнчө республи- ка болуп түзүлгөн. Алардын республика деген аты болбосо, эл аралык катнаштарда укук берилген эмес. Каракалпак эли автоно- миялык республика катары Өзбекстандын курамында калган. Ал эми терең тарыхы бар, илим дүйнөсүнө улуу Бодуэн-де-Куртэнэ, А.А.Реформатский сыяктуу чыгаан окумуштууларды берген, коом- дук өнүгүүдө шам чырак болуп жанып турган Казань университети менен даңазаланган татар элине да республика деген макам берилип, Россиянын курамында калган. Татар эли улут катары таанылган, бирок өз алдынча жүргүзгөн саясаты, эл аралык мамилеси болгон эмес. Башкыр, балкар, карачай, алтай, хакас, тыва элдеринин шы- багасы да ошондой. Ал эми тарыхы эң эле терең түрк тилдүү уйгур эли Кытай өлкө- сүнүн карамагында. Калкы да арбын, жер аймагы да кенен улут тарыхтын түшүнө бербеген агымы менен дагы бир чоң империянын колтугуна кысылып калган. Түрк тилдүү элдерден өзүнчө өлкө болуп өнүккөн жалгыз Түркия эле. Мына ушундай жагдайда түрк тилдүү элдер биригип, жалпы сая- сат жүргүзүү аракети болгонбу? Жок. Болгон эмес. Ал эми идеялар жаралган. Анын башында айтылуу Ататүрк турган. Ататүрктүн улуулугун, көсөмдүгүн айта келсең айбаттуу, жаза келсең тамгалары өзү эле алтынга айланып кеткендей. Ататүрк жалгыз гана түрк деп аталган элдин тагдырын ойлогон эмес, ал бүтүндөй түрк дүйнөсүнүн камын көргөн көсөм болгон. Ататүрктүн өткөн кылымдын башында сүйлөгөн сөзү түрк элдери үчүн улуттук манифест катары кабыл алчудайбыз. Тарых барактарына жазылып саргарса да эч качан дараметин жоготпогон, өзү жок болсо да пла- стинкада түшүрүлүп калган Ататүрктүн ичке мукам үнү түбөлүк жаңырып турат. Ал мындай деген: «Бүгүн Советтер Союзу биздин досубуз, кошунабыз, союздашыбыз. Биз бул достукка муктажбыз. Бирок эртең эмне болорун эч ким алдын-ала айта албайт. Ал Осмон империясына окшоп, Австро-Венгрияга окшоп бөлүнүп, мүмкүн майдаланар. Бүгүн колунда бек тутуп турган улуттар мүмкүн уучу- нан суурулуп кача башташар. Дүйнө күчтөрү дагы бир тең салмак- туулукка ээ болор. Так ошондо Түркия эмне кыларын билиши керек. Биздин бул досубуздун карамагында тили бир, ишеними бир, бир боор туугандарыбыз бар. Аларды бейданек таштабай, түркүк болуу- га даяр болушубуз керек. Даяр болуу - тек гана ал күндү унчукпай күтүп отура берүү эмес. Даярдык көрүү зарыл. Улуттар буга кандай даярданышмакчы? Рухий көпүрөлөрдү бек кармануу аркылуу. Тил - бул көпүрө, ишеним - бул көпүрө, тарых дагы көпүрө. Тамырла- рыбызга кайрылып, табигый окуялар болуп жаткан тарыхыбыздын ичине биригишибиз керек. Алардын бизге жакындоосун күтпөстөн, биз аларга жакындашыбыз керек». Тарых дайра агымында ажыдаарбыз деген күчтөр бири-бири менен кагылышып, дүйнөнү жеке менчигиндей кылып бөлүп алабыз деген гегемондук чакырыктар болуп жаткан мезгилде, менменсинген У.Черчиллдин шылдың, текебер сөзүнө чыдап түрк мамлекети өзү дөгүрсүгөн мамлекеттердин катарына кошула албай жетимсиреп турганда Ататүрктүн боордош элдердин келерки тагдырынын ту- шоосун кесип койгондугу кеменгерлик эле. ХХ кылым аяктап баратканда түрк дүйнөсүндө болуп көрбөгөндөй улуу бурулуш болду, кыргыз, казак, өзбек, түркмөн, азербайжан элдери эгемендүүлүк бактысына эгедер болушту. Мурдагы дүйнө кар- тасында жалгыз жылдыз болуп жанып турган Түркия өлкөсү өзүнүн боордош өлкөлөрүн таап, натыйжада бүтүндөй түрк дүйнөсүнүн канаты кеңейди. Тактай кетүү абзел, бул элдер айрым билермандар айтып жүргөндөй ислам дининин негизинде жакындашкан жок, түрк тилдүү элдер деген жалпы  түшүнүктүн алдында жашап калышты. Глобуска жаңы мамлекеттердин аймагы кыюуланып тартылды. Бул жагдай - дүйнө түзүлүшүндөгү мурдатан калыптанып калган ой тутумдарга өзгөртүү кийирүү талабы өзүнөн өзү пайда болуп жатат. Бириккен Улуттар Уюмунун расмий тилдери- англис, араб, ис- пан, орус, француз жана кытай тилдери. Мына ушул жерде бир калпыстык бар экендиги даана байкалып турат. Маселен, араб тили- нин киргизилиши менен араб дүйнөсүнүн кызыкчылыгы корголуп жатат, испан тили менен Латын Америкасында жайгашкан элдер көңүлгө алынса керек, орус тили славян калкынын уюткусу, англис тили ырасында эле эл аралык тил, талашып болбойт, кытай тилин киргизүүдө жер шарында жайгашкан элдердин бештен бирин ээлеп тургандыгы эсепке алынгандыр, француз тили тарыхтын ыңгайлуу шарты огожо болуп кирип калгандыгы ачык эле байкалып турат, анда неге немец тили эсепке алынган эмес. Муну да түшүндүрсө болот, Бириккен Улуттар Уюму уюшулуп жаткан кезде экинчи дүйнөлүк согуш жаңы гана аяктап, фашисттик Германияга дүйнөлүк коомчулук тарабынан каар жана каргыш өлчөмсүз төгүлүп жаткан. Ошондой шартта немец тилин Бириккен Улуттар Уюмунун расмий тилинин бирөөнө айландырабыз деген сунуштун өзү сайпаналык болмок. Ал эми Евроазия материгин камтып, бир чети Жер Ортолук деңизинен баштап, Түндүк муз океанына чейинки эбегейсиз чоң аймакты ээлеп турган түрк тилдүү элдердин кызыкчылыгы кайда? Бу жерде дүйнө туткасын кармап турабыз деген ошол кездеги теке- бердик көз караштарга чыланган, үстөмөндүк дымактары күчтүү мамлекеттердин дипломаттарынын жасаган иштери экендиги даана байкалып турат. ХХ кылымдын орто ченинде кабыл алынган бул чечим бүт кылым- дар үчүн кадиксиз боло алат деп эч ким кепил болуп берген эмес. БУУ- нун Жобосунда жазылган бардык саптар түбөлүктүү жана өзгөртүүгө болбойт деп так кесе жазылган эмес. Демек, ошол расмий тилдердин кайсынысы болорун тарыхый жагдайга жараша кабыл алынган болсо дал ошондой эле XXI кылымда түзүлгөн жаңы тарыхый шартты эске алуу менен жаңыча мамиле кылуу талап кылынат. БУУнун расмий тили катары кошумча түрдө түрк тилинин кабыл алынышы бышып жетилген маселе экендигин мезгил өзү көрсөтүп жатат. Түрк тилдүү элдер тарыхта эч качан биригип курултай өткөрүшкөн эмес. Эгемендүүлүктү алган мезгилде да ар кандай жагдайлар менен бириге алышкан жок, биригүүнүн негизги шарты кандайдыр бир экономикалык карым-катнаштар аркылуу жасайлы деген аракет- тер гана болгон. Бийликти көксөп, кумары канбаган айрым түрк тилдүү мамлекеттин жаңы формадагы хандары менменсинип, каада күтүшүп биригүүнү каалаган эмес. Ал эми өздөрүнчө саясат жүргүзө албаган татар, башкыр, алтай, тыва, хакас  элдери кайрадан эле Рос- сия империясынын курамында калышып өз үндөрүн кошо алышпайт болчу. Аларга саясый жана экономикалык эркиндик берилген эмес, андыктан улуттук бакыт кушу качан конот, аны божомолдоп эч ким айта албайт. Ошондой шартта бүтүндөй түрк элдеринин башын кошо тур- ган адам Ч.Айтматов болуп чыга келди. Бүтүндөй түрк элдери Ч.Айтматовдун ысмын туу тутуп, мына ошонун тегерегинде Анкара шаарында чогулушту. Бу саам катышуучулардын арасында менмен- синген куру намыстуулар болгон жок, бу саам руханий дүйнөнүн өкүлдөрү чогулушту. Анын арасында жазуучулар, сүрөтчүлөр, ком- позиторлор, артисттер бар эле. Боордош элдерди таттуу таратып да, алтынга азгырылтып да, атак-даңкка бөлөп да бириктире албаган жагдайды жөнөкөй өнөр адамдары уюштуруп койду. Ошону менен руханий дүйнөдө эч кандай чек ара болбой тургандыгы, менменсинүү маанисиз экендиги, бири-бирине тартылуу күчү кубаттуу боло тур- гандыгы дагы бир жолу тастыкталып калды. Мындай биригүүнүн чок ордосу «Чыңгыз Айтматов күндөрү-2» деген симпозиум болгон. Симпозиумга түрк тилдүү эгемендүү мамле- кеттерден сырткары Россия империясынын курамында турган түрк тилдүү элдердин өкүлдөрү да катышты. Алар өз республикаларынын наамын шардана айтышып, алгачкы ирет өз аймагынан сырт жерде төл тилинде доклад жасоо мүмкүнчүлүгүнө ээ болушкан. Сөздүн чыны ушунда, Россия империясынын курамында жашаган элдерге руханий дүйнө гана дем берип, өзүнчө улут экендигин эскертип тура турган дөөлөт экендиги айкындалды. Симпозиумду уюштурган түрк туугандарга баракелде, түрк туугандардын айкөлдүгүн, улуулугун айтып болбойт, алар түрк тилин бийик коюп, мажбурлоо аракеттерин жасашкан жок. Өздөрүнчө мамлекети жок элдерге үстөмдүк кылуу, кемсинтүү мамиледен да алыс болушту. Ошентип, качандыр бир кезде кыял туткан кеменгер Ататүрктүн ою ишке ашып, өнөр адамдары түрк дүйнөсүн бириктирип турган мезгил келди. Улуттук тил жөнүндө Ч.Айтматов: «Тил - бул ар бир элдин каны- жаны, тил - анын тажрыйбасынын, дүйнө таануусунун, мадания- тынын, тарыхынын ашташуусу, акырында тил - улутуң кубанса- кубанычы, кайгырса кайгысы жана акыл-эси », - деп таамай жазган. Мына ушул сөз менен Ч.Айтматов элине кайрылган мезгил адам- дын акыл-эсине анча сыя бербеген маңкурттук саясаттын арааны жүрүп турган мезгил эле. Жер жүзүндөгү эбегейсиз эң чоң өлкөнүн турмушунда жүздөн ашуун улуттардын тили, маданияты, адабия- ты, улуттук каада-салты жерилип, зордук менен оолакталып, унут калтыруунун аракети катуулап, өлкөдө өз ыктыяры менен бир жалпылыкка биригип жатат деген ураан чакырылган. Өз ыктыяры менен биригип жатат деген жаңы улуттун аты «совет эли» деген жа- салма сөз болчу. Бул түшүнүктүн түпкүрүндө ошол  эбегейсиз өлкөдө жашаган элдердин баары бир гана тилде - орус тилинде сүйлөөсү керек деген усул эле. Ошол шартта Ч.Айтматов совет империя- сында жашап турган элдерге билингвизм теориясын сунуштаган. Жөнөкөй сөз менен айтканда өз тилин унутуп, жатыркап бараткан элдер орус тили менен катар эне тилинин өнүгүүсү шардана кылын- ган. Ч.Айтматов ырасында эле өтө кылдаттыкты, ийкемдүүлүктү, көсөмдүктү көрсөткөн. Учурунда Ч.Айтматовдун мындай идея менен чыгышын бир тарап улутчулдук деп күнөөлөшсө, экинчи тарап орус улутуна жагынгандык деп кине коюуга үлгүрүшкөн. Ошол күнөөнү айта алган адамдар кыргыз тили үчүн күйүп бышып, кыйраткан деле иш жасай алышкан эмес. Билингвизм теориясынын турмуштагы даана үлгүсүн өзү даңа- залаган. Анын төл тилинде жазылган чыгармалары шиберде мөлтүрөгөн жамгыр суусундай жанга жагымдуу болсо, орус тилинде жарык көргөн аңгеме, романдары мурда калыптанган орус тилиндеги сөздөрдүн көркөмдөлүшүн жаңыча түшүнүк, өзгөчө курамдар менен берүүсү чыныгы новаторлук эле. Билингвизм теориясынын кыргыз журтчулугуна таңууланышы орус тилине өзгөчө камкордук көрүүнүн бир ыкмасы болсо, негиз- гиси ошол арааны жүрүп турган орус тилинин катарында кыргыз тилин жоготпой сактап калуунун бирден бир жолу болгон. Домоктун кылычындай болуп башты кезеп турган тарыхый шартта, балким, кыргыз тилин сактап калуунун жан үрөгөн жалгыз аракети ушул болгондур. Акезде ачык айтып, ак сүйлөө опурталдуу аракеттерден эле, көптөгөн купуя маалыматтар жекенделген жети мөөрдүн катма- рында туруп ар ким эле биле берген эмес. Ч.Айтматов маалыматтуу инсан болгон. Ал көпчүлүккө кийин тараган, тил жөнүндөгү төмөнкү маалыматтан кабары бар болгондугу үчүн улуттук тил деп жан далбастаган. Жүрөк титиреткен маалымат мынабу: улут маселеси кадиксиз жөнгө салынган деген өлкөдө 70 жыл ичинде 93 элдин тили жок болуп кеткен. Кыябын таап, калган тилдерди жок кылуу арам саясаты улантылып жаткан. Ошол шартта улагасынан алыс үнүн чыгара албаган айрым бир жазмакерлерден кескин айырмаланып, Ч.Айтматов тил маселеси боюнча, дегеле улут көрөңгөсүнө доо келти- ре баштаган чоң империянын сымаптай жылтыраган идеологиясына акаарат жасаган. Улуу жазуучу чоң борбордогу ар ким эле даап каш кайтара албаган идеологиянын чабармандары борбордук гезиттердин орок оргон ооздорун тизгиндеген. А түгүл чоң империянын шови- нисттик саясатынын жүзүн ачып, орус тилине гегемония орнотуп жаткан орус элинин өзү көп улуттуу өлкөнүн элүү пайызынан араң аша тургандыгын айкындаган. Ч.Айтматовдун ошол кайрылуусу масштабдуу ой жүгүртүүнүн алкагынан алып караганда жалгыз гана кыргыз тили үчүн күйүп-бышуу эмес, терең тарыхы бар башка дагы тилдердин жашоосуна өмүр берген улуу чакырык болчу. Ататүрктүн тагдыры болсо башка. Ал Түркия өлкөсүнө улуттук тилди  калыптандырууда алтын башын айбалтанын мизине коюп берген адам. Мустафа Кемаль түрк элинин тагдырын моюнуна ал- ганда алгач тил маселесин кылычтын мизине койгон. «Османлы» эли болобуз деп ооз учунан айтылган улуттук вазийпа болгон менен бирдиктүү тил, жалпы адабий жазма чаржайыт эле. Ошол жагдайда жаңыдан жарыя кылынган түрк мамлекетинде түрк тилинен башка тилдердин бардыгына тыюу салынган. Мурдагы мен «османлымын» деген сөздөн оолактап: «Мен түркмүн!» - деп айтуу ар бир жарандын бактысы болсун деп ураан салган. Түркия өлкөсү эки континентте жайгашып, Европа, Азия элдеринин саясий-экономикалык өнүгүү жолунда катарлаш эле. А кезде улут кызыкчылыгын, жеке адамдын укугун коргой турган эл аралык уюмдар жокко эсе болчу. Бирок өлкө ичинде жашап, азчылыкты түзгөн элдерге өз тилинде окутуу, сот органдарына өз тилинде кайрылууга шарт түзгөн, азчылыктын тилин басмырлоого тыюу салынган Лозанна келишими бар эле. Аталган келишимден кабары жок сыяктанып, билген болсо да улут кызыкчылыгын бийик коюп Мустафа Кемаль түрк тилине басым жасалган дагы бир ураанды көтөрүп чыккан. «Түрк тилинде сүйлөө кандай бакыт» - деп улут сезимин ойготкон. Мусулман дүйнөсү кан-жанына сиңген түрк элин араб алфавити- нен ажыратып, аны танып, латын графикасына өтүү өтө опурталдуу эле. Бул өнөктүктө Ататүрктүн жеке аброю, жүрөктү өрттөп өтчү оттуу сөздөрү, биримдикке чакырган урааны тирек болгондугу та- рых чындыгы. Түркия мамлекети 1928-жылы латын тамгасына өтүп, өлкө та- рыхы жаңы барактардан башталган. Бу мезгилде Советтер Союзу деп аталган ХХ кылымдын жаңы империясы түзүлүп, өз жолу менен өнүгүп бараткан. Жаңы империя тоталитардык режимге негизделген. Натыйжада коңшу мамлекет- тердин чек арасы темир тор менен тосулуп калган. Дал ошол учурда жаңы империянын курамында калган Азербай- жан республикасынын демилгеси менен жаңы заман кура баштаган түрк тилдүү элдердин I съезди өткөн. Бул съезд аныгында эле тары- хый окуя. Дал ушул съездде буга чейин жазуу маданиятында араб тамгасын колдонуп келген түрк тилдүү элдердин латын тамгасына өтүү маселеси каралган. Жыйында өз мезгилинин бүркүтү болуп шаңшыган кыргыз К.Тыныстанов манжа менен саналган билимдүү адамдарын эске албаганда дээрлик сабаты жок кыргыз элинин аты- нан сөз сүйлөгөн. 1929-жылы өкмөттүн атайын чечими менен зор империя кура- мындагы түрк тилдүү элдер латын тамгасына өтүшкөн. Тарыхтын таш төлгөсүн алдын-ала болжоп болбойт, латын там- гасын өз дүйнөсүнө кабыл алуу менен бириккен түрк элдеринин жалпылыгы узакка созулган жок. Зор империянын гегемон улуту деп эсептелинген орус элине ыңгайсыз жана көп машакаттуулукту жаратып жатат деген шылтоо менен  1939-жылы латын тамгасы алынып салынган. Ошентип алфавит жаатындагы Ататүрк жасаган реформа Түркия өлкөсүндө өнүгүп-өстү, жашоо-тиричиликтен ажырагыс орун алды, ал эми чоң империянын тутумунда турган түрк окумуштууларынын эмгектери таш-талканы чыгып талаага кеткен. Латын тамгасы кай- радан кириллицага айырбашталган. Жазуу өнөктүгү, анын негизинде жашай турган улуттук тил үчүн болгон күрөш тарых барактарында жазылып калды, түрк дүйнөсүндөгү улуу муундар жасап кеткен иштерди эстеп, даңазалап жүрүү парз. Тарыхта Ататүрк кыял туткан түрк дүйнөсү бар, Ч.Айтматов түптөп кеткен руханий көпүрө бар. Мына ушул эки жагдай түрк тилдүү элдер үчүн түбөлүк жанып турган шамчырак өңдүү. Түрк дүйнөсүн түзгөн ар бир элдин тили кайталангыс феномен. Андыктан калкы азбы, көппү, ошол элдердин тилин сактап калуу көйгөйүндө эч кимди жалгыз калтырбоо вазийпасы турат. Анүчүн алсырап, жашоодон сүрүлүп бараткан тектеш тилдерге өз учурунда Ататүрк калтырган осуят эскертилсин, Ч.Айтматовдун чыгармалары аз сандагы тектеш түрк элдердин тилинде байма-бай чыгып турсун. Ч.Айтматовдун руханий көпүрөсү мамлекет аралык чек араларга орнотулсун. Ошондо гана эбегесиз түрк дүйнөсү көөнөрбөйт, кубат- туулугу күчөйт.
Cheap Website Traffic