Köroğlu dediğin delinin biri

Kellesi büyüktür gövdesi iri
Depretir Kırat’ı bastığı yeri
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Köroğlu’nun bir atı var delidir
Yarım okka ayağının nalıdır
İnan beyim adım Ruşen Ali’dir
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Köroğlu’nun dünya kadar ünü var
Dağlarında çayır çimen gülü var
Senin benim gibi nice kulu var
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Köroğlu’nun bir atı var koşandır
Her adımı Erdebil’dir Keşan’dır
İnan beyim adım Ali Ruşen’dir
Paşam inan ben Köroğlu değilim

Powered by OrdaSoft!

Arif Şirin (Ozan Arif) - Bayram Duası
Pazar, 17 Şubat 2019
Ya Rabbi tadına bütün milletin, Varacağı bayramlara eriştir Milletinin yarasını devletin, Saracağı bayramlara eriştir Devletin milletin verip el ele Kimsenin kimseyi etmeden köle, Zenginin fakirin gönül gönüle Gireceği bayramlara eriştir. Fukaranın rezil olduğu değil, Hastanede rehin kaldığı değil, Memurların zekat aldığı değil Vereceği bayramlara eriştir. Her mübarek bayram gelince böyle, İşçi köylü mahzun olmasın öyle, Cebinde harçlığı göğsünü şöyle Gereceği bayramlara eriştir. Enflasyon insin diye çok estim, Anladım ki biraz hayalperestim, İnmesinden artık umudu kestim Duracağı bayramlara eriştir. Ya Rabbi halimiz ayandır sana, Tahammül kalmadı dökülen kana, Savaşın kavganın, terörün sona Ereceği bayramlara eriştir. Sağımız solumuz düşmanla kaplı, Sırtımızda nifak hançeri saplı. Yüreklerin birlik beraber toplu Vuracağı bayramlara eriştir. Ben desem devletin gücüne gider, Bunlar ne av yapar ne koyun güder, Hepimizi başta gerçek bir lider Göreceği bayramlara eriştir. Arif der ki Ya Rab Müslüman Türk’üm Bu düzen tartmıyor çok ağır yüküm, Türk’ün ve İslam’ın yeniden hüküm Süreceği bayramlara eriştir.
Ahmet Hikmet Müftüoğlu – Gönül Hanım (Roman Özeti)
Pazartesi, 18 Şubat 2019
Eserin Adı: Gönül Hanım Tür: Roman Yazarı: Ahmet Hikmet Müftüoğlu Yeni Harflere Çeviren: Mahir Ünlü Yayınevi: Bilgeoğuz Yayınları Basım Yeri ve Yılı: İstanbul, 2015Kişiler: Mehmet Tolun: Esir düşen bir Türk subayı Kont Bela Zichy: Esir düşen bir Macar subayı Gönül Hanım: Ailesi ticaretle uğraşan bir Tatar kızı Ali Bahadır Kaplanof: Ticaretle uğraşan bir Tatar genci, Gönül'ün ağabeyi Özet:      Ahmet Hikmet Müftüoğlu’na Milli edebiyat içindeki asıl yerini kazandıran eseridir “Gönül hanım”. Türkçü düşünceye sahip yazarın fikirlerini roman sahasında gerçekleştirdiği bir eseridir. “Turancılık” ülküsünü savunan tezli bir romanıdır.      Ahmet Hikmet Bey bu eserinde Türk gençlerine dedelerinin geldiği Anayurdu tanıtıyor ve Türklerin orada ne büyük bir devlet ve medeniyet kurduklarını haber veriyor. Büyük Türkçü edib kendisini kaybeden Türk’e “kendini bul!” diyor.      “Gönül Hanım” romanında I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşen bir askerin Türkistan’daki esir kampında “Gönül” adlı bir Tatar kızının rehberliğinde eski Türk ülkelerini dolaşmasını ve ülkü birliği yaptığı bu kızla arasındaki aşkı anlatıyor. Yazar, burada Türk coğrafyasının farklı taraflarında yaşayan kahramanlarını bir araya getirerek onları Orhun Abideleri’ni bulmak, Türk dünyasına tanıtmak için uzun bir seyahate çıkarır. Kendisini romanın kahramanlarından “Mehmet Tolun’la “özdeşleştirmiştir.     Romanın asıl kahramanı Üsteğmen Mehmet Tolun, savaşta Ruslara esir düşmüştür. Mehmet Tolun, önce Hazar Denizinde ıssız bir adada, Ural’ın doğusunda İrbit Şehrinde bir süre kalmış, sonra Sibirya’da Krasnoyorsk’ın altı kilometre kuzeyinde Grodok denilen savaş esirleri kampına getirilmiştir. Rusça ve Almanca bilen Tolun, esareti sırasında bu dilleri ilerletme fırsatı bulur. Öyle ki Tolun, Rusça ve Almanca yazılı ilmî eserleri anlayabilecek hale gelmiştir. Bir gün Rodloff, Thomsen, Le Cog gibi şarkiyatçıların (doğubilimcilerin) Ural – Altay dilleri ve milletleri hakkındaki eserlerinden bir kaç cilt almış, yağmur nedeniyle bir lokantaya girip bunları karıştırmaya başlamıştır. Bu sırada bir Tatar genci ve onun kız kardeşiyle tanışır. Tatar genci Ali Bahadır Bey, kız kardeşi ise Gönül Hanım’dır. Üç genç de Türk kültür ve medeniyet tarihine büyük bir ilgi duymaktadır. Türk dili, tarihi ve coğrafyası hakkında hareketle konuşmaya başlarlar. Üzerinde durdukları asıl konu Türk dili ve tarihiyle ilgili bütün keşif ve seyahatlerin neden Batılı araştırmacılar tarafından yapıldığıdır. Türlerden hiç kimse ana yurda ilmî bir heyet içinde gidememiştir. Orhun abidelerine gidip Bilge Kağan ve Költigin Abidelerini görmek isterler. Böylece bu seyahati aralarında kararlaştırırlar.      Tolun, bu ilk Türk tarihî ve ilmî seyahatine “Gönül Hanım Sefer Heyeti” adının verilmesini teklif eder; çünkü ilk fikir ve teşvik Gönül Hanım’dan gelmiştir. Çok geçmeden onlara Macar teğmenlerden “Kont Bela Zichy” de katılır. 20 Şubat’ta 4 kişi Moskova’dan trenle yola çıkarlar.      On gün süren tren yolculuğunda şu güzergâhı izlerler: Moskova – İrkutsk – Baykal Gölü’nün batı kıyısı – Udinsk… Udinsk’ten Selenga Nehri vadisinden güneye doğru inerler. Arbunovk ve Selenginsk şehirlerini geçtikten sonra Kâhta’ya varırlar. Bu, Çin Moğolistan’ı ile Sibirya sınırı üstünde, Rusya’daki son merhaledir. Bundan sonra Ken dağlarının Kene silsilesini ve Karan Kovi boğazını aşarlar ve Urga’ya gelirler. Urga rastladıkları ilk Moğol kasabasıdır. Burada bir ay kalırlar, şehri gezerler ve daha sonraki yol için hazırlıklarını tamamlarlar. Bundan sonra at sırtında yolculuk ederler. Bu yolculukları önceki yolculuklarına benzemez. Bu yolculukları daha yorucu ve eziyetlidir. Tula ırmağını takip ederek Navon Çeren’e gelirler. Bundan sonra Bitik Ula Dağın’dan geçerler. Burada bazı granit taşlara rastlarlar. Ali Bahadır, bu taşlar için Rusça eserlere başvurarak şimdiye kadar bunların hiçbir şarkiyatçı tarafından okunmadığını söylerler.      Bereket kuyusunu geçerek Batu Han tepelerine varırlar. Burada bir bir “bitig ula” yani yazılı dağ vardır. 2’si Tibetçe, 1’i Eski Türkçe olmak üzere 3 kitabeden ibarettir. Fakat bunlar zamanla çok aşıldığından almak mümkün olmamıştır.     4 Temmuz’da Budist Moğolların en meşhur mabedi olan Erden Su’ya gelirler. Burada mabedi ve kütüphaneyi gezerler. 6 Temmuz’da Uygurların başkenti olan Karabalgasun’a gelirler. Burası artık terk edilmiş bir şehirdir. Karabalgasun harabelerini gezerler. Tolun burada Orhun Abideleri’nin keşifleri hakkında bilgi verir. Burada on beş kadar kitabe vardır. Bunlara “Üç Dil Kitabeleri” denmektedir. Bunları istinsah ederler.      10 Temmuz’da Koşo Çaydam’a doğru hareket ederler. Orhun ırmağının sağ tarafındaki yokuşa tırmanırlar. Tepeden kuşbakışı Orhun’u ve yaylaları görürler. “Sarı ve kırmızı renkte kuru ot, kum ve taşların ortasında Orhun nehri kıvrılmış uyuyan bir ejder gibi hareketsiz durmaktadır.”      Akşama doğru Köl Tigin Abidesine varırlar. Hepsi son derece heyecanlıdır. Tolun, abidelerin 732 de dikilmesi ve 1917 yılındaki durumu hakkında bilgi verir. Abidelerin bulunduğu külliyeyi gezerler. Birkaç gün abidelerin kopyasını almakla, onları okumakla uğraşırlar. Rodloff ve Thomsen’in çıkardıklarındaki eksiklerinin halli ve tamamlanması ile meşgul olurlar.       Bu eserde Türkçülük ideolojisi ana tema olurken geri plânda bir aşk konusu da işlenmiştir. Bu aşk da Mehmet Tolun’la Gönül Hanım arasındadır. Öte taraftan Macar Kont da Gönül'e aşıktır ama Gönül Mehmet Tolun'u sever. Ancak Mehmet Tolun utangaç ve çekingen olduğu için Gönül Hanım’a açılamamaktadır. Fedakar dostları Kont, bağrına taş basarak onların gizli sevgilerini açık eder. Eserin sonlarına doğru yeni Orhun Abidelerinde Gönül ile Tolun’un nişan töreni yapılır.     Bu sırada heykellerden birinin kopmuş başının bir Moğol’da olduğunu öğrenirler ve bunu satın alırlar. Kont bunu Tolun’la Gönül’e hediye olarak alır.      Birkaç aylık bir ayrılıktan sonra Tolun’la Gönül evlenirler ve Bebek’teki evlerine yerleşirler.      Tolun, Koşoçaydam heykeliyle kitabelerin kopyalarını Müze-i Hümâyun'a bağışlar ve seyahatnamesini yayınlamak için hazırlıklara başlar. Gönül de kız öğretmen okulu açmaya teşebbüs eder. Eser Hakkında Görüşler:      Ahmet Hikmet, “Gönül Hanım” romanında cemiyette aktif ve eğitici bir rol oynayan idealist kadın tipini ele almıştır.      Gönül Hanım, Paris Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun, kültürlü ve milliyetçi bir kızdır.      Eserde milli duygu ve düşünceyi kuvvetlendiren teklifler, Gönül tarafından ortaya atılır. Gönül davranışlarıyla ve konuşmalarıyla çevresindekilerin milli duygularını da kamçılar ve onları bu konuda düşündürmeye, hassas ve uyanık davranmaya zorlamıştır.      Dil, bir milleti var eden en önemli unsurlardan biridir. Eğer bir millet başlangıçta dilde asimile olmaya başlamışsa o millet yok olmaya hazırdır.      Günümüzde de öyle değil mi? Sokağa çıkıp levhalara baktığımız zaman İngilizce kelimeler o kadar fazla ki bu İngilizce kelimeler arasında Türkçe kelime bulmak adeta denizde inci aramak gibidir. Türkçe kelimeler dururken bu yabancı kelimelere neden bu kadar yer verilir bir okuyucu olarak anlamıyorum. En azından bir İstanbul’u ele aldığımızda, sokaklarında bulunan levhaların çoğu İngilizce’dir.        Ahmet Hikmet de yarattığı “Gönül Hanım” tipiyle milliyetçiliği sosyal bir ideoloji haline getirdiği bu eserde Gönül Hanım’ı milli duygu ve düşünceyi kuvvetlendiren teklifleri onun vasıtasıyla ortaya atmıştır. Onu örnek Türk kızı olarak göstermiştir.    Bu ilmi seyahatte yabancıların bizim dilimizi, tarihimizi araştırırken yapmış oldukları eksiklikleri bu roman kahramanları vasıtasıyla toplatmıştır. Böylece bir Radloff’un bir Thomsen’in bir Türk kadar Türk dilini, tarihini, edebiyatını araştırmayacağını ortaya koymuştur.      Bu eserde Milliyetçilik sosyal bir ideoloji haline getirilmiştir ve işlenen aşk konusu ikinci plânda kalmıştır. Mehmet Tolun Gönül Hanım’a duyduğu kalbi hissi utangaçlığından ve çekingenlikten dolayı bir türlü Gönül Hanım’a açılamamaktadır. Macar teğmen “Kont’un” Gönül Hanım’a yaklaşmasından dolayı Kont’a karşı içten içe kıskançlık duymaktadır. Hem Mehmet Tolun hem Gönül Hanım için en başta gelen unsur Türkçülük mefkûresidir. Yapmış oldukları ilmi gezidir. Burada Türkler için iyi bir şeyler ortaya koymaktır. Gönül Hanım da Mehmet Tolun’a kalbi bir his duymaktadır. Aralarındaki aşkın ortaya çıkması Orhun Abidelerindedir ve burada iki genç nişanlanmıştır. Ancak bu aşk eserde hep geri plânda kalmıştır. Eserde Milliyetçilik sosyal bir ideoloji haline getirilmiştir. Eser boyunca bütün milli duygu ve düşünceler Gönül Hanım’ın teşvikiyle ortaya çıkarmıştır.      Yazar burada kadın kahramanı ideal bir tip olarak ortaya çıkarmıştır. Mehmet Tolun, yazarın kendisini temsil etmektedir. Ahmet Hikmet, düşünce ve tekliflerini onun vasıtasıyla söyler.      Ahmet Hikmet, Mehmet Tolun tipini yazarken 1721 – 22 yıllarında Güney Sibirya’da ve Yenisey Irmağı civarında araştırmalar yapan ve buralara ilk olarak seyahat eden İsveç Subayı Johonn Philipp Tabbert (Von Strahlenberg)’ten ilham aldığını söylemek mümkündür. Şöyle ki Strahlenberg Poltava savaşında Ruslara esir düşerek Sibirya’da ikamete mecbur edilmiştir.     Tolun da Sibirya’da ikamete memur edilen bir Türk subayıdır. Strahlenberg Alman birliğini Messerchimidt’le beraber Yenisey yazıtlarını keşfeder. 1722’de ülkesine dönerek 1730’da Yenisey kıyılarında bulunan iki taşın kopyalarıyla birlikte Stocholm’de eserini neşreder. Romanın sonunda Tolun da seyahat notlarını neşretme hazırlıkları içindedir.      Romanda, şahıslar ve onların yaptıkları işler hayalidir. Eserdeki tipler idealisttir. Gönül Hanım ve Mehmet Tolun buna en güzel örneklerdir. Bunlar, Türkler için bir vazife olan anayurda seyahati gerçekleştirmek, bunu ilmî bir vukufla yaptıkları için ilimle milli şuuru da birleştirmiş olmaktadırlar.      Romanda amacın sadece seyahat olmadığı iyice belirtilir. Tolun, Bahadır, Gönül ve Kont yola çıkmadan önce aylarca çalışırlar. Orhun harflerini öğrenirler. Bu konuyla ilgili kitapları okuyarak Orta Asya coğrafyasına ve tarihine iyice aşina olurlar. Neticede Radloff ve Thomsen’in kitaplarındaki eksikliklerin tamamlanmasına çalışmışlardır.      Eserin sonlarına doğru birkaç ay ayrı kalan Mehmet Tolun ve Gönül Hanım evlenir ve Bebek’teki evlerine yerleşirler. Mehmet Tolun, Koşoçaydam heykeliyle, kitabelerin kopyalarını Müze-yi Hümâyun’a bağışlar ve seyahatnâmesini yayınlamak için hazırlıklara başlar. Yazar, bu sonuç bölümüyle ticaretin gerekliliğini; eğitimin ve araştırmanın önemini vurgulamaktadır. Yazar:          Tanzimat devrinde yetişen edebi şahsiyetler arasında önemli bir yeri olan Ahmet Hikmet Müftüoğlu 3 Haziran 1870 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Anne ve baba tatarından Moralı bir aileye mensuptur. Soy kütüğü büyük mutasavvıf şair Niyazi Mısri’ye kadar uzanan Ahmet Hikmet’in aile büyükleri Mora müftülüğünde bulundukları ve Müftizadeler diye anıldıklarından “Müftüoğlu” soyadını almıştır. Dedelerinden Mora Müftüsü Abdülhalim Efendi Mora isyanı sırasında Rumlar tarafından üzerine gaz dökülerek yakılmıştır. Ahmet Hikmet Müftüoğlu daha yedi yaşındayken babasını kaybetmiş, yakınlarının yardımıyla eğitimine devam etmiştir.     Mahalle mektebinde başlayan öğrenciliği Rüştiye, Askeri Rüştiye ve Dışişleri Bakanlığında çalışabilmek için girdiği Galatasaray Lisesi’nde devam etmiştir. O yıllarda şiir ve edebiyatla uğraşan Ahmet Hikmet, yaşına göre başarılı manzumeler kaleme almıştır.     1888 yılında Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Yunanistan’da Pire, Kafkasya’da Poti konsolosluklarında görev yaptı. 1891-92 yıllarında İstanbul’a dönerek Dışişleri Bakanlığı’nın konsolosluklar kaleminde görev aldı. Bir yandan da Galatasaray Lisesi’nde dil bilgisi ve kompozisyon derslerine girdi. Yayın hayatına önce edebiyatla hiç ilgisi olmayan, patates konusunda bir tercümeyle başlamıştı. İkinci tercümesi ise kadınlar ve süslenme malzemeleriyle ilgiliydi.     Servet-i Fünun dergisinde tercümelerinin yanında kendi yazdığı yazılar ve şiirleri ile yazarlığa devam eden Ahmet Hikmet, “Leyla yahut Bir Mecnun’un İntikamı” adlı ilk hikâyesini yayımladı.     1893 yılından itibaren çizgisini belirleyen Ahmet Hikmet Müftüoğlu Servet-i Fünun akımından gittikçe uzaklaşarak Türk ve İslam tarihini ele alan, yücelten eserleriyle yoluna devam etti. Haristan ve Gülistan ile tanınmış bir yazar olma yoluna giren Ahmet Hikmet’in idealizmini en iyi ortaya koyan eserleri hikâyelerini topladığı Çağlayanlar ve Gönül Hanım romanıdır.     Edebiyat Fakültesi öğretim üyeliği, Peşte Başkonsolosluğu, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı devletinin satın aldığı ama teslim alamadığı savaş araçları için kurulan tasfiye komisyonu üyeliği, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı ve Demiryolları Yönetim Kurulu üyeliği görevlerinde bulundu.  Yazıları, konferansları ve Türk Yurdu derneğindeki faaliyetleriyle topluma karşı görev bildiği düşünceleri yaymaya ve yaşatmaya çalıştı. 19 Mayıs 1927’de İstanbul’da vefat etti.
Baki - Kanuni Sultan Süleyman Mersiyesi
Pazar, 17 Şubat 2019
Mersiye-i Hazret-i Süleymân Hân aleyhi’r-rahmetü ve’l-gufrân 1.BEND Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng Tâ key hevâ-yi meşgale-i dehr-i bî-direng An ol günü ki âhir olub nev-bahâr-ı ömr Berg-i hazana dönse gerek ruy-ı lale-reng Âhir mekânının olsa gerek cür’a gibi hâk Devrân elinde irse gerek câm-ı ayşa seng İnsân odur ki âyine veş kalbi sâf ola Sînende n’eyler âdem isen kîne-i peleng İbret gözünde niceye dek gaflet uyhusu Yetmez mi sana vâkıa-i şâh-ı şîr-çeng Ol şeh-süvâr-ı mülk-i saâdet ki rahşına Cevlân deminde arsa-i âlem gelürdi teng Baş eğdi âb-ı tîğına küffâr-ı Engerüs Şemşîri gevherini pesend eyledi Freng Yüz yire kodu lûtf ile gül-berg-i ter gibi Sanduka saldı hâzin-i devrân güher gibi Vezin: mefûlü / fâilâtü / mefâîlü / fâilün *     *     *   2.BEND Hakkâ ki züb ü ziynet-i İkbâl ü câh idi Şâh-sikender- efser ü Dârâ-sipah idi Gerdün ayağı tozuna eylerdi ser-furu Dünyaya hâk-i bargehi secdegâh idi Kemter gedâyı az atası kılurdu bay Bir lutfu çok münüvveti çok padişâh idi Hâk-i cenâb-ı hazreti derhah-ı devleti Fazl u belâgat ehline ümmidgâh idi Hükm-i kazaya virdi rızayı egerçi kim Şâh-ı kazâ tevan ü kader destegah idi Gerdun-ı düna zâr ü zebun oldı sanmanuz Maksadı terk-i câh ile kurb-i ilah idi Can-ü cihânı gözlerimiz görmese nola Rusen cemali aleme hurşid ü mâh idi Hurşide baksa gözleri halun dola gelür Zira görünce harta o mehlika gelür *     *     * 3.BEND Döksün sehâb kaddin eğüp katre katre kan İtsün nihâl-i nârveni nahl-ı ergavân Kılsun kebûd câmelerin âsmân siyâh Geysün libâs-i mâtem-i şâhı bütün cihân Yaksun derûn-i sîne-i ins ü perîde dâg Nâr-ı firâk-ı Şâh Süleymân-ı kâmrân Kıldı firâz-ı küngüre-i arşı cilvegâh Lâyık değildi şânına hakkâ bu hâkdân Murg-ı revânı göklere irdi hümâ gibi Kaldı hazîz-i hâkde bir iki üstühân Çâbük süvâr-ı arsa-ı kevn ü mekân idi İkbâl ü izzet olmuş idi yâr ü hem-inân Serkeşlik itti tevsen-i baht-ı sitîze-kâr Düşdi zemîne sâye-i eltâf-ı Kirdigâr *     *     * 4.BEND Olsun gamında bencileyin zâr ü bî-karâr Âfâkı gezsün ağlayarak ebr-i nev-bahâr Tutsun cihanı nale-i mürgan subh-dem Güller yolunsun ah u figan eylesün hezar Sümbüllerini matem edüp çözsün Ağlasun Damane döksün eşk-i firavanı kühsar Andıkça bûy-ı hulkunı derdünle lâleveş Olsun derûn-ı nâfe-i müşg-i Tatar târ Gül hasretinle yollara tutsun kulağını Nergis gibi kıyâmete dek çeksün intizâ Deryâlar itse âlemi çeşm-i güher-feşân Gelmez vücûda sencileyin dürr-i şâhvâr Ey dil bu demde sensin olan bana hem-nefes Gel nây gibi inleyelim bâri zâr zâr Âheng-i âh ü nâleleri idelüm bülend Ashâb-ı derdi cûşa getürsün bu heft bend *     *     * 5.BEND Gün doğdu şâh-ı âlem uyanmaz mı hâbdan Kılmaz mı cilve hayme-i gerdûn-cenâbdan Yollarda kaldı gözlerimüz gelmedi haber Hâk-i cenâb-ı südde-i devlet-meâbdan Reng-i izârı gitdi yatur kendü huşk-leb Şol gül gibi ki ayru düşübdür gül-âbdan Gâhî hicâb-ı ebre girer Husrevâ felek Yâd eyledikçe lütfunu terler hicâbdan Tıfl-ı şirişki yerlere girsün duâm odur Her kim gamından ağlamaya şeyh u şâbdan Yansun yakılsun âteş-i hecrinle âftâb Derdinle kara çullara girsün sehâbdan Yâd eylesün hünerlerüni kanlar ağlasun Tîğın boyunca kara batsun kırâbdan Derd ü gamınla çâk-i girîban idüb kalem Pirâhenini pâralesün gussadan âlem *     *     * 6. BEND Tîguñ içirdi düşmene zahm-ı zebânları Bahs itmez oldu kimse kesildi lisânları Gördi nihâl-i serv ser-efrâz nîzeni Serkeşlik adın anmadı bir dahi bânlar Her kande bassa pây-ı semendin nisâr içün Hanlar yolunda cümle revân itdi cânları Deşt-i fenâda murg-ı hevâ durmayup döner Tîguñ Hudâ yolunda sebîl itdi kanlar Şemşîr gibi rûy-ı zemîne taraf taraf Saldun demir kuşaklı cihân pehlevânları Aldın hezâr büt-gedeyi mescid eyledin Nâkûs yerlerinde okutdun ezânları Âhır çalındı kûs-ı rahîl itdin irtihâl Evvel konağın oldu cinân bûstânları Minnet Hudâ’ya iki cihânda kılup saîd Nâm-ı şerîfin eyledi hem gâzi hem şehîd *     *     * 7.BEND Bâkî cemâl-i pâdişeh-i dil-pezîri gör Mir’ât-ı sun’-ı Hazret-i Hayy u Kadîri gör Pîr-i azîz-i mısr-ı vücûd itti intikâl Mîr-i cevân-ı çâbük-i Yûsuf-nazîri gör Gün doğdı şimdi gâyete irdi sepîde-dem Ruhsâr-ı hûb-i hüsrev-i rûşen-zamîri gör Behrâm-ı vakti gûra yetürdü bu saydgâh Var eşiğine hizmet-i Şâh Erdşîri gör Berbâd kıldı taht-ı Süleymânı rûzgâr Sultân Selîm Han-ı Sikender serîri gör Vardı peleng-i kûh-i vegâ hâb-ı râhata Kühsâr-ı Kibriyâda duran nerre şîri gör Cevlâna gitti ravzaya tâvûs-i bâğ-ı Kuds Ferr-i hümâ-yı evc-i saâdet-mesîri gör İkbâl ü baht-ı hüsrev-i âfâk müstedâm Rûh-ı revân-ı şâha tahiyyât ve’s-selâm Açıklama
Elif Yavaş - Boş Zaman Dilimlerinde Başarıya Ulaşan İnsanlarımız
Pazar, 17 Şubat 2019
░   Not almak gerek yaşanmışlıklarımızı. Okuduğu, gördüğü, dinlediği, tanık olduğu şeyleri o anda sıcağı sıcağına zamanında not etmeli kişi. Trende, otobüste, gemide, uçakta, durakta bile kâğıt-kalem yanımızda olacak. Dizüstü bilgisayarımız, telefonumuz piknikte dahi yanımızda olsa bir blog sayfamıza kaydedilmeli yazılar. Kimi zaman tıpırdayarak yağan yağmurda klavyedeki tuş sesleri bile doğada huzur verir bazı insanlara. Meraklı olmak gerek yazmak için. “Merak, oltaya takılan yemdir.” der Cemil Meriç. Gereksiz konulardaki dedikodu amaçlı merak hiç iyi olmasa da ilim öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan merak duygusu her daim var olmalıdır. Boş zaman dilimlerinde başarıya ulaşan ünlülere değinelim biraz. Dünya hayatında başarıyı yakalayan, sonsuz yolculuğuna uğurlandığında dahi yıllarca isimleri, sözleri, eserleriyle unutulmayan ünlü kişilerin hayatına yer verelim. Boş zaman dilimlerinde başarıya ulaşan ünlülerimiz neler yapmışlar?     * “Elihu Burritt, kendini yetiştirme konusunda başarının sırrını dehaya vermez. ‘Boş vakitler’ denen zaman parçacıklarını, itina ile değerlendirmeye bağlar. Kendisi, bir demirci olarak hayatını kazandığı sıralarda, eski ve yeni on sekiz kadar dil ile yirmi iki Avrupa lehçesini ‘boş vakitler’ini değerlendirmek sayesinde öğrenmiştir.”     Bu anekdotu ilk okuduğumda çok hoşuma gitti. Bendeniz de 2018 yılının yaz ayında kişisel gelişim kurslarımın başlamasını beklerken dönem içinde katıldığım kitap projelerinden hediye gelen tüm kitaplarımı topluca okuma fırsatı yakalamıştım ve ünlülerle röportaj hazırlayıp tanışma fırsatı bulmuştum. Belki de birçok kişiye boş zaman gibi gelen saatleri o yaz tatilimde değerlendirdim elimdeki imkânımla.     * Dr. Burney; müzik dersi vermek için bir öğrencinin evinden öteki öğrencinin evine at üzerinde giderken, yolda geçen “boş zaman”larda, Fransızca ve İtalyancayı öğrenmiştir.     * Kirke White, bir avukatın yazıhanesine gidip gelirken Yunancayı öğrenmiştir.       * Fransız eski başkanlarından Daguesseau, yemek vaktini beklediği sıralarda kocaman bir kitap meydana getirmiştir.          * Madame de Genlis, eserlerinden pek çoğunu, ders verdiği asilzâdeleri beklediği “boş vakitler”inde kaleme almıştır.       Güzeldir boş vakitleri değerlendirip de kıymetini bilebilmek. Şahsen aslında “boş vakit” yoktur, herkese eşit şekilde sunulan yirmi dört saatlik günlük zaman dilimi vardır. Kimileri kendilerine armağan olan gününü öyle tasarruflu ve verimli şekilde kullanır ki o bir günü otuz saat gibi bereketlenir. Zamanı iyi kullanma, sağlıklı ve dengeli beslenme, kelimeleri yerinde kullanıp israf etmeden konuşma, uyku düzenine dikkat etme, açık hava ve topraktan kopmama, alkol ve sigaradan uzak durma, toplumla iç içe olma, sağlıklı bir iletişime sahip olma gibi faktörler zamanımıza mükemmel bir bereket katar. Yetişkinler, öğrenciler için günlük sekiz saatlik uyku tavsiye ediliyor. Uzmanlar, başarıyı yakalayan kitap kurtları ise gece 00.00 - sabah 05.00 arasındaki beş saatlik uykunun bir insan için yeterli olduğunu söylüyorlar. Her şeyin fazlası zararlı olduğu gibi uykunun fazlası da zararlıdır. Günde 5 saat uyku, ideal uyku. Bir de öğle arası hafif bir uyku yapıp gözlerimizi dinlendirmek (yani şekerleme yapma imkânımız varsa) insanın gün içinde dinç olması adına harika bir yöntem. Güne kuş sesleri ve ezan sesiyle erkenden uyanmak, öğlen azıcık uyku saati yapmak belki de kitap dostlarımız için yeterli olacaktır.    Teknoloji ile dozunda meşgul olmayı, verilen söz ve randevuda dakik olmayı arzu eden biriyim. Beklemeyi ve karşımdaki kişiyi bekletmeyi sevmem. Her randevumda erkenden yani 15 dakika, yarım saat, 1 saat öncesinde söz verilen ortamda olmuşumdur. Kendimize yapılmasını istemediğimiz davranışları elbet başkasına da yapmamak ve onu üzmemek gerek. “Zaman, sağlık, akıl” üçlüsü altın değerindedir. Otobüs durağı, metro, tramvay, tren, vapur uçakta bile aktif olunmalı okumak için. Okumak, boş zamanın kıymetini bilmek, faydalı bilgimizi çevremizdekilerle paylaşmak, sağlığımızı ve aklımızı bilinçli kullanmak, ruhumuza huzur verip öz güven tohumları aşılar. Birilerine “Hayır!” demeyi öğrenmeliyiz yeri gelince de. Mühim bir ödevimiz yahut sınavımız varken o zor koşulda bize sinema teklifi sunan bir kişi zaten dostumuz değildir. Kendisine köle olunmasını istemek, egolarını tatmin etmek yolunda kimi insanlar emir verir gibi saygısızca ve empati yapmadan yaklaşırlar zarif karakterdeki insanlara. Az ve öz insan olsun çevremizde, bol mutluluk olsun kâfi. Sabır artı azim, ilim artı bilim, okuma artı yazma, inanma artı isteme derken müspet fikirler çerçevesindeki artılarımız çoğaldıkça etrafımızdaki gereksiz eksileri siler gideriz. Yeni bir uğraş ve hobi edinmek uğruna boş zamanı olmamalı insanoğlunun. Zamanımızı, gençliğimizi nasıl geçirdiğimiz hassas bir çizgidir.     Bir elma önce çiçeklenir dalda, güneşte olgunlaşır, soğuklarda kendini böcek ve kuşlardan korumaya çabalar, olgunlaşma sabrı sonunda nihayet yenilebilir. Yazarlık meyvemiz de sabırla olgunlaşacak, umutlarımız birer çiçektir. Vitrinde görünenler kalbimizde yeşermeli azimle. Gününüzün her saniyesi dolu dolu bereketlensin, boş zamanlarınız yeni bir hayalle süslensin.   Tarih: 16 Aralık 2018 Pazar  Saat: 21.00 Şehir: Altıeylül / BALIKESİR  
Gevheri - Yaman Olur
Pazartesi, 11 Şubat 2019
Ben güzelim deyu havadan uçma İndirirler seni el yaman olur Siyah kaküllerin gerdana saçma Bad eser dağıtır yel yaman olur Güzelsin sevdiğim sen de bilirsin Ettiğin işlere pişman olursun Gel akşamlayalım yolda kalırsın Karanlık gecede yol yaman olur Biçare Gevheri der halim yaman Dağ başından eksik olmuyor duman Elendim ben seni sardığım zaman Aşkımız artar da hâl yaman olur
Halit Ziya Uşaklıgil - Kırık Hayatlar (Roman Özeti)
Pazartesi, 11 Şubat 2019
Eserin Adı : Kırık Hayatlar Eserin Yazarı: Halit Ziya Uşaklıgil. Yayınevi ve Adresi : İnkılap Kitabevi - Ankara Cad. No:95 -34410 İstanbul Basım Yılı : 1989 Eserin Konusu: Ekonomik rahatlığa kavuştuktan sonra eşi ve iki çocuğuyla yeni bir çevreye girip bu arada bir sosyete yosmasına tutulan genç bir doktorun öyküsü. Eserdeki Olayların ve Şahışların Değerlendirilmesi: Romanda birbiriyle bağlantılı aile ilişkilerini , karı koca ilişkilerini aralarında oluşan gerginlik ve kavgaların bireyler üzerinde yarattığı etkiyi, farklı ailelerin yaşadıkları olaylarla bütünleştiren gerçekçi bir roman. Kişiler: Ömer Behiç: İç Hastalıklar Uzmanı Vedide’nin kocası. Vedide: Ömer Behiç’in karısı. Andelib: Selma ile Leyla’nın dadısı. Selma ve Leyla : Vedide’nin çocukları . Sabriye kadın : Aşçı. Sabriye kadının kızı. Neyyir : Ömer Behiç’le aşk yaşayan genç kız. Eserin Özeti: Ömer Behiç ve Vedide evli iki çocukları olan ,mutlu bir hayat yaşayan bir aile kurmuşlardır. Ömer Behiç İç Hastalıklar Uzmanı bir doktur,dürüst bir çok zorluklarla karşılaşmış zor şartlarda yetişmiş ,acı çekmiş fakat tek isteği diğer insanların acı çekmemesi. Ondaki bu ruh hali onun doktur olmasına vesile olmuştur. Ömer Behiç daha mutlu bir yuva kurmak için ilk olarak kendi evlerinin olmasını ister , ve bunu Vedide ile paylaşır fakat ne zaman bitireceğini söylemez sürpriz yapmak ister. Bu düşünce o denli çekici gelir ki Vedideye sonunda bekledikleri olacaktı. Çevrelerinde birçok , türlü acılar ve elemlerle , türlü gözyaşlarıyla inlemeleriyle kırık hayatlar , çaresiz, hasta; kimi iyilik bulamayacak yaralarla kemirilen , kimi gizli zehirlerle gizli gizli çürüyen hayatlar vardı... Onlar bu kırık hayatların dinç ve canlı mutluluğunu daha belirgin bir duyguyla duyarak, kendilerini düşünen bir haz ile ,bahtiyarlıklarının en tatlı saatlerini pek hoş bir Kevser suyu  içercesine yudum yudum,süze süze kendilerinden geçmiş bir mahmurluk içinde yaşıyorlardı. Evi tamamlar. Ailesiyle beraber oraya taşınırlar. Evin kapısına da “Ömer Behiç / İç Hastalıkları Uzmanı” diye bir tabela tutturur. Diğer taraftan aile hayatının türlü trajik olaylarını ve kirlerini ortaya sererek geçen halk , birbirlerine dost ve bağlı olmak için o kadar sebepler varken , tersine aralarına aldatma ve hainlik uçurumlarını koyan bütün bu karılar- kocalar Ömer Behiç’in kafasında aşırı bir yaygınlık kazanıyordu. Üzüntü dolu ,gamlı gözler önüne serilen , sayılamaz ,çokluğunun korkunçluğunu hayalin kapsamı bile alamaz;harap yıpranmış evlerden oluşan ,sonsuz bir karanlık ve bozgun düzlemi biçiminde uzayıp giden siyah bir tablo çiziyordu. Ömer Behiç hekimlik kimliğiyle, yalnız hastalarının acılarıyla inleyen , onları acılar çekmekten kurtarmak için insanlık hayatının üstünde bir acıma ve sevecenlik yaşayışı ile yaşayan bir yaratık olurdu. Onu harap eden toplum hayatı idi. Ne zaman sanatının boş zamanları onu toplum hayatının içine sürüklese, öz benliğinde öteki Ömer Behiç ‘in bütün aşk ve sevdasıyla , kimliğin her gözeneğinde ateşten bir kadın gereksinmesi yanan yaratığın belirip gelişmesini sezinlerdi. Ve bu kimliği ötekini öyle vahşi bir egemenlik kurarak isteklerine yenik düşürmek , sonunda taşmak isteyen bu çok sağlam sevda emellerine öyle bir kasırga içine atmak isterdi ki , o bu didişmeden hırpalanmış çıkardı. Evliliğine bağlı kalışını kınayarak... Ömer Behiç daha sonraları nefsinin hakimiyeti altında ‘Neyyir’ diye genç bir kızla ilişki kurarak Vedide’yi aldatmaya başlar. Fakat aklı her zamanki gibi Vedide’deydi. Suçluluk duygusu içinde. Vedide’sini bir elinde Selma’sıyla, öteki elinde Leyla’sıyla , varlığında ululaşmış ve kutsal olan ne varsa onların simgesi demek olan bu kadını -acınıp ağlanılan-öteki kadınlara benzetecek , onu da bir tekmeyle yıkılıvermiş bir dünyanın yıkıntı ve kalıntılarının kenarına devirecekti... Aile bağları gün geçtikçe kopma noktasına doğru yol alıyordu. Ömer Behiç ruhunda bir genişleme , düşüncesinde bir açılma buluyordu. Birdenbire gerçek hayatı döndürülüyormuşçasına kendi kendisini karşısına alarak yanlış yaptığının farkına vardı. Neyyir ile olan ilişkisinin kapatıp,Vedide’sine geri dönmeğe karar verdi. Vedide kendini yine Leyla’sının odasında Kur’an okumaya vermişti. Ömer Behiç’in yalvarmalarına aldırış etmiyordu.karşılık vermiyordu. O zaman Ömer Behiç bir eliyle onun namaz örtüsünü çekip açtı. Dudaklarına ta oraya, alıştığı üzere, mutlu zamanlarında her zaman tapınış öpücüklerini alan yere, kulağıyla ensesinin arasına götürdü. Uzun ve birden geçmişin heyecanını bulan bir öpüşle karısını oradan öptü... Ve öperken , ancak o zaman farkına vardı ki Vedide’nin ağarmıştı. Ana Fikir: Gideceğimiz yerlerde kendi kişiliğimizi korumalı çok dikkatli olmalıyız. Yazarı Hakkında Kısa Bilgiler : Halit Ziya Uşaklıgil, 1866-1945 yılları arasında yaşayan Servet-i Fünun romancılarındandır. İstanbul’ da doğdu ve yine bu şehirde öldü. İlköğrenimden sonra Fatih Askeri Rüştiyesi’ne gitti ve 17 yaşında okuldan ayrıldı. 1884’te “Nevruz” gazetesini , daha sonra “Hizmet” ve “Ahenk” gazetelerini kurdu. İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı. İdadide Türk edebiyatı dersi okuttu. Servet-i Fünun dergisine girdi ve en büyük romanları burada yayınlandı. Darülfünunda Batı edebiyatı dersleri verdi. Mabeyin baş katibi , ayan üyesi oldu. Sessizliği , batı müziğini, kitap okumayı, çiçekleri severdi. Fransızca ,İngilizce, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilirdi. Roman, hikaye, tiyatro mensur şiir, hatıra , hitabet edebiyat tarihi  ve makale türünden eserler verdi. Romanlarında sosyal ve psikolojik konuları işler. Kahramanları gerçek hayattan alınmıştır. 150 den çok hikayesi vardır. Modern Türk hikaye ve romanlarının babası sayılır. Çevirileri de vardır. Servet-i Fünun döneminde yazdığı, çok sayıda Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla dolu eserlerini sağlığında kendisi sadeleştirdi. Eserleri : Roman: Nemide, 1889; Bir Ölünün Defteri, 1889; Ferdi ve Şürekâsı, 1894; Mai ve Siyah, 1897; Aşk-ı Memnu, 1900; Kırık Hayatlar, 1923. Öykü: Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888; Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası, 1888; Heyhat, 1894; Solgun Demet, 1901; Sepette Bulunmuş, 1920; Bir Hikâye-i Sevda, 1922; Hepsinden Acı, 1934; Onu Beklerken, 1935; Aşka Dair, 1936; İhtiyar Dost. 1939; Kadın Pençesinde, 1939; İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950. Oyun: Kabus, 1918. Anı: Kırk Yıl, 1936; Sara ve Ötesi, 1942; Bir Acı Hikâye, 1942. Şiir: Mensur Şiirler, 1889. Deneme: Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955.
Neşati - Gazel (Bile)
Pazartesi, 11 Şubat 2019
Gitdin ammâ ki kodun hasret ile cânı bileİstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdır sensizMey-i zehrâb-ı sitem sâgâr-ı gerdânı bileBağa sensiz bakamam çeşmîme âteş görünürGül-i handânı değil serv-i hırâmânı bileSineden derd ile bir âh edeyin kim dönsünAksine çarh-ı felek mihr-i dırahşanı bileHâr-i firkatinle Neşâtî-i hazînin vâ-hayfDâmen-i ülfeti çâk oldu giribânı bile    
Nurali Qobul - Kaptarlar qaytmagan tun (hikoya)
Pazartesi, 11 Şubat 2019
Kampir har kuni ertalab tong yorishmasdan uyg‘onadi. Shu kunga eson-omon yetkazgani uchun xudoga shukrona aytib, katta doka ro‘molini uzoq o‘raydi. Sirlangan chelakning qolgan-qutgan suvini hovliga sepib, yuz-qo‘lini yuvadi-da, bir necha burda non olib buloqqa tushadi. Yuz-qo‘lini yana qayta yuvgach, tushini suvga aytgancha nonni ushatib, buloqqa tashlay boshlaydi. Kampirning kelishiga o‘rgangan va uzoqdan qorasi ko‘rinishi bilan uymalashadigan baliqlar suvni shaloplatib yuzaga otilib chiqishardi. Kampir esa ular bilan xuddi odamdek gaplashib, uvoq ulasha boshlaydi.— Sizlar ham kichik bo‘lgansizlar. Kichiklarga ham non beringlar, — dedi u katta baliqlarni tergab. — Uyalmaysizlarmi o‘z bolalaringning nonini tortib olib yeyishga. Odamlarga o‘xshab jonivorlar orasidan ham mehr-oqibat ko‘tarilyapti.So‘ng, u katta baliqlarni aldab turib, nonni maydalab kichik baliqlarga tashlardi. Bunga o‘rgangan baliqchalar katta baliqlar non bo‘lagiga tashlanishganda non uvoqlarini kutib joylaridan jilmay turaverishardi. «Duo qilinglar, Xudo ham menga el qatori nevara bersin», derdi kampir suv to‘ldirilgan chelakni ko‘tarib iziga qaytayotganda. Baliqlar esa kampirning suv olishiga qo‘ymay, chelakka kirib chiqaverishadi. Kampir zo‘rg‘a ularni chelaqdan haydab chiqarardi.Lekin bari bir bitta-yarimta baliq ilashib chiqar, kampir chelakning ostida qolgan suv bilan yana qaytarib kelib buloqqa quyardi.Sahar namozini o‘qigach, joynomozni yig‘ishtirib qo‘yardi-da, hovli to‘rida mudrayotgan govmish bilan kattakon oq echkiga ko‘z qirini tashlab don-dun saqlanadigan pastakkina omborxona tomon yurardi. Kampirning omborxona tomonga borayotganidan xabar topgan echki umidvor bo‘lib sekin ma’rardi. Govmish biz ham bor, degandek erinibgina o‘qrayib qo‘yadi. Kampir o‘zicha ularga daf’i javob qaytarib, yo‘lida davom etadi. Uzoq paysallanib nimchasining cho‘ntagidan omborxona kalitini topadi. Shu bahonada cho‘ntagida yana nimalar borligini bilib qo‘yish uchun birma-bir yuziga yaqin keltirib, ko‘zdan kechiradi. Cho‘ntagida esa hamma narsa bo‘lardi. Bir yil burungi to‘ydan olgan parvardadan tortib, charxning dugigacha. U cho‘ntagidagi mevalarni bejizga asramaydi. Qaysi to‘y ma’rakaga bormasin, «Ilohim Xudoyim meni ham shunday kunlarga yetkazsin!» deya bir juft parvardami, yong‘okmi oladi. So‘ng, yana bir parvardani olib tishsiz milklarida aylantirib so‘ra boshlaydi. Atrofida bir-biriga gap bermay chuvillashayotgan xotin-xalajlar gapini mutlaqo eshitmayotgandek odamlarning boshi uzra tog‘orti ufqiga tikilarkan «Ilohim yetkazgan kuningga, bergan rizqingga shukur», deydi.Ko‘rinib turgan shu tog‘ ortida, Panjakent degan tomonda kampirning yakkayu yolg‘iz qizi yashaydi. Farzand ko‘rmay turmushi buzilgandan so‘ng, o‘sha yoqqa, tog‘ ortidan kelib qishloqning molini boqib yuradigan Eshmurod ismli qo‘y og‘zidan cho‘p olmaydigan, o‘zidan to‘rt yosh chamasi kichik yigitga tegib ketdi. Odamlar «qizing oshiq-ma’shuq bo‘lib, kochib ketdi», deya ta’na qilishdi. Kampir beg‘ubor va najottalab ko‘zlarini mo‘ltiratib, ularning gaplarini eshitar, lekin g‘ing demasdi. Xuddi hammasiga o‘zi aybdordek iyagini tizzasiga tiragancha jimgina o‘tirar, ichida sabrsizlik va alam bilan suhbatdoshining yoqimsiz gapini tugatishini kutardi. Ichida: «Xudo urganni payg‘ambar hassasi bilan turtgandek, men sho‘riqisgan yolg‘izga shu gaplarni yetkazishdan bu insonlar ne muddao topisharkin?» deya o‘ylar, o‘ylab o‘yiga yetolmasdi.Yakinda kampirga xushxabar keltirishdi… U anchagacha tushimmi-o‘ngimmi degandek o‘tirgan joyida ag‘rayib qotib qoldi. Qizining bo‘yida bo‘lgan emish. Shundan keyin kampirning ichiga o‘t tushdi. Kechalari birdan uyqusi qochib, qizini o‘ylab ketadi. «O‘g‘il bo‘lsa otini Xudoyberdi, qiz, bo‘lsa Biyfotma qo‘yaman», derdi o‘ziga-o‘zi quvonchi ichiga sig‘may. Ammo, tug‘ilajak nevarasining ota-onalari bolaga ism qo‘yishni undan so‘rashadimi, yo‘qmi, buni xayoliga ham keltirmasdi.Qulfning kalit soladigan joyini uzoq qidirib, zo‘rg‘a ochganda ham u bir narsani — qizining tezroq bo‘shanishini o‘ylar, yuragining tub-tubidan buni Xudodan o‘tinib so‘rardi. Erta sahardan shomga qadar o‘zicha savob deb bilgan ishlar bilan mashg‘ul bo‘lardi.U chit ko‘ylagining yengini to‘ldirib bug‘doy oldi-da, yana omborxona eshigini kulflab qo‘ydi. Bo‘lmasa bo‘shatib podaga haydaganda echki o‘zini omborxonaga uradi, Kampir esa halloslab unga yetolmaydi. Yetgunicha u bemalol biror kilo bug‘doyni paqqos tushirgan bo‘ladi. Qopning og‘zi bog‘loqlik bo‘lsa yirtib yeydi. Kampirning hovlida g‘imirlab yurganini ko‘rgan musichalar kukulashib atrofida girdikapalak bo‘lib aylanishadi.Kampir peshayvon ustunining tag kursisiga o‘tirganicha musichalar bilan gaplashib, don ulasha boshlaydi.— Sadag‘ang ketay Biyfotmaning beozor tovuqlari.Qani endi hamma odamlar sizlarni jannatdan uchib chiqqanliklaringni bilganda edi. Odamlardan ham xafa bo‘lib bo‘lmaydi. Ularning ham tashvishi ko‘p. Dunyo shunaqa ekan. Inson qancha qorni to‘yib, biri ikki bo‘lsa shuncha sertashvish bo‘lib qolarkan. Zamonang tulki bo‘lsa tozi bo‘lib quv degandek, odamlar faqat kunining orqasidan quvadigan bo‘lib qolishdi. Ishqilib oxiri baxayr bo‘lsin. Odamlarga qanchalik aql kirgan sari jonivorlarning, dov-daraxtlarning tinchligi buzilyapti. Magazinlarda un ko‘payib, sizlar rizq-ro‘zilaringni terib yeydigan tegirmonni ham buzib tashlashdi. Uning hech kimga og‘irligi tushayotgani yo‘q edi-ku?Musichalar talashib don yeyishardi. Ularga tevarak-atrofdan chumchuq, mayna va chug‘urchuqlar kelib qo‘shilishardi. Kampir hamma musichalarni tanirdi. Musichalar esa don talashib, kampirning kiyimlarini yulqilashadi. Kampir ularning xatti-harakatidan mast bo‘lib kular, bu yoqimli daqiqalarni cho‘zish uchun donni olisroqqa sochardi.— Voy sadag‘ang ketay beozor qushlar-ey! Shu donning hammasini sizlarga beraman! Sizlarga bermay kimga beraman? — derdi kampir hovuchini to‘ldirib don socharkan.So‘ngra u qushlar bilan astoydil xayr-xo‘shlashib, etagini qoqqancha boqqa qarab yuradi. Yong‘oqning shoxiga qistirilgan eski o‘rog‘ini olib, govmish bilan echkiga uvatlardan o‘t o‘radi, pechak yuladi. Bedadan ham o‘rib berishi mumkin, lekin u qishga mo‘ljallangan. Shuning uchun kampir uzzu-kun bedapoyani qo‘riqlab, urchuq yigirib o‘tiradi. Uning ham o‘g‘li yoki nevarasi bo‘lganda boshqalarnikidek qish uchun Taypoqsoy dalasidan to‘rt-besh qop somon keltirib berarmidi? Kampir doimo boriga kanoat va shukur qiladi. Hech qachon nolimaydi. U bari bir bir kun emas, bir kun nolalarim Xudoga yetib boradi deb o‘ylaydi. Shuning uchun ham shukur qiladi.Yoqimli hid ankib turgan barra o‘tni govmish bilan echkiga bo‘lib solgandan so‘ng tandirxonaga qarab yurdi. Sut sog‘adigan, yog‘i sirtiga urib ketgan kadisini olib kelpi. Govmishni iydirish uchun og‘ildan buzog‘ini olib chiqib qo‘yib yubordi. Targ‘il buzoq onasini turtkilab ema ketdi. Kampir buzoqqa bir oz tikilib turdi-da, so‘ng ipini tortdi. Ichida uning ona suti emishdan mahrum etayotganiga achindi. Shunda birdan ko‘z oldiga o‘sha — tug‘ilajak nabirasi kelib ketdi. Nazarida uni ham birov onasi bag‘ridan tortib oladigandek tuyuldi. Shu o‘yda qo‘li bo‘shashib, xayoli qochdi. Ag‘rayganicha buzoqning emishiga tikilib o‘tiraverdi. Lekin shu alpozda qarab o‘tira olmasligini angladi. Hademay sut oluvchi keladi. Unga kamida bir kadi sut berish kerak. Bo‘lmasa u kampirga oz pul beradi. Hech kimga gap bermaydigan Safargul sutchi kampirning sutini hammadan arzonga oladi. Kampir buni biladi. Qo‘shnilar tushuntirishgan. Biladiyu, indamaydi. Biror nima degudek bo‘lsa Safargul og‘zidan chiqqan gapni yoqasiga tarmashtiradi. Safargul shartlashilgandek biror so‘m yoki bir necha tiyin kam bersa ham indamay olaveradi. «Bari bir, bir o‘zimga shuncha sut kerak emas. Pul bermasayam mayli. Odamlar ichib alqasa bas. Sut bergandan savob ish bormi dunyoda?» — o‘ylardi o‘zicha.— Xudo xohlasa bu pullarni nevara to‘yiga ishlatasiz, — deydi Safargul kampirni og‘iz ochirmaslik uchun nozik joyini topib.Aniqrog‘i kampir pul sanashni bilmaydi. Shuning uchun ham kim nima bersa olaveradi. Ikki marta Safargul bergan pulni qo‘shnisi Bahrom oqsoqolning o‘g‘liga sanatgan edi, qanchayam kam dedi. Kamini Xudo berar, shungayam tashvish chekib yuradimi? Odamlar seni kam degani, yerga urgani bilan kam bo‘lib qolmaysan, ishqilib egasi kam kilmasin, taqdiringni boshiyam oxiriyam bo‘lmas ekan. Uyasini yo‘qotgan to‘rg‘aydek havoda muallaq bo‘lib qolarkansan.Kampir shu o‘ylar bilan govmishni sog‘ishga o‘tirdi. Kadi ko‘pirgancha to‘lib borardi. Sut kunligidan kam chiqdi. Kampirning xayoliga «endi meni Safargul koyiydi» degan fikr keldi. U yana buzoqni emishga qo‘yib yubordi. Har yili echkini sog‘in qilib oladi. U govmish bilan basma-bas sut beradi. Buzog‘i ko‘proq emgan kunlari qariyb ikkisining suti baravar keladi. Kadidan ortgan sut kampirning o‘ziga koladi. U bu sutni pishiradi. Bir kosasini sap-sariq kattakon urg‘ochi mushuk ikkalasi ichishadi. Mushuk deyarli har yili bolalaydi. Kampirning tashvishiga tashvish qo‘shiladi. Shunda mushuklarning o‘ziga bir kosadan ortiq sut ketadi. Qolgan sutni qatiq qilib xaftada bir marta kuvi pishadi. Kampirning chayir va baquvvat qo‘llari kuvini tezda yoqqa keltiradi. Sut kadidan ortmagan kuni u sutsiz qoladi. Piyolaga kallaqandni solib, non to‘g‘rab yeydi. Mushukka esa qolgan-qutgan ovqatlardan beradi. Sut mo‘ljaldagidan ozroq bo‘lsa Safargul kampirga o‘shqiradi. «Va’dalashib qo‘ygan odamlarimga nima deyman?» deydi u ko‘zlari olayib. O‘sha sut kelishini kutayotgan odamlar va bolalarni o‘ylab, kampir buzoqning rizqini qiyardi. Safargul o‘zidan olgan sutni uch barobar pullashini esa xayoliga ham keltirmaydi. «Shuncha sutni eshakka ortib, rayonga olib tushishning ham o‘zi bo‘ladimi? Safargul bechoraga ham qiyin, boshida eri yo‘q», deya o‘ylardi u sut oluvchi ko‘rinmay ketgunga qadar orqasidan tikilib.Sutni ko‘tarib olgach, yuvindisiga qorni ichiga kirib ketgan, doimo to‘ymay yuradigan Olaparga itoshi qiladi. Tokchadan bir kosacha kepak oladi-da, sal mazaliroq bo‘lsin uchun bir hovuch qora bug‘doy unidan aralashtiradi. Olapari og‘zi kuyganiga qaramay itoshini yalay ketadi. Bu paytda mushuk miyovlab kampirning atrofida girdikapalak bo‘laveradi. Uning kosasiga ham bir cho‘mich sut solib, ikki-uch to‘g‘ram qotgan non tashlaydi.Etakdan ma’rashib qishloq podasining tog‘ tomon o‘rlayotgani eshitiladi. Kampir qo‘lini soyabon kilib, quyoshning ko‘tarilayotganini kuzatadi-da, o‘zicha podahaydar mahali bo‘lganini fahmlaydi. Irg‘ay yog‘ochdan qilingan cho‘ponlarning tayog‘iga o‘xshash hassasini qo‘liga olib govmish bilan echkini ko‘chaga haydaydi. Echki echkiligini qilib, orqaga qochmoqchi bo‘ladi. Kampir unga zug‘um qiladi.— Tog‘u toshda maza qilib o‘tlab, o‘ynab kelmaysanmi shaytondan tarqalgan? — deydi hassa o‘qtalib.Echki kampirga o‘qraygancha podaga qarab yuradi. «Nega kampir bechorani qiynaysan» degandek ularni kuzatib turgan govmish echki oldiga tushgach, unga ergashadi. U echkiga ergashib, o‘rganib qolgan. Kechqurun podaqaytar mahali bo‘lgach, u ma’rab echkini topib oladi-da, ortidan qishloqka qaytadi. Echki qochib, uyga qaytib kirsa kampir yetolmasligini ham biladi. Biroq, bo‘yniga arqon tushgandan so‘ng, kampir uni jazolaydi, hassasining uchi bilan bir-ikki nuqib qo‘yadi.Qirda eshagiga ikkita sut idishi solingan xurjun ortgan Safargul ko‘rindi. U yetib kelguncha kampir sadaqayrag‘och shoxidagi kadini olib chiqdi. Gap-so‘zsiz Safargulning idishiga quydi. Biror nima dermikin degandek ko‘zlari javdirab, uning og‘ziga tikildi.Eshagiga o‘nglanib o‘tirish uchun oyog‘ini qayta uzangiga solarkan:— Sutingiz kundan-kun suyulib boryapti, Oybuvi momo, — dedi Safargul.— Sigir bilan echkini tuzukroq boqmayapsiz. Yoki sutga suv-puv qo‘shyapsizmi? Bunday bo‘lsa sutingizni olmay qo‘yaman.Kampir nima deyishini bilmay ag‘rayib turardi. Sababi: Safargulning bunday deyishi yetti uxlab tushiga kirmagan edi.«Umrida sut sog‘magandek gapiradi-ya, sutga ham suv aralashtiradimi? Qaysi Xudodan ko‘rqmaydigan shunday qiladi?» — boshi kotib o‘ylardi kampir. «Nega u uyalmay-netmay shunday deydi? Oyog‘im go‘rga yetib qolgan bir yoshda shunday qilamanmi? Men esimni taniganimdan beri do‘zaxi ish qilganim yo‘q! Bundan buyon ham qilmayman! Men cholginamning oldiga o‘z ajalim bilan halol pokiza borishim kerak!»Sutchi xotin allaqachon ikki kir oshib ketib kolgan edi. Kampir hamon qo‘lida kadisi bilan qaqqayganicha qotib turardi. Undan ikki qadamcha narida yalpayib yotgan Olapar lab-lunjini yalab, egasining ma’yus holatini kuzatardi. Kampirning nimadir esiga tushgandek o‘ziga kelib, shosha-pisha uyga qarab yurdi. Mushuk yeganda sachragan uvoqlarni donalab terib, oxistagina chumolilar ini og‘ziga eltib ko‘ydi. So‘ngra sadaqayrag‘och soyasidagi eski so‘riga o‘tirib nonushta qilgan bo‘ldi. Sut ichayotganida yana xayoliga tug‘ilajak nabirasi keldi. «Bo‘lganda u ham sut ichardi», deya o‘yladi xomush bo‘lib. «Nega Xudo doimo baxtni kechikib beradi?» o‘ylardi kampir termilib. «Bolaning qadriga yetmaydiganlarga besh-o‘ntalab farzand beradi. Mening qizimga esa…»Chug‘urlashib sadaqayrag‘ochga uchib qo‘nayotgan chumchuklar dasturxondaga nonga yopishganda kampirning xayoli bo‘lindi. Yengini silkitib qushlarni uchirgan bo‘ldi. Dasturxondagi qolgan-qutgan ushoqlarni koqib og‘ziga soldi-da, nonni o‘rab yostiqning ostiga bostirib qo‘ydi. So‘ngra sadaqayrag‘ochning shoxiga qistirig‘liq urchug‘ini qo‘lga oldi.Soya qaytishi bilan yana chap yengini bug‘doyga to‘ldirdi-da, urchug‘ini qo‘ltiqlaganicha uyning kun chiqish tomonidagi qirga chiqdi. U deyarli har kuni kunning ikkinchi yarmini shu yerda o‘tkazadi. Kampir qirga chiqishi bilan bu yerga Kattajarning kaptarlari uchib kelishadi. Kaptarlar kir ustida bir-birini turtkilab, bir-ikki aylanishgach, qo‘nishadi. Ular qirga qo‘nishi bilan kampir galaga yangi qo‘shilgan kaptarlarini kuzata boshlaydi. Ularning kun sayin ko‘payib borayotganidan o‘zicha xursand bo‘ladi. Lekin, nega xursand bo‘layotganini aniq tasavvur eta olmaydi. Kaptarlar donga to‘ymay, kampirni turtkilashaversa, u yana omborxonaga borib keladi. Bug‘doy esa oxirlab borardi. Kuyovi kela qolganda edi, bozordan biror qop bug‘doy, yoki yorma olib kelib berarmidi? Yoki birorta qo‘ni-qo‘shnidan ot-ulov so‘rasamikan? Don tugab qolsa kaptarlar qayerga boradi?Kishloq bolalari allaqachon bu kaptarlarni bezdirishardi. Xayriyatki, Olapar bor. Kaptarlar uchib kelganda u kirga hech kimni va hech qanday hayvonni yo‘latmaydi. Shu daqiqalarda kampir bu dunyodan mutlaqo ajralib qoladi. Shunda u hamma narsani unutadi. Nazarida o‘zini ham qushga o‘xshagan allaqanday jonivorga aylanib qolganday his qiladi. Harakatlari ham g‘ayritabiiy bo‘lib qoladi.Kaptarlar uzala tushib yotgan Olaparning ustida o‘rmalashib yurishar, juni orasidan nimalarnidir terib yegandek cho‘qishardi. U esa mudraganicha yer bilan bitta bo‘lib yotar, qushlarning cho‘qishi unga shu qadar xush yoqardiki, birpasda ko‘zi ilinardi.Kampir yana don olib kelish uchun o‘rnidan turganida, g‘ov og‘ziga yukini o‘zi tushiradigan mashina kelib to‘xtadi. Kampir qo‘lini soyabon qilib, kelganlarni kuzatdi. Kabinadan qo‘ng‘iz mo‘ylovli haydovchi bilan Safar soqovning o‘ziga o‘xshagan tili chuchuk o‘g‘li Tursunali tushdi.— Hormang, Oybuvi momo! — dedi u shipshigan ovozda. — Kaptarlarni boqib yotibsizmi? Damlikkina yuribsizmi?Shukur, bolam… Bir navi. O‘zlaring omonmisilar? Ota-onalaring baquvvat yurishibdimi? Ancha bo‘ldi, enangni ko‘rmadim. Qizimni kutyapman, hech daragi bo‘lmayapti…— Vaqt ziq, momo, siz bilan gaplashadigan gap bor, — o‘g‘ri qarash qildi Tursunali.— Nima gap? Aytaqol tezroq, bolam, — uning og‘ziga tikilib ag‘raydi kampir.— Sizga bug‘doy kerak emasmi?— Kerak, bolam, qani endi uni olib kelib beradigan odam?— Mana bu mashinaning kuzovi to‘la bug‘doy. Olsangiz, arzon garovga sotamiz. Ko‘p emas, sakson so‘m bersangiz bo‘ladi, — bidillab ketdi Tursunali.— Voy! Bir mashina bug‘doyni nima kilaman, bo‘tam! — hayron bo‘ldi kampir.— Xudo berganiga shukur kilib olavermaysizmi? Omborxonangizga o‘n mashina bug‘doy sig‘adi. Shu bilan bir necha yil bug‘doy olmaysiz. O‘zimiz tashib beramiz.Kampir ularni alqab-alqab rozi bo‘ldi. Bug‘doyni omborxonaga tashish uchun ikkita xalta olib chiqdi. Shofyor bilan Tursunali terlab-pishib, bir zumda bug‘doyni omborxonaga tashib kiritishdi. Kampir ro‘molchaga tugib, ko‘rpaning orasiga qistirib qo‘ygan pulini olib chiqdi. Tursunali pulning yarmidan ko‘prog‘ini olgach, ular shosha-pisha mashinaga o‘tirishdi.— Biror kishiga bu haqda og‘iz ochib yurmang, tag‘in, — tayinladi duduqlanib Tursunali ketayotganida, — bilasiz-ku, hozir odamlar oyog‘i bilan emas, og‘zi bilan yuradi.Kampir indamay ag‘rayib turardi. Uning nega bunday deganini tushunmadi. So‘ng, ro‘molchasida qolgan pulga qaradi. «Yarmidan ko‘prog‘i sakson so‘m bo‘lsa, qolgani qancha ekan!» deya o‘ylardi u pulni qayta tugarkan. Biroq Tursunalining 150 so‘mga yaqin olganini xayoliga ham keltirmasdi. «Dunyoda qanday yaxshi odamlar bor-a? — derdi o‘ziga-o‘zi. — Xudoning o‘zi yetkazaman desa, hech gap emas ekan. Kizim bilan kuyovim bug‘doyni ko‘rib suyunishadi, — beixtiyor xayolidan o‘tkazdi kampir quvonchi ichiga sig‘may. — Kaptarlarim bilan musichalarim Xudo degan ekan». — Kampir endi musichalar va kaptarlarga ko‘proq don beradi. Ular qanchalik talashib don yeyishsa, kampir yayrab ketar, kuyib-pishib ular bilan o‘zicha so‘zlashardi.U qirda kaptarlarga don sochib o‘tirgan edi. Urchug‘i yonida yumalab yotar, kaptarlarni qorni to‘yib, o‘zi bilan o‘ynashishni istayotgan Olapar ularning har bir xatti-harakatidan ko‘z-qo‘loq bo‘lib, cho‘nqayib o‘tirardi. Kun peshindan oqqan, mashriq tomondan salqin shabada esardi. Kampirning xayolini mashinaning bo‘g‘iq ovozi buzdi, G‘ov oldiga usti yopiq kichkina mashina kelib to‘xtadi. Undan kishloq sovetida ishlaydigan Xo‘jato‘pi mahallalik Turdibek bilan shapkali odam tushdi. Kampir uni doimo shapka kiyib, qishlok bolalarini tergab yuradigan Xolbek tog‘bega deb o‘yladi. Diqqat bilan tikilgach, militsioner ekanligini payqadi. Ular o‘zaro nimalarnidir so‘zlashishdi. So‘ngra militspioner hovli tomon, Turdibek qirga qarab yurdi. Kampir yengida qolgan-qutgan bug‘doyni uymalashayotgan kaptarlarga to‘kib, o‘rnidan qo‘zg‘aldi.— Hormang, Oybuvi momo! — dedi Turdibek kampirga yaqinlasharkan. Negadir uning salom bermagani kampirning ko‘ngliga keldi. «Tursunali ham salom o‘rniga, hormang, deb kelgan edi. Bu ham he-be yo‘q shunday deb kelyapti. Odamlar salomni unutishyapti. Oxiri baxayr bo‘lsin», o‘ylardi kampir Turdibekka sinchkovlik bilan tikilarkan.— Assalomu alaykum, bo‘tam!— Salom, momo!Kampir salomdan so‘ng nimadir demoqchi edi, unutib qo‘ydi. Tiliga kalima kelmay Turdibekning og‘ziga tikilib turaverdi.— Kaptarlarga don beryapsizmi? — xijolatomuz jilmayib so‘radi Turdibek.— Ha, bolam, shundoq ermak qilib…Shu payt Olapar irillab o‘rnidan qo‘zg‘aldi. Kampir o‘girilib qaragan edi, dumini qisib nariroq ketdi. Kaptarlar gurillagancha osmonga ko‘tarilishdi. Turdibek sochilib yotgan bug‘doyni kaftiga olib ko‘ra boshladi.— Pastga tushaylik, momo! — dedi ovozi allaxil tovlanib, bug‘doyni siqimlagancha soylikka qarab yurarkan.Kampir indamaygina uning orqasidan ergashdi. Militsioner hovlini aylanib yurardi. Kampir bilan sovuqqina so‘rashgach, omborxonaning eshigini ochishni buyurdi. Kampir uzoq paypaslanib, eshikni ochdi. Bug‘doyni ko‘rib ikkisi ham anchagacha jimib qolishdi.— Bug‘doyni sizga kim olib kelib berdi? — dona-dona qilib so‘radi militsioner.— Safar soqovning o‘g‘li bilan yana bir mo‘ylovli shopir, — dedi kampir allanima sezganday.— Qachon olib kelishdi?— O‘tgan kuni.— Ular bilan qachondan beri aloqa qilasiz?— Qanaqa aloqa?— O‘zini go‘llikka solyapti, — Turdibekka qarab dedi militsioner,Bu kishining ular bilan aloqasi yo‘q. Ular olib kelishgan, kampir sotib olgan, — dedi Turdibek to‘g‘risini aytib.Siz ishni pachava qiladigan ko‘rinasiz, shekilli. Qayerdan bilasiz aloqasi bormi, yo‘q? — Turdibekka yovqarash qildi u.Turdibekning dami ichiga tushib, jimib qoldi. Kampir zo‘rg‘a yutinib qo‘ydi. Yutinganda ko‘zlari yiltillab ketdi.— Eng muhimi kalavaning uchini topdik, buyog‘i hech gap emas, — o‘zicha gapirinib, nimalarnidir yozardi militsioner. Yozuvi tugagach, kampirga ruchka berib qo‘l qo‘ydirdi.— Ertaga ertalab rayonga, militsiyaxonaga borasiz. Bozorning shundoqqina ro‘parasida, — dedi militsioner kampirning qo‘liga to‘rt burchak shaklidagi qog‘oz tutarkan.— Buni nima qilay, bo‘tam? — qog‘ozni ko‘rsatib so‘radi kampir.— Bu chaqiriq qog‘ozi. Shuni olib borasiz. Agar bormay qolsangiz, o‘zingizga qiyin bo‘ladi, — ta’kidladi u.Kampir nimadir deb, javob bermoqchi bo‘ldi. Biroq, tiliga hech qanday so‘z kelmadi. Mehmon kuzatganday ular bilan iliqqina xayrlashdi. So‘riga taklif qilgandi militsioner ko‘nmadi. Ular ketgandan so‘ng aql-hushini joyiga qo‘yib, voqeaning mag‘zini chaqa boshladi. Oxiri o‘zicha nimanidir tushundi-yu, ko‘zlari katta-katta bo‘lib ketdi. Iztirobda butun vujudi yonardi.Podaqaytar mahali bo‘lib qolgan edi. Kampir echki bilan sigirni ajratib kelish uchun podaning yo‘liga chiqmoqchi bo‘ldi. Lekin turolmadi. Bir amallab sudralib uyga kirdi.…Shu kuni ilk bor govmish bilan echki boyloqsiz qoldi. Kampirning ko‘zini shamg‘alat qilib, o‘zini bedapoyaga uradigan echki ostonadan jilmadi. Yelini to‘lib ketganidan oyoqlari tarvaqaylab, bor ovozi bilan ma’radi. Shu kuni ilk bor buzoq ham onasini emolmadi. Mushuk uxlab yotgan kampir atrofida o‘rmalashardi. Govmish og‘il bilan ostona o‘rtasiga borib kelardi. Ular shu alpozda tong ottirishdi.Ertalab baliqlar buloqda g‘ujg‘on o‘ynagancha qolaverdi. Musichalar ostonada to‘planib, nimanidir kutishardi. Echki erta-indin kampirning yettisiga so‘yilishini bilgandek, hovlini boshiga ko‘tarardi…Sugni olib ketish uchun kelgan Safargul avval kampirni chaqirdi. Javob bo‘lmagach, eshagidan tushib, musichalar galasini uchirganicha uyga kirdi. Kirdi-yu, dodlagancha qaytib chiqdi.Quyosh mashriqqa og‘ishi bilan beg‘ubor osmonni to‘ldirib uchib kelgan kaptarlar galasi qirga qo‘nmadi. Ular yarim tunda ham uyalariga qaytmay, qishloq ustida aylanib uchishardi.
Ömer Seyfettin - Kızıl Elma Neresi?
Pazartesi, 11 Şubat 2019
– Kızıl-Elma’ya… – Kızıl-Elma’ya… – Kızıl-Elma’yacak gideceğiz! . . . Zamanın Süleyman’ı, ansızın… Kükremiş bir tufan halinde akseden bu naraları duydu. Otağında yalnızdı. Yarım saat evvel dağılan Dîvân’ın cenk için gösterdiği kahraman arzuyu düşünüyordu. Bugün, yalnız vezirleri değil, kazaskerleri, defterdarları, nişancıları, “ağa, kethüdâ, serdar, yayabaşı, bölükbaşı, vekilharç” gibi, yeniçeri zâbitlerini, hatta solakları bile çağırmış, hepsini huzurunda toplamıştı. Hepsi “…. Kafdağı’na kadar arkandan gelmeye hazırız, padişahım!” diye ayaklarına kapanmışlar, gözlerinden sevinç yaşları dökmüşlerdi. İşte şimdi “sefer kararı” ordu içine yayılmış olacaktı. Otağın biraz uzağında… Küçük meşe ormanının nihayetindeki mahşerde, deminki Dîvân’ın sevinci, büyük bir heyecan ummanı gibi kaynıyor, kabarıyor, kabarıyor; bu ummanın görünmez, işitilir dalgaları, yakın ufukların bulutlu sahillerine değil, sanki bütün cihanın tâkına çarpıyordu: – Kızıl Elma’ya… – Kızıl Elma’ya! – Kızıl Elma’yacak…. . . .  Padişah, tahtından yavaşça ayağa kalktı. Sağ elini altın koltuğa dayadı. Gökten inen, mânâsı anlaşılmaz bir sese kulak verir gibi başını büktü. Ordunun velvelesini dikkatle dinledi. “Kızıl Elma, Kızıl Elma….” Bu ismi şehzadeliğinden beri binlerce defa duymuştu. Sonra tekrar tahta oturdu. Gözlerinin üstüne kadar eğilmiş yusufiyesini geri itti. Gayet çıkık, geniş alnını, esmer uzun parmaklarıyla tuttu. Düşündü. Düşündü.   – Kızıl Elma neresi? Diye mırıldandı. Şarkta olsun, garpta olsun, sefere çıkarken galeyana gelen asker hep “Kızıl Elma’ya!..” diye bağırışıyordu. Bu narayı yeniçeri kışlalarında, sipahi ocaklarında, geçit resimlerinde, hatta İstanbul’da, sarayın iç bahçesinde bile duymuştu. Kızıl Elma neresiydi? Üvez rengi sırmalı perdenin arkasında nöbet bekleyen Mahmud’u çağırdı: – Sadrazama söyle, vezirlerle beylerbeyini, kazaskerleri toplasın. Hemen karşıma gelsin! Dedi. Yarım saat evvelki büyük Dîvân’dan çıkan vezirler, niçin yine huzura çağırıldıklarını ürkek bir ıstırap ile merak ediyorlardı. Ahmed Paşa’yla Hadım Ali Paşa’nın arkasından kazaskerler, Sokullu Mehmet Paşa, Haydar Paşa, Ayas Paşa, İskender Paşa, gözleri yerlerde otağa girdiler. Birer birer tahtın saçağını öpüp el bağladılar. Padişah, beyaz tülbent sarılı, çifte tuğlu yusufiyesini yine çok öne eğmişti. Kaşları hiç görünmüyordu, yüzü her vakitkinden daha sertti. İnce murassâ direkler üstüne kurulmuş donuk zümrütten bir kubbeyi andıran otağın loş sükûnunu: – “Kızıl Elma” neresi? İçinizden bilen var mı? Suali bozdu. – ! – ? – !… – ?.. . . .  Kimse cevap veremedi. Herkes önüne bakıyordu. Padişah: – Bunu sormak için sizi çağırdım, dedi, otağımızın etrafında daima bu narayı işitiriz. İşte bakınız. Yine “Kızıl Elma’ya Kızıl Elma’ya…” diye bağırışıyorlar…. Burası neresidir? Binlerce defa ismini işittiğim bu memleketin neresi olduğunu öğrenmek isterim. Tamışvar fâtihi Ahmet Paşa kekeledi: – Viyana olsa gerek, padişahım…. Padişah, öteki vezirlere döndü: – Öyle mi? – ….   Ne “evet” ne “hayır” diyebiliyorlar, önlerine bakıyorlardı. Padişah, orduya getirdiği “kaplan postlu, kurt taçlı, çekirdek mahmuzlu, tekne kalkanlı, tepeden tırnağa kadar demire garkolmuş, elleri kostaniçeli, ak kızıl bayraklı”, emsali görülmemiş mükemmel alayı ile iki gün evvel teveccühünü kazanan Rumeli Beylerbeyine sordu: – Sokullu! Sen söyle, Kızıl Elma neresi? – “Roma” olsa gerek, padişahım! – Ne biliyorsun? – Öyle sanırım. – Sanmak bilmek değildir… . . . . . . Padişah, sırasıyla âlim kazaskerlere de sordu. Kızıl Elma için kimi “Çin”, kimi “Maçin” diyordu. Ayas Paşa: – Hind’dir. Haydar Paşa: – Sind’dir! İskender Paşa: – Kafdağı’nın arkası olsa gerektir. Dedi. Büyük padişah, anlamak istediği şeyi kimsenin bilmediğini görünce, canı daha beter sıkıldı. Tahtın koltuklarını asabiyetiyle tuttu. Âdeti olmayan bir hiddetle kazaskerle döndü. Acı acı gülümsedi: – Yazık sizin ilminize! – … “Her şeyi biliyoruz!” sanan bu “Horasanî” kavuklu başlar uğradıkları hakaretin altında hafifçe sallandılar. Onlar, her şeyi kabul edebilirlerdi. Lâkin cahilliği? Asla…. Ortalarından, kara sakallı, bastı bacak, şişman bir fakih, bir adım ilerledi. Bu hem en âlimleri, hem en cesurlarıydı:   – Padişahım! dedi, bu “Kızıl Elma”, halk kullarının uydurduğu bir efsanedir. Ne aslı vardır, ne faslı… Bir hakikat değildir ki, biz bilelim. Halk ise, padişahım, bilmez söyler. Zamanın hâkim Süleyman’ı altın koltuğa dayalı elini kaldırdı: – “Halkın dediği! Hakkın dediği!” – … Bodur kazasker, bu sözden bir şey anlamadı. Padişah devam etti: – Bu bir hakikattir! Mademki halk söylüyor; halktan gelen ses, Hakk’ın sesidir! Ona efsane denmez. Mutlaka bir aslı vardır. Fakat siz bilmiyorsunuz…. – Ne şeriatta ne ilimde böyle bir isim yoktur ki, müsemmâsı olsun… – Ne şeriatta ne ilimde böyle bir isim yok diyorsun…. – Evet padişahım. – Lâkin örfte yok mu? – … Fakih düşündü. Önüne baktı. “Yok!” diyecekti. Fakat işte sefer eğlentisi yapmaya başlayan büyük ordunun velvelesi içinde “Kızıl Elma’ya” naraları birbiri arkasına çakan şimşekler gibi gürlüyordu. Asker yalnız sefere gideceği, muharebeye gireceği zaman değil, hatta şımardığı, isyan ettiği vakitlerde bile bu narayı savurmuyor muydu? Bu daima taşan, kabaran, coşan bir kuvvetin ne olduğu bilinmeyen bir gayesi idi. Daha medresede minimini bir çömezken sipahi, yeniçeri bölüklerinin bu narayı bastıklarını işitirdi. Bunu iyice hatırlıyordu. Ama, aslının ne olduğunu merak edip öğrenmemiş, okuduğu metinlerde bu isme dair bir şeye rastgelmemişti. Yutkundu. Önünde bağlı duran ellerini sıktı. Artık “Kızıl Elma örfte yoktur” diyemezdi. Çünkü… İşte…. Duyuyordu! – Var padişahım! Dedi. – Öyleyse müsemmâsı da var. – … Fakih sustu. Kızardı. Bir adım geriledi. Yine önüne baktı. Örfün hakikatini şeriat da tasdik etmiyor muydu? Padişah, bunu bilen fâzıllardandı. Karşısında safsataya imkan yoktu. Öbür kazaskerler arkadaşlarının mağlubiyetine bakarak, ağız açmadıklarına için için seviniyorlar, “Sükût sözden hayırlıdır!” hikmetini hatırlıyorlardı. Padişah yine acı acı güldü: – Dünya ne tuhaftır! dedi. Siz işte bu halkın başlarısınız. Bu halkı idare edersiniz. Halbuki onun istediği şeyin ne olduğunu bilmezsiniz.. – !… – … Lâkin hâkim padişah, kahraman, ârif, fâzıl, şâir olduğu kadar da insaflıydı! Her şeyi evvela kendi nefsinde muhakeme eder; her hükmü, her kararı vermezden evvel bir kere kendi vicdanından geçirirdi. Huzurundaki kulları sualine bir cevap bulamamaktan kıvranırlarken, o da sıkıldı. “Derûnî lisanla” kendi kendine sordu: “Ey Süleyman! Bunlara sorduğun şeyin ne olduğunu acaba kendin bilir misin?” “Bilmem ama..” “Ama?” “…Sezerim!” Azıcık ferahladı. Sezdiğini düşünmeye başladı. Bu, tabiatın, ilmin, irfanın ötesinde bir hakikattı. Evet, işte “Kızıl Elma”, ne olduğunu sanki biliyor, fakat söyleyemiyordu. Halbuki bu vezirler, kazaskerler, beylerbeyleri…. Hayır, hiçbir şey sezmiyorlardı. Birisinin lafı ötekininkine uymuyordu. Kimi Çin, kimi Hind, kimi Sind, kimi Viyana, kimi Roma diyordu. Kızıl Elma bunların hiçbiri değildi! İçinden: “Belki hepsinden daha kıymetli bir yer!” Dedi. Sonra, utançlarından kızaran kullarına sordu: – Kızıl Elma’nın neresi olduğunu kimden öğrenebiliriz? – …. . . . Herkes önüne bakıyor, yanlış bir şey söylememek için kimse ağzını açmıyordu. Yalnız İskender Paşa: – Padişahım! dedi, kazasker kullarının ilimleri kitaptandır! Vezir kullarınla, biz kölelerine gelince… Öyle derin âlimlerden değiliz! İşte ne kadar bilgisiz olduğumuz sual-i hümâyûnunuzla meydana çıktı. “Bin âlimin bilmediğini bir ârif bilir” derler. İrade buyurun. Bir ârif bulalım. Ona sorun. – Ârif kimdir? – Bilmeyip sezen, padişahım… . . . . . Sonra İskender Paşa, saf bir askerin basit mantığı ile “Kızıl Elma, Kızıl Elma!” diyen halkın mutlaka bir şey murad ettiğini, kuşların ötüşünde bile kendi dillerince bir mânâ olduğunu söyledi. Kısa boylu, inatçı kazasker, halkın ne söylediğini, ne istediğini asla bilemeyeceğini tekrar iddia etti. Padişah, İskender Paşa’ya, çıkıp gizlice ordunun içine girmesini, nümâyiş alayında bağıranlardan rasgele üç kişi tutup huzuruna getirmesini irade etti. İskender Paşa çıkınca padişah kazaskerlere örfe dair ayrı ayrı sualler sormaya başladı. Vezirlerle beylerbeyleri, anlamadan, dinliyorlardı. İskender Paşa, biraz sonra, otağa girdi: – Üç kişi tuttum, padişahım! Dedi. – Evvela bir tanesini getir bakalım. . . . İskender Paşa, otağın mehâbetinde ürkerek sapsarı kesilmiş, başında perîşânîsi dağılmış, tirtir titreyen bir adamı soktu. Bu, uzun boylu, pala bıyıklı, kuvvetli bir garipti. Orduda ayakkabıcılığı yapan serserilerden biriydi. Otağ kapısının dışındaki kapıcıların öğrettikleri gibi, tahta doğru gitti. Yeri öptü. Ayağa kalkmadı. Kolları göğsünde bağlı, dizüstü kaldı. Padişah sordu: – “Kızıl Elma, Kızıl Elma” dersiniz, bu, neresi? . . . . . Garip, işledim sandığı cürümden beraat için: – Herkes bağırır, padişahım. Ben de bağırdım, dedi. – Neye bağırdığını sormam. Kızıl Elma neresidir? Onu söyle! Garip tereddüt etmedi: – Padişahımızın bizi götüreceği yer! Dedi. – Orası neresi? – Padişahımız bilir. . . .  Padişah, İskender Paşa’ya döndü: – İkincisini getir bakalım! Dedi. Dizüstü duran garip, vezirlerin işaretiyle kalktı. Geri geri gitti. Perdenin yanında dikildi. Bu sefer huzura getirilen, tıknaz, esmer, beyaz keçeli, afacan bir yeniçeri neferiydi. Serbestçe yürüdü. Saçağı öptü. Kalktı, el bağladı. Padişahın “Kızıl Elma neresi?” sualine, düşünmeden: – Önümüze düşüp bizi götüreceğin yer… Padişahım! cevabını verdi. – Orası neresi? – Sen bilirsin padişahım! . . . İskender Paşa üçüncüyü huzura soktu. Bu, geniş omuzlarına batarasının uçları düşen genç bir bostancıydı. – !.. – Kızıl Elma neresi? – Atınızın gittiği yer… Padişahım! – Orası neresi? – Neresi olduğunu ancak padişahım bilir… Evet… Orası ne Hind ne Sind, ne Çin ne Maçin, ne Viyana, ne de Romaydı. Padişah, huzurundakilere: – Gördünüz ya, dedi, üçünün de cevabında bir fark yok. Hakikat bir! “Kızıl Elma” benim gitmek istediğim yer, işte… Hakk’ın beni göndereceği yer… . . .  Doğruyu söyleyen bu üç kişiye hemen üçer yüz kese akçe ihsan etti. Artık “Kızıl Elma’ya, Kızıl Elma’ya” naraları çoğalıyor, taşıyor, daha ziyâde yaklaşıyordu. Padişah, birdenbire, Hakk’ın kendini göndereceği yeri düşündü. Nihayeti bulunmaz Hak yolunun, hakikat yolunun gittiği “Kızıl Elma” denen bu cennet karşısında, Viyana, Roma, Hind, Sind, Çin, Maçin birtakım fâni harabelerden başka bir şey miydi? Başını salladı. Arkasına dayandı. İri siyah gözlerini ufalttı. İlahî, manevi bir zevke varmış gibiydi! Müdebbir vezirlerinin, âlim kazaskerlerinin, kahraman beylerbeylerinin tekrar saçak öpüp çıkışlarını görmedi bile… Otağın kapısında, onlar da şimdiye kadar asla ulviyetinin, mehâbetinin farkında olmadıkları muazzam bir manzara karşısında donup kaldılar; sefer eğlentisi yapan yüz binlerce asker, kol kol olmuş, cirit oynayarak, kaynaşarak otağ etrafında geniş bir daire çeviriyorlar: – Kızıl Elma’ya… – Kızıl Elma’ya… Naralarıyla, sanki hayalin eremeyeceği derecede yüksek, pek yüksek bir arşa doğru… Kalkanlardan kanatlarıyla uçmaya hazırlanıyorlardı!
Oyhan Hasan Bıldırki - Bir Lira İçin (Hikâye)
Pazartesi, 11 Şubat 2019
      Şoför Hasan, kısa boylu, sarı saçlı, çipil gözlü birisiydi. Uzun yıllar İstanbul’da dolmuşçuluk yaptıktan sonra, bir küçük arabaya kavuşarak kasabamıza gelip yerleşmişti.      Bizim kasaba, bildiğiniz kasabalara pek benzemezdi. Yüksek dağların arasındaki küçücük bir vadiye sıkışıp kalmıştı. Güneyindeki Beşkardeşler, ya da kuzeydeki Hasan Tepesi’ne çıksanız, aşağılarda uzanan Karadeniz’i kucaklayıvereceğinizi sanırsınız. İşte, aşağılarda, o gördüğünüz kıyıda Cide ilçesi vardır.      Üç beş yıl önce, kasabadan ilçeye gitmek bizim için en büyük dertti. Hayli yazışıp, Ankara’ya gidip gelmelerden sonra, ilçeye giden yolumuz yapıldı. Yol, bizim için, bir büyük kurtuluş demekti. Artık sebepli sebepsiz hastalanan çocuklarımız, hamile kadınlarımız ölmeyecekti. Her şeyi ateş pahasına satın almayacaktık. Soframızda her öğün, kara pancar yemeği olmayacaktı. Malımız, hasadımız para edecekti.      Yolun açılmasıyla birlikte, kasabaya bir canlılık geldi. Arabalar işlemeye, yolcular ise, diledikleri yere gidip gelmeye başladılar.      Şoför Hasan, işte bu günlerde geldi kasabaya. Küçük arabasıyla hemen her gün, herkesin derdine koşuyordu. Arabalar, birken ikilendi, üç oldu, dört oldu. İlçede kasaba için bir durak yeri ayarlandı.  Fakat o durak yerine iki samut, bizim oranın deyişiyle, iki calay da postu attı. Şöyle böyle sekiz on yaşlarındaydılar. Güçlüğünü bir tarafa bırakırsanız, tatlı bir oyunları vardı. Bu oyunlarını hemen herkese oynamışlardı.      Günlerden bir gün Şoför Hasan, yolcularını ilçeye indirmiş, diğer şoförlerin bulunduğu topluluğa doğru yönelmişti. İki calay, yoluna çıktı. Bir takım işaretlerle dertlerini anlatmak istedilerse de, bizimki ne dediklerini anlamadı. Yürüdü gitti. Bu sefer iki calay, şoförler topluluğuna yaklaştı. Her şoför, ceplerinden çıkardıkları birer madenî lirayı, calayların biraz irice olanına verdiler. Şoför Hasan, bu kurala uymadı.  Vardı, durak başındaki kahveye girip oturdu. Demli bir çay söyledi, yorgunluğunu gidermeyi diledi.       Havada bunaltıcı bir sıcak vardı.       Dışarısı alev alev yanıyordu.      Şoför Hasan, garsonun getirip masasına bıraktığı çayı, sanki diğer kahve müşterilerini özendirmek istercesine, gürültülü bir şekilde yudum yudum içmeye başladı. Yorgunluğu dinmedi, bir çay daha söyledi. Bir yandan oldukça kirlenmiş mendiliyle terini kurularken, bir yandan dışarıya bakıyordu.  Dışarıda, caddenin tam ortasında, sıcak hava titreşip, oynaşıyor, besbelli bunaltacak adam arıyordu. Sanki caddenin ortasına keyfince yerleşen sıcak hava değil, bir buzlu ya da buğulu bir camdı. İkinci çayını yudumlarken, kendi kendine konuştu:      – Tuh Allah kahretsin! Nerdeyse bizim öğretmenin siparişlerini unutacaktım. Vay gelecekti başımıza. Yanacaktı, gülüm keten helva.      Söylenerek kahveden çıktı. Eczanenin yolunu tuttu. Kasabamızın köylüklerinden birisi, arkasından seslendi:      – Aman ha, Hasan kardaş, gözünün cücüğünü yiyeyim. Bizim iki kişilik yerimizi ayırıver. Kaç gündür otel odalarında yatmaktan, sivrisineklerle boğuşmaktan bıktık, usandık.      Şoför Hasan;      – Olur paşam! deyip, yürüdü.      Eczaneye varıp, siparişlerini bildirdi. Cebinden defterini çıkarıp, filân köyden iki kişi, diye bir işaret koydu. Belli ki, bugün yolcu çok olacaktı. Hani ne derler? Parayı veren düdüğü çalar. İşte o mesel. Kim ki gelir, Şoför Hasan’ı görür, adını yazdırır, işte o, karanlığa kalmaz, Şenpazar’ın yolunu bulur.      – Çıkmışken, arabaya bir bakmalı, dedi.      İçinde, yüreğinin tam orta yerinde, çöreklenmiş bir yılan gibi yatan sıkıntıları uyanmaya başladı. Sebepsiz sıkıntılar, gönlünü bulandırmaya başladı. Sağ gözü seğirdi. Şoför Hasan, bu durumu kötüye yordu. Tanıdıklarıyla isteksiz isteksiz selâmlaştı. Hiç böyle olduğu yoktu. Hasta masta mıyım diye düşündü. Elini alnına götürdü. Yok, öyle hasta masta değildi.      – Tuh, Allah kahretsin! Gördünüz mü başıma geleni? Şapa oturduğumuzun resmidir gayri.      Arabasının etrafında dört dönüyordu. Bütün lastikler inmişti. Lastiklerin dördünü de tekmeledi.      – Nafile! Hepsi de patlamış bunların, dedi.      Yanında ne kriko, ne pompa vardı. Handiyse yolcular gelmeye başlardı şimdi. Dövünmeyi bırakıp, elini çabuk tutmalı, bir pabucu iki ayağa giydirmeye bakmalıydı. Tam durak başındaki kahveye yöneleceği sırada, ilerideki akasya gölgeliğinde oturan calayları gördü. Yanlarına doğru yürüdü. Calaylar, o kendilerine has seslenme ve işaretlerle konuşuyor, gülüşüyorlardı. Birdenbire ciddileştiler. Ayak seslerinin geldiği yöne döndüler. Küçük olanı doğrulup kaçmak istedi. Büyüğü, küçüğünün bu davranışına engel oldu. Onu kolundan çekip, yanı başına oturttu.      Şoför Hasan;       – Bir terslik var ya, ya bende, ya bu itlerde, dedi.      Hınçla, dişlerinin arasından tükürdü. Lastikleri tamir etmek için kullanacağı araçları bulup getirdi. Krikoyu çalıştırdı. İngiliz anahtarıyla sağ ön tekerleğin vidalarını çıkarmaya başladı. Terden bunalıyor, açlık beynine vuruyordu.      Yolcular, bir iki gelmeye, gidecekleri saati sormaya başlamışlardı. Şoför Hasan, sinirli sinirli söylendi:      – İşimiz bitince, dedi.      – Olur mu? dediler yolcular. Daha bizim Şenpazar’dan öte gidecek onca yolumuz var. Desene geceyi evimizden ırakta geçireceğiz.      – Paşa gönlünüz bilir, dedi Şoför Hasan. Bizim acelemiz olunca, sizin işiniz bitmez. Şimdi ise, görüyorsunuz, benim işim başımdan aşkın. Evet sizi burada bırakamam. Lâkin bu meret, kızak değil ki kayıp gitsin. Yardım edin desem, anlamazsınız. Anlayanınız da mırın kırın eder, burun kıvırır.      Şoför Hasan bir yandan konuşuyor, bir yandan da üçüncü tekerleği söküyordu. Alnında biriken terleri kuruladı. Bir şey hatırlamış gibiydi. Akasya gölgeliğine baktı. İki calay, hâlâ orada oturuyor, kendisinin bütün hareketlerini gözlüyorlardı. Onların yardımına ihtiyacı vardı. Eliyle gel işareti yaptı. Calayların büyüğü kalkıp geldi. Ne var, ne istiyorsun gibilerden başını salladı. Şoför Hasan, cebinden çıkardığı bir lirayı gösterdi. Lastikleri taşımalarını istedi. Calay, olmaz anlamında direndi. El parmaklarıyla bir iki, bir de yarım işareti verdi.      Şoför Hasan, anlamamış gibi yaptı. Çipil gözleriyle gülümsedi. Calay, iki buçuk diye diretti. Şoför Hasan çaresiz, kabullendi.      Bu sırada dördüncü tekerlekte sökülmüş, araba takoz üstünde, askıda kalmıştı. Levye demiri ile iç lastikleri çıkardılar. Sırtlanıp, belediye önündeki havuz başına geldiler. Küçük calay, pompayla lastiklere hava basıyor. Şoför Hasan ise şişirilen lastikleri havuzdaki suya daldırıp kontrol ediyordu. Garip, çok garipti. Lastiklerin hiçbir yerinde delik, ya da patlak matlak yoktu. Şoför Hasan kızdı, köpürdü. Belli ki bir dangalak, kendisine iş edinmiş, lastiklerin havasını boşaltmıştı. Zaten Cide’nin adamı öteden beri böyleydi. Olmayacak işler yapmaktan zevk alır, elin beş koyunuyla, üç keçisini düşünmezdi. Her halde bu yüzden olsa gerek, eskiler ne güzel söylemişler: Cide’nin ötesi deniz, berisi domuz.      Şoför Hasan, alel acele, karanlığın çökmesinden de duyduğu telâşla, yolcularını yerlerine yerleştirmiş, kontağı açıp, gaza basmaya çalışıyordu. Dikiz aynasından arabanın gerisini gözledi. Calayların yine sinsi sinsi gülümsediklerini görür gibi oldu. Pirelenmişti. Arabayı duraktan çıkardı, inip tekerleklere baktı.      – Vay anasını, dedi.      Lastikler yarı yarıya inmişti. Bu durumda yola çıkmasına imkân yoktu. Yolculara durumu nasıl anlatacağını düşünürken, Osman Hoca’nın;      – Hemşehrim, beni de al! diyen sesini duydu.      – Bir sen eksiktin. Gel gel… Gel de, curcuna tamamlansın, dedi.      Osman Hoca, verilen karşılıktan hoşlanmadı.      – Hangi tavuğuna kış… dedik diyecekti. Diyemedi.      Akşamın bu saatinde bu calayların, yeğenlerinin işi neydi acaba burada? Vaziyeti anlamakta gecikmedi. Belli ki, Ali ile Veli, bu iki calay çocuk, el ele verip bir dolap çevirmişler, kabak Şoför Hasan’ın başına patlamıştı.      Osman Hoca öfkeyle calaylara çıkıştı. Bu çıkışmadan korkan calaylar, çareyi kaçmakta buldular. Ayrı ayrı yollardan, ilçeden biraz aralı olan köylerinin yolunu tuttular.      Hani zaman sonra;      – Kusura bakma hocam, dedi Şoför Hasan. Başıma gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Yolcular sabırsız, talih kötü. Baksana, lastikler indi bile. Ne oldu, anlayamadım. Hepsini tek tek kontrol da ettim. Çatlağı patlağı yok. Ama lastikler iniyor işte.      – Anlamıştım zaten, dedi Osman Hoca. Sen de bizim yeğenlerin oyununa kurban gitmişsin. Hele bir bak bakalım, sibop iğneleri yerinde duruyor mu?      – Allah kahretsin, dedi Şoför Hasan. Bak bu, hiç de aklıma gelmedi.      Az sonra, sibop iğneleri bulunmuş, yolcuların gergin sinirleri düzelmiş, keyifleri yerine gelmişti. Osman Hoca uzun uzun calayların bütün şoförlere neler yaptıklarını, aynı numarayı kimlere yutturmadıklarını anlattı. Bu oyundan kurtulmanın tek çaresi, calaylara bir lira vermekten geçiyordu. Vermeyen ne mi olurdu? Sormaya ne hacet? Onu bilen bilir.      Sözün burasında Şoför Hasan gülümsedi, olanca gücüyle gaza bastı.  Kaynak: Hisar, Cilt: 17 Sayı: 163 (228) Temmuz 1977 s. 34, 35, 36
Peyami Safa - Yalnızız (Roman Özeti)
Pazartesi, 18 Şubat 2019
Eserin Adı : Yalnızız Eserin Yazarı : Peyami Safa Yayın Evi : Ötüken Yayınları Basım Yılı : İstanbul, 1992 Eserin Konusu :  Bir genç kızın hayallerinin son bulması. ESERİN ÖZETİ :      Tarık, Feriha’yı seven fakat geçmiş yaşamında farklı kadınlarla birlikte olan birisidir. Feriha ile bir köy bahçesinde buluşurlar. Tarık, kendine ait olan bir dünya kurmuş ve bu dünyanın içerisine yalan, kin, nefret gibi duyguları sokmamıştır.Tarık’ın kardeşi Feride, Ahmet’i sever, ama ailesine bu sevgisini açıklayamaz. Çünkü Ahmet bir isyancıdır. Fakat Feride’nin Ahmet ile birlikte olmasından sonra sessizleşmesinden annesi olanları anlar ve Feride’ye bağırıp çağırır.      Feriha, Tarık’a o zamana kadar yalan söylemiştir. Ama son günler yalan söylediğini sezer. Feriha’nın Paris’te arkadaşlarına özenerek, yaşlı bir adamla evlenip Paris’e yerleşme isteği gün geçtikçe artar. Arkadaşının İstanbul’a gelmesiyle buluşurlar, ama arkadaşını çevrenin sevmemesinden dolayı bu buluşmalar gizli olur. Feriha, Tarık’ı gerçekten sever, ama Paris’e gitme fikri de ona cazip gelir. Feriha’nın babasının ölmesi evde daha da sıkı yönetim ilan edilmesine neden olur. Feriha’nın abisi ne Paris’ten gelen arkadaşalrıyla ne de Tarık ile görüşmesine izin vermektedir. Feriha’nın rahat bir hayat yaşama isteği galip gelir ve arkadaşıyla Paris’e gitmeye karar verir. Yaşlı bir adamın metresi olacaktır. Bunu öğrenen abisi önce dışarı çıkması yasaklar daha sonra Feriha’yı odasına kilitler. Feriha içeride arka arkaya sigara içmeye başlar. Bu sırada Tarık’ın burnuna yanık kokuları gelmektedir. Ama hiçbir yer yanmamaktadır. Feriha sigarayı yakmak için çakmakla uğraşırken yatağın çarşafını yakar. Kaçmak istemesine rağmen odanın kapısı kilitli olduğu için dışarı çıkamaz. Duman kokusunu alan hizmetçi abisini kaldırır. İçeri girdiklerinde çok geç kalmışlardır. Artk Feriha hayata gözlerini yummuştur. Feriha’nın not defterinde “Biz, hepimiz sadece kendimizi düşündüğümüz için yalnızız ve yalnız kalacağız” cümlesini okuyunca kızın üstüne çok yüklendiklerini anlarlar, ama çok geç kalmışlardır. ESERİN ANA FİKRİ : İnsanlar dertlerini paylaşmalı, yalnız başlarına sıkıntılarını içlerine atarak sıkılmamalı, düşüncelerini açıkça söyleyebilmelidir. ESERDEKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Feriha, Feride ve Tarık aynı ailenin çocuklarıdır. Olaylar çok çabuk geçmiş, fakat oldukça ilginçtir. ESER HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Yazar, açık ve sade bir dil kullanmış oldukça anlaşılır bir ifade kullanmıştır. Her gencin okumasını tavsiye ederim. ESERİN YAZARI HAKKINDA BİLGİ :  Peyami Safa, İstanbul’da 1899 yılında doğdu. Servet-i Fünün şairlerinden İsmail Safa’nın oğludur, iki yaşında iken ,Sivas’ta sürgünde bulunan babasını kaybetti (1901).Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması,13 yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul ögrenimi göremedi, kendi kendini yetiştirdi.Birinci Dünya Savaşı yıllarında ögretmenlik yaptı. 15 Haziran 1961’de İstanbul’ da öldü. Hikaye:  Gençliğimiz (1922), Siyah Beyaz Hikâyeler (1923), İstanbul Hikâyeleri (1923), Aşk Oyunları (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Ateşböcekleri (1925). Roman:  Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Sözde (1925), Canan (1925), Şimşek (1928), 9. Hariciye Koğuşu (1931), Atilla (1931), Fatih - Harbiye (1931), Bir Tereddüt Romanı (1933), Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1947). Oyun:  Gün Doğuyor (1937).
Selçuk Küpçük - Doğuş Edebiyat İlk ve Güzel İşlerin Dergisiydi
Cumartesi, 16 Şubat 2019
░   Uzun yıllar arayıp bütün sayılarına ulaşmayı umut ettiğim dergilerin başında, şimdi kimsenin pek hatırlamadığı Doğuş Edebiyat Dergisi gelir. 12 Eylül sonrasının edebi düzlemdeki izlerini gözlemlemek için bu derginin önemli olduğunu düşünmüşümdür hep. Özellikle ülkücü edebi çevrenin ürünlerini yayınladığı Doğuş Edebiyat’ı da merkez alan bir yazı hep kafamda gezinir. “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi” kitabımı hazırlarken böyle bir yazının kitapta olması gerektiğini planladım. Ancak kitap beni çok yordu. Birkaç yıl sonra ikinci bir cilt yapmak arzusundayım. Gerçi bu arzum giderek sönümleniyor… Bu meselelere salt ben ilgi duyuyormuşum, benim dışımda kimse bu meseleleri yazmak ve tarihe not düşmek istemiyor gibi geliyor bana. Tecrübelerim ve gözlemlerim de aslında bunu destekler nitelikte. Yine de yıllarımı alacak biçimde hiç yorulmadan malzeme topluyorum. Son ülkücü edebiyat dergisi      Doğuş Edebiyat Dergisi’nin de içinde olduğu ve kabaca belki “ülkücü şiir-edebiyat” diyebileceğimiz bir alanın incelenmesinin önemine inandım. Türkiye’yi bütüncül anlamda çözümlemek için bu gerekli. Kuşkusuz daha gerilere giderek 70’lerin önemli dergisi “Töre”, ardından “Divan” ve 12 Eylül sonrası çıkmaya başlayan Doğuş Edebiyat’a ulaşıp sönümlenen bir tarihsel hat aslında bu. Bu sönümlenme, bir bakıma 70’lerde örneklerini veren ama 80 sonrası gerekli estetik, poetik ve zihinsel atılımı gerçekleştiremeyen bir çizgi. Doğuş Edebiyat Dergisi bu açıdan önemli. Dolayısı ile ben Doğuş için, “son ülkücü edebiyat dergisi” diyorum.      Derginin öyküsü aslında 12 Eylül darbesi evveli önce Kayseri’de başlıyor. 1976 yılına kadar uzanıyor bu öykü. Bir ara dönemden sonra yine aynı ilde Ocak 1980 tarihinde yeniden yayınlanıyor. Darbe olunca tabi bütün dergiler, gazeteler, yayınlar kapatılıyor. Sıkıntılar yaşayan dergi bu sefer Ankara’ya taşınıyor ve Alper Aksoy yönetiminde daha içerikli, daha donanımlı şekilde çıkmaya başlıyor. Asıl Doğuş Edebiyat Dergisi algısını zaten bu dönem oluşturur. Ankara dönemine ait ilk sayısı Nisan 1982 tarihini taşıyan derginin, hemen kapak arkasında yayınlanan “Çıkış” yazısında, “Niçin çıkıyoruz?” sorusuna şu naif sözlerle cevap verilir: “Düşüneceğiz; düşünce talimi yapacağız. Bildiklerimizi yeniden gözden geçirip bilmediklerimizi arayacağız. ‘Falan büyük böyle diyor!’ demeden, kendi idrakimizin eseri hükümlerimiz olmalı. Ancak böylece kendi kendimize ayakta durabiliriz. Şahsiyet olarak kendini kurtaramayanın başkalarını kurtarması ne mümkün?” Ülkücü yapı açısından “düşünmek” meselesi başlı başına bir sorun olmuştur      Bu sözler bir bakıma bütün bir 70’li yılların özeleştirisi gibidir. Ülkücü yapı açısından “düşünmek” meselesi başlı başına bir sorun olmuştur, özellikle 70’leri dikkate alırsak. Sokağın çok daha “aciliyeti” olduğu kanaatine varılıyordu muhakkak. Düşünme meselesi yukarıdaki kurmaylara bırakılmış, onlar da “Mamak Mahkemeleri”nde zaten “Fikrimiz iktidarda, kendimiz içerdeyiz!” deyip iplerini çekmişti. Bu trajik söz sarf edilirken, işkence tezgâhlarından geçirilmiş, onurları zedelenmiş, İstiklal Marşı’nın bir işkence yöntemi olarak okutulmasına muhatap olmuş, kutsadığı ocağın Memetleri tarafından coplanmış, falakaya yatırılmış, Filistin askısına alınmış, elektrik verilmiş, günlerce, günlerce hiç durmadan süren bin bir çeşit ağır işkencelere uğramış genç çocuklar kurmayların arkalarında otururken, bütün bu insanlık dışı muamelelerin izleri bedenlerinde daha tazedir oysa.      Doğuş Edebiyat, 70’ler boyu düşün(e)meyen kuşağın darbe sonrası bu boşluğu hissedip, olan biteni anlama çabasının bir ürünüdür ayrıca. Bu düşünme çabasının içerisinde sadece gençler yoktur. Cemil Meriç, Erol Gürgör, Osman Yüksel Serdengeçti, S. Ahmet Arvasi, Mehmet Kaplan, Galip Erdem, Mehmet Çınarlı, Bahaeddin Karakoç, Abdurrahim Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler gibi efsane isimler de vardır dergide. Bu öncü isimlerin hemen arkasından gelen kuşak olarak ise Nevzat Kösoğlu, Taha Akyol, Ali Akbaş, Beşir Ayvazoğlu, Ahmet Turan Alkan, Şerif Aktaş, Ayvaz Gökdemir, A. Bican Ercilasun, Necmettin Turinay, Cemal Kurnaz, Alemdar Yalçın, Yahya Akengin, Durali Yılmaz, Muhsin İlyas Subaşı, Nuri Gedik, Bayram Bilge Toker, Abdulkadir Hayber…      Derginin sahibi ve yazı işleri müdürlüğünü T. Alper Aksoy yapıyordu. Yayın yönetmenliğini ise ilk dönem Ali Akbaş üstlendi. Şimdi isimlerini nitelikli ürünleri üzerinden okuduğumuz birçok şair, yazar, akademisyen bir şekilde Doğuş Edebiyat’ın sayfalarından geçmişti. Kitapları artık Doğan Yayıncılık gibi ülkenin en popüler kurumlarından çıkan öykücü, romancı Ethem Baran, Vadi Yayınları’ndan çıkan kitabı “Sahurla Gelen Erkekler”in unutulmaz öykücüsü Halime Toros, İtibar ve Kurgandergilerinde şiirlerini okuduğumuz ve kısa süre önce yeni şiir kitabı çıkan Cengizhan Orakçı, İletişim Yayınları’ndan kitabı çıkan akademisyen Ahmet Çiğdem, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde hoca olan Taceddin Şimşek, bir dönem adı çok anılan siyaset danışmanı ve geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Şükrü Karaca -ki Şükrü Ağabey Dünyayı Dolduran Kiraz kitabının sahibiydi-, yine şimdi akademyanın önemli hocalarından Sadık Kemal Tural, Çocuk Vakfı’nın başkanı ve çocuk edebiyatımızın öncü ismi Mustafa Ruhi Şirin, öykülerini bir dönem çok okuduğum Osman Çeviksoy, hepimizin bildiği meşhur siyasetçi Erkan Mumcu, şair, senarist, yazar merhum Ömer Lütfi Mete, rahmetler şair Olcay Yazıcı ve Dilaver Cebeci, o zamanların genç şairi Selman Cahit gibi mesela. Bir de dergide Fatma Kocabıyık ismine rastladım ama bizim bildiğimiz öykücü ve Yeni Şafakgazetesi yazarı Fatma Karabıyık Barbarosoğlu Hanım mıdır bilemiyorum. Ama tahminim o olsa gerek…      Ve tabi benim şairim Cemal Sayan da Doğuş Edebiyat’ta idi… Tabiî ki başkaları da.. Adnan Adıvar Ünal, Yağmur Tunalı, Erdoğan Tanrıören, Coşkun Çokyiğit, Derviş Edip, Mustafa Çetin Baydar, Coşkun Ertepınar, Hasan Kayıhan, Ahmet Tevfik Ozan, Kayahan Özgül, Nazım Tektaş, Bayram Bilge Toker, Şadi Kocabaş, Servet Gürcanhan, Oğuz Adem Selçuk, Mehmet Delibaş, Yunus Zeyrek, Alper İslam Evsen, İbrahim Şahin, S. Ağa Baydili, Sedat Polat, Alaeddin Korkmaz, Arif Bilgin.. Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı      Hüseyin Özbay ismine de Doğuş Edebiyat’ta epey rastlarsınız. Hüseyin Bey benim Gazi Üniversitesi PDR’den hocam. Bize Türkçe derslerine gelirdi. Sanırım bir yıl (1. sınıf) kadar girdi. Tabi ben o vakitler kendisini tanımıyorum.      Ayrıca sinema yönetmeni İsmail Güneş de bu dergide idi. Sinema yazıları yazıyor ve sinema söyleşileri yapıyordu.      Mustafa Ağıralioğlu ve Mehmet Karanfil ismini ise burada özellikle anmak gerekli belki. Çünkü dergi çıkarken bu iki ülkücü isim daha uzun yıllar yatacakları cezaevinde idiler. Ve hapishaneden buraya ürün göndermişlerdi.      Doğuş Edebiyat’ın yayın dünyamız adına ilk evvel anmamız gereken katkısı bence yapmış olduğu Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı’dır (Kasım 1983. Sayı 20). Rahmetli daha yaşarken ve belki en verimli çağında yapılan bu sayı kuşkusuz çok kıymetli. Vefatı ardından yapılan özel sayılar çok geç kalmış girişimlerdi. O’nun kıymetini yaşarken anlamak adına, Doğuş Edebiyat tarihe bence en anlamlı notu düştü.      Derginin anılması gereken bir girişimi de Anadolu’nun birçok yerinde şair ve yazarlarına “imza günü” düzenlemesi idi. 12 Eylül’ün hemen akabinde gerçekleştirilen girişim bu bakımdan da önemli. Bahattin Karakoç, Abdurrahim Karakoç ve derginin sahibi yazar Alper Aksoy’un katıldığı bu imza günleri Maraş, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Trabzon, Samsun, Çorum, Yozgat, Kayseri ve Konya illerine düzenlendi.      Alper Aksoy bir yazısında, Doğuş Edebiyat’ın tam 15 bin trajı olduğundan bahsediyordu. Müthiş bir rakam. Hem de bir edebiyat dergisi için… Oysa bu dergi üzerine mevcut edebiyat dergilerinde hiçbir yazı yok. Kimse görmemiş. 12 Eylül sonrası bir edebiyat dergisi 15 bin satıyor ve akademyanın hocaları gündemine almıyor, yüksek lisans talebelerine “Gidin bakın, araştırın şu dergiyi!” demiyor, mevcut edebiyat ortamında adı anılmıyor. Bu mesele üzerine de tartışmak gerekli. Mevcut ülkücü camianın bu ve benzeri edebi girişimleri kavrayacak ve çözümleyecek donanımı yok. Ancak günümüz şiirini, edebiyatını temsil eden dergiler de ideolojik kapanı aşıp, böylesi bir birikimi görmek zorunda.      1985 yılında kapanan Doğuş Edebiyat Dergisi, ülkücü edebi çevrenin son ciddi girişimi oldu.      Alper Bey ile tesadüfen rahmetli Abdurrahim Karakoç’un cenazesi akşamı evine yaptığım taziye ziyaretinde karşılaştık. Tabi kendisi beni tanımıyordu. Ancak ben kendisinin de iznini alarak cep telefonuma biraz bu, Doğuş Edebiyat günlerini anlattırdım. Hatta üstad Cemil Meriç’e dergide yazması için nasıl teklif götürdüğünden bahsetmişti. Ayrıca Alper Bey’in beni çok etkileyen “Ümraniye İçinde Vurdular Bizi” isimli 12 Eylül evvelini anlatan bir romanı vardır. Belki başka bir yazıda bu romanı ve dönemini konu ediniriz.      Doğuş Edebiyat’ın benim açımdan önemli bir tarafı da, Anadolu sosyolojisi ile uyumlu olmayan kaba bir “Türkçülük” izleğinde yapılanmamasıdır. Zaten kapaklarına yansıyan çizimlerden ve hatta içeriğe sirayet eden temalardan bunu anlamak mümkün. Kaldı ki Cemil Meriç, Serdengeçti ve Ahmet Arvasi isimlerine dergide yer aralaması bunun en önemli göstergesi. 1985 yılında kapamak zorunda kalan Doğuş Edebiyat’ta, kimliği Anadolu olan bir edebi yoğunlaşma söz konusuydu. Ve bu yoğunlaşmadan bugüne biraz evvel yukarıda ismini saydığım isimler kaldılar.Dünya Bizim, 2 Mayıs 2014
Yaman Dede - Gönül Hun Oldu Şevkinden
Çarşamba, 20 Şubat 2019
Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallah Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallah Ezel bezminde bir dinmez figândım yâ Resûlallah Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah Yanan kalbe devâsın sen bulunmaz bir şifâsın sen Muazzam bir sehâsın sen dilersen rehnumâsın sen Habîb-i Kibriâ'sın sen Muhammed Mustafâ'sın sen Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah Gül açmaz çağlayan akmaz ilâhî nûrun olmazsa Söner alem nefes kalmaz felek manzûrun olmazsa Firâk ağlar visâl ağlar ezel mestûrun olmazsaCemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ ResûlallahSusuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam Yanar dağlar yanar bağrımda ummânlardan nem duymam Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymamCemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah Erir canlar o gül-bûy-i revân-bahşın hevâsında Güneş titrer yanar dîdârının bak ihtirâsında Perîşân bir niyâz inler hayâtın müntehâsında Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah Ne devletdir yumup aşkınla göz râhında can verme Nasîb olmaz mı sultânım haremgâhında can vermek Sönerken gözlerim âsân olur âhında can vermek Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah Boyun bükdüm perîşânım bu derdin sende tedbîri Lebim kavruldu âteşden döner pâyinde tezkîri Ne dem gönlün murâd eylerse taltîf eyle kıtmîri Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Resûlallah
Zahirüdin Muhammed Babür - Gazel (Tapmadım)
Cumartesi, 16 Şubat 2019
Cânımdın özge yâr-ı vefâdâr tapmadımKönglimdin özge mahrem-i esrâr tapmadımCânım dik özge cân-ı dil-efgâr körmedimKönglüm kibi köngülni giriftâr tapmadımÖsrük közige tâ ki köngül boldu mübtelâHergiz bu tilbeni yana hüşyar tapmadımNâçâr firkati bile huy etmişem niteyÇün vaslıga özümni sezâvâr tapmadımBârî baray işikige bu nevbet iy köngülNiçe ki barıp işikige bâr tapmadımBâbür özüngni örgete kör yârsız ki minİstep cihânnı munça kılıp yâr tapmadımLatin kökenli yeni Özbek alfabesiyle-------Bugünün  Türkçesiyle:BulamadımCanımdan başka vefalı yar bulamadım. Gönlümden başka sırlarımı paylaşacak kimse bulamadım.Canımdan başka canlarda yaralı gönül görmedim. Gönlüm gibi belaya tutulmuş (başka bir) gönül bulamadım.Mestane gözlerine gönlüm müptela olduktan sonra bu çılgını asla aklı başında görmedim.Çaresiz kalmışım. Ayrılık benim hayat tarzım haline gelmiş. Ne yapayım? Kendimi sana kavuşmaya layık görmedim.Kapına varıp dururum. Ey gönül! Bu gidişlerimde kaç kez kapısına vardıysam onun evde olduğunu görmedim.Babur! Kendini yarsiz kalmaya alıştır. Ben ki dünyayı (almak) istedim; bunca çabaladım, elde edemedim.
Ұлпан Тажибаева - Адамгершілік
Pazartesi, 18 Şubat 2019
Білім – ғылым жақсылыққа бастаған,Ар – ожданың адамдықтан аспаған.Ақыл-сана аз да болса толар депӘр күн сайын жан кітабын жастанам.Ұмтылғайсың тек биікке белеске,Ермегейсің қызық атты елеске,Бойға сақтап әдептілік, ар-ұят.Тыңда ұғын, құлақ асып кеңеске.Сыйлағайсың ата-ана,бауырды,Ана деген ұлағатты қауымды.Төрелігін айтып саған әй дейтін, Әке деген айбарыңды дауылды.Бойға керек намыс,ұят қасиет,Аталардан қалған асыл өсиет.Жігеріңмен жеңерсің бәрінде,Болса санаң ,жүрегіңде ақ ниет.Абай атам айтып өткен ақылды,Жамбыл бабам жырлап өткен нақылды,Бойға жинап тек биікке ұмтылу,Әрбір жастың Алла берген бақыты.

Edebiyat Takvimi