Eserin adı :
Deli Kurt

Yazarı: Hüseyin Nihal Atsız

Yayınevi: Ötüken Yayınevi

Basıldığı yer ve tarih: İstanbul, 2012

Eserdeki bazı kişiler:  Çakır Bey, Murad(lakabı Deli Kurt), Gökçen, Satı Kadın, Evren, Şehzade  İsa Bey, Bala Hatun ve diğerleri.

Eserin konusu:  Emir Timur'la Yıldırım Bayezid arasında geçen kardeş savaşını kaybeden Osmanlı devletinde Yıldırım'ın ölümü ve Emir Timur'un Türkistan'a dönmesinden sonra başlayan şehzadeler kavgasının kahramanlarından İsa Bey’in oğlu Murad’ın yani Deli Kurt’un mücadelesi, Gökçen’e aşık olması ve bu doğrultuda gelişen olaylar. "Deli Kurt", Osmanlı tarihinde Yıldırım Bayazıd'dan sonra "Şehzadeler Kavgası" diye anılan devrin tarihî bir romanıdır. Bir bakıma göre de "Bozkurtlar"da başlayan Orta Asya'daki hayat kavgasının yeni vatan Anadolu'da devamıdır. Şehzadeler arasında süren ve tafsilâtı henüz yeterince aydınlanmamış bulunan çarpışmada Yıldırım'ın oğulları hayat ve taht mücadelesinin hem kahramanca, hem şairane, hem de sefîhane bir örneğini vermişler ve birbiri ardınca hayata veda ederek meydanı içlerinden birisine bırakmışlardır. Bunlar arasında en talihsizi ve hayatı en az bilineni İsa Çelebi'dir. Deli Kurt, İsa Çelebi'nin meçhul bir oğlunun dramıdır. Bu dram daha sonraki asırlarda daha büyük bir şiddetle sürüp gidecek ve yüzlerce şehzadenin hayatına mal olacaktır. Romanda görülen parlak bakışlı, gözlerine bakılamayan kız, hayalî bir tip değildir. Zamanımızda Muğla köylerinden birinde böyle bir kız yaşamıştır ve belki de hâlâ yaşamaktadır. Roman yazarı, bu parlak ve büyülü bakışları beş yüz yıl öncesine götürmekle esere çeşni vermekten başka bir şey yapmamıştır.

Eserin Özeti:  Roman 1403 yılında başlar.  Osmanlı, Ankara Savaşı’nda yenilmiş ve bu yenilginin sonucunda şehzadeler kavgası başlamıştır. Bu şehzadelerden biri de İsa Bey’dir. Diğer şehzadelere göre İsa Bey’in şansı nedense yaver gitmemektedir. İsa Bey’i asıl düşündüren hatunu, Bala Hatun ve doğacak çocuğudur. Doğacak çocuk erkek olursa, değişmez kader olarak diğer kardeşleri oğlunu öldürecektir. Bundan dolayı, en güvendiği adamı  Çakır’ı hanımı Bala’yı kimsenin bilmediği bir yere götürmesi için emir verir. Bu emir doğrultusunda Çakır, Bala Hatun’u süt anası olan Satı Kadın’ın obasına götürür. Satı Kadın, kocasını ve bir oğlunu savaşlarda kaybetmiş yiğit bir Türkmen kadınıdır. Küçük yaşlardaki oğlu Evren ile yaşamaktadır. Çakır olanları Satı Kadın’a söyler ve oradan ayrılarak yollara düşer.
     Şehzadeler kavgası bitmiş, İsa Bey yenilmiş ve Mehmet Bey Osmanlı’nın başına geçmiştir. Çakır’da Mehmet Bey’e sipahi olmuştur. Fırsatını bulunca Satı Kadın’ın yanına gider, Evren ile Murad’ı görür, Murad’a artık Deli Kurt denilmektdir. Çakır, Murad’ı gözleyince ona Deli Kurt denilmesine hak verir. Deli Kurt da Çakır gibi sipahi olmak istemektedir. Deli Kurt yani Murad anasının ismini Ayşe, babasının ismini Osman olarak bilmektedir, Satı Kadın ile Çakır Bey böyle kararlaştırmışlardır.  Murad’ın İsa Bey’in oğlu olduğu bilinirse hiç de iyi olmayacaktır. Çakır Satı Kadın’ı ziyaretinde Bala Hatun’un da mezarını ziyaret eder. Bala Hatun, kocası İsa Bey’in ölüm haberini aldıktan beş altı ay sonra vefat etmiştir.
     Çakır’ın Karası’da yanında iki kişiyi beslediği bir tımarı vardır. Padişah buyruğu olduğunda iki tımarlısıyla beraber savaşlara katılmaktadır. Evren ve Deli Kurt büyüyünce onları yanına cebeli olarak alır ve bu yeni askerlerin ilk savaşları devlete isyan eden Torlak Kemal’e karşı olur. Bu savaşta Deli Kurt, Torlak Kemal’i sağ olarak yakalamayı başarır ve şehzade Murat Bey onu sipahi yapacaklarını söyler.  Deli Kurt’a isteğini sorunca, Çakır’ın yanında tımar ister, bu isteği de kabul edilir ve Deli Kurt sipahi olur.
     1422’de padişah Mehmed Bey vefat eder.
     Bütün sipahilere bir aylık izin verildiği zaman, Çakır Bey, Evren ve Deli Kurt Satı Kadın’ı ziyaret ederler. Burada Satı Kadın onlara Gökçen Kız masalını anlatır. Bu masaldan Deli Kurt çok etkilenir.
     Çakır Bey yanına Deli Kurt’u alarak İstanbul’a Hasan Çelebi’nin yanına gider. Burada Hasan Çelebi kendisini Murad’ın babasının arkadaşı olarak tanıtır ve ona babasından kalan akçeler olduğunu söyleyerek onları verir. Bu akçeler İsa Bey’in akçeleridir ve ailesine verilmesi için vasiyet edilmiştir. Böylece vasiyet yerine getirilir.
     Yine Satı Kadın’ı ziyaret ettikleri bir günde adını Gökçen Kız masalından alan Gökçen Pınarının başında yemek yerlerken, uzaklarda Gökçen Kız’ı görürler. (Bu Gökçen Kız, masaldakinden farklıdır.) Gökçen Kız pınar başına su almaya gelmiştir. Geldiği zaman Deli Kurt ona bakar ve gözleri kamaşır. İnanışa göre Gökçen’in gözlerine bakan ya çıldırır ya ölürmüş. Gündüzleri peçe ile dolaşan Gökçen Kız’ın olağanüstü yetenekleri varmış. Elindeki "yada" taşı ile yağmur yağdırırmış. Yaptığı bir ilaç ile yaralıları iyileştirirmiş. O gece Deli Kurt, Gökçen’e tutulmuştur. Bir gece Yassı Tepe’nin ardında yaşayan Gökçen Kız’ı görmek için gider. Gökçen Kız kaval çalmaktadır. Deli Kurt’un amacı Gökçen’in gözlerini görmektir. Gökçen Kız gözlerini sadece evleneceği erkeğe göstereceğini söyler ve evleneceği erkeği tarif ederken de "Benden daha hızlı at süren, güreşte beni yenen" der. Böyle bir erkekle hem evleneceğini hem de gözlerini ona göstereceğini söyler. Deli Kurt gözlerinin ona zarar verip vermeyeceğini sorduğunda ise "Hayır zarar vermez, onu alıştırırım" diye cevap verir. Bütün bu olanların yanında asıl önemlisi Deli Kurt’un evli oluşuydu. Evliydi ama buna rağmen Gökçen Kız’a aşık olmuştu.
     Karamanlılara karşı yapılan bir savaşta, Deli Kurt yaralı bir Karamanlıyı öldürmek isteyen bir yeniçeriyi öldürmüş ve onunla çarpışırken yaralanmıştı. Yaralandığından dolayı Karamanlılar onu kendi yurtlarına götürmüş burada yarasını dağlayıp tedavi etmişlerdi. Deli Kurt’un hayatını kurtardığı Balaban adlı Varsak genci de Deli Kurt’un hayatını kurtarmış, onun yarasını dağlayarak. Balaban Varsak Türkmenlerinden, Tümenoğlu ailesine mensuptur. Gökçen Kız’da Varsak Türkmeni ve Tümenoğullarındandır. Deli Kurt’un öğrendiğine göre Balaban’ın amcası Gökçen Kız’ın babasıdır. Gökçen Kız’ın anası Esen Börü'nün de gözleri kızı Gökçen’in ki gibi ışık saçar ve bakanı sağ bırakmazmış. Esen Börü Uygurlardandır. Babası birinden etkilenerek Esen Börü’ye baskı yapmaya başlamış ve onu sevmemeye başlamış. Onu sevmeyince önceden ona zarar vermeyen gözleri ona baktığı an onu öldürmeye yetmiş. Burada Esen Börü ile görüşen Deli Kurt, Gökçen’in de gönlünün Deli Kurt’ta olduğunu söyleyen Esen Börü’nün sözlerine çok sevinir. Kafasına takılan bir husu vardır: Esen Börü, Deli Kurt’un soyunun yüce bir Bey soyu olduğun söylemiştir.
     Bir gece Gökçen Kız’ın yanına giden, Deli Kurt burada Gökçen Kız’ın gözlerini kendisine göstermesiyle kutlu bir gece yaşar.
     Padişahın emriyle ordu Sırplar üzerine sefere çıkar. Bu seferde Deli Kurt’un yanında kaval da vardır. Çakır buna çok kızar. Bu savaşta Deli Kurt, Sırplara desteğe gelen Macarlara esir düşer. Aralarındaki mesafe çok uzak olmasına rağmen Gökçen Kız ve Deli Kurt birbirlerine kaval çalarlar ve biribirlerinin seslerini duyabilirler. Üç yıl süren esaretin ardından Gökçen’in uyarmasıyla Deli Kurt kaçar. İzledi Geçidi’nde Macarlara karşı yapılan savaş kaybedilir, bu savaşta Çakır ve Evren şehit düşerler.
     Deli Kurt, yanında Çakır’ın eşyalarıyla beraber Satı Kadın’ın yanına gelir. Burada Çakır’ın torbalarını açtığında mektuplar görür ve anlar ki kendisi Osmanlı hanedanına mensuptur ve İsa Bey’in oğlu Murat'tır.
     Varna Meydan Savaşı yapılır. Savaşa katılan Deli Kurt bu savaşta ölmeyeceğini bilmektedir. Çünkü ona Gökçen öyle söylemiştir. Gerçekten de öyle olur Deli Kurt bu savaşta ölmez. Osmanlı ordusu savaşı kazanır.
     Evine dönen Deli Kurt, Gökçen’in, hanımının, çocuklarının ve Satı Kadın’ın sele kapılıp öldüklerini öğrenir. Artık yıkılmıştır, her şeyi bırakıp bilinmezliğe doğru yol alır…

     Ana Fikir: Türk devletsiz de düşmansız da kalmaz. Bir Türk'ün en tehlikeli düşmanı, başka bir Türk'tür.

     Eser hakkında şahsi kanaatimiz: Atsız'ın bu eseri okuyana kahramanlığı, yiğitliği, mücadeleciliği öğretmesi bakımından oldukça başarılıdır. Ayrıca bu eserde on beşinci asır Anadolusu ve Anadolu'nun adım adım Türkleşmesi hakkında roman tadında bilgi verilmektedir.
     Eserin olumsuz yönleri olarak, Osmanlı sipahilerinin sürekli şarap içmeleri, eserde bazı dervişlerin kötülenmesi olarak gösterilebilir. Halbuki; Anadolu'nun Türkleşmesinde görev alan âhiyân-ı Rûm (Anadolu esnafı), Bâciyân-ı Rûm (Anadolu kadınları) ve abdalân-ı Rûm (Anadolu dervişleri) çok önemli görevler üstlenmişlerdir. Atsız da Türk tarihini iyi bilen biri olarak bunları bilir ama romanındaki kişi ve olaylar yalnız tarihin değil yazarın hayallerinin de ürünüdürler.
     Zevkle okunan bu eserde, tarihi olayların içine aşkı çok başarılı bir şekilde nakış nakış işlenmesi yönüyle takdire şayandır. Oldukça akıcı olan bu kitabı en kısa zamanda okumalısınız.

     Yazar hakkında bilgi: 

     Nihal Atsız, 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da doğdu. Annesi Fatma Zehra Hanım, babası binbaşı Mehmet Nail Bey’dir. Ahmet Nejdet Sançar ve Fatma Nezihe Çiftçioğlu isimli iki kardeşi vardır. Fatma Zehra'nın vefatı üzerine Mehmet Nail Bey, 1931’de yeniden evlendi. Ancak 2 yıl sonra eşinden boşandı. Atsız, ilk ve ortaöğrenimini Kadıköy’de tamamladı. Daha sonra Askeri Tıbbiye’ye girdi.

     Bu dönemde Türkçülük akımının etkisine girmeye başladı. Bu yüzden yaşadığı problemlerden dolayı 1925’te Askeri Tıbbiye’den atıldı. Kısa bir süre sonra Kabataş Erkek Lisesi’ne yardımcı öğretmen olarak girdi.

     Daha sonra şehirlerarası vapurlarda kaptan olarak çalıştı. 1926 yılında yatılı olarak İstanbul Darülfünunu Edebiyat Bölümü’ne kayıt olan Atsız, bundan bir hafta sonra askerliğini yapmak için okula ara verdi. Üniversiteye geri döndükten sonra, bir arkadaşıyla birlikte “Anadolu’da Türklere Ait Yer İsimleri” adlı bir makale yazdı. Bu makale Türkiyat Mecmuası’nda yayınlandı. 1930 yılında mezun oldu.

     Yazdığı makale, öğretmeni Mehmet Fuat Köprülü’nün dikkatini çekmişti. Bu yüzden Atsız’a bir şekilde yardımcı olmaya ve onu yanına almaya çalıştı. Atsız mezun olduktan sonra 8 yıl boyunca liselerde mecburi hizmet yapmalıydı ancak Köprülü bu mecburi hizmeti affettirdi ve onu 1931’de asistanı olarak üniversiteye aldı.

     Asistanlık görevine başladıktan sonra Atsız, hocası Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi isimlerle birlikte “Atsız Mecmua” adlı Türkçülük yanlısı bir dergi çıkartmaya başladı. Ancak dergide yayınlanan “Dârülfünûn’un Kara, Daha Doğru Bir Tabirle, Yüz Kızartacak Listesi” makalesi yüzünden 1933 yılında asistanlıktan uzaklaştırıldı.

Bu tarihte Atsız, öğretmenliğe dönmeye karar verdi. Malatya’ya tayini çıktı. Burada birkaç ay Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra yeni tayini üzerine Edirne’ye gitti. Bu sırada “Türkçü Dergi” sıfatıyla “Orhun” isimli bir dergi çıkartmaya başladı. Bu derginin yayınına, ders kitaplarında okutulan tarihi açık ve ağır şekilde eleştirdiği için bakanlar kurulu tarafından son verildi.

     Nihal Atsız 1934 yılında İstanbul’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na atandı. Burada 4 yıl çalıştıktan sonra 1938’de görevden alındı. Öğretmenliğe 1939 yılına kadar Özel Yüce-Ülkü Lisesi’nde devam etti. 1939-1944 yılları arasında Boğaziçi Lisesi’nde görev yaptı. Bu sırada Orhun adlı dergiyi tekrar yayınlamaya başladı.

     Bu yıllar İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiği ve Türkiye’de ideolojilerin çarpıştığı bir dönemdi. Atsız, Orhun Dergisi’nin bir sayısında o sırada başbakan olan Şükrü Saracoğlu’na bir çağrı yayınladı. Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali gibi isimlerin Marksist bir hareket içinde olduğunu öne sürdü ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in istifa etmesini istediğini belirtti. Bu çağrı, birçok ilde komünizm aleyhinde ufak çaplı ayaklanmaları tetikledi. Tepki uyandıran bu mektubun ardından Atsız, Boğaziçi Lisesi’ndeki vazifesinden alındı ve Orhun dergisi tekrar kapatıldı.

     Sabahattin Ali, mektupta “vatan haini” olarak suçlanması nedeniyle Atsız’a bir hakaret davası açtı. Bunun üzerine 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1944 yılında dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Nihal Atsız ve 34 arkadaşı aleyhine bir konuşma yaptı. Bunun üzerine grup yargılanmaya başladı ve Atsız 6.5 yıl hapse mahkum edildi. Fakat karar temyize gidince bu süre 1.5 yıla indirildi.

     Atsız, 2 yıl kadar iş bulamadı. 1949’da bir arkadaşı milli eğitim bakanı olunca onun aracılığıyla bir kütüphanede çalışmaya başladı. Bu sırada Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Haydarpaşa Lisesi’ne atanarak burada öğretmenlik yapmaya başladı.

     1952’de “Türkiye’nin Kurtuluşu” adlı konferansı üzerine bazı gazeteler Atsız’ın aleyhinde yazılar yazdı. Bunun üzerine Haydarpaşa Lisesi’ndeki görevinden alınarak tekrar kütüphaneye tayin edildi. Süleymaniye Kütüphanesi’nde emekli olduğu 1952 yılına kadar çalıştı.

     Atsız, 1950 yılında “Orkun” adlı dergide yazarlık yapmaya başladı. Bununla birlikte “Ötüken” adlı dergiyi de yayınladı. Bu dergilerde yazdığı bazı makaleler, genel anlamda “Marksistlerin Doğu’daki Gizli Çalışmaları” diye adlandırdığı yazıları tepki topladı. Bu sırada “Ötüken”deki yazıları yüzünden Atsız ve bir arkadaşı açılan dava sonucunda 15 ay hapse mahkum edildi. Bu mahkumiyet kararının ardından çalıştığı üniversitedeki öğretim görevlileri ve öğrencileri dönemin cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ten Atsız’ın affını istedi. Bu istekleri cumhurbaşkanı tarafından kabul edildi.

     Nihal Atsız, geçirdiği kalp krizi sonucu 11 Aralık 1975 tarihinde vefat etti.

     Bazı Eserleri:
1. Bozkurtların Ölümü (Roman)
2. Bozkurtlar Diriliyor (Roman)
3. Deli Kurt (Roman)
4. Ruh Adam (roman)
5. Yolları Sonu (Şiir)
6. Aşıkpaşaoğlu Tarihi
7. Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler
8. Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz
9. Makaleler 1-2-3 
10.Turancılık, Milli Değerler ve Gençlik
11.Türk Ülküsü
12.Türk Tarihinde Meseleler
...

Powered by OrdaSoft!