(“Çocukluğumun Sokaklarında” dizisinden)

     Ağustosun sonlarıydı. Çok geçmedi, düğün mevsimi başladı.

     Düğün güzel şey, özellikle evlilik düğünleri… Aynı köyden bir ağabeyimiz mi evlenecek yoksa ablalardan biri mi evlenecek; her neyse önemli değil; düğüne gelenler sokaklarımızdan “yar yar” türküleri söyleyerek gümbür gümbür geçmeye başladılar mı  tüylerim diken diken olur, yerimde oturamam. Çabucak büyümek mi istiyordum ne? Tatlı tatlı hayallerim beni tutup geleceğe mi götürüyordu yoksa… Doğrusu, bütün çocuklar böyledir yalnız birbirimize söylemeye çekiniriz. Her seferinde gözlerimin önünde böyle bir manzara canlanır.

     …

     Arabalardan inip düğün salonuna doğru ilerliyoruz. Ben sağdıçlarımın arasındayım. Onlardan biri ansızın “Ey sırık! Çok dikilme de biraz eğil” diye böğrüme vurdu. Ona surat asıyorum. Başımı eğerek, dizimi bükerek yürümekten terlemişim. Uzun boylu olursanız bu da işkence.

     Geniş bahçeyi kaplayan masa sandalyelere oturuyoruz. Öğrenci dostlarım tarlarını tıngırdatarak şarkıya başlıyorlar.

     Önce içecek bir şeyler sonra pilav veriliyor. Bana ayrı bir tabakta “güvey hakkı” geliyor: Küçük tabakta yarım kilo kavurma. Onu iki yanımda oturan dostlarım Eryiğit’le Saim hallederler. Eti pek sevmiyorum ama onlar çok seviyorlar. Sofra duası okununca yaşlı bir adam elinde bir paketle yanıma geliyor.

     -Haydi damat! Kalk bakalım.

     Damatlık elbise giydiriyor. Başıma doppı… Belime atlas belbağı bağlıyor. Sonra bekar yaşıtlarım ve etrafdaki kara kuru çocukların bana imrenen bakışlarını hissediyorum.Biraz kızarıp başımı eğerek gelinin durduğu odaya doğru yürüyorum. Bir yanımda Eryiğit, bir yanımda Saim. Saim kulağıma fısıldıyor:

     -Yine ayağına bastırıp bizi rezil etme ha. Fırsatını kollayıp sağ ayağını hemen…

     Saim evli ya biliyor, o ailenin biricik oğlu olduğundan erken evlendirmişler. Gelinin kapısında bizi o köyün gençleri ters ters bakarak karşılıyorlar. Duruyoruz. Yaşlı bir adam elinde bir yollukla çıkıp “Haydi, geln” diyor. İki taraftan iki genç ayrılıp büyükçe bir belbağı kadar ancak gelen yolluğun iki ucundan tutuyorlar. Yolluk, gelinin entari parçalarından kesilip dikilmiş. Benim ona ayağımı basıp atlayarak geçmem gerek. Geçiyorum. İki taraftaki gençler onu telaşla çekiyorlar. Ben onlara aldırmadan içeri giriyorum. Eryiğit’le Saim de iki yanımda. Onlar bana gelinin kapısına kadar yoldaş olacaklar, sonra sıkıcı, parfüm ve ter kokusu yayılan, duvarlarına rengarenk nakışlar işlenmiş odadaki kadınlara teslim edecekler. Sonra eşikte durarak üstüme saçı saçacaklar. Kadınlar parlayarak halıya dökülen madeni paralar için genç kızlar gibi birbirlerini itip kakacaklar. Sonra ise… Bazıları beni koltuğumdan tutup yukarıdaki gerdek odasına götürecekler.

     Gerdek odasında gelin, altın alınlık takmış, yüzü tülle kapalı, gayet nazik ve heyecanlı bekliyordu. Yüzü görünmüyordu. Dediklerine göre bize büyük bir ayna göstereceklermiş. Ben onu, o beni aynada görecekmişiz… Aslında biz önceden görüştük. Söz vermişim, severek evleniyorum. İşte ağabeyim, yengemle evlendi ya ne zaman biraz içse askerlik zamanında gördüğü bir kızı özleyip ağlar…

     Ben, gerdekte gelinin parmağına yüzük takarken, parmağından bal yalarken, onu aynada görüp gözlerimi kısıp dalga geçtiğimde… Dışarda dostlarım kan, ter içinde yolluğu çekiştiriyor olacaklar. Yolluğu mutlaka onların almaları lazım. Tembih etmişim, almasınlar da göreyim… Yolluk çekip almada bizim köylülerin dengi yok, olmayacak da.

     …

     Genellikle biz çocukların evlilik düğünlerine meraklı olmamızın, onu ilgiyle beklememizin de esas sebeplerinden biri işte bu yolluk çekiş. Başka şeylerle pek de işimiz yok. Bekleriz ki çabuk pilav yense, güvey delikanlıya damatlık giydirilse, yolluktan çabucak atlayıp geçse… Asıl ilginç olan bundan sonra başlar. Yolluğun bir ucunu bizim taraftan mutlaka Batur ağabey tutardı. O güçlü kuvvetli traktörcü delikanlı. Güvendiğimiz adam. Batur ağabeyin olduğu yerde içimiz rahat. Biz, yolluk çekme oyunlarının etrafında fır fır dönerek: “Haydi, Batur ağabey! Haydi, Sadık ağabey, çek! Timur ağabey, yolluğa basma!” diye bağırarak koşarız. Biz de katılmak isteriz ama nerde… Onların arasına katılmanın imkanı var mı? Saim bir sefer girmiş, öylece çıkıp kaçmıştı. Ertesi gün baktık, parmakları parçalanmış, ezilip kararmıştı.

     Yolluk alma yarışında bazıları bıçak kullanırlar yani çekip almaya güçleri yetmeyince kesip almak isterlerdi. Şimdi bu hem namertlik hem de çok tehlikeli iş. Birinin etine değse ne olacak? Böylelerini Batur ağabey farketse hemencecik kalabalıktan çekip alır, sessizce –o zamanlar sövmezdi- iki üç tokat atıp gönderirdi. Sonra yine öfkeyle kalabalığın arasına katılırdı. Çok geçmeden herkesi perişan edip yolluğu çekip alırdı. Onu dostlarına, biz çocuklara azar azar kesip paylaştırırdı. Biz niyet tutup onu saklarız. Batur ağabey işte böyle delikanlı. Hepimiz ona benzemek isteriz…

     …

     Ağustos sona eriyor.

     Çok geçmeden düğünler başlar. Bizde de düğün telaşı var. Ablamı göçüreceğiz. Yolluk çekme oyunu iyi olsa gerek. Şehirliler de ustaymış diyorlar.

     …

     Düğün günü yolluk çeken gençlerin nedense çoğu görünmedi. Hepimiz şaşırmış durumdayız. Bellerine enli kemer bağlamış, şık giyinmiş şehirli sağdıçları görünce içimizi bir korku sarıyor. Bunlarla kim çekişecek? Rezil olacağız…

     Lakin güveyi kapımıza doğru götürürlerken yolluk çeken ağabeylerimiz toplanıp geldiler. Hepimiz “Yaşasın!” diye bağırdık. Yalnız, Batur ağabey görünmüyordu. Ondan içimiz huzursuz. “Gelir” diye her tarafa bakınıyoruz…

     Yolluğun bir ucunu hısımların tarafında pehlivan kılıklı, badem bıyıklı bir delikanlı yakaladı. Bizden Sadık ağabey. Onun da eli yatkın. Lakin, Batur ağabeyin kendisi çok iyiydi. Eh, nerelerde kalmıştı? Böyle kritik zamanda gelinmez mi? Anasının rahatsız olduğunu söylüyordu, hastaneye mi gitti? Kendisi mi rahatsız? Kim bilir, herkesin kafasında, her çeşit hayal…

     Güvey yolluğun üzerinden atladı.

     — Haydi, hoop!

     Şehirli pehlivan nara atarak yolluğu tutup çekti.

     Sadık ağabey uçarak gidip onun göğsüne çarptı. Sonra çöktü. Göz açıp kapayıncaya kadar pehlivan onu sürüklemeye başladı. Hepimizin aklı başından gitmiş, aptallaşmıştık. Hayret, Sadık ağabey bırakmadı. Bu arada iki tarafın gençleri gidip yolluğa yapıştılar. Biraz rahatladık…

     Şehirlileri usta dedikleri kadar varmış. Onlar hep birlikte “Çek! Haydi, çek!” diyerek bizimkileri epey bir yere kadar sürükleyip gidiyorlar, sonra herhangi bir duvar veya ağacı gözlerine kestirip birden bire arkaya itiyorlardı. Duvara veya ağaca sertçe çarpan gençler sessizce oyundan çıkıp gidiyorlardı. Tekrar girmeye cesaret edemiyorlar, sonra dışarıda durmaya mı utanıyorlar yoksa kızıyorlar mı, yine çekişmeye katılıyorlardı… Nihayet bizimkilerin safı seyrekleşmeye başladı. Kalanlar da her taraftan, her biri kendi kafasına göre çekiyor, bu ise masaldaki turna balığı, kuğu ve yengecin arabayı sürüklemesine benziyordu.

     Batur ağabey böyle yapmazdı. O, düzensiz çekip duran arkadaşlarını başıyla işaret ederek yanına alırdı. Hepsi bir tarafa geçip gücü bir tarafta toplayınca yavaşça “Başladık!” derdi.  O sırada beş altı iri yarı genç nara atarak çekerdi ve rakipler dökülüp kalırdı. Son rakibin de eli çektirilince bizimkiler yolluğu bırakıverirlerdi. Batur ağabey ise onu bayrak gibi havaya kaldırarak kalabalığın arasından fırlayıp çıkardı. Böylece sonunda yolluk çekilip alınmış kabul ediliyordu.

     Şimdi ise böyle becerikli kimseler yok.

     Biz çocuklarsa herkesten çok bağırıp çağırıp kalabalığın etrafında koşuşuruz. Sesimiz çıktığı kadar bağırarak bizimkilere moral vermek isteriz. Şimdilik daha fazla işe yaramıyorsak elden ne gelir?

     Yolluk çekenler su gibi ter içinde kalmışlar. Büyük kazandan çıkmış gibi hepsinin tepesinden buğu yükseliyor. İki tarafın da şevki azalmış, yavaş yavaş, muhtemelen nasıl kolay bir fırsat yakalarız diye bekleyerek yolluğu çekiyorlar.

     Misafirlerden bir bıçak çıkarmış olmalı, Sabir ağabey onu sürükleyip çıktı, yumruklaştılar. Başkaları karışmadan büyüklerimiz onları ayırdı. Misafir bir kenarda rengi solup kalıverdi. Sabir ağabey yine oyuna girdi… 

     Bütün adet, gelenek sona erince ablamı içerden alıp çıkararak arabaya bindirdiler. Lakin yolluk çekme bir türlü biteceğe benzemiyordu. Arabalar korna çala çala sinyal vermeye başladılar. İki tarafın yaşlıları sabırsızlanarak yolluk çeken gruba yaklaştılar. “Yeter artık! Bırakın. Dağılın, yeter!” diyerek gençleri acele ettirmeye başladılar. Ama kimsenin bir dediğini iki etmeyen bizim gençlerin de şehirlilerin de kendilerini oyuna kaptırdıklarından yaşlıları işitmeyi canları istemiyordu.

     Birisi bir kova buz gibi su getirip onlara serpmek istedi. Köyümüzün muhtarı onu azarlayarak suyu döktürdü. Sonra yolluk çekenlere yaklaştı:

     — Çekebiliyorsan gevşemeden, birden çekip al! Yapamıyorsanız hepiniz şu tarafa geçin. Yoksa ben mi oyuna gireyim? Diye bağırdı.

     Sanki bu sözleri bekliyormuş gibi Sadık ağabeyin hırıltılı sesi işitildi:

     — Haydi, ha arkadaşlar!

     Birden ortalık karıştı.

     Şehirli pehlivan da atıldı:

     — Çek! Yapış! Diye arkadaşlarına bağırmaya başladı.

     Biraz sonra baktık ki Sadık ağabey, Sabir ağabey, Turab ağabey, Timur ağabey hepsi bir tarafta. Hep beraber bağırıştık.

     Ağabeylerimiz de bunu bekliyormuş gibi büyük taşlı yola doğru hısımları sürüklemeye başladılar. Hısımlar kendiliklerinden yolluktan ellerini çektiler. Nihayet şehirli pehlivanın da toz toprak içinde, tek başına sürüklendiğini gördük. “Bırak! Bırak!” der gibi bağrışarak koştuk. Pehlivan bir yere kadar yolluğa asıldı ya sonra utandı mı ne bıraktı.

     Sadık ağabeyin elinde havaya kaldırılan yolluğu görünce hepimiz bağırıştık. Sonra hevesle onun etrafını sardık. Lakin Sadık ağabey yolluktan bir parça yırtıp hiç birimize vermedi. Aksine koltuğuna alıp öbür tarafa gitti. Üzüldük. Ömründe bir kere kazandı ve kıskandı ha…

     Hısımlar arabalara binip “yar yar” türküleri söyleyerek yola düştüler. Sadık ağabey arkadaşlarını alıp bir tarafa gitti. Eryiğit, Saim ve yine bir iki çocuk onların peşine takıldı. “Nereye gidiyorsunuz?” dediğimde Saim, “Seni ilgilendirmez!” diye azarladı. Şaşırdım. Bunlara ne oldu ki?

     Onlara inat gittim. Köyün dışındaki çaya doğru koştuk. Sadık ağabeyler köyün sonundaki eve uğrayıp geçtiler ve çay kenarına indiler. Bu evde Batur ağabey annesi ile oturuyordu. Şimdi de evdeydi. İçeride ışık da görünmüyordu, her yer karanlıktı.

     — Batur! Şehirlileri de hallettik. İşte alıp getirdik.

     Bu Sadık ağabeyin sesi idi.

     Çocukların arkasından koşarak yetişip onların omuzlarından yavaşça baktım. Çay kenarındaki büyük kayanın üstüne oturan Batur ağabey yerinden ağır ağır doğruldu. Sadık ağabeyin yanına geldi. Ondan yolluğu alıp tekrar gitti, kayanın üstüne oturdu. Onu sessizce yüzüne bastırdı. Şaşırdım. Batur ağabey ne yapıyor öyle? Ağlıyor mu? Dağ gibi delikanlı neden ağlıyordu? Yolluğu bizimkiler aldılar ya…

     Gençler birer birer gidip onun etrafına çöktüler.  Biraz sonra Turab ağabey nasihat verir gibi söze başladı.

     —Batur’ım, sen üzülme… Senin gibi delikanlıyı küçümsediyse  sonunda pişman olacak. Çok pişman olacak… Tamam, bırak şimdi dostum. Üzüldüğüne değmez.

     Diğerleri söze karışmadan başlarını eğmişlerdi. Çocuklar da…

     Sessizce geriye doğru çekilmeye başladım. Onların beni fark etmesinden, görmesinden çekiniyordum. Çay kenarındaki yola çıktım ve arkamdan bir kovalıyormuş gibi can havliyle koştum…

 *     *     *

1980 yılı

Özbekçesinden Türkiye Türkçesine çeviren: Muhammed Emin Tuhliyev

 

 

 

Powered by OrdaSoft!