-“Mutlu musun?” dedi.

     Uçurumun kenarındayım Hızır mı diyecektim. Düşmeme ramak kaldı. Hiç düşünmemiştim mutlu muyum diye. Şimdi nereden çıktı bu soru. Ne güzel yaşıyordum aklımı yele vermişçesine. Hiç düşünmeyince rahattım. Aklım takılmıyordu herhangi bir mevzuya. Aklımın olduğunun farkına varınca cinnet kendini yanı başımda hissettiriyordu. Uzun uyku nöbetleri de hep akıldan kaçmak içindi. Bir çomak gibi girdi beynimin kıvrımlarının arasına şimdi bu soru. Mutlu musun?

     Kekremsi bir tadı var bu saatlerde yalnızlığımın. Kendimle hasbihal edince bakıyorum yanı başımda belirivermiş. Dokunamıyorum, ama hissetmekteyim. Fısıltılarını duyuyorum. Her daim melankolimin hal hatır sormaya uğradığından bahsediyor. Bunları bana neden anlatıyor ki. Keşke hiç kimse sormadan konuşmasa. Niçin anlatıyorlar? Her yerde değişik tonda sesler yükseliyor. Uğultu oluyor sonra beynimin içinde. Sonra içimin karanlık mahzenlerinde yankılanmaya başlıyorlar. Ürperiyorum. Ara sıra kadın çığlıkları karışıyor seslerin arasına. Cennet anaların ayakları altında iken cinnet bu kadınların çığlıklarında soluk alıyor. Bir yağlı urgan alıp geçireceğim boynuma. Genzim yanıyor. ‘Hava kurşun misali ağır’. Ölmekten korkuyorum. Ölünce bir kuş gibi ölmeli demek istiyorum sokağın ortasında bağırıp. Niye çıkıp bağıracağım ki. Narsist bir yapım var galiba. İlla ki iz bırakmak. Bu kadim zaman afyonunun hala buğusu tüter insanoğlu üzerinde. Ölünce, bir yaprak düşerse eğer kederinden toprağa yetinmelidir insan. Kalabalıklara karışmanın akılla sevişir hiçbir yanı yok. Ölünce ölürsün. Sonrası sessizlik.

     Bir sarkaç mıyız biz? Göbek bağımız kesilmedi mi yoksa? Hala sallanır mıyız arasında bir hoyrat kaderin kıvrımlarının. Gitsek mesela uzak yerlere. Ama sonra demezler mi ‘bir sarkaç nereden bilsin gidip de gelmemeyi’. Çamurdan değil miydi hamurumuz? Gidemez miyiz geri dönmemecesine. Atmıyor mu ‘göğsümüzde sürgününü geri çağıran bir damar’. Mehlika Sultan’a aşık olsak. Kaf dağlarına gitsek. Bir daha geri dönmesek. Rıhtımda bekleseler gözleri nemli, bilmeseler giden yolcuların geri dönmeyeceğini. Hem geri dönmek üzere gidilir mi hiç. Gözlerimiz nemli olmasın artık. Artık gözlerimiz namlu olsun geleceğin ve uzak iklimlerin yarınlarını hedef alan. Tam kalbinden vurmalı. Zaten ‘ok değince bir kuşun ancak kalbine değermiş’. Öyle diyor bir modern zaman bilgesi. Geleceği tam kalbinden vurmaya gidiyoruz. Gidiyoruz Mehlika Sultan diyarına. Kaf dağına gidiyoruz. ‘Gözlerimiz nemli değil, gözlerimiz namlu’.

     Kafamın içi dağılmış pazar yerlerine benziyor. Memleketi de ona benzetmişlerdi zamanın ibresi bu kadar paslı değilken. Nereden baksan tutarsız bir aşk sendromu diyorlar bendeki adına hüznün. Hüzünlenince yüreğim kızıla çalıyor. Batan güne benziyor. Yoksa hiç alakası yok turuncu devrimle falan. Hem ben komunist falan hiç değilim. Nasıl yazıldığını bile bilmem onun. Ben sıradan bir çocuğum, bir gece vakti bütün büyüklerine küsen. Hüzünleniyorum, bir cigara sar diyor içimden bir ses. Bu sesi hiç tanımıyorum. Aşina değil kulaklarım bu yabancının titreyen sesine. Cigara sarılan zamanları geride bıraktık farkında değil. Hem sağlığımdan sorumlu bakanlık cigaranın hüzün ile alakası yok diyor. Akil adamlar bunlar. Yok diyorlarsa vardır illa bildikleri bir nane. Hem cigara da neyin nesiymiş. Artık ona cigara bile demiyorlar. O da eski albümlerde yerini aldı. Onun yazıldığı kağıtlar çoktan sarardı. Sade hüzünlenmekle kalsam iyi. Sıkılmakta canım aralıksız. Kuş mu vursak acaba? Canı sıkılınca insan kuş mu vurur? Tam kalbinden vurabilir miyiz ki?

     Bir beyaz entari satın alsam, bağlasam kollarımı dirseklerden deli muamelesi yaparlar biliyorum. Delilik artık akıldan sıyrıldı. Hem deli muamelesi görmeyen bir adam gitsin inançlarını dava etsin. Müebbet veriyorlar, yağlı urgan Museum de Historia’ya kaldıralı beri. ‘Cogito ergo sum’, tam alnımın ortasından vursun beni karım diyor köşe başında bir adam. Çıldırmış olmalı. Bir muzip sırıtma yapışmış suratına, karısı arkasından ağlayarak ilerliyor. Fazla sürmez gidicidir bu adam dedi o yabancı ses. Akıl gidince arkasından ne varsa gidiyor mu yani. Bir başkası eğmiş başını önüne geçip gitti önümüzden. Birden aklıma bütün acılar içine aksın diye başı eğik yürüyen adam geldi. Bu da onlardan birisi gibi duruyor. Bu adamların ortak bir noktaları olmalı. Uzaktan bakınca benziyorlar da birbirlerine. Yaklaşınca yanlarına alınlarının kıvrımlarında vatanımın coğrafyasını okuyorum. Her biri farklı bir hüznü dokumuş kilim kilim yürek üstünde. Aynı yürek ikliminde bitiyor bunların hüzünleri. Hüzünleri benzeyince adamların acı ile işlenmiş yüz kıvrımları da benziyor. Acaba bana da benzeyen var mıdır? Ah biricik hüznüm. Sen hangi iklimden gelirsin?

     -Memnun musun hayatından?

     Yine sordu. Sormasa orta yerinden çatlayacak sanki. Dokunsalar ağlayacağım, biliyorlar. Biraz nezaket gösterip aradan sıvışsalar. Elleri değmese mesela ellerime. Titremese yürek tellerim. Rebab gibi yanık sesi var. Dağlıyor, paralıyor. Ellerime, yüreğime dokundular. Anladım pek nazik değillermiş. Ama ruhumu niye rahat bırakmıyorlar. Tanrım! Sen ellerimden tutmasan düşeceğim, biliyorum. Sen ‘kirli ayakları ile yüreğimi tepelemelerine’, paslı elleri ile ruhuma dokunmalarına izin vermesen çok mutlu olurum. Yüreğimde sayısız çocuk bir araya gelip sana teşekkür eder. Hem ben başka birşey dilemem, af dilerim. Bir bad-ı saba esti galiba yürek iklimime.

     Bir kuğunun gökyüzünde süzülmesi gibi süzüldü mavi eşarbı göğsünün derinliklerine. Ötesini söylemeyeceğim. Kalbim kırılır, ağlarım sonra. Kalbim tir tir titriyor. İçimde öyle güzel duygular var ki dönüp bir daha baksam herşeyi paramparça edeceğim.Baksam gönül razı değil, bakmasam paramparça. Dili pare pare etmeyen aşka ne hacet.

Powered by OrdaSoft!