Çanakkale içinde, aynalı çarşı varmış,
Dağları, kekik kokarmış Çanakkale’nin.
Yaylaları, elif elif sevda kokarmış.
Çanakkale içinde aynalı çarşı varmış…
Aynaya bakacak, saç tarayacak zaman yokmuş velâkin.
Taraklar, Yemen’de Sarıkamış’ta kalmış…

Koca koca yoksulluğu varmış ülkemin.
Koca koca yalnızlığı.
Yedi düvele karşı tek yürek, yedi düvele karşı,
Yedi veren gül olmuş ülkemin yiğitleri.
Bir destan yazılmış Çanakkale’ de
Bir destan yazılmış ki, her satırı kanla dolu.
Bir destan yazılmış ki, başka tarih yazmaya, yetmemiş tarihin kolu.
Kan varmış bu destan da, yar varmış bu destan da.
Vatan varmış bu destanda.
Bu destan ki, her yanı Anadolu dolu...

Kahpeliği yiğitlik sanmış birileri.
Birileri geçip gidilecek yol sanmış Çanakkale’yi.
Birileri, kanlarıyla yazmış bu efsaneyi,
“Çanakkale geçilmez bire deli. Çanakkale geçilmez!”

Gökten, kan yağarmış Çanakkale’de.
Ölüm kusarmış, namlunun ucundan vınlayan toplar.
Ölüm, saçarmış.
Ve komutanın sesi tüfek gibi patlarmış.
“Hele koç yiğidim,” dermiş kumandan,
“Hele, kahramanım, dayan.
Dayan ki kan düşmesin aşa,
Dayan ki su düşmesin ataşa.
Dayan ki; tarih durana kadar, adam gibi yaşa.”

“Sıla nedir ?” diye sormuş onbaşı.
“Sıla nedir Seyit?”
“Sıla,” demiş koca Seyit,
“Bayrağın dalgalandığı yerdir.”
“Sıla,” demiş koca Seyit,
“Ezanın okunduğu yerdir.”
“Sıla,” demiş koca Seyit,
“Toprak vatan kalsın diye,
Kanların döküldüğü yerdir.”
 
“Hele,” demiş komutan.
“Hele Seyit’im’ davran!
Bu boğaz ki geçilmeye,
Madem, bayrağın dalgalandığı yerdir sıla,
Madem, ezanın okunduğu yer,
Madem kanın döküldüğü yer sıla.
Sılayı savurmayalım yele, zayi olmasın emekler.
Bu boğaz ki geçilmeye, geçilmeye Mehmet’ler.”
Yeminler edilmiştir, Babaya ataya, cana,
“Söz,” denmiştir kumandana.
“Söz ki kumandanım,
Ölüne ölümün en güzeliyle.
Lakin baş yerde dönülmeye.”
 
Antalyalı Hakkı konuşur;
“Baş yerde dönülür mü komutan?
Bıraktı da geldi derler adama,
Ve öyle bir kara çalarla ki anlına,
Gâvur derler, korkak derler.
Başım yerde dönsem, bakmaz yüzüme anam.
Başı yerde dönsem, koymaz eve babam.
Başım önde dönsem, karımı koynuma alamam.
Başım yerde dönsem, yaşayamam kumandan.”
Anadolu’da analar haberler bekler.
Çanakkale demek vatan, Çanakkale demek ana,
Çanakkale onur,
Çanakkale namus,
Çanakkale can demek…
Çanakkale geçilmez bire kumandan.
Çanakkale demek, Mehmetçik demek...”
 
Anadolu'dan gelir Çanakkale’nin tayını.
Olmayan tayınlar toplanıp gönderilir askere.
Tayının katığı umut, tayının katığı sevda,
Tamah etmese de tayına Mehmet;
Açlık zor zanaat, düşman başına...
Sanır ki… Karın gurultusunu duyar tertibi.
Utanır açlığından, sarılıp yattığı mavzerinden utanır.
Utanır, guruldayan karnından.
Unutmak için açlığını, suya sarılır.
Üç yudum su, bir dilim ekmek, üç yudum su, düşmana atılacak kurşun.
Üç yudum su, anan, vatanın, sevdan...
Üç yudum su, dayan Mehmet’im dayan…
 
Tek gözü şehla bakar bakırcının Halil’in
Tek gözü şehla bakar ve bağırır her fırsatta;
“Karavana atan, karavanaya yanaşmaya ha!”
O, tek gözüyle Halil, her atışta, iki düşmanı yıkar.
Bilir ki Bakırcının Halil, her mermide bir çocuğun geleceği,
Her mermide, bir gelinin düşleri vardır.
Düşler geniştir, umman misali, lakin siperle dardır.
 
Galiçya’da üç yerinden vurulmuştur Ömer.
Şaramplen parçalamıştır sol omzunu.
Lakin öyle bir oturtur çakaralmazı omzuna.
“Acımaz ki” demiştir, tertibi sorduğunda.
“Acımaz omzum momzum!
Ne zaman düşman gece bu boğazı...
İşte o an, bu çürük omzum,
Yerinden kopsun!”
Çanakkale içinde aynalı çarşı…
Çarşıyla marşıyla işim yok gardaşım.
Ben, düşmana karşı durmaya gelmişim.
Ben, ölmeden mezara konulmaya.
Ben, vatan yoluna can vermeye gelmişim.
Lakin söz vermişim kendi kendime,
Ben düşmeden, bir düzinesini indireceğim yere.
Görsünler çiğnemeye geldikleri toprakları,
Görsünler ki pişman olsunlar.
Görsünler ki Türk ne demek, anlasınlar…
 
Böyle kavga mı olur babam?
Yedi düvel toplanmış, aç köpekler gibi saldırmada.
Ulan! Nasıl bir savaş bu? Bu nasıl kavga?
Savaş mert oyunudur, bunların savaşları bile kahpe.
Top yağdırılar bir, bir de mermi savururlar, saklandıkları inden.
Er seniz çıkın ula meydana! Erseniz, basın bakalım yere.
Göstersin size koca Seyit, Halep nerde, arşın ne?
 
Saat kaç? Kimin umurunda saat...
Vakit ne? Günlerden hangi gün? Hangi tarih?
Kimin umurunda Koca Seyit? Kime ne?
Yine başlandı uzaktan uzağa toplar.
Yine başladı ki, yer gök şarapnel.
Önce Ahmet mi düştü yere? Sonra Kerim, sonra Yusuf, sonra Hamza...
“Kalkın be! Yerinizden kalkın hadi!
Topla ölmek, yakışır mı askere?
Asker dediğin ayakta ölür.
Sözünüz yok mu sizin yol bekleyenlere?
Hele kalkın yoldaşlarım! Hele kalkın gardaşlarım!
Bak yola çıktı gidiyor gemi.
Bakın elden gidecek Anadolu!
Uyanın ha, uyanın yiğitlerim!
Durdurun şu gideni…”

Ses gelmedi gardaşlardan,
Ses gelse de duyamazdı Koca Seyit.
Düşen her şareplen kocaman oyuklar açtı
Her oyuk onlarca gardaşını yuttu Seyit’in.
Her oyuk, onlarca tertibini
Çırpındı koca Seyit,
Yer yarıldı, yerin üstünde kaldı,
Utandı ölmedim diye.
Utandı, utandı…
Sağa baktı koca Seyit, sola baktı.
Kan kusuyordu gökyüzü.
Kan akıyordu Çanakkale.
Çanakkale kanıyordu,
Koca Seyit’in yüreği yanıyordu…
 
Üç adım önünde gördü Ömer’i.
Sol yanı parçalanmıştı Ömer’in.
Sol omzu, düşü vermişti yere.
Yağmurda, gelincik misali...
Bağırdı Ömer’e Koca Seyit.
“Kalk Ömer’im kalk!” Dedi.
“Kalk Ömer’im kalk!”
Ömer ses vermedi…
 
Duman dumandı Çanakkale, duman dumandı,
Toprak, Çanakkale misali kanıyor,
Toprak, koca Seyit misali yanıyordu.
Bıraksalar ayağa kalkacak,
Bıraksalar, yere düşen Mehmetlerin öcünü alacaktı.
Bıraksalar, cana gelecek hesap soracaktı…
Topraktı, namustu, canlar feda edilirdi bir karışına.
Bırakmadılar.
 
“Giden gitti,” dedi kendi kendine.
“Giden gitti. Lakin ayaktasın sen.
Hani bir söz verdiydin kendine,
Şimdi o sözde durma sırası.
Bu vatan için ölme sırası,
Bilirsin, bulunurmuş ölümden gayrısının çaresi.
 
Kapadı gözlerini bir an.
Anasının hayali düştü yüreğine.
Anasının ardında yavuklusu,
“Nerden”? Diyorlardı Seyide.
“Nereden geldin Seyit? Çanakkale’den değil mi?
Nasıl izin verdin, düşmanın o boğazı geçmesine?
Sen ki koca Seyit tin hani? Sen ki erdin, sen ki yiğittin,
Nasıl bakacağız el âlemin yüzüne?
Nasıl sarılacak bebelerin beline?”
Karısının, helalinin, sesi çınladı kulaklarında…
“Düşmanı yok etmeden, sağ gelme evine.
Mehmed'in doğdu sen gittiğinde
Mehmed'ine namert dölü dedirtme.’’
Toplandı Seyit, dağlar bayırlar toplandı.
Ses kesildi dağlar, ses kesildi ağaçlar, ses kesildi kuşlar.
Kafasından geçenleri, silkeledi attı Seyit.
“Bırakman,” dedi kendi kendine.
“Bırakman toprağımı ellere,
Bırakırsam, hesap veremem yol bekleyenlere…”

Sağ yan mıydı, sol yan mıydı, yön yoktu.
Saat, ay, yıl, gün yoktu. Bir Seyit vardı, birde top.
Aklına gelmedi Seyit’in, topun kaş okka olduğu.
Aklına gelmedi Seyit’in, topu kaldırmanın zorluğu,
“Ya Allah,” dedi bir, “Ya Allah!”
“Ya Allah !”dedi dağlar,
“Ya Allah!” dedi taşlar,
“Ya Allah!” dedi, ağaçlar kuşlar.
Top yerine konmuştu…
Yaradan, Seyit’ini duymuştu.
Nasıl ateşlenir fitil?
Nasıl yön verilir namluya?
Yaktı yüreğinin ateşiyle fitili.
Yön verdi gözünün kıvılcımıyla.
Düşünmedi Seyit, düşündüğü tek şey, “Allah bir!”
Düşündüğü tek şey, “Allah bir!”
Ölmeden, mezara girmeye geldik anam.
Ölüp de cennete varmaya geldik.
Ayı yok yılı yok, saati yok günü yok,
Mehmet’ler var bir, bir de Mehmetlerden Koca Seyit.
Kan akmış Çanakkale, kan ağlamış Çanakkale,
Seyit’in umurunda değil…
O ki gardaşlarının kanını almış.
O ki yedi düvele namını salmış.
Ölüm, utanmış Koca Seyit’ten.
Ölüm, ölümü yeniden yazmış.
Derler ki; Çanakkale denen, bir destan varmış,
O destan da kan, ölüm, gözyaşı,
O destan da, düş, hayal, gerçek,
O destan da bebelerin yarınları.
O destan da şehitlerin kanları varmış.
Paşaları Mustafa’ymış erlerin.
Mavi gözlerinde şimşek çakarmış.
İşte o destanda mavi gözlü kumandan,
İşte o destanda binlerce şehit,İşte o destanda…
Bir Koca Seyit varmış,
Bir Koca Seyit varmış.
Bir Koca Seyit varmış…

Powered by OrdaSoft!