Buhara’ya Taşkent’ten karayoluyla gitmek meşakkatli fakat keyif vericidir. Meşakkatlidir çünkü Özbekistan’da yaz ayları sıcak geçer. Güneş insanı kavurur. Keyif vericidir, sebepleri saymakla bitmez: Yolda karşılaşacağınız dost insanlar, Semerkand’dan geçecek olmanız, mübarek topraklara ve yüce makamlara çilesiz erişilemeyeceğine olan inancınız… İsterseniz uçakla da gelebilirsiniz ama karayolunun zevki başka. Ne de olsa insan ayağının yere bastığını hissediyor.

     Buhara; Orta Asya’nın en eski şehirlerinden biri ve İslamiyet’in Mekke ve Kudüs’ten sonra gelen üçüncü önemli merkezi. Müslümanların Roma’sı. Dini ilimlerinin öğretildiği en büyük medreselerin bulunduğu şehir. Buhara’nın tarihi Büyük İskender’den önceye uzanır. İbn-i Sina gibi tıp âlimlerinin yanı sıra büyük hadis âlimi İmam Buhari, Şah-ı Nakşıbend Bahaeddin Buhari ve daha birçok âliminin yetiştiği tarihi bir şehir. Yıldırım Bayezid’in damadı Emir Sultan da Buharalı. Doğup büyüdüğüm Kastamonu ilimizin Şenpazar ilçesini kuran Şir Ali Bani de... Tarihimizde ve kültürümüzde şerif (şerefli) unvanı olan şehirler vardır. Bu şehirler; üzerinde yaşattığı insanları, yaşanan olayları, manevî zenginlikleri veya mücadeleleri sebebiyle mübarek olarak kabul edilmişlerdir: Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Kudüs-i Şerif, Şam-ı Şerif ve Buhara-i Şerif mübarek kılınmış şehirlerimizdendir.

     Buhara Orta Asya’daki Rus işgaline en uzun süre direnen bölgedir. Ancak, tarih kin tutmak için değil ibret almak için yazılmalıdır. Buhara Emirliği, Kokand Hanlığı, Türkmenler ve Kazaklar hatta Kırgızlar birlik olabilselerdi Türkistan düşmez, milyonlarca Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen canından ve yurdundan olmazdı. Abdülhamid Süleymanoğlu (Çolpan), “Gözel Türkistan, senge ne boldı” diye feryad etmezdi. Hatta bu birlik Azerbaycan ve Türkiye’den de destek görseydi Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri ve daha niceleri Cengiz Han’ı aratmayan, tarihin en büyük zalimlerinden biri olan Stalin tarafından evlerinden, yurtlarından, evlatlarından ve canlarından ayrılmazdı. Lakin olmamıştı. Osmanlı, yalnız İran’a sefere çıkarken Türkistan’ı arıyor, hanlara ve beylere selam gönderiyordu. Onlar da kendi aralarında “küçük olsun ama benim olsun” zihniyetiyle hareket ederken geleceği görecek feraset sahiplerinin seslerine kulak tıkamaya devam edecek, kaçınılmaz sonlarını hazırlayacaklardı. Onlar topladıkları hazinelerinden taşıyabildikleri kadarını alıp bir yerlere göçerken geride kalan halk Rus zulmünü bütün acılarıyla yaşayacak, boyun eğmeye mecbur kalacaktı.

     Buhara, Özbekistan’ın en zengin doğal gaz yataklarını barındırıyor. Gazlı ilçesinde Ruslar tarafından açılan ilk kuyulardaki rezerv biterken yeni kuyulardan çıkan gaz Özbekistan’ın pamuktan sonraki en önemli ihraç ürünü oluyor. Gerçi altın ve uranyum rezervlerinin de zengin olduğu söyleniyor ama bizim işimiz ticaret değil. Buralara kadar almaya da satmaya da gelmedik. Niyetimiz ata topraklarını, kardeş insanları, mübarek ziyaret yerlerini ve tarihi mekanlarımızı dünya gözüyle görmek.

     Temmuz ayının ilk günleriydi ve yaz sıcakları bastırmıştı. Akşam karanlığı çökerken Buhara’ya yaklaştık. Sağda Gucduvan kasabası göründü. Bu kasabayı mutlaka gezmeliydik ama önce geceleyeceğimiz yeri bulmamız lazımdı. Karanlık çökerken Buhara’ya girdik ve Leb-i Havuz etrafında küçücük bir pansiyona yerleştik. Rüstem ve Zühre pansiyonunun Özbek ve Tacik sahipleri bize güzel odalar verdiler. Pansiyon Orta Asya’da varlıklı bir ailenin evi gibi. Taş duvarda çift kanatlı dış kapı. Ortada bir meydan. İki tarafta odalar. Merdivenle çıkılan üst katta yine odalar. Misafirperver Özbekistan halkı için evin çok odalı olması önemli. Misafirlerin kaldığı odalarla ailenin kullandığı odalar arasında avlu var. Özbekler misafire evin bir haftalık yiyeceğini bir öğünde ikram etmeyi severler. Misafir bir kişi bile olsa sofrada boş yer kalmaz. Yemekler, çerezler, tatlılar… “Bunları kim yiyecek” diye etrafınıza bakar kalırsınız. Gece odamdan çıkıp avluda oturmak istedim. Gökyüzünde yıldızlar ne kadar da çokmuş. Küçücük bir çocukken aynı yıldızları köyümüzden de görürdüm. Burada da aynı yıldızları görünce dünyanın ne kadar da küçük olduğunu anladım. Gönlüm bu havada şiir okumak istiyordu. Nedense edebiyatımızda Buhara şiirleri pek yoktu. Varsa da ben bilmiyordum. İstanbul şiirleri yazan Yahya Kemal Beyatlı ve Necip Fazıl Kısakürek, Anadolu şiirleri yazan Faruk Nafiz Çamlıbel, Cahit Külebi ve daha nice şairlerimiz Buhara için, Semerkand için de şiirler yazsalardı. Yahut şair olsaydım da ben yazabilseydim… Çıkıp etrafı dolaşmak için uygun bir gece…

     Leb-i Havuz dedikleri ortası havuzlu bir meydan. Bir yanda Mecusilere, Hıristyanlara ve Müslümanlara hizmet etmiş bir mabet. Moğol istilası sırasında Buhara yakılıp yıkılmış, otuz bin kişi katledilmiş ama bu mabet toprak altında saklı kalmış. Diğer tarafta Temürîler ve Şeybanîler devrine ait sayısız mescitler, medreseler, hamamlar, kervansaraylar varmış. Bugün bir kısmı müze, bir kısmı da ticari müesseselere mekân olmuş. Bir de tanıdıkla karşılaşıyoruz. Bizim Nasreddin Hoca. Burada eşeğe ters binmemiş ama yüzünde muzip bir ifade var. Buhara’da, Leb-i Havuz denen meydanın ortasındaki havuz gibi seksen havuz varmış. Bu havuzlarda biriken su yaz aylarındaki yakıcı sıcağı serine çevirir, susayan canlılara su, kuruyan bağlara can olurmuş.


     Sabah ilk durağımız Seyyid Emir Külâl türbesi ve mescidi. Emir Külâl Seyyid Hamza’nın oğlu. Muhammed Baba Semmasi’nin talebesi ve Şah-ı Nakşıbend Bahaeddin Buhari’nin hocası. Türbede bir hoca Kur’ân-ı Kerim okuyup gelenlerle birlikte merhumun ruhuna dualar ediyorlar. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği devrinde perişan olan mekân yeniden imar edilmiş ve tertemiz. Türbenin dış kısmında dualar ettikten sonra iç kısma giriyorsunuz. İstanbul’daki evliya kabirlerinin bir benzeri. Yirmi otuz metre geride bir mescid. Küçük, sevimli, temiz.

     İkinci durak Şah-ı Nakşıbend Bahaeddin Buhari’nin annesinin kabri. Burada adet odur ki kendisini ziyarete gelenler önce hocası Seyyid Emir Külâl’i, sonra annesini ziyaret ederler. Mütevazı bir mekan. Ziyaretçisi çok. Yeni evlenenler, uzaklardan gelenler, Buharalılar…

     Şah-i Nakşıbend’in kabri kendi köyünde. Köyün adı Kasr-ı Hinduvân iken kendisinden sonra Kasr-ı Arifân olmuş. Daha kapısına gelmeden kalabalık ziyaretçi toplulukları başlıyor. Girenler, çıkanlar… Karşıdan gelen adamı sanki tanıyorum. O da dikkatle baktığımı görünce yaklaşıp selam veriyor. Urfalı bir kamyon şoförü. Türkmenistan’dan gelecek arkadaşını beklerken bu mukaddes beldedeki mekânları ziyaret ediyormuş. Yol arkadaşlarım Bazarbay Rüstemov ve Hayati Lök Urfalı kardeşimle meşgul olurken rehberimiz Abdülkâdir Bey bana anlatıyor: “Sovyetler devrinde de turist rehberliği yapıyordum. Türkiye’den buralara gelebilen olmazdı ama nasılsa bir Pakistanlı gelmişti. Şah-ı Nakşıbend’in ismini biliyor, Kasr-ı Arifân’a gelip kabrini ziyaret etmek istiyordu. Buhara’nın politbürosu izin vermiyordu. Pakistanlı iş adamının ısrarlı taleplerini ilettiğimde bana ‘burada öyle bir yer yok de’ diyorlardı ama Pakistanlı iş adamının ısrarı karşısında duramadılar. İzin verdiler. Birlikte buraya geldik. O bakımsız, perişan türbenin toprağına düşüp yere kapanan Pakistanlı saatlerce yerde kaldı. Yıllar sonra Cumhurbaşkanımız İslam Kerimov’un misafiri olarak buraya Turgut Özal geldi. Buranın yeniden imar edilmesi için bağışta bulundu ve bu mekân yeniden imar edildi” dedi. Dergâhın etrafı kabirlerle dolu. Bu kabirlerde Nakşibendî büyükleri ve onlara saygı için buraya gömülmeyi isteyen Buhara Emirleri ve yakınları yatıyor. Dergâhın büyük bir mescidi var. Ortada ise Şah-ı Nakşıbend Bahaeddin Buhari’nin sembolik kabri. Dünyada bu kadar kabul görmüş bir veli için oldukça mütevazı. Beyaz mermer lahdin üzerinde bir kitabe. Hepsi o kadar. Abdülhâlık Gucduvânî’den alıp geliştirdiği ilkeleri yaşatmak için milyonlarca insanın kılavuz edindiği büyük veli için büyük sadelik. Bu ilkeler: Vukûf-ı Zamanî (her an kendini yoklamak ve zamanı iyi değerlendirmek) , Vukûf-ı Adedî (dersin sayısına riayet ve gerçek manasını düşünmek), Vukûf-ı Kalbî (kalbin daima uyanık tutmak), Hûş der-dem (her alınan ve verilen nefeste manen uyanık bulunmak, gaflette olmamak), Nâzar ber-kadem (gözün ayak ucuna bakarak yürünmesi, boş şeylere bakmaktan korunmak), Sefer der-vatan (halktan ayrılıp Hakk'a gitmek), Halvet der-encümen (halk içinde ama Hak’la birlikte olmak), Yâd kerd (yaratanın ismini daima tekrarlamak), Bâz geşt (kişinin dilediğini Allah için dilemesi), Nigâh-daşt ( kalbi zararlı düşüncelerden korumak), Yâd-daşt (kendini daima Allah'ın huzurunda hissetmek) tir. Bu ilkeleri yaşayamasa da yaşayanlara olan muhabbetleriyle sünnet olacak çocukları, yeni evlenen çiftleri, uzaktan gelenleri ve yakından gelenleriyle Özbekler, Türkmenler, Dağistanlılar, Çeçenler, Kazaklar, Tacikler… Türbenin müzesinde dergâhın büyükleri ile burayı ziyaret eden devlet büyüklerinin isimleri ve temin edilebilenlerin resimleri. Bahçede bir dut kütüğü. Kuruduğu için kesilmiş. Kökünün Şah-ı Nakşıbend zamanından kaldığı söyleniyor. On dördüncü asırdan kalmış ve yirminci asırda kurumuşsa altı asır... Dut ağacı için oldukça uzun bir ömür. Kim bilir nelere şahit oldu? Muhafazakârlarla ceditçilerin mücadelesi, Rus işgali, bağımsızlık günleri…

  

     Bu kadar uhrevi havadan sonra dünya nimetlerine dönüyoruz: Buhara Emirinin yazlık sarayı şehrin iyice dışında. Atatürk’ün Çankaya’yı, Dolmabahçe’yi bırakıp Yalova’yı seçtiği gibi. Yazlık saray ve müştemilatı ahşapla kâgirin uyumuna zarif bir örnek. Şehrin gürültüsünden kaçmak için yapılmış da olsa sarayda çalışma ve ziyaretçi kabul bölümleri devlet ihtişamı taşıyor. Yüksek ve süslü tavanlar, duvarlar ve mekânlar devleti şehirden sayfiyeye taşımışlar. Odalarda dünyanın çeşitli ülkelerinin devlet adamlarından Buhara Emirliğine gönderilen hediyeler: Çini vazolar, silahlar… Çok aradım ama İstanbul’dan gelen bir yadigâr göremedim. O Buharalılar ki kurtuluş savaşımıza katkıda bulunmak için Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisine çil çil altınlarını göndermişlerdi. Hem de Rus işgali kapılarındayken. “Buhara Hükümeti’nin Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan, Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir. Ruslar, geri kalan 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak almış olacaktır!” * O Buharalılar ki her yıl Hacca giderken halifenin şehri diyerek İstanbul’u ziyaret ederlerdi. Onlar için Üsküdar’daki Özbekler tekkesi inşa edilmişti. Bunları düşünürken Sarayı gezmeye devam ediyoruz. Bir kenarda at bakarların (seyislerin) odaları. Gözden uzak bir köşede harem. Emir ailesi bu köşede otururmuş. Saray sanki hala kullanılıyormuş gibi bakımlı ve temiz. Bahçede güller, tavus kuşları.

 

     Bizim kaldığımız Buhara eski Buhara. Tarihi dokuyu korumak için yepyeni bir şehir kurulmuş. Sovyet döneminde apartman ve siteler tip projelerle bir örnek yapılırken bağımsızlıktan sonra devlet binalarında milli mimari özelliklerin yaşatılmasına çalışılıyor. Hızla eski şehre giriyoruz. Ark kalesi önündeyiz. Burası kale duvarları içinde bir mahalle ve saraydan ibaret. Rusların işgal öncesi yıktıkları duvar hala yıkık duruyor. Önce müze olarak kullanılan saraya giriyoruz. Yazlık saraya göre muhteşem. Topkapı sarayını gezenlerin yabancılık çekmeyecekleri bir yer. Emirlerin çalışma odaları müze olmuş. Özbekistan tarihine ait el yazması eserler, silahlar, kadın kıyafetleri, erkek kıyafetleri. Bir tezgâh: Bez dokumak için. Kastamonu’nun köylerinde ketenden bez dokunurdu ahşap tezgâhlarda. Adına “düzen” denirdi. Hemen hemen aynısı. Burada pamuk da keten de yetiştiğine göre dokumacılık elbette gelişmişti. Ama el tezgâhları sanayi devrimiyle birlikte sahiplerini fakirliğe mahkûm etmiş, fabrikalara yenik düşmüşlerdi. Sarayın önünde bir taht, bir çapan, bir doppı, bir de kılıç var. Üç kuruşa giyip hatıra fotoğrafı çektirebilirsiniz. Kalenin bir burcu aşağıdaki meydana bakıyor. Emir buradan halkı selamlarmış. Ağır suçların cezaları da aşağıdaki meydanda infaz edilirmiş. Halkın gözü önünde. İbret olsun diye.

     Kalenin içinde mescid de var ama Emir Cuma namazı için dışarı çıkarmış. Ark kalesine an yakın mescid Bala Havuz. Ahşap sütunlar üstünde yükselen bir bina.
      Biraz yürüdük. Samaniler türbesi. Samaniler İslam dinini Türkler arasında yayarak kendilerinden sonra Maveraünnehir’i idare edecek olan Karahanlıların Müslüman bir Türk devleti oluşuna katkıda bulundular. Burada yatan İsmail Samani yılında Buhara’da doğmuş. 874 yılında Buhara valisinin naibi olan İsmail Samani, 888 yılında bütün Maveraünnehir’in idaresini eline geçirmiş bir hükümdar.



     Mir Arap Medresesiyle tarihi Buhara’nın seyrine dalıyoruz. Orta Asya’da mimarinin tipik özelliği: Muhteşem kapıların arkasında mütevazı binalar. Bu medrese 1536 yılında yapılmış. Sovyetler Birliği devrinde de faaliyetine devam etmiş. Halen din görevlisi yetiştiriyor. Özbekistan Müslümanlar İdaresi’ne bağlı. Hücrelerde hocalarla talebeler. Rahatsız etmemek için fazla dolaşmayıp çıkıyoruz.
     Mescid-i Kalon ve Minare-i Kalon. 1127 yılında, Karahanlılar devrinde Arslanbek tarafından yaptırılmış. Minarenin yüksekliği elli metre. Çapı yaklaşık dokuz metre. Yanmış tuğladan yapılan minarenin tepesi sarık şeklinde nakışlı bir tarzda inşa edilmiş. Minarenin içindeki tuğla merdivenle şerefeye çıkılıyor. Minarenin şerefesindeki kubbe ve duvarlar akustikle ezan sesini güçlendirecek şekilde yapılmış.

Çeşme-i Eyüb, Eyüp peygamberin hatırasını yaşatmak için kurulmuş sembolik bir makber. Rivayete göre Eyüp peygamber bu susuz yerden geçerken asası ile vurup su çıkarmış. Buraya Emir Temür devrinde çeşme ve sembolik kabir yapılmış.

Bir köşede İmam Buhari abidesi var. Özbekistan Cumhuriyeti bağımsızlığını kazandıktan sonra yapılmış olmalı. Ünlü hadis âlimi İmam Buhari, Emirin çocuklarına özel ders vermeye yanaşmayıp dersinin herkes için olduğunu belirterek idareye ters düşmüştü. Sonunda Buhara’yı terk etmek zorunda kalmış, Semerkand yakınlarındaki bir köye yerleşmişti. Uzun yıllar halkın teveccüh ettiği kabri Sovyetler Birliği devrinde depo olarak kullanılmıştı. Bağımsız Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov tarafından yeniden imar edilmiştir. Halen türbe, mescid ve yanında Hadis Öğretim Merkezi ile gül bahçeleri içinde hizmet vermektedir. Semerkand vilayeti, Payarık ilçesi, Herteng köyündedir.

On beşinci asırda Emir Temür’un torunu, ilim ve devlet adamı Mirza Uluğbek 1417 yılında Buhara’da bir medrese yaptırmış. Mirza Uluğbek Semerkand’da, Gucduvan’da da yaptırdığı medreseler var. Daha da önemlisi, Semerkand’da kurduğu rasathane ile İslam dünyasında astronomi çalışmalarına verdiği hizmet.

Kuyumcular çarşısını geziyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse altın madenlerinin çok olduğu ülkede altın işçiliğinin ve ticaretinin bu kadar zayıf olacağını beklemiyordum. Hemen dışarıda el sanatları ve milli kıyafetler satılıyor. Özbekistan’ın yazlık baş giyimi doppı. Kışlık olanı ise telpek. Telpek dedikleri bizim kalpak veya papak dediğimiz başlık. Buhara’nın doppıları ve çapanları oldukça süslü. Özbekistan’ın her yerinde sade olan bu kıyafetleri Buhara’dan alıp giyerseniz sünnet çocuklarına dönersiniz. Bu kadar yol gelip de almamak olmaz. Bir doppı, bir çapan, bir telpek ve çay demliği örtüsü alıyorum. Demliğin örtüsü de Buhara işi ve gayet süslü…

Buhara’nın abideleri gezmekle bitmiyor. Nadir Divanbegi medresesinde biraz dinlenip Gucduvan’a hareket ediyoruz. Nadir Divanbegi Medresesi on yedinci asırda kervansaray olarak yapılmış... İnşaat bittiğinde Buhara Emiri İmamkulıhan tarafından mescit ve medrese olmasına karar verilmiş. 1914-1916 yıllarında son Buhara Emiri Seyyid Alimhan tarafından tamir ettirilmiş.

Akşam olurken girdiğimiz Gucduvan, küçük bir kasaba. İnsanları çalışkan, meydanları tertemiz. Kasabada ticari hayat canlı. Spor da öyle. Bu kasabanın önemi toprağında yatan Abdülhâlık Gucduvani’den kaynaklanıyor. Kasabaya girdiğinizde Mirza Uluğbek’in o zaman bir köy olan Gucduvan’a 1433 yılında yaptırdığı küçük medrese, önünde Abdülhâlık Gucduvani’nin kabri, köşede mütevazı bir mescid ve alabildiğine uzanan gül bahçeleriyle karşılaşıyoruz. Medrese ve türbenin ziyaretçileri akşam vakti bile kalabalık. Mescidin cemaati de öyle. Akşam yemeğine bir emekli öğretmenin davetini mecburen kabul ediyoruz. Tacik erkek de Özbek kadın da emekli öğretmen. Kızları yüksek lisans öğrencisi. Doktorasını Türkiye’de yapmak istiyor. Arkadaşlarım hallerinden memnun ama ben bu kadar iyi insanlarla daha fazla tanışmak istemiyorum. Yakında buralardan gideceğim ve geride özleyecek çok şey kalması beni her zaman rahatsız etmiştir.

Buhara’da son bir akşam gezintisi yapıyoruz. Sabah erkenden ayrılmak zorundayız. Yöre halkı, evliyanın büyüklerinden Arif Rivigeri’yi, Mahmud İncirfagnevi’yi, Ali Ramiteni’yi ziyaret etmeden ayrılmanın doğru olmayacağını söylese de Buhara’dan ve Özbekistan’dan ayrılıyorum.

Bir yıl, tam bir yıl sonra, bu sefer ailece Buhara’dayız. Bir yıl önce dar vakitte gezdiğimiz yerleri yeniden gezdik. İlave olarak Çar Minar (dört minareli) medresesine de gittik. Medrese yıkılıp kaybolmuş. Giriş kapısındaki dört minare ayakta kalmış. Aklımda bir yıl önceki seyahatte göremediğim yerler var. Kısmette yoksa çare de yok tabii. Önce Çar (dört) Bekir ve Candar ilçesine gitmeliyim.

Bu kez leb-i Havuz yakınlarındaki Tak-ı Zergeran, Telpekfuruşan ve Tak-ı Sarrafan çarşılarını da gezmeyi ihmal etmiyoruz. Çarşılar akşam da açık. Alışveriş rahat. Biraz pazarlık yapmayı bilmeniz lazım. Bilmezseniz de dert değil. Buhara’nın hatırası için biraz fazla ödeseniz de dert etmeyeceğiniz malum. Çarşı isimleri buralarda Farsçanın ne kadar etkili olduğunu gösteriyor. Eski yıllarda Farsçanın, yirminci asırda ise Rusçanın etkisi olmasaydı Özbeklerle her vatandaşımız tercümansız konuşabilirdi. Şimdi ise biraz kelime bilgisi ve telaffuz için kulakların, dilin alışması gerekiyor. Şu halde bile Türkçe bilen hiç kimse Orta Asya’da yolda kalmaz. Özbekistan’da asla. Burada sadece diller değil gönüller de yakın…

Son gün son saatlerde “ver elini Candar” diyorum. Buhara’da “Candar” kasabası, Ürgenç’te “Karaman” köyü var. Anadolu beyliklerinin adları her an, her yerde karşınıza çıkabiliyor. Önce Çar Bekir’e giriyoruz. Buhara’nın batısında. Eski adı Sumitan olan bu köyde dört büyük velinin kabri var. Bunlar adaş: Ebubekir Sa’d, Ebubekir Fazl, Ebubekir Hâmid, Ebubekir Tarhan. İşte onların adaş olması buranın adını Çar (Dört) Bekir yapmış.

Candar ilçesi biraz batıda. Tarım ve hayvancılıkla geçinen insanları var. Yazın sıcağı, kışın soğuğu çetin olurmuş. Çar Bekir'de uzun süre kalmışız. Vaktimiz dar. Elveda Buhara... Tekrar görmek ve görmeyenlerin de görmesi temennilerimle…

* Yakın Tarihimiz Dergisi, 1972

 

 

Powered by OrdaSoft!