░   Selamün aleyküm oğlum!
     İyi misin? Uzaklardaki Surhanderya'da yorulmadan işine devam ediyor musun? Arkadaşların, amirlerin hepsi iyiler mi?
     İşte, görüşmeyeli de altı aydan fazla oluyor. Annenle ikimiz seni çok çok özledik. Her gün uzun zaman seni konuşuyoruz; çacukluğunu, oyun çağını, yaptıklarını hatırlayıp gülüşüyoruz. Annen biraz gözyaşı da döküyor, bu, özlediği için elbette... Telefonda konuşmak iyi de yüz yüze görüşmek bambaşkaymış ya...
     Bugün yine seni andık. Benim de seninle gerçekten sohbet etmeye ihtiyacım var. Söylediğim sebeplerden dolayı sana anlatmak istediğim şeyler çoğalmış gibi. Kalbimdeki özlemin baskısıyla elime kalem alıp sana mehtup yazmaya başladım. Geçemiş günlerimizi, bugünümüzü düşündüm. Hatıra, büyük bir mucize... Hatıra, çok bilgili bir eğitimci. Ona müracaat her zaman ibret verici ve hem de akıllı adam işi... Hatıralar, insanın içine huzur bahşeder, memnuniyet duygusu uyandırır. Bence bu duygu halkımızda her geçen gün yerleşiyor.
     Sen bağımsızlıkla yaşıtsın. Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'un o günkü oturumda vatanımızı bağımsız devlet olarak ilan ettiğini seni bağrıma basarak işittim. Kalp atışlarım hızlandı, boğazım yandı. Kirpiklerimin altında bir acıma hissettim, gözyaşlarım aktı. Nedense sen de incecik sesinle ağlamaya başladın. O anlar, dünyalara değer mutlu anlardı.
     Evet; varı yoğu elinden alınmış bir devlet, damarları eski ve büyük ama ezilmiş bir millet hürriyete kavuşmuştu. Ambarlar, yiyecek-içecek satan dükkanlar bomboştu; ekmek ve un kapanın elinde kalıyordu. Siz, yani çocuklar elinizde bir parça ekmek olmasa hiçbir zaman "doydum" demezdiniz. Sabahleyin ben işe giderim, annen ise buğday ekmeği almak için fabrikanın yanında sıraya girmeye giderdi. Öğleye kadar veya gün boyu sıra bekleyip bir-iki tane fırında pişmiş buğday ekmeği alıp gelirdi. Aslında onu siz üç kardeş yerdiniz. Annenle ikimiz azıcık tadardık... Çünkü kahvaltıya da hiç olmazsa bir parça ekmek kalması gerekiyordu... Bağımsızlığın ilk yıllarında işte böyle sıkıntılar başımızdan geçti.
     Ama devletimiz, Cumhurbaşkanı İslam Kerimov öncülüğünde ilk adımları atarak bugün emsalsiz sonuçlar veren yeniliklerin temel taşlarını koymaya girişmişti. O zamanlar da önce gençlere, onları koruyup kollamaya önem verildi. Uzağa gitmeye gerek yok, kendi gördüğüm, şahit olduğum şeyleri anlatayım: Şuna bakın... Gözümüz doyuncaya kadar ekmek yemiyorduk; aksine daha belimizi doğrultup yoklukları yenmeden devlet başkanı 1992 yılında önemli bir ferman imzaladı. O fermana göre her vilayet merkezinde genç sanatçılar, yazarlar ve şairler için otuz odalı, çok katlı bir bina yapılması kararlaştırıldı. Yani geç şairler, yazarlar, ressamlar, aktörler, şarkıcılar ve gazeteciler için... Eğer yeni yeni ayağa kalkmaya çalışan memleketin durumu dikkate alınırsa tarih böyle bir cesaret ve iyi niyetli adımları hiçbir zaman görmemiştir. Böyle vatana, onun önderine inanmamak, onun ardından gitmemek mümkün mü? Asla! Özbek halkı dik durup geleceğine doğru mertçe yola düştü. Bizim ailemiz ise 1994 yılında Andican şehrinde çağın gereklerine uygun bir ev sahibi oldu.
     Oğlum! Gel şimdi bu fikrimi anlatmaya fırsatını bulmuşken sonuna kadar devam edeyim. Söylemek istediğim şu ki gençler için başlanan bu işler yine aynı şekilde devam edip gidiyor. Haberin vardır; bu yıl ağabeyin çalışan genç aileler için inşa edilen "Kemâlât" yapılarından ev alma onuruna erişti. Bu evler sosyal ve siyasi hayatta örnek gösterilen işler yapan, sanat eserleri ortaya koyup öncülük yapan gençlere yirmi yıllık imtiyazlı banka kredisiyle veriliyor. Düşünsene, eğer canımızdan değerli olan bağımsızlığımız, bilge önderimiz olmasa sıradan bir köylü çocuğu başkentte bütün imkanlara sahip ve çağın gereklerine uygun bir eve sahip olabilir miydi? Komünizm devrinde Özbekler için Taşkent'ten ev almak bir yana Taşkent'te yaşamak için izin almak bile çok zor işti. Bundan sonra sen de sağ salim eve dönersen sana da örnek evlerden almak için dilekçe veririz. Hey hey! Böyle evlerdeki imkanları, kaliteyi görseydin "Kim istemez ki?" derdin. Allah nasip ederse kısa zamanda onu da almayı başarırız.
     Okumak için Taşkent'e gittiğin zamanı hatırlıyor musun oğlum? Tek başına gitmiştin. Ağabeyin de orada okuduğu için biz rahattık. Senin için bir endişemiz yoktu. Bununla birlikte ana yurdumuz ekonomik olarak yükselme safhasına girmişti. Huzur, güvenlik sıradan hayat tarzımız olmuş, ülkemizdeki gelişmeye dünya halkının hevesle baktığı zamanlardı.
     Dönüşünde halinden anladım ki test sınavlarını kolay geçmişsin. Bu daha sonra yine görüldü.
     O zamanlar ortağımla ikinci kattaki evimizin penceresine perde asıyorduk. Bir ara cep telefonum çaldı. Aldım, ağabeyin arıyormuş. Selamdan sonra test sınavlarında aldığın puanlarla üçüncü olduğunu, okula kabul edildiğini söyledi. İnanır mısın, sevinçten pencereden atlayacaktım nerdeyse... Ortağım içeri çekmeseydi ikinci kattan aşağı düşeceğim kesindi. Çünkü sen Orta Asya'nın yegane Gümrük Askeri Enstitüsü'nün öğrencisi olmuştun. Sonrasında enstitünün imkanlarını ve şartlarını görünce ağzım açık kalmıştı doğrusu... Muhteşem bir okul binası, sizin kışla dediğiniz yatakhane... İkisi de en çağdaş okul ve barınma yerlerinde kullanılan malzemeyle donatılmıştı. Dersler bilgisayar destekli, en iler teknolojilerle veriliyordu. Ücretsiz muhteşem kıyafetlere ne demeli... Verilen yemeklerin de lokantalardakilerden geri kalır tarafı yoktu. O sebepledir ki lisede zayıf bir öğrienci olan sen bir yıl içinde cüsseli bir delikanlı oldun.
     Yüksek puanlar alarak okudun. Çok geçmeden saf düzeninde bayrak tutup nöbetçi bayraktarlık şerefini kazandın. Bu gerçekten de şerefti. Çünkü bahsettiğim o sorumluluk gerektiren işe yüksek puanlar alan, düzenli, boyu bostu gelişmiş öğrenciler uygun görülüyordu.
     Enstitüyü seçkin bir öğrenci olarak bitirdin. Diploma ve rütbe merasimini hatırlıyor musun? Bense o mutlu günü hiçbir zaman unutamıyorum. Bir tarafta mezunlar sıralanmışlar. İkinci tarafta diğer öğrenciler. Yüksek rütbeli subaylar, protokol mensubu davetliler ayrı bir tarafta. Biz ana-babalar biraz beride duruyorduk. Herkesin elinde çeşit çeşit çiçek demetleri vardı, yüz ve gözlerinde sevinç ve heyecan...
     Merasimin birinci kısmı sona erip birinci olarak senin adın söylenince yüreğim yerinden hopladı. Sen heybetli adımlarla yüksek rütbeli subayın karşısına vardın. O sana başarılı öğrencilere mahsus diplomanı ve teğmen rütbesini verdi. Annen elindeki çiçek demetini yüzüne bastırıp ağladı. İnkar etmiyorum, benim de gözlerim yaşardı. Ama bunlar -şükürler olsun ki- sevin gözyaşlarıydı.
     Bunları söylüyorum ya; kendi gençliğim, enstitüye giriş imtihanlarını kazandığım günlerim gözlerimin önüne geliyor. O zamanlarda test diye bir şey yoktu. İki-üç öğretmen öğrenci adaylarını sırayla çağırıp karşılarına oturtur; bir bir elekten geçirirlerdi. Şimdi sen düşün; insan her zaman herkese eşit ve adaletli bakamaz. Hiçbir şey olmasa yorulabilir. Bundan başka, kimine destek vermesi, birilerini hor görüşü de tabiidir. Kısacası bende de öyle oldu: "Bir bahane bulup" elediler. Bu koskoca hayata attığım ilk adımlarda yediğim sert bir darbe oldu. Kalbimin acı ve ızdırapla dolduğunu saklamıyorum. Çünkü benim arkamda zengin babam, tanış bilişlerim yoktu.
     Askerlik görevimi Afganistan'da yapmak da -bu konuyu daha sonra anlatacağım- alnıma yazılmış. Görev dönüşü Rusya Federasyonu'nun Tomsk şehrindeki inşaat enstitüsünün akşam bölümüne belgelerimi verdim. Gündüzleri çalışmazsam geçim sıkıntısına düşmem mümkündü de... "Afgancı"lara devlet tarafından hak verilmişti. Bütün derslerden üç puan alırsa okula girişi kesinlikle mümkündü. Böylece öğrenci oldum.
     Başlangıçta Rus dilini iyi bilmediğim için epey sıkıntı çektim. İyi ki milli öğrenci grubundaydım. O grupta Sovyetler Birliği'ndeki bütün milletlere mensup gençler okuyordu. Yani, şunu anlatmak istiyorum ki diğerleri de dil hususunda benden çok üstün değildiler. Yalnız o zamanlar ülkede hakim olan şovenizm elbette gerçek yüzünü gösterdi.
     Matematik dersiydi. Yazı tahtası önünde yaptığım ödevleri sözlü olarak da açıklamam gerekiyordu. Bir ara "kesir çizgisi"nin Rusçasını söyleyemeyip durakladım. Elli yaşlarındaki profesörlüğe aday öğretmen kadının yüreğinde biz "karalar" hakkındaki ne zamandır var olduğu anlaşılan duyguları uyandı. Söyleyeceksin diye tutturdu. Terimin Özbekçesini biliyorum lakin Rusçası aklıma gelmiyordu. Utandım.
     — Otur! dedi kadın öfkeyle.
     Yerime oturayım derken arkamdan yine onun sesi işitildi:
     — Siz Asyalılar -iyi ki Özbekler demedi- ancak pazarda para saymayı bilirsiniz!
     — Ne dediniz?
     — İşittiğini...
     Biliyor musun oğlum, bütün vücudum öfkeyle doldu. O herkesin önünde benim halkıma hakaret ediyordu. Kısacası, öğretmenin "ağzının payını" verdim ve dönüp okula gitmedim. uzun süre görevliler geldiler, dekan özür diledi. Ama "halkıma hakaret edilen yerde okumam" diyerek vatanıma döndüm. Daha sonra Taşkent'te okudum.
     Unutma yavrum; bağımsızlık bizi işte böyle hor görülmekten, ezilmekten kurtardı.
     Sana büyük ecdadımızın kudret ve büyüklüğünü dileyerek Mengüberdi adını koymuştum. Umutlarım gerçekleşmeye başladı. Teğmen rütbesiyle subay oldun. İki yıllık çalışma hayatının devamında Vilayet Gümrük İdaresi'nin teşekkür belgesini, iftihar belgesini, nihayet Cumhuriyet Gümrük Komitesi'nin iftihar belgesini kazandın. Üsteğmen oldun. O zaman anladım ki senin hayata, görevine bağlılığın ciddi; attığın adımlar doğru ve cesurcaymış. Elbette seni niçin takdir ettiklerini bilmiyorum. Bunu ne sen ne de diğerleri söylemezsiniz. Çünkü bu askeri sırdır.
     Oğlum, memleketimizdeki sınır kapıları ve diğer gümrük kontrol noktalarını görünce şaşırıyorum. Oralardaki imkan ve şartlar, teknik donanım oldukça çağa uygun. Ben sizin kıyafetinizi, açıkçası onun rengini de çok beğeniyorum. Başka askeri birliklerinkinden daha güzel görünüyor. Belki sen gümrükçü olduğun için öyle hissediyorum. Tertip ve düzen hakkında ise söylenecek söz yok.
     Bir adam yakınıp şöyle dedi:
     — Bizim gümrükçüler çok kötü.Sınır kapısından çok geçiyorum ya. Komşu devletlerinkiler parayı alıyor ve geçmene izin veriyor. Bizimkilerse titizlikle inceledikleri yetmiyor gibi rüşveti de almıyorlar.
     Doğrusu gülünecek söz. Yalnız bu böyle düşünülüp bakılıyorsa size verilen değer çok yüksek. Bundan dolayı kalbimde sonsuz iftihar duygusu hissettim. Bunu duyunca silahlı kuvvetlerimizin yüce başkumandanı, muhterem devlet başkanımızın askeri sistemlere ne kadar büyük değer verdiğini, onlar için ne kadar kafa yorduğunu ve böylece tertip ve düzeni yerleştirdiğini anladım.
     Güçlü hükümdar Emir Temür babamız hazretleri kendi devrinde adaleti öyle yerleştirmiş ki eğer bir adam bir tas dolusu altını açık açık yüklense, memleketin o başından bu başına gidinceye kadar bir kuruşu kaybolmazmış. Bugün Özbekistan'da da işte böyle inançla insanların güvenliğinin sağlandığının bütün dünya farkında.
     Yine kendimi hatıralara kaptırıyorum: Zamanında biz de askerlik yaptık. O zamanki şartları hatırlamak korkunç bir şey. Önce; iki yıllık hizmetin ilk altı ayı zulüm ve horlanmayla geçerdi. Kudurmuş kumandan ve erbaşlar gençleri istedikleri gibi davranırlardı. Bu gençleri askerliğe alıştırma, zor şartlara uyum sağlama gibi laflarla perdelenirdi. Yenilere hakaret etmek sıradan askeri talimatname gibiydi.
     Bunun yanında, Özbeklerin çoğu inşaat şantiyelerinde çalıştırılırdı. Yani, gençlerin iki yılı çamur ve tuğla taşımakla geçerdi. Asıl askeri kısımlara bizimkileri çok az alırlardı. Bundan maksatlarının bizi aşağılamak, böylece çağdaş silah ve teçhizata yaklaştırmamak olduğu daha sonra açık seçik ortaya çıktı. Çünkü, gerekirse komünist devletin başka türlü hareket etmesi de mümkündü.
     Afganistan'a girip devlet başkanlığı sarayını ele geçirmek için özel Özbek birliği hazırlanmış. O birlikteki delikanlıların hepsi komutanından erine kadar Özbekmiş. Onlar görevlerini en iyi şekilde başarmışlar. Ondan sonra da 1979-1985 yılları arasında Afganistan'a Özbekler ve Rusya'nın merkezi yerlerinde yaşayan diğer milletlerin gençleri gitmiş. Bundan maksat da "esmer"ler ölsün. Çünkü eski Sovyetler Birliği'nin Avrupa kısmında yaşayan milletlerin temsilcileri orada 1985 yılından sonra göreve gönderilmeye başlanmış.
     Afganistan'da gördüğümüz günler hakkında ise bir şey söylemiyorum. Savaş, adı üstünde savaş... Oradaki kayıplar, psikolojik rahatsızlıklar bir tarafa lakin subayların -genellikle Rusların- hakaretlerini hiç unutamıyorum. Onlar bizim Afgan halkı ile eski devirlerden beri komşu, soydaş olduğumuzu iyi biliyorlardı. O sebeple bize yani kendi askerlerine çoğu zaman "düşman suratlı", "Müslüman asker" diye hakaret ederlerdi.
     Ciğerimin köşesi!
     O günler geçti, gitti. İnşallah bir daha dönmesin. Savaşın adı batsın.
     Bağımsızlık bizi işte böyle anlamsız siyasetten, belalardan kurtardı. Belimizi doğrulttu. Bağrımızı, yüzümüzü dünyaya gösterdi, aydınlattı. Güzel arzular verdi. Yarınlara inancı, evlatlarımızın garantili geleceğini armağan etti.
     Oğlum!
     Bağımsızlık, şu aziz vatanımız varken sen daha yüksek unvanlar ve ödüller alırsın, yükselirsin. Yalnız dürüst ol. Vatanı sev, ona sadakatle hizmet et. İnsanların takdirini kazan, kimseden geri kalma. Böyle olursa biz baban ve annen olarak senden binlerce kez razı oluruz. Sağlıcakla kal.

Seni özleyen baban
Nebi Celaleddin
------------------------------
Özbekçe
------------------------------
Gazeteci, yazar, şair ve mütercim Nebi Celaleddin, 2 Mayıs 1962 tarihinde Özbekistan'ın Andican vilayetinin İzbaskan ilçesine bağlı Canabad köyünde doğdu. Şimdi Özbekistan Milli Üniversitesi adını alan Taşkent Devlet Üniversitesi'nin Gazetecilik Fakültesini 1993 yılında bitirdi. Çeşitli şiir ve nesir eserleri yayımlandı. Hayyam (roman), Gönül Hür (şiirler), Erkeği Olan Ev (hikayeler), Seninle Kalmıyorum (şiirler) tanınmış eserleridir. Albet Camus'un "Caligula" oyununu Özbekçeye tercüme etti.
Powered by OrdaSoft!