Diyamandi olarak dünyaya geldi ve Yaman Dede olarak göçtü. Tek cümle ile ifade edilemeyecek bir öyküsü var Yaman Dede’nin. 1884 yılında Kayseri Rumlarından iplik Tüccarı Yuvan oğlu Afurani’den doğma Dymandi’nin (anlamı elmas) rüştiyedeyken (ortaokul) Farsça hocasının tahtaya yazdığı Mesnevi beyitleri ile Mevlana ile tanışır ve “Mevlana beni onlardan almadı, beni benden aldı” diyerek özetlediği bir hidayet sürecinin ilk kıvılcımı böylece doğar. İdadide arkadaşları kendisine “Yamandî Molla” lakabını görmüşlerdir Diyamandi için. Farsça dersinde başta Mesnevi olmak üzere Şark İslam klasiklerinden beyitler ezberleyen, din dersinden gayrimüslim talebeler muaf olduğu hâlde sınıfta oturan ve bir Müslüman gibi ilmihal bilgilerini, Rasulullah’ın hayatını, inanç esaslarını öğrenen Diyamandi; farkında olmadan içindeki aşk ile mümin olmuştur. İslam’a duyduğu sevgi gün geçtikçe artmakta, bir taraftan tıpkı Farsça edebî metinler gibi aruz kalıpları ile rubailer, gazeller yazmaya çalışmaktadır. Ancak toplum, okul, arkadaş ve aile çevresinde hâlen Hıristiyan olarak tanınmaktadır.

     Sadık Yalsızuçanlar, işte tam da bu hikâyeyi safha safha anlatıyor. Yaman Dede’nin kızına yazdığı mektuplarını okurken bir hidayete de adım adım şahit oluyoruz. Bu noktada kitapla ilgili olmayan lakin tam da kitabın ortasından söylenmesi gereken bir ara konuya dalmak zorundayım.

     “Hidayet romanı” bir küçümseme ifadesi hâline geldi maalesef. Bu bana göre edebiyatı hayattan kopuk, uzak ve ilgisiz bir şeymiş gibi zannetmemiz-den doğan kompleksli bir maraz. Evet, bu isimle anılan “kötü” edebiyat ürünleri var diye bu temayı küçümsememiz doğrudan doğruya hem “edebiyat” hem de “İslam” algımızla yüzleşmemiz gerektiğinin bir ifadesidir bence. Hidayet gibi güzeller güzeli bir durumu, “negatif” hatta alaycı bir algı inşasında kullanmamız bize yakışmıyor. Tıpkı “Şaban” gibi güzel bir ismin Yeşilçam filmlerinde “kötü bir algıya” esir edilmesi gibi bir süreç yaşadı hidayet kelimesi. Ancak bu sefer sürecin yakıtını hidayeti en çok temenni edenler buldu maalesef.

     Bu ara tespitten sonra Diyamandi’ye dönebiliriz. H Yayınları’ndan çıkan kitap, senelerce “Müslüman” kimliğini gizledikten sonra “açıklamasıyla” ailesi ve çevresi tarafından dışlanan Yaman Dede’nin (Müslüman olunca adını Mehmet Kadir Keçeoğlu olarak değiştirse de o aslında Yaman Dede olarak kalplerde taht kurdu.) hayatını, duygu ve düşünce dünyasını adım adım takip ediyoruz.

     Nasıl bir kitapla daha doğrusu nasıl bir kişi ile karşıya olduğumuzu anlamak için kitaptan küçük bir kesit aktarmak zorundayım.

     “27 yaşında Tokat’ta Nakşî Şeyhi Ahmet Hilmi Efendi’nin huzurunda Kelime-i Tevhid getirerek Müslüman olan Yaman Dede, kimliğini çevresinden saklar. Gizli gizli namaz kılmaya, ramazanlarda oruç tutmaya başlar ancak” ailesinin Müslüman olduğunu anlamaması için büyük zorluklar çeker. 42 yıl sonra Müslüman olduğunu açıklamasıyla Rum Ortodoks cemaatinde muazzam bir tepki olur. Patrikhane bir nevi soruşturma başlatır, müfettiş gönderir. Hatta müfettiş karısına bir Müslüman olmasının ardında bir kadın meselesinin olup olmadığını sorar. Karısı, ‘Birtakım eski kitaplar oku ya okuya, sarı kâğıtların üzerindeki yazılar kafasını çatlattı’ cevabını verir. Bu noktada söz Yaman Dede’dedir. Bir mektubunda eşinin cevabını şu sözlerle değerlendirir Yaman Dede: ‘Evladım, karım bilse ki Mevlana’yı okuyarak kafam çatlamadı. Mevlana elindeki o kılıçla başımı gövdemden uçurdu.’ Yaman Dede’nin eşi kilisenin baskısıyla ondan boşanır. Yaman Dede ise evini terk etmek zorunda kalır. Soğuk bir şubat gecesi ailesini toplar ve: ‘Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!’ der ve ceketini alıp çıkar gider. Üsküdar, Selamsız Yokuşu’ndan iskeleye inen Yaman Dede, sabah ezanına kadar sahili arşınlar. Sabah karşıda, Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer ve yıllardır yuvasında yaşadığı gurbet hayatı böylece biter.”

     Kitabın kahramanının Kemal Tahir’in tercih ettiği imla ile “Batılaşma” döneminde yaşamış olması anlatılanları daha da dikkat çekici kılıyor. Müslümanların “muasırlaşma” iddiasıyla köklerinden koparıldığı bir dönemde sahih bir hayata talip olan bir gönül insanıyla tanışıyoruz bu kitapla. Yaman Dede’nin korku ve ümit, havf ve reca arasında geçen ömrünü Diyamandi’deki şu satırlardan takip etmek mümkün: “Geçen gün Fâtih’te bir dostumla tramvay caddesinden geçiyordum. Dostum, rayların arasında yürümekte ısrar eden küçük bir köpeği oradan uzaklaştırdı. Belki o anda Allah’ın rızasını kazandı. Ömrünü Kuran yazmakla geçiren birine rüyasında cenneti müjdelemişler. Ama rızasını kazanmaya şu davranışı sebep olmuş: Bir gün yazarken kalemine bir sinek konmuş, o da sineği rahatsız etmemek için sabredip beklemiş. Belki de sinek nasibini alsın diye düşünmüş. Birisi câmi, hastane yaptırıyor, birçok hayır işliyor... Ama bunlarla değil, suya düşmüş bir sineği kurtardığı için rızaya ulaşıyor. Rızanın nerede olduğu, nasıl kazanılacağı bilinmez. Ümid edilen hiçbir fırsatı kaçırmamak gerekiyor. Zaten yaptıklarımızda rızasını düşünmezsek sonu hayırlı olmaz.”

     Sadece Yaman Dede mi? Kitapta birçok şahsiyeti de tanıyoruz. Yaman Dede’nin Mevlevihane’deki hocası Remzi Dede’nin huzuruna gelenler arasında bir gönül ehli olan Anne Marie Schimmel ve Hallac-ı Mansur sevdalısı Louis Massignon da var. Sadece onlar mı? Galip Dede, Şefik Can Dede, Nazım Hikmet ve dedesi Mehmet Nâzım Paşa, Yahya Kemal Beyatlı ve Behçet Necatigil de kitapta bahsi geçen kişiler arasında...

     İbrahim Edhem Hazretleri’nin, Yemen ellerindeki Veysel Karani Hazretleri’nin menakıplarından damlalar yer alıyor kitapta. Çanakkale ve Yemen cephelerinin şehadet iklimini de hissediyoruz.

     Ebuzer’in anıldığı bir mektupta, Ebuzer’in (r.a) “Yalnızlık zor değil mi?” sorusuna “İnsanlar daha zor!” deyişi Yaman Dede’nin de hâline tercüman oluyor sanki.

     Diyamandi, gönülden gönüle uzanan o gizli yolun yazı dilindeki en yakın ifadesi olan mektupla kaleme alınmış özel bir kitap. Sanki Yaman Dede “okuruna” sesleniyor bu mektuplarla...

Türk Dili, Cilt: CX Sayı: 782 Şubat  2017

*     *     *

Diyamandi 

Sadık Yalsızuçanlar

H Yayınları

"İki dervişin Anadolu'da gezerken yolu bir beldeye uğrar. Sokakta yürürken bir kilisenin önünden geçerler. Aylardan Ramazan'dır. Kapıda duran Papaz efendiye selam verirler. İçeri davet eder. Daveti geri çevirmez girerler. Papaz efendi dalgındır. Ramazan olduğunu unutmuştur. Dervişler seferî olmalarına rağmen o gün oruçludur. Papaz bu zarif gezginlere ikramda bulunmak ister. 'Dibek kahvem var size elceğizimle pişireyim.' diyerek ocağa geçer. Dervişler birbirine bakar. Biri diğerine 'Altmış bir güne hazır mısın?' diye sorar. Diğeri 'Hazırım.' der. İkramını geri çevirip adamı incitmek istemezler kahveyi içerler. Altmış bir gün kefaret orucu tutarlar..."

ÜRÜN ÖZELLİKLERİ

ÜRÜN KATEGORİLERİ

  • Kitap» Edebiyat » Roman » Türkiye Roman
Powered by OrdaSoft!