Beşparmakların Söke'ye bakan eteklerinde bir köy… Küçücük, beyaz badanalı, tek katlı evler. Üzerleri toprakla örtülü. Köyün üstünde, meşelikte bağrışan sığırlar. Bir meşe altında oynaşan, gülüşen çoban çocukları.
      Yukarıdan, köye inen dar patikadan birileri geliyor. Silâhlanmışlar… Çocuklar alışkın böyle şeylere, korkmadılar. Gelenler üç kişiydi. İri yarı, olgun yaştaydılar. Kara burma bıyıklısı, onları yeniden büktü. Çocukların oyunlarına devam etmesi, besbelli hoşuna gitmedi.
      – Gidinin domuzları, sizi! Gelin buraya! diye haykırdı.
      Çocuklardan bazıları, korktular. Ne yapacaklarını şaşırdılar.
      Adam yine söylendi:
      – Ülen bu korku ne? Hiç böyle adam görmediniz mi?
      İçlerinden çiroz yapılı, cin bakışlı biri, bu soruya cevap verdi.
      – Gördük, gördük ama siz, niye bizim köye geliyorsunuz ikide bir böyle?
      Bıyıklı adam kızdı. Ağzında topladığı tükürüğünü savurdu. Kırbacını şaklattı, havada bir yay çizdi.
      – Ama ne? Ülen sen kimsin de cevap veriyorsun?
      Çocuk, soruyu ters anlamıştı.
      – Fikret Ağa'nın kardeşi, dedi.
      Adamın yüzü birden gerildi. Küçüğün bileğini tuttu, yüzüne bir tokat attı.
      – Fikret! Alacağın olsun. Ülen sen, o domuzun kardeşisin ha?
      Çocuğu yere yatırdı, tekmeledi. Çocuk ağladı. Yardım diledi. Ama boş. Gördükleri karşısında bocalayan köyün çocukları, dağıldılar. Kaçtılar. Adamın diğer iki arkadaşı, kahkahalarla gülüyor. Adam, hâlâ vuruyor, küfrediyor.
      – Gidinin oğlu seni. Ülen domuz, niye ikide bir geliyoruz köye, ha? Ülen, ağana söyle, Zehra ile bir yastıkta kocatmayacağım onları.
      Arkadaşlarından biri, önüne geçti, söylendi.
      – Bırak Hacali! Bir yerini kıracan çocun.
      – Kırılsın, kırılsın da hıncımı alayım domuzun eniklerinden…
      Diğeri üsteledi.
      – Davran Hacali, şimdi nirdeyse köylüler gelir.
      Bu söz üzerine Hacali, çocuğu dövmeyi bıraktı. Durmaksızın ağlayan çocuk, yerinden kalkamadı. Hacali bir tekme daha savurduktan sonra, çocuğa;
      – Ülen, Fikret Ağa'na söyle. Ona, bu dünyayı haram edeceğim, dedi. 
      Bu üç serseri, geldikleri yoldan köylerine döndüler. Güldüler. Küçük ağladı, kıvrıldı. Yerinden kalkmaya çalıştı ama, fena dayak yemişti. Hacali, ha? Ah yerde kalmaz!
      Aşağılarda güneş kavuşuyor, deniz kızıl bir hâl alıyordu… Fikret, dövülenin ağabeyi idi. İki yıl önce askerden gelmiş, Hacali'lerin köyünden Zehra ile evlenmişti. Ama…
      Köye giden çocuklar, doğruca Çopur'un kahvesine indiler. Fikret'i kesinlikle orada bulabilirdi. Yanılmamıştılar. Fikret oturmuş, arkadaşları ile konuşuyordu. Bir yandan da sigarasını çekiştiriyordu. Gelenlerin farkına vardı. Kalktı, kapıya gitti. Sordu:
      – Ne var, ne oldu çocuklar?
      – Ağam koş, koş! İbrahim'i dövüyorlar meşelikte, Hacaligiller…
      Fikret, beyninden vurulmuşa döndü. Durmadı, koştu. Arkasından birkaç delikanlı daha yola koyuldular. Meşelikte İbrahim'i ağlar buldular. Fikret, kardeşinin üstüne kapandı, onu tutup bağrına bastı.
      – Ulan, alacağın olsun Hacali! Ulan, fındık kadar çocuktan ne istedin? Sanlı, sen benimle gel. Siz de, İbrahim'i köye götürün. Anama, Zehra'ya söyleyin. Bu iş, burada bitsin artık. Gergideki ip, hep gerili kalmaz ya!
      Sanlı, Fikret'in can arkadaşıydı. Bu güne kadar, Fikret ne dedi de kendisi onu yapmadı? Birlikte koşar adım, yola koyuldular. Köşe bucak aradılar, koştular…
      Hacali, kendi köyleri yakınında küçük bir tepeye hakim kayalıklarda pusu kurmuş, bekliyordu. Niye kaptırsındı Zehra'sını Fikret gibisine? Kendisi sevmiyor muydu onu? Fikret'ten neyi eksikti? Köyün en sözü geçen ağasının oğlu değil miydi? Sınırsız bir ihtiras ve kin hırsı kaplamıştı beynini. Öldürecekti onu. Kim bilir, kim görürdü bu dağ tepesinde? Dağın kanunu olur muydu?
      Gelenleri gördüler. Fikret'le Sanlı, pusuya girmişti. Hacali, tüfeğini doğrulttu. Nişan aldı. Tetiğe dokundu. Uzun borunun içinden fışkıran ateş bulutu, Fikret'in sağ tarafından geçti.
      Sanlı ve Fikret, sipere yattılar. Karşı ateşe başladılar. Bir an da her tarafı, dal uçlarını, dağ yamaçlarını, ateş ve barut kokusu sardı. Kayanın ardından bir boru uzandı.
      – Ülen gidinin oğlu, domuz seni! Zehra'yı aldın da, burnun mu büyüdü?
      Fikret, bu soruyu bir kurşunla karşıladı. Bastığı tetikten çıkan kurşun, hedefini buldu. Pusudakilerden biri kıvrandı, haykırdı, katıldı kaldı. O, soğuk bir mermerden farksızdı şimdi. Bu hâl, Hacali'nin diğer adamının kaçmasına yetti. Durmadı. Arkadaşının kahpeliğini görünce silâhını doğrultu, ateşledi. Hedefteki adam, dizleri üstüne kıvrıldı, silâhını düşürdü, yere kapaklanıverdi. Hacali kızmış, köpürmüştü.
      – Ülen Fikret, davran, geliyorum! diye haykırdı.
      Namlusundan çıkan kurşun, Fikret'in alnı çatına yapıştı. Fikret, birden elini alnına götürdü. Avucuna kanlar doldu. Tetiğe son kerre dokundu.
      – Ben yandım Sanlı! Artık her şey bitti!
      Kavuşmak üzere olan güneş, ortalığı bir kızıl cehenneme çevirmişti. İnsanlar, ağaçlar ve bütün yamaçlar kızıldı, kıpkızıldı şimdi. Bu ateş denizinin ortasında da bir başka kızıllık, kan!
      Kızıllık, yavaş yavaş çözülmeye, sönmeye başladı. Ortalık karardı. Kapkara gecede, göz gözü görmez oldu. Yıldızlar çıktı ama, fersiz. Sonunda onlar da söndü. Gün, yeni baştan sökün etti. Bu ağaran, deniz havasını emmiş gün, artık beyaz badanalı evleri olan köye uğur getirmiyordu. Artık her şey bitmişti.
      Her şey bitmişti!
      Sanki esen dağ-vadi rüzgârı, acı haberi köye ulaştırmak ister gibiydi.
      Günler, günleri kovaladı. Uzun zaman geçti bu olayın üzerinden. Nedense, unutulacağına derinleşti, büyüdü. Küçük İbrahim, kocaman adam olmuştu. Sakalı, bıyığı terlemeye başlamış, gürbüz yapılı, üstelik attığını vuran cinsinden nişancı olmuştu.
      Bugün, Hacali'nin hapisten çıkma günü. İçinde tarifsiz bir sıkıntı var. Ta ilk günkü gibi. Burada, bir hiç yüzünden senelerini eritmişti. Kendi körpe filizlerini, kendi eliyle koparmıştı. Acınacak durumdaydı. Yaptıklarına da bin kere pişman olmuş, besbelli vicdan azabı çekiyor.
      Koğuş arkadaşlarından Murat;
      – Ne var Hacali? Ne düşünüyorsun bu kadar? Artık kurtuldun say kendini. Az sonra hürriyeti tadacaksın. Gül biraz, dedi.
      Sonra düşündüklerini toparlamaya çalıştı, dişlerini sıktı, içinden bir "ah" çekti. Konuşmasını sürdürdü.
      – Niye düştük buraya? Bir hiç yüzünden değil mi? Elin ağzına baktık, hürriyetimizi çok ucuza sattık. Felek bizi de, cahil, kör tarafımızdan vurdu. Ah, bir kurtulsam şuradan! Bir daha mı? Tövbe. Ne yazık ki, daha on senem var. Dile kolay, tam on sene. Daha on sene doğan güneşi göremeyecek, gurup vaktini seyredemeyeceğim. 
      Hacali'nin gözleri yaşardı.
      – Sus Allah aşkına Murat, sus! Ben nefret ediyorum günden, güneşten. Onlar kandırdı beni. Sonunda kana susadım ve bildiğin gibi dünyamı kararttım.
      Murat susmadı, söyledi.
      – Ne güzel, ne hoş! İnsan, mutluluğu onda bulur. Dalar, düşünür. Her şey kırmızı görünür. Ah, keşke gurubun son anını da tadarak ölseydim! Ha, sen istemez misin Hacali?
      – Hayır, istemem. Bir kere öldüm. Bir daha ölmeye niyetim yok. Ölmek mölmek diyorsun. Azıcık aklım var, onu da kaçıracağım. Ölmek senin olsun. Al, başına çarp.
      Gardiyanın sesi, konuşmayı böldü. Hapishanenin basık duvarlarında gür bir ses, çınladı.
      – Burunköylü Hacali! Haydi gel, serbestsin.
      Hacali, kendisini çağıran sesi duydu. Acı acı sırıttı. 
      Hürdü. Ama kalbi, vicdanı tam serbestliğe kavuşmamıştı. Murat'la kucaklaştı, diğer arkadaşlarıyla da vedalaştı. Yatağını topladı. Çıktı, gitti. Hanidir özlemini duyduğu köyünün yolunu tuttu. Köyünü seviyordu. Kendisi şimdi çok değişmişti. Fakat birden katil olduğunu hatırladı. 
      – "Katil!"
      Herkes, onu böyle düşünecek ve ondan adım adım kaçacaktı. "Katil!" Bu son düşünceyi, hiç söküp atamadı yakasından. Yaşamaktan vazgeçti. Ölmeyi istedi. Allah'a yalvardı, el açtı:
      – Murat, dedi, öleyim! Gurubu seyrederek öleyim istiyorum. Duy beni.
      Murat'ın kulağı mı çınladı, ne? Hacali yılgındı. Korkuyordu. Güneş, sanki o günkü gibi kayboluyordu bulutların ardı sıra. Her yer, ağaçlar, bütün dal uçları, yamaçlar ve hürriyet, kıpkızıldı.
      Güneş yarıya kadar kaybolmuş, Hacali pusu kurduğu yere gelmişti. Birdenbire her şeyi hatırladı. Fikret'in öldüğü yere oturdu. Ağlıyordu. "Ne geçti elime?" dedi kendi kendine. "Ne oldu, ne yaptım ben? Fikret öldü, Zehra dul kaldı. Haklarını nasıl öderim? Bu insanlar, beni anlayamazlar artık. Katil der, burun kıvırırlar bana. Vicdanım rahat değil, gitmeliyim buradan. Tez gitmeliyim. İleri gitmeli değil, geriye dönmeliyim."
      Güneş kavuşmuş, bir alaca karanlıktır ortalığa çökmüştü. İleride bir silâhlı gözüktü. Hacali, onu tanımadı, avcı sandı. Oysa avcı, senelerce onu beklemişti. Yengesine söz vermiş, anasının da hayır duâsını almıştı. Ne pahasına olursa olsun, Hacali'yi öldürecekti. Bunda kararlıydı.
      Hacali'nin içi burkuldu. Heyecanlanmaya başladı. Gönlündeki acıdan, tatlıdan haber veren duygu tellerinden bazıları koptu. İbrahim yaklaştı. Adım adım yaklaştı. Merakın kanatları doruklarda. İki üç metre kala;
      – Kalk ülen domuz, dedi. Ocağımızı söndürdün. Yaptıkların yanında kalacak mı sandın?
      Hacali gülümsedi. O, aslında bu konularda tecrübesi oldukça fazla olan bir kurttu. Böyle kabarmaları, dayılaşmaları çok görmüş, geçirmişti.
      – Yazık olur delikanlım, acırım sana! Var git işine. Beni bir daha yakma. Yalnız beni değil, kendini de yakma.
      Genç, bu küstah adama çok kızmıştı. Ona dersini verecekti.
      – Ülen, sen niye yaktın bizi? Bana niye acıyorsun? Bu hakkı kendinde nasıl buluyorsun? Seni, ne olursa olsun, öldüreceğim.
      Hacali doğruldu. Adım adım gence doğru ilerledi.
      – Ben ölürsem, kurtulurum. Ya sen, sen ne olursun delikanlım? Biz de senin gibi düşündük. Kim görür bu dağ başında dedik? Ama gördüler. Bildiğin gibi, üç cana kıydım ben. Var git… Sen, hürriyetin ne demek olduğunu bilmiyorsun. Bir kere elinden alındı mı, kolayca kavuşamazsın.
      Delikanlının kulağı kirişteydi. 
      Hacali, daha da yaklaştı. 
      Aralarında yarım metre mesafe kalmıştı. 
      Devam etti:
      – Biz orada, hürriyetsizliğin rengini tattık. Ne menem şey olduğunu anladık. Acı, çok acı!.. Öldür beni. Ne geçer eline? Ben, zaten yaşayan ölüyüm. Benim için bir şey değişmez. Ama sen, yıkılırsın.
      İbrahim, Hacali'ye hak verdi. 
      Gerçek apaçık ortadaydı.
      – Sevdiklerinden ayrılmak, bir insana ne kadar güç gelir, bilir  misin? Vicdanın hep sızlar, acısını dindiremezsin.
      – Yeter, yeter! dedi İbrahim.
      Yaşaran gözlerini sildi. Hacali onu, fikrinden caydırmış, bir kötülükten kurtarmıştı. Şimşek şimşek, ortalığı yangın yerine çevirecek olan düşünceler denizi, ferahlatıcı sağanaklardan etkilenmiş, kabarıp yükselmişti. Yüreğinde tarifi imkânsız bir boşluk. Beyninin tam ortasında kımıl kımıl, tarifsiz duygular. Silâhını indirdi. Hacali'ye;
      – Git Hacali, git buradan! dedi. Eller bana, korktu da ağasının öcünü almadı, demesin. Git! Sen burada oldukça anam ve yengem, bana rahat vermez. Seninle yeniden dalaşırız. Yalvarıyorum sana, uzaklaş, geldiğin yere git. Başka şehirlere, başka diyarlara. Üstümüze gelme, git! Bir fakir başım var, onu da sen yakma!
      – Gideceğim… ve buralara bir daha dönmeyeceğim. Sen köyüne dön, olandan bitenden de kimseye haber verme. Erkeklik sende kalsın. Arada sırada, tüfeğini al, çık yola, yine beni bekle. Böyle yapmaktan da bıkıp usanma. Yalnız ben, şöyle uzaktan köyümü bir göreyim. Sonra da çeker giderim.
      – Nasıl istersen, öyle olsun Hacali. Hayatı, bizden daha iyi biliyorsun. Güle güle git. Yolun açık olsun!
      Hacali gitti, uzaklaştı. Uzayıp giden, incelen kara yolda, küçük bir nokta gibi kaldı. Kayboldu. İbrahim yaşlı gözlerle arkasından baktı. Söylendi.
      – Ya öldürseydim onu, ne olurdu? Bir gün gelir, beni de öldürürler. Bu durum devam eder giderdi. Kim ne derse desin, anam, yengem ne ederse etsin, ben çok rahatım. Çünkü en doğru hareketi yaptım, değil mi?

      Şafak, s. 9-12-13, Yıl: 2 Sayı: 17 Mayıs 1969

 
Powered by OrdaSoft!