Özbek edebiyatının tanınmış yazarlarından Ötkir Haşimov’un kısa ve uzun hikâyelerinden meydana gelen Dünyanın İşleri kitabı, yazarın kendi annesi başta olmak üzere dünyanın bütün annelerine adanmış bir eserdir. Yazar kitabını takdim ederken: “Bu kitap, büyüklü küçüklü hikâyelerden ibaret. Fakat onların hepsinde benim için en aziz insan olan annemin siması var. Bu hikâyelerdeki insanların hepsinin yüzünü kendi gözlerimle gördüm. Yalnız bazılarının isimleri değiştirildi elbette. Bu kişilerin kaderi bir şekilde annemin kaderine bağlanmış. Dünyadaki bütün anneler, evladı ile olan ilişkileri yönünden birbirine benziyor. Aziz anneler! İşte bu sebeple, bu eseri size ithaf ediyorum” demektedir.

     Ak Aydınlık Geceler hikâyesinde masallar anlatan, masallarla oğlunu eğiten sıradan ama irfan sahibi anne tasviriyle karşılaşıyoruz.

     Teselli adlı hikâyede ise yazar annesini kaybetmiştir. Mezarlıkta defin işlemi yapılmış, anne toprağa verilmiştir. Herkes gibi mezarcı da onu teselli etmeye çalışmaktadır. Bu maksatla, ölen annesinin iyi bir insan olduğuna ölümünün ardından yağan yağmuru ve kabre konulmasından sonra açan güneşi şahit gösterir. Yazar ise “Yanıp duran yüreğime su serpen kalbin için teşekkür ederim. Yalnız… Her şey yağmurla bitse. Yine, hiç olmazsa, anacığımın ömrü üç gün uzasa da… Sonra yağmur değil devamlı taş yağsa razıydım…” diyerek annesine olan hasretini ve onun kaybından duyduğu acıyı dile getirir.

     Düş hikâyesinde, sağlığında her gece yolunu beklemesinden üzüntü duyduğu annesini düşünde, karanlıkta yürürken düşmesin diye kendisine ışık tutarken görür.

     Dünyanın İşleri’nde baba da anlatılmaktadır. Baba bilgili, otoriter ama müşfik, kimseye minnet etmeyen bir adamdır. İlk eşinden olan kızını üvey anne (yazarın öz annesi) bulup güveyle birlikte yıllardır ayak basmadığı baba evine getirir. Babanın gözleri dolar. Kızına şefkatle sarılır. Görücüler hikâyesinde ise baba yine otoritedir. Ne derse olacaktır ama kızını istemediği adamla evlendirmemek için bahane bulma işini anneye bırakır. En küçük bahaneyle görücülere ret cevabı verilmesini buyurur. İman hikâyesinde yazarın babası hasta oğlu üşümesin diye bahçedeki kuru ağacı kesmiştir. Acımasız memurlar ceza tutanağı düzenlerler. Maksatları rüşvet almaktadır. Saf anne onlara kurutulmuş meyve ikram ederek ortamı yumuşatacağını zanneder. Ancak rüşvetçiler yumuşamazlar. Baba gelecek her belayı göze alıp onları kovar. Bir başka hikayede baba, çocuğunun üstüne, başına bir şeyler alabilmek için keçisini pazara satmaya gönderir.

     Annelerin bedduasını alanın işi er veya geç bozulur. Kuru Yemişçi hikâyesindeki Dalabay da acımasız bir adamdır. Daha önce kesilen ağaç için rüşvet alamayan memur Dalabay artık vergi memuru olmuştur. Acımasız vergiler yazmakta, tahsil edemeyince de evde, bahçede, ahırda ne varsa alıp götürmektedir. Daha önce evleri talan edilen yazarın annesinin çocuklarına süt veren bir keçileri vardır. Onu da alıp götüren Dalabay’ın işleri bozulur. Evlenir de çocuk sahibi olamaz. Kimin ahını aldığını da bilmektedir. Karısı yazarın annesine gelip dert yanar. Anne yüreği dayanamaz, kadına çocuk sahibi olması için dua eder. Dalabay ise masum karısını suçlayıp evden kovar. Başka biriyle evlenen kadın çocuk sahibi olur. Dalabay, ikinci karısına da aynı zulmü yapacaktır ama ikinci hanımı uyanıktır. Devlet katındaki büyüklere olan yakınlığını kullanarak Dalabay’ı memurluktan attırır. Dalabay bir de attan düşer, sakatlanır. Artık sokakta kuru yemiş satacaktır. Bu safhada yazarın da annesi gibi yufka yürekli olduğu, düşmanlarına bile hak vermeye çalıştığı görülür: “Onu her gördüğümde farklı duygularla sıkılıyorum. Bir taraftan acıyorum. Belki o görevini yerine getirmiştir. Belki o zamanlar öyle yapmak gerekiyordu.  Ama insanların işi böyle. İyi şeyler akıldan çıkıveriyor. Kötülüğü unutmak çok zor. Özellikle bu çocukluk hatırası ise… Onu her gördüğümde gözümün önünde anneme ettiği hakaretler aklıma geliveriyor. Annemin iri, yaş dolu gözleri zihnimde canlanıveriyor.”

     Usta adlı hikâyesinde yazarın annesinin dini inançlarıyla merhameti karşı karşıya gelir. Hikâyeye başlarken yazar Özbeklerin hayat tarzı hakkında çarpıcı bir tespitini ortaya koyar: “Özbeklerin tatili ya ev yapmakla geçer ya düğün dernekle.” Evlerine ek bölümler inşa eden usta içkiye düşkündür. Ara sıra votka alacak kadar avans ister. Yazar da verir. Annesi buna çok kızar. Birkaç gün yazar eve uğrayamaz. Ustanın canı içki ister. Anne dinine ters düşen bu işe yanaşmaz ama yalvarmalara dayanamaz. Bir miktar parayı düşürürmüş gibi yapar. Bir müddet sonra vefat eder. Usta borcunu ödemeye geldiğinde bunu öğrenir ve mezarını ziyaret etmek ister. Ancak sarhoş olduğu için gitmeye utanır. Birkaç gün ağzına içkinin damlasını koymaz. Önce oğluna borcunu öder, sonra annenin mezarını temiz ağızla ziyarete gider. Anne mezarı evliya mezarı gibidir. Ona saygı gösterilir.

     Kertenkelenin Kuyruğu hikâyesinde ise annenin öfkeli yüzünü görüyoruz. Herkesi tatlı dille ve güler yüzle ağırlayan yazarın annesi, parası olmayanları küçük gören satıcı kadını evinin önünden kovar. Lakin hak etmediği bir suçlamayla karşılaştığı zaman yine yüreği dayanmaz. Oğlundan yardım ister. Çünkü o kadının da iki çocuğu vardır.

     Borç hikâyesindeki annenin tavrı bambaşkadır. Her ay aldığı emekli aylığını ne yaptığını şakayla karışık soran oğullarına: “Borçlarım var. Onlara veriyorum” der. Yazar annesinin borçlarının ne olduğunu uzun müddet sonra öğrenir. Para, çocuklara alınan hediyelere harcanmaktadır: “Ninem, geçen yıl bana doğum günümde yeni ayakkabı alıverdi… Baha’ya üç tekerlekli bisiklet, Bahti’ye de yepyeni bir elbise.”

     Ninni hikâyesinde ise annelerin ninnileri ile mezarlıkta Kur’ân-ı Kerim tilaveti karşılaştırılıyor. Yazar bu iki sesi de çok sever: Sabahleyin yağmur yağmıştı. Mezarlık kapısının demir parmaklıklarında su damlaları parlıyordu. Yerde göllenmiş sulardan güneşin parlak ışıkları aksediyordu. Buz gibi kapı kolunu tutup kaldım. Bir tarafta Kur’ân-ı Kerim tilaveti, bir tarafta ninni… Hayret, bunlar birbirine zarar vermiyor, birbirini reddetmiyor, ikisi birleşip bahar havasıyla dolan gökyüzünde, mezarlık içindeki patikaların kenarında püskül çıkaran kavakların üstünde kanat çırpıyorlardı: ‘Rabbenâ, âmennâ…’ ‘Ninni, ninni...’ Tuhaf oldum. Uzun bir müddet demir parmaklıklı kapıya dayanıp kaldım. Bu hikâyede, dünyanın bütün annelerinin aynı dili (sevgi dilini) kullandığı, bu sebeple her milletten çocuğun anneleri tercümansız anladığı bilhassa vurgulanmaktadır.

     Ötkir Haşimov’a göre en ağır günah ise anneyi üzmek, kırmak ve ağlatmaktır.

     Dünyanın İşleri’nde uzun ve kısa hikâyelerden sonra kitabı bitirirken eklediği “İltica” başlıklı yazısında annesinin mezarını ziyaret eden yazarın teessürünü görüyoruz:

     “Hatırlar mısın anne? Sen bir kere, yalnız bir kere, onu da şaka yaparak; “beni de kitabında yazsan ya oğlum” demiştin. Ben: “Kitabımda sizin neyinizi yazayım” demiştim. Üzülme, ben şaka yapmıştım. İşte o kitap. Hayır, onu ben yazmış değilim. Onu yazan sensin. Ben onu kâğıda geçirip insanlara dağıttım, o kadar. Ben onu dünyadaki bütün annelerin okumasını istiyorum. Biliyorum, dünyadaki bütün anneler iyidir. Öyle olsa da onların hepsinin sana benzemesini istiyorum.”

     Özbekçe olarak yazılan eser, başka dillere de çevrilmiş ve Türkiye Türkçesine çevrilirken aynı dilin şiveleri olmanın avantajı kullanılarak yazarın üslubu önemli ölçüde korunmuş.

     Bütün eserlerinde annelerin ne kadar yüce insanlar olduğunu anlatmaya çalışan yazarın Dünyanın İşleri kitabı, onun annesine bağlılığını; bunun yanında dünyanın bütün annelerindeki çocuk ve insan sevgisini anlatan en güzel eserlerden biridir.

     Eserin adı “Resim” başlıklı hikâyeden alınmış olmalı. Ancak okuyucuya eser hakkında fikir vermiyor. Eserin adı mutlaka annelerle ilgili olmalıydı. Annelerin sevgisi, çilesi, komşularıyla ilişkileri, insanlara ve özellikle hangi milletten olursa olsun çocuklara bakışını yansıtan bir kitap adı kapakta yer almalıydı. Yazıldığı ülkede yazarın tanmış bir kişi olması, hikayelerinin yüksek tirajlı gazetelerde yayımlanması ve yüz binlerce nüsha basılması gibi sebeplerle buna ihtiyaç olmayabilir ise de diğer ülkelerde ihtiyaç var.

     Eser 2014 yılında Özbekçeden Türkiye Türkçesine çevrilmiş olup 21 cmx13 cm ebatlarında 206 sayfadır. Yayıncı Bilgeoğuz yayınlarından (http://www.bilgeoguz.com) veya internet kitapçıları Kitap Yurdu (http://www.kitapyurdu.com), D&R (http://www.dr.com.tr) ve Idefix (http://www.idefix.com) adreslerinden temin edilebilir.


Bilge Oğuz Yayınları

Alemdar Mah. Molla Fenari Sok. No: 35/B

Cağaloğlu / Fatih / İstanbul / Türkiye 

 Telefon : 0 (212) 527 33 66   Faks : 0 (212) 527 33 64  

E-Posta : bilgi@bilgeoguz.com.tr

 

Powered by OrdaSoft!