Eserin Adı : Kayıp Aranıyor
Yazarı: Sait Faik Abasıyanık
Türü : Roman
Sait Faik Abasıyanık: 1906-1954 yıllan arasında yaşamıştır. İlk ve orta öğrenimini Adapazan’nda ve İstanbul Erkek Lisesi’nde tamamlamıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ndeki eğitimi¬ni yanda bırakarak İsviçre’ye ekonomi öğrenmeye gitmiştir. Bir süre Fransa’da da kaldıktan sonra Türkiye’ye geri dönmüştür. Azınlık okulunda öğretmenlik, zahire ticareti gibi işlerde bulunduktan sonra babasının geliri ile Burgaz Adası’ndaki köşklerinde yaşamıştır. (Bu köşk, şu anda Sait Faik Müzesi’dir.)
     Sait Faik’in basılan ilk yazısı Uçurtmalar’dır. Ona ün kazandıran hikâyelerini Varlık dergisinde yayınlamıştır. Sait Faik, çok başanlı bir İstanbul hikâyecisidir. Hikâyelerine kendi sıkıntı ve avarelikleri ile birleşen kadere küskün insanlan ko¬nu edinmiştir. Ada ve deniz, balıkçılar, kırlar, hayvanlar hikâyelerinde büyük yer tutar. Yazann başlıca eserleri şunlardır: Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Mahalle Kavgası, Havada Bulut, Kumpanya, Havuz Başı, Son Kuşlar, Alemdağ’da Var Bir Yılan’dır.
Kayıp Aranıyor Hakkında Kısa Bilgiler: Yazann iki romanından birisi olan Kayıp Aranıyor 1953 yılında yayınlanmıştır. Roman, Sait Faik’in hikâyeci kişiliğini yansıtmaktadır. Dolayısıyla romandan çok küçük hikâyeler topluluğuna yakındır. Sait Faik, romanda hayatın bazı an- lannı şiirsel bir tarzda sunmuştur.
Başlıca Kahramanlar:
Nevin: Romanın başkahramanıdır. Konsolos Vıldan Bey’in kızıdır. Ecnebi memleketlerde eğitim görmüş, zamanına göre oldukça serbest, biraz erkek yaratılışlı bir kadındır. Boşanmıştır ve kimlik arayışı içindedir.
Cemal: Nevin’in yaşadığı İstanbul’un bir köyünde yaşa¬yan, sıradan bir balıkçıdır. Sık sık argo kelimeler kullanan, pervasız, tam bir halk adamıdır. Nevin’le bir ara gönül macerası yaşar.
Özdemir: Nevin’in kocasıdır. Gazetecilik yapmaktadır. Romanda daha ziyade eşiyle ilişkisi üzerinde durulur. Karısını ihtiyaç duyduğu bir nesne gibi algılayan, hissiz ve arzulanna düşkün bir erkektir.
Konsolos Vildan Bey: Hızlı bir gençlik dönemi geçirmiş, emeklilik döneminde o günlerini hatırlayarak yaşayan, serbest düşünceli, Batılı bir burjuvadır.
Biletçi Çocuk: Halktan bir başka kesimi simgeler. Yeni yetişmekte olan, şehir içinde köy kültüründen uzaklaşamamış bir kişidir.
Kamarot İrfan: Zengin, züppe bir kişidir. Nevin’den karşılık görmediği için ona iftira etmeye kalkar.
Eserin Özeti: Nevin, Cemal’le birlikte İstanbul’un ayazlannı iliklerine kadar hissetmesine rağmen vapurun dış kısmında oturmaktadır. Cemal’le konuşmalanndan aralarında bir yakınlık olduğu anlaşılmaktadır. Cemal, bir halk çocuğudur. Nevin ise birkaç dil bilen yabancı memleketlerde eğitim görmüş bir kadındır. Aralanndaki bu büyük uçurumu umursamadan sohbet ederler. Sohbetlerinde Cemal’in cahilliği gülünç bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Nevin’le Cemal’in evlenme gibi bir planları vardır. Fakat her ikisi de ailelerinin buna karşı çıkacağından emindir.
     Nevin, bulunduğu İstanbul köyünde halk tarafından sevilen biridir. Erkek gibi meyhanelere takılmasına, Cemal ve diğer erkeklerle samimi konuşmalarına halk olumsuz bakmamaktadır. Yaptığı her kabahat onun aldığı ecnebi eğitimine yüklenmektedir. Nevin, kocasından ayrılalı bir yaz geçmiştir. Kocası ile Ankara’daki evliliklerine son vermiş; fakat henüz boşanma gerçekleşmemiştir.
     Nevin, bu köyde babasının köşkünde mutludur. Babası ile aralarında çok sıcak bir ilişki vardır. Konsolos Vildan Bey, yıllarca her gittiği ülkeye kızını götürmüş, onunla her şeyini paylaşmıştır. Nevin, annesi ile aynı samimiyeti hiç kuramamıştır. Şu anda ailesinin yanında olmaktan memnundur. Çünkü o, gazeteci ve entelektüel kimliği ile yaşayan kocası Özdemir ile mutlu olamamıştır. Bu köyde halkın samimiyeti ve sıcaklığı arasında daha huzurludur.
Nevin Ankara’da evli olduğu günlerdeki hayatını düşünür. Başlangıçta her şey normaldir. Kendisi ve kocası Özdemir gazetecidir. Bir gün işe giderken bir otobüs biletçisi ona ‘Şeker ablacığım!’ hitabında bulunmuş, ardından otobüse bindiği her seferde genç çocuk onunla yakınlaşmaya çalışmıştır. Elini öpmüştür. Eşine bu durumu anlatmayan Nevin, çocuğun samimiyetinden hoşlanır.
     Nevin, bir sabah kalktığında kocası Özdemir’in rahatsız olduğunu görür. Özdemir işe gidemeyeceğini söyler. Nevin’den gazetedeki işlerini halletmesini rica eder. Nevin bütün gün kocasının işleri ile uğraşır. Öğle vakti gelince kocasını merak eder ve hiç alışkanlığı olmadığı hâlde evine gider. Fakat karşısındaki manzara korkunçtur. Özdemir hasta filan değildir. Masadaki yemek ve içkilerden ziyafet çektiğini anlar. Yatak odasında ise Amerikalı bayan bir iş arkadaşı ile onu uygunsuz vaziyette görür. Eşyalarını toplar ve evi terk eder. Nevin, bir otel odasına gider ve gördüklerini hatırladıkça midesi bulanır. Bir süre geçtikten sonra ikisinin ayrılma durumunda olduğunu bilen arkadaşları veda yemeği düzenlerler. Nevin, orada Özdemir’in arkadaşları tarafından çirkin ithamlara maruz kalır. Çünkü Nevin’i biletçi ile gören biri Nevin’in biletçiye yüz verdiğini ve bu yüzden ayrıldıklarını sanmıştır. Nevin, biletçinin masumiyetini ve aralarında hiçbir şey geçmediğini anlatır ve herkes bu çirkin dedikodudan dolayı utanır. Nevin, kocasının aldatmasından hiç bahsetmez. Kısa bir süre sonra da Ankara’dan İstanbul’a döner.
Nevin, kocasından ayrıldıktan sonra İstanbul’da tiyatro kurmak gibi birkaç girişimde bulunmuş; fakat başarılı olamamıştır. Cemal’le ilişkileri ise gittikçe ciddileşmektedir. Bir gün annesi bu ilişkiyi öğrenir ve kızma asla müsaade etmeyeceğini söyler. Bu süre zarfında Cemal de Nevin gibi bir kızın onun yaşadığı koşullarda yaşayamayacağını anlar ve dost olarak ayrılırlar.
Nevin, boşanma davası için Ankara’ya gider. Kocası ile geçirdiği son bir günden sonra kararından vazgeçmez ve boşanır. Anadolu’ya giden bir tren bileti alır ve babasına mektup yazar. Nevin artık hayatına Ayşe ismiyle devam edecek ve yeni bir şehirde yeni bir hayata başlayacaktır. Amacı saadeti bulmaktır. Mektupta ne zaman döneceğini ve adresini bildirmez. Konsolos Vildan Bey, mektup eline geçince perişan olur ve yıllarca her gazeteye ‘Kayıp Aranıyor’ ilanı verir. Aradan dört yıl geçmiştir ve kayıptan bir haber yoktur.
Sait Faik’in Hikâyeciliği: Sanatla ilgisi daha lise sıralarında başlayan Sait Faik yazmaya şiirle başlamıştır. Onun şiirlerinde Faruk Nafiz ve Necip Fazıl gibi dönemin önemli şairlerinin açık etkileri görülür. Bu arada hikâye de yazmaya başlayan Sait Faik, kendisini bu yolda teşvik eden Kenan Hulusi Koray’ın aracılığıyla “Uçurtma” adlı ilk yazısını yayımlamıştır. (9 Aralık 1929). “İpekli Mendil” adlı ilk hikâyesi 15 Nisan 1934 tarihli Varlık dergisinin 19’uncu sayısında çıkan Sait Faik, o yılların birbiri ardına batıp çıkan dergilerinde, gazetelerin eklerinde hikâyeler yayımlamış, ilk kitabını da 1936 yılında çıkarmıştır: Semaver.
1939 yılında yayımladığı Şahmerdan’daki “Çelme” adlı öyküsü için “Örfi İdare Mahkemesi” dava açmış, 1944 yılında yayımladığı Medar-ı Maişet Motoru adlı ilk romanı toplatılmıştır.
     Sait Faik, Türk hikâyeciliği için bir dönüm noktasıdır. Bilindiği gibi Türk hikâyeciliğinde iki büyük isimden söz edilir: Ömer Seyfettin ve Sait Faik Abasıyanık. Sait Faik hem güzel Türkçesi, hem anlaşılır bir dille yazması sayesinde kısa sürede kendini fark ettirmiştir. Onun hikâyelerinde konu önemli değildir; çünkü her şeyi hikâye konusu yapabilmektedir. Kimi zaman bir semaveri, kimi zaman bir fabrika işçisini, kimi zaman da bir balığı anlatmış; ancak yakaladığı tatlı üslupla büyük bir beğeni toplamıştır. İlk hikâyelerinde olayları toplumcu bir açıdan gözlemeye çalıştığı, gözlemci bir gerçekçiliğe yöneldiği görülür. Denilebilir ki hayatın içindeki “sıradan adam”ı edebiyatımıza getiren, yerleştiren, bilinmeyen yönlerini gösteren, bir moda hâline getiren odur.

Eserlerinden Seçmeler


Dülger Balığının Ölümü

     Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?
     Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ve şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.
     Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?
     Rum balıkçıların Hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz’de dehşet saçarmış. Bir Fenikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır, atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz’in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, beladan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.
     İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken san- dallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. “Ne oluyorsunuz?” diye sormuş Balıkçılar: “Aman!” demiş. “El aman! El aman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız.”
     İsa, yalın ayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...
     O gün bugündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli; fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.
Bütün bu alet ü edevatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.
Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.
     Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yansı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir o¬yundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr gibi, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışçasına.
Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlama almamaya çalışıyordu. Belki de bu, harikulade tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordun Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır... Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmaya, rengini atmaya, hem de beyaz kesilmeye giden bir hâl almaya başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeye, dikkatli bakmaya lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.
Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmaya, balık da gitgide, saniyeden saniyeye pek belli bir hâlde beyazlaşmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.
     Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek... Ne sabahlan birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, hab¬
beler çıkarmak, yüzeye doğru fırlamak... Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla aletlerini yakamozlara taka¬rak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:
     Dülger balığının ölüm hâli uzun sürüyor. Sanki balık, su hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa alışması mümkündür gibime geldi.
     Bu iki saat süren ölüm hâlini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.
     Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizde böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar hâlini bulacak.
Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar hâline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.

Powered by OrdaSoft!