Abdullah Tukay, 14 Nisan 1886 tarihinde, Kazan şehrine bağlı Meñger ilçesinin Kuşlavıç köyünde, yedi kuşaktır imam olan köklü bir ailede doğmuştur. Babasının adı Muhammet Arif, annesinin adı Memdude Hanım’dır. Abdullah Tukay, doğduktan beş ay sonra babasını, üç yıl sonra da annesini kaybetmiştir. Yetim ve öksüz kalan Abdullah Tukay’ı akrabalarından kimse istememiş ve bu yüzden elden ele dolaşmak zorunda kalmıştır. Bu sebeple Abdullah Tukay’ın çocukluk yılları sevgiden mahrum olarak, yoksulluk ve sıkıntı içerisinde geçmiştir.
     Abdullah Tukay, nihayet dokuz yaşındayken evlatlık olarak verildiği aileden alınarak Azize adlı halasının yanına, Uralsk (Cayık) şehrine götürülür. Abdullah Tukay halasının yanında toplam on iki yıl kalmıştır. Eniştesi Ali Asgar Efendi onu Cayık’taki Mutiullah medresesine gönderir. Abdullah Tukay ayrıca bu medreseye komşu olan Rus sınıfına da devam eder. Abdullah Tukay, daha sonraları, şiirlerinde bu medresede geçen yıllarını “esaret hayatı” şeklinde tasvir etmektedir. Fakat, Mutiullah Medresesi, Abdullah Tukay’ın edebî şahsiyetinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Çünkü bu medrese, eski usulde eğitim veren diğer medreselere göre yeniliklere açıktır. Öğrenciler, İstanbul’dan gelen günlük gazeteleri ve dergileri takip etme ve medresenin yanındaki Rus sınıfına da okuma imkânına da sahiptirler.
      Abdullah Tukay, Mutiullah Medresesinde talebe iken, eğitimde yenilik istekleriyle başlayan, ancak sosyal hayatın bütün alanlarında yenilik ve ilerlemeyi amaçlayan “ceditçilik” veya “marifetçilik” gibi fikir akımlarından da haberdar olur. 1902 yılında İstanbul’dan gelerek aynı medresede okumaya başlayan Abdulveli adlı bir gençle tanışır. Dönemin moda fikir akımı gereğince “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” taraftarı İstanbullu genç, padişaha ve mevcut rejime karşıdır. Abdullah Tukay onun yardımıyla Türk ve Fransız edebiyatını tanıma fırsatını bulur; onun ihtilalci fikirlerinden etkilenir. Abdullah Tukay daha sonraları Abdülveli için, “Dünyayı tanımak için gözümü açan adam” demiştir. Söz konusu ihtilalci görüşleri, 1905 yılında musahhih (düzeltmen) olarak girdiği, Uralsk’ta Rusça olarak çıkmakta olan “Uralets” gazetesinde çalışırken daha da gelişen Abdullah Tukay, sokakta bildiri dağıtmak, ihtilalle ilgili broşürleri tercüme etmek gibi işlere girişir. “Halk kanıyla altın yapmaya son!” şeklinde sloganlar atarak sokak yürüyüşlerine ve gösterilerine katılır.
      Abdullah Tukay, 1904 yılında, talebelikle birlikte, Mutiullah Efendi’nin oğlu Kâmil Muti’nin matbaasında çalışmaya başlar. 17 Ekim 1905 tarihinde Çar II. Nikola’nın birtakım haklar tanıdığını bildiren manifestosu ilan edilir. Kâmil Muti de bunu fırsat bilerek “Fikir” adlı gazetesini yayınlamaya başlar. Abdullah Tukay da bu gazetede ve daha sonra yine Kâmil Muti tarafından çıkarılan “El-Asr’ül-Cedit” adlı edebiyat ve “Uklar” adlı mizah dergisinde aktif olarak çalışmaya başlar ve ilk şiirlerini burada yayımlar. Abdullah Tukay bu ilk şiirlerinde, öğrenci hareketleri ve milli marifetçilik ideali büyük yer tutmaktadır. Ayrıca hürriyeti ve hürriyet ortamını getiren ihtilali övmektedir. Bunun dışında, yoksul halkı eğitmek, içerisinde bulunduğu durumdan kurtarma düşüncesiyle uyarmak, çalışmaya davet etmek için yazdığı şiirleri de ilk kalem tecrübeleri arasındadır.
      1907 yılı, Abdullah Tukay için, hayatında olduğu kadar sanatında da değişikliklerin olduğu bir yıldır. Bu yılın başlarında Mutiullah Medresesinden ayrılan Abdullah Tukay eski usulde eğitim veren medreseleri tenkit eden şiirler yazar. Aynı yıl, Kâmil Muti’nin tutuklanması ve “El-Asr’ül-Cedit” ile “Fikir” gazetelerinin kapatılması üzerine Abdullah Tukay da işsiz kalır. Bu yüzden Abdullah Tukay, 1907 yılının sonbaharında, kısa süren ömrünün sonuna kadar yaşayacağı Kazan şehrine yerleşir. 3 Haziran 1907 tarihinde Rus Çarının ikinci Devlet Dumasını (Meclis) dağıtması gibi olumsuz gelişmeler şairi karamsarlığa iter ve bununla ilgili karamsar şiirler yazar. Fakat dönemin bütün baskı ve sıkıntılara rağmen şiir yazarak halkı aydınlatmaktan geri durmayacağını ifade eden şiirler yazmaya devam eder. Şair, “Bir Tatar Şairinin Sözleri” adlı şiirinde bu duygularını dile getirmektedir.
     Abdullah Tukay önce “El-Islah” ve daha sonra da G. Kemal ile birlikte Haziran 1908’te çıkarmaya başladığı “Yeşin” adlı mizah dergisinde şiir ve nesirlerini yayımlar. 1909 yılının Haziran ayında onuncu sayısından sonra Yeşin dergisinin kapatılması üzerine, 1910 yılının Mart ayında “Yalt-Yult”u dergiyi çıkarmaya başlayan Abdullah Tukay, devrin baskısının da etkisiyle hiciv ve mizah şiirlerine yönelir. Böylece bu tür şiirlerin başarılı örneklerini de verir.
     Toplumdaki sıkıntıların yanı sıra, şairin özel hayatındaki düzensizlik, sıcak aile ortamından yoksun, pansiyon köşelerinde hastalıkla mücadele ederek geçirdiği hayatın da etkisiyle, 1909 yılından sonraki şiirlerinde ümitsizlik hakimdir. İç dünyasının kapılarını araladığı “Üzilgen Ümit” ve “Par At” gibi şiirlerinde saf şiire ulaşmıştır. “Üzilgen Ümit” adlı şiiri, toplum içerisinde yaşayan insanın kalabalıklar arasındaki yalnızlığının, kader karşısındaki aczinin, samimi ve lirik şekildeki ifadesidir.
     En büyük arzusu, vatanın kurtuluşu, milletin hürriyet içerisinde ilerleyip gelişmesi ve refaha ulaşması olan Abdullah Tukay, henüz 27 yaşında hayatının baharında iken, 27 Nisan 1913 tarihinde, yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak hayata veda etmiştir.
     20. yüzyıl başlarında Tatar Türklerinin siyasi ve sosyal hayatını, manevi kültürünü, geleceğe dair arzu ve ümidini, Abdullah Tukay’ın eserlerinden öğrenebiliriz. Daha açık bir tabirle Abdullah Tukay’ın eserlerine bakarak Tatar Türklerinin “milllî düşünce” anlayışını kavrayabiliriz.
     Abdullah Tukay yalnız Tatar Türkleri arasında değil, bütün Doğu Türkleri arasında şöhret bulmuş bir şair idi. Onun şiirleri 1908 yılından itibaren değişik Türk şivelerine tercüme edilerek yayımlanmaya başlamıştı. Türkistanlı Haci Muini, Mirmuhsin ve Muhammed Seralin adlı yazarlar 1913 ve 1914 yıllarında Abdullah Tukay hakkında makaleler yayımlamışlardı.
     Türkistanlı şairler, Abdullah Tukay’ın şiirlerini kendi şivelerine tercüme etmekle kalmamışlar, Abdullah Evlani, Tülegen Hacımiyar, Sultan Mahmut Toraygır, A. Alim gibi şairler Abdullah Tukay’ın tesirinde kalarak kendileri de yeni eserler vermişlerdir. 
     Abdullah Tukay’ın tesiri Dağıstan’da da görülmektedir. Dağıstanlı Sabit Gabiyev, Petersburg’ta 1912-1914 yılları arasında çıkardığı “Dağıstan Tanı” ve “Müslüman Gazetesi”nde Abdullah Tukay’ın şiirlerini yayımlamıştır. 
     Aynı şekilde Nogay Türklerinin edebiyatının temelini atan Musa Kurmanaliyev de Abdullah Tukay’ın tesirinde kalarak şiirler yazmış ve hatta şiirlerinde Abdullah Tukay’ın şiirlerinin başlıklarını kullanmıştır.
     Tatar Türkleri, Abdullah Tukay’ın ölümünden sonra onun şiirlerini kitaplar halinde yayınlamakla ve heykellerini dikmekle kalmamış, onun adından ve eserlerinden esinlenerek yeni sanat eserleri meydana getirmişlerdir. “Tukay” adlı sahne oyunu yazılmış, Abdullah Tukay’ın “Şüreli” adlı şiirinden esinlenilerek bir bale koreografisi hazırlanmış ve meşhur Tatar kompozitörü Ferit Yarullin de bunun müziğini yazmıştır. Birçok şiirine beste yapılmıştır. Abdullah Tukay’a ithafen sayısız şiir kaleme alınmış, biyografiler, derlemeler, araştırmalar yayınlanmıştır. 1974 yılında Ahmet Feyzi adlı bir yazar “Tukay” adında bir roman yazmıştır. İbrahim Nurullin’in Rusça kaleme aldığı “Tukay” adlı araştırması “Meşhur İnsanların Hayatı” serisinde 1977 yılında yayımlanmıştır.
     Abdullah Tukay, sekiz yıllık kısa edebi hayatı boyunca milletinin hür, eğitimli, ileri ve müreffeh olması yolundaki mücadelesini şiirleştirmiştir. Çoğu zaman ümit ile ümitsizlik arasında gidip gelen duygu karmaşası içerisinde olmakla beraber, milletinin hür ve aydınlık geleceği konusundaki inancını kaybetmemiştir. Abdullah Tukay, Tatar şair ve aydınlarına, halkı aydınlatıp yüceltme görevini yüklemiştir. Aydının halka karşı olan borcunu bu şekilde ödemesi gerektiğine inanmıştır. Ömrünün baharında dünyadan göçen Abdullah Tukay geride bıraktığı güzel eserlere, halkına lâyıkıyla hizmet etmiş olduğu ve ona olan borcunu fazlasıyla ödediğini göstermiştir.
      Abdullah Tukay, iki cilt tutarındaki şiirlerinin yanı sıra, fıkra ve siyasi makaleler de yazmıştır. Fikir, Yuldız, El-Islah, Kuyaş ve Turmış gazeteleri ile, El-Asr’ül-Cedit, Terbiyet’ül-Etfal, Añ, Yeşin, Yalt-Yult ve Mektep gibi dergilerde yayımlanan şiir ve nesirleri, 1907’den 1917 yılına kadar geçen zaman içerisinde risaleler halinde 55 defa basılmıştır. 1906 ile 1913 yılları arasında çıkan söz konusu gazete ve dergilerde 214 şiir ve nesri yer almıştır. Abdullah Tukay, şiir ve nesirlerinin bir kısmında “Şüreli”, “Gümbirt”, “Kızganıçlı”, “İmam Hatip”, “İmzasız da Yararetdinov”, “Kefiştatıyuş”, “Dubirnuş”, “Biçura”, “Tenkıyt Süyüçi”, “Biik Usal”, “T.G.T.” gibi müstear adları kullanmıştır.
     Abdullah Tukay’ın şiirleri 1917 yılından önce risaleler şeklinde, ihtilalden sonra ise daha hacimli olmak üzere Rusça’ya çevrilmiş; Kırım, Kazak, Kırgız, Özbek, Başkurt, Uygur ve Çuvaş Türkçelerine aktarılmıştır. Ancak, Abdullah Tukay hayattayken bütün şiir ve nesirlerinin toplandığı yayınları görememiştir. Şiirlerinden seçmelerin oluşturulduğu ilk eser yayıma hazırlanırken hastanede yatmaktaydı. 14 Mart 1913’te kaleme aldığı “Uyangaç Birinçi İşim” başlıklı yazısında vaat ettiği 400 sayfalık şiir kitabı kendisi öldükten sonra, 1914 yılında yayımlanmıştır. Şiir ve nesirlerinin toplu yayını ise Latin harfleriyle 1929-1931 tarihleri arasında üç cilt olarak; Kiril harfleriyle 1948-1949 tarihleri arasında iki cilt olarak; 1955-1956 tarihleri arasında dört cilt olarak; 1976 yılında dört ve son olarak da 1985 yılında beş cilt olarak yayımlanmıştır.
     Pek çok şair, şiire aşk şiirleriyle başlamasına rağmen, Abdullah Tukay ilk şiirlerinde sosyal temaları işlemiştir. Abdullah Tukay’ın eserleri arasında aşk şiirlerinin sayısı azdır. Abdullah Tukay’ın aşk şiirlerindeki temel espri dert ve ıstıraptır. Fuzulî’nin şiirlerinde olduğu gibi, Abdullah Tukay’ın aşk şiirlerinde de ıstırap estetik bir unsur olarak yer almaktadır.
     Abdullah Tukay, en güzel aşk şiirlerini, Kazan’da tanıyıp aşık olduğu Zeytune Mevludova adlı bir bayan için yazmıştır. Edebiyata meraklı bir genç kız olan Zeytune Hanım, Abdullah Tukay’ın şiirlerini büyük bir zevkle okumakta, beğendiği eserlerin şairiyle tanışmak ve onunla yakınlaşmayı istemektedir. Ancak, çocukluğundan itibaren aile hayatı yaşamayan ve kızların bulunduğu ortamlardan uzak kalmış olan Abdullah Tukay bütün bayanlara karşı olduğu gibi Zeytune Hanım’a da -âşık olsa bile- çekingen davranmakta ve ondan uzak durmaktadır.
     Zeytune Hanım ve ailesinin Kazan şehrinden ayrılmaları üzerine; bu ayrılığın ve sevgiliye içini açamamasının hüznüyle Abdullah Tukay “Kızık Gıyşık” (Tuhaf Aşk) adlı şiirini yazmıştır. Bu şiir 17 Haziran 1908 tarihinde El-Islah gazetesinde “Mecnun” imzasıyla yayımlanmıştır. Bu şiir, Abdullah Tukay’ın psikolojisinin bizzat kendisi tarafından yapılmış güzel bir tasviri ve tahlilidir.
      Abdullah Tukay’ın 1909 yılından sonra yazdığı aşk şiirlerindeki anlam ve ruh değişir. Ümitsizlik, bezginlik söz konusu şiirlerin hareket noktası olmuştur. 29 Kasım 1910 tarihli Vakit gazetesinde yayımlanan “Üzilgen Ümit” (Kesilen Ümit) adlı şiiri, insanı ağlatacak kadar samimi söyleyişlerle örülü; kederin yoğunluğu karşısında şaşkınlığa düşürecek kadar ustaca kaleme alınmış başarılı bir manzumedir. Toplum içerisinde yaşayan insanın kalabalıklar arasındaki yalnızlığına, kader karşısındaki aczini, kısacası hayat denilen trajediyi dile getiren şair, artık dünyaya yabancı bir ferttir. Söz konusu şiiri okurken, “Hayat hissedenler için bir trajedi, düşünenler için bir komedidir” diyen şaire hak vermemek mümkün değildir.
     Abdullah Tukay’ın şiirleri arasında millet ve milliyetçilikle ilgili olanları önemli bir yer tutmaktadır. Millet fikrini doğrudan doğruya işlemediği diğer şiirlerinin pek çoğunda da sözü zaman zaman millete, milletin yükselmesine, ilerlemesine getirmektedir. Bunun için de hür olmak, din adamlarının telkin ettiği taassuptan kurtulmak şarttır. Şiirlerinde kadınların okumasını, iyi tahsil görmesini, çocukların çok çalışmasını, köylülerin miskinliği terk etmesini hep aynı sebeple işlemiştir.
     Şair olarak ebedi olmak, şair diye anılmak onun yegane emelidir. Ancak, şair sayılacaksa bile, milletin şairi unvanıyla hatırlanmak istemektedir. Mensubu olmakla gurur duyduğu milletini, dünyada hiçbir şeye değişmeyeceğini “Millete” adlı şiirinde vurgulamaktadır.
     Önceleri, Abdullah Tukay’ın “millet”ten kastı, bütün dünya Müslümanlarıdır. Ancak bu görüşü kısa bir zaman sonra yerini Tatar milliyetçiliğine bırakmıştır. Özellikle 1906 yılının son zamanlarından itibaren yazdığı şiirlerde ısrarla “Tatar” adını zikretmektedir. Yine aynı sebeple ilk şiirlerinde denediği Osmanlıca’ya yakın Türkçeyi sonraları bırakmış, sâde Tatar Türkçesiyle yazmıştır. Müşterek Orta Asya Türkçesi diyebileceğimiz Türkçeyi tercih edenleri, yani İsmail Gaspıralı’nın yolundan gidenleri, Tatarlara ihanet etmekle suçlamıştır.
     Abdullah Tukay, mensubu olduğu Tatar Türklerini medeni milletlerin safında görmeyi arzu etmektedir. Bunun için Tatarlara yol gösterir, hedefler işaret eder. İçinde bulundukları taassup ve cehaletten dolayı onları tenkit eder, kusurlarını gözler önüne serer. Maksadı, Tatar Türklerini suçlamak veya küçük görmek değil, bu tür ifadelerle onların gafletten kurtulmalarını sağlamaktır.
     Tatar Türklerinin asırlarca maruz kaldığı Rus baskısı ve yasaklar pek tabiî Abdullah Tukay’ı da etkilemiştir. Bu sebeple ilk şiirlerinden itibaren hayatının sonuna kadar yazdığı birçok şiirinde “hürriyet” temasını işlemiştir. Şair, hürriyeti, ferdî planda ve millet hayatında yaşanılan esaretlerden yola çıkarak ele almaktadır. Ona göre, geri kalmışlık, cehalet, uyuşukluk, tembellik, dar kalıpların dışına çıkılmayan medrese hayatı, başlı başına birer esarettir. Cehalet yuvası olarak nitelendirdiği medresede kısacık ömrünün on yılını geçirdikten sonra oradan ayrılıp hür ve geniş bir dünyaya çıktığı sıralarda şiirler daha fazla uğraşma imkânını bulur. Böylece şahsi hayatında, etrafını saran esaretlerin körüklediği hürriyet aşkı şiirlerine akseder. 
      1905 ihtilalinden sonra bütün Rusya’da esen hürriyet havası içerisinde Abdullah Tukay, Tatar Türklerinin her alandaki hak ve hürriyetlerinin iadesi konusunda gelecekten ümitlidir. Ancak, kültür seviyesinin düşüklüğü ve bilgisizlik sebebiyle, halkın halklarından haberdar olmayışı, şairi endişeye düşürmektedir. Bu yüzden şiirlerinde halkın dikkatini hürriyet konusunda yoğunlaştırmak ister.
     Abdullah Tukay’ın üzerinde ısrarla durduğu konulardan biri de cehalettir. Cahil olmak ayıplanacak bir haldir; cahil olana dünya dardır. Mehmet Akif ve Tevfik Fikret gibi Abdullah Tukay da, milletin ilerlemesinin ancak ilim ve fen ile mümkün olacağına inanmaktadır.
     20. yüzyıl başlarına gelindiğinde ders programlarında pozitif ilimlerin bulunmadığı Buhara modeline göre tanzim edilmiş medreseler gerek müfredat, gerekse metod itibariyle çağın gereklerine cevap veremeyecek hale gelmiştir. Coğrafi bakımdan Batı dünyasından uzak olan Kazan Türkleri, Batı’nın ilmini Ruslar vasıtasıyla da alamamışlardı. Tatar talebeleri arasında, dini esaslara dayalı eğitim ve öğretim veren medreselere karşı hoşnutsuzluk başlar, tedrisat metodlarında reform yapılması yolundaki istekler artar. 1905 yılında gizli toplantılar tertip etmek, gizlice gazeteler çıkarmak suretiyle başlayan bu hareket, eski öğretim taraftarı muallim ve mollalara, medrese açıp, idare eden zenginlere karşı açıktan açığa mücadele vermeye, hatta toplu olarak medreseyi bırakmaya kadar varan boyutlara ulaşır. Medreseden ayrılan talebeler, Rus okullarına giderek öğrenimlerine devam ederler. 
     Fikir gazetesinin 17 Eylül 1906 tarihli 34. sayısında yayımlanan “Hissiyat-ı Milliye” başlıklı makalesi ve yine aynı gazetede yayımlanan “Medreseden Çıkkan Şekirtler Ni Diyler?” adlı şiiriyle Abdullah Tukay da yenilik taraftarı talebeleri teşvik etmekte ve desteklemektedir. Söz konusu makale ve şiirde medreselerin o yıllardaki durumunu anlatmakta, medreseyi bırakan talebelerin haklılığını ispat etmeye çalışmaktadır.
     Abdullah Tukay’ın hayatının sonuna kadar değişmeyen fikirlerinden biri de, taassuba ve din adamlarına karşı olmasıdır. Din adamlarına değer veren zenginleri de sevmediğini pek çok şiirinde ifade etmiştir. Ona göre zenginlerin yegâne işi, eski usulde eğitim veren medreseleri açmak, molla ve hocaları beslemektir. Mutaassıp hocaların hüneri ise, zenginlere dalkavukluk ederek davetlerde yemek yemektir. 
     Tatar Türklerinin 20. yüzyılın başlarında karşılaştığı her türlü problemi şiirlerine konu alarak çözüm yolları gösteren Abdullah Tukay, geleceğin teminatı olarak gördüğü çocukları unutmamış ve onlarla ilgili pek çok şiir yazmıştır. Abdullah Tukay söz konusu şiirlerinde, çocuklara arzu edilen örnek insan olmaları için tavsiyelerde bulunmaktadır. Bilgisizlikten kurtulmak, sosyal anlamda gelişip toplumda itibarlı bir yere sahip olmanın tek şartının okumak ve çalışmaktan geçtiğini ısrarla belirtmektedir. Özellikle köylü çocuklarının içinde bulundukları sosyal statüyü değiştirmek için tahsil görmelerinin ve çok çalışmalarının gereğine işaret etmektedir. “Ata ile Bala” adlı şiirinde cehaletin, fert, cemiyet ve millet hayatında her türlü kötülüğün kaynağı olduğunu belirten bir baba oğluna, okumuş bir insanın üç cahille değiştirilemeyeceğini anlatır ve ondan okumasını ister. Abdullah Tukay’a göre, okul, hayat kaynağı, cehaletin söndürüldüğü yerdir. Tabiatın sessizlik ve durgunluk vakti olan kış mevsiminde bile köy mektebi ışık saçmakta, neşe ve canlılık getirmektedir.
     Abdullah Tukay çocukların eğitimi konusundaki görüş ve tekliflerini, sözlü gelenek edebiyatı türlerinden istifade ederek anlatmak suretiyle de çocukların dikkatini çekmektedir. Abdullah Tukay, Tatar çocuklarının okul öncesi dönemlerden aşina olduğu efsane, atalar sözü, masal ve ninni gibi anonim halk edebiyatı türlerini yeniden işleyip şiire çevirerek, okulun ve okumanın önemi konusundaki mesajlarını öğrenciler tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Sözgelimi, “Su Anası” şiirinde, bir köylü çocuğunun ağzından “Su Anası” masalını işlemektedir. İyilik ile kötülüğün mücadelesini konu alan bu masalda muhayyel bir varlık olan su anasının altın tarağını alan köylü çocuğunun yaşadığı korku ve heyecan dolu olaylardan sonra yaptığı işin ahlaka uymadığını, annesinin ikazıyla anlayarak, tarağı iade etmesi anlatılır. Çocuklara hakkı olmayan şeyleri almamaları ve dürüst olmaları öğütlenir. 
     Çocukların dünyasında hayvanların özel bir yeri olduğu gerçeğini dikkate Alan Abdullah Tukay, çocuklar için yazdığı şiirlerinde hayvan masallarından faydalanmayı da ihmal etmemiştir. Kedi, köpek, keçi, teke, tavşan ve bülbül gibi hayvanları konu alan şiirlerinin hareket noktası hayvan sevgisidir.

 Adilhan Adiloğlu


 KAYNAKLAR

 Dr. Fatma Özkan, Abdullah Tukay’ın Şiirleri (İnceleme-Metin-Aktarma), TKAE Yayınları, Ankara, 1994.
 Yrd. Doç. Dr. Fatma Özkan, Yirminci Yüzyılda Tatar Şiiri, Türk Dili Dergisi, Sayı: 531, Ankara, 1996.

 Yrd. Doç. Dr. Nadir Devlet, Büyük Tatar Şairi Abdullah Tukay, Kardaş Edebiyatlar Dergisi, Sayı: 16, 1987.

 Dr. Yavuz Akpınar, Abdullah Tukay ve Biz, Kardaş Edebiyatlar Dergisi, Sayı: 16, 1987.

 Naile Binark, Abdullah Tukay’ın Şiirlerinde Çocuk Teması, Kardaş Edebiyatlar Dergisi, Sayı: 16, 1987.

 Nevzat Kösoğlu (Red.), Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-19, Tatar Edebiyatı-III, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2001

Powered by OrdaSoft!