Halil İbrahim, bir yandan çayını yudumluyor, kahveciye lâf yetiştiriyor, diğer yandan da caddeyi gözlüyordu.
        Az sonra, uzunca boylu parkalı genç adamın arkasından, diğerleri de sökün etti. Korkusuz, telâşsız şehre indiler.
        Halil İbrahim, sabahın ortalığa saldığı aydınlık içinde, avının kimliğini seçmişti. Özgür’dü bu! Üniversite öğrencisi olmasına rağmen, nedense şehirde eğleniyor, kaldırılan her taşın altından çıkıyordu. Şehrin tek avukatıyla iyi görüşüyor, okuyor olmanın verdiği imkânla, ileri gelenlerin hemen hepsiyle kolayca dostluklar kurabiliyordu. Emniyet’ten birçoklarıyla bile arası iyiydi. Bir ahtapot gibi kollarını her tarafa uzatıyor, her dönemeci rahatlıkla dolanıveriyordu.   
        – Akşamki haberler kötüydü yine! dedi kahveci. Televizyonumuz ölümlerle, yıkımları, artık hava raporu okur gibi veriyor. Bu iş, nereye varacak dersin?
        Kendi gönlünün acılarını yaşayan Halil İbrahim, irice yapılı, yaz kış, devamlı sırtında bir gömlekle dolaşan, esmer, siyah, kıvırcık saçlı Kahveci Ahmet’in sorusunu anlayamadı. Sordu:

        – Hangi iş?
        – Bu ölümler, zulümler canım!
        – İş, olacağına varır derler. Bilmez misin?
        – Bilirim. Bilirim ya… Ne yalan söyleyeyim, bıktım, usandım. Bu işin cılkı çıktı beyim. Neredeyse balık, kavağa çıkacak. Sabrettik. Lâkin biz, derviş miyiz ki, bu kadar sabra katlanalım? Bir yerde, kan beynime sıçrıyor. Müşterilerimin ayağı kahveden kesildi. Boş durmadım. Sordum, soruşturdum. Odacılar engelliyormuş. İkide bir, sabah akşam, mekânımın önünde dolanıp duruyorlar.
        – Dolansınlar!
        – Ne demek, dolansınlar?
        – Bak, dinle! İnsan, dolana dolana bir yere ulaşır, yumak olur. Yumağı bilirsin değil mi? İlk dolanan katlarını sıktıkça sıkar. Sesini, soluğunu, nefesini keser. Yumağın içi, onları bunaltacak. Akılları başlarına gelse bile, çok geç olacak.
        – Sözü ne demeye getiriyorsun? Anlar gibiyim ama, çıkarmadım. Açık söyle.
        – Açığı, her gecenin bir sabahı vardır.
        – Umudum yok ama, o sabahları görebilecek miyiz?
        Halil İbrahim, tanıdık bir motor sesine kulak kabarttı. Orhan Bey, olmalıydı bu! Hemen her sabah, bu saatlerde motoruyla yola çıkar, aşağılara iner, Hasan Bey’i alır, birlikte okula giderlerdi.
        Kahveci Ahmet’e;
        – Baksana, dedi, geçen Orhan Bey ise, seslen gelsin. Bir sabah çayımızı içsin.
        – Çağırmak istemez, dedi kahveci. Bak, görürsün. Şimdi damlar buraya.
        Orhan Bey, fren yaptı, motorun hızını kesti, durdu. Alıcı gözle kahveyi süzdü. Saatine baktı. Motoru, kaldırımın kıyısına park etti. İçeri girdi. Seslendi.
        – Gününüz aydın olsun, dostlar! Bre usta, çayları üçle! Biri senin için. Benimki torpilli olsun. Anlarsın ya?
        – Buyur, otur hele! Soluklan biraz.
        – Gel hocam, şöyle geç!
        Orhan Bey, tekrar saatine baktı. Getirilen çayı yudumlamaya başladı.
        – Zamanım yok. Oturur, iki beşlik bozardık ama. Halil nerelerdesin iki gözüm? Hanidir görüşemez olduk, değil mi?
        – Öyle hocam. İş, güç. Ne yaparsın?
        – Öyle, öyle!
        – Beni karakola bırak. Sana diyeceklerim var.
        – Önemli mi?
        – Öyle gibi.
        – Ne?
        Halil İbrahim, yedeğinin başında, elindeki büsbütün kararmış bezle bardaklarını kurulayan, dudaklarının ucuna tutuşturduğu sigarasını keyifle tüttüren kahveciye baktı. Tek tük işçiler, aşağıya, toplanma yerine iniyorlardı. Öğrencilerden bazıları ağır aksak, bazıları da telâşlı, acele acele okullarına gidiyorlardı.
        – Odacılar var ya odacılar, sana bir iyilik düşünüyorlarmış hocam! Kendine dikkat et!
        – Odacılar ha? Emin misin?
        – Olmasam, söyler miyim?
        – Eh, yapılan iyiliğin altında kalınmaz. Gelsinler. Bildiklerini yapsınlar, bakalım.
        – Hocam, zaman, o zaman değil!
        – Ne yapalım? Başa gelen çekilir, derler. Sen üzülme. Elbet bir çaresine bakarız. Haydi, gidelim.
        Birlikte çıktılar. “Günaydın!” diyen öğrencilere karşılık verdiler. Aşağıya, şehrin merkezine indiler.
        Mağaradan şehre inenler için, yeni bir gündü bugün! İşçilerin yanında olduklarını gösterecekler, ücret artırma isteklerini destekleyecekler, hiçbir ağanın römorkuna, istekli de olsalar, gönüllü de bulunsalar, bir tek işçi bile bindirmeyeceklerdi. Sokak başlarını tuttular, toplanma yerini doldurdular.
        O günün akşamı, çocukluk arkadaşlarının isteğini kıramayan Cihat, elinde çıkınıyla sabah sabah yola çıktı. Nedense içinde bir sıkıntı vardı. Akşam, garip rüyâlar görmüş, yılanlarla, çıyanlarla uğraşıp durmuştu. Sıkıntısının sebebini, açılışı devamlı olarak ertelenen okuluna bağladı. Aslına bakılırsa, okumaktan da, okuldan da soğumuştu. Okula gitse, okutmuyorlar. Gitmese, katılıp karışmadığı olayların faturasını ona çıkarıyorlar. Ceza üstüne ceza veriyorlardı.
        Çeşitli düşüncelerle boğuşan Cihat, sokakta ilk adımlarını atar atmaz, parkalıları gördü.
        – Bu hâl, hayra alâmet değil! diye düşündü. Varalım, bakalım. Ne isterler, anlarız.
        Elinde çıkını, öfkeyle söylenen, geri dönen kadınlı erkekli işçileri gördü. Durumu anlar gibi oldu.
        Bir kadın işçi;
        – Utanmazlar! diyordu. Yol kesmek neymiş, görürsünüz. Çalışmazsak, karnımızı kim doyuracak?
        Parkalılardan ses çıkmadı. Sadece, bıyık altından gülüp geçmekle yetindiler. Bu tarz söylenmeler, şikâyetler, ilenmeler onlara vız geliyordu. Öyle ya, konuşmaktan ne çıkar? Konuşsunlar, karınlarının şişini indirsinler.
        Cihat, ilk parkalıyı geçti. Tam; “Hele şükür!” diyecekti ki, ikincisi çıkıştı:
        – Nereye böyle dostum?
        – Çalışmaya. Bir şey mi diyecektin?
        – Yoo! Bugün iş yok da, hatırlatayım istedim.
        – Yaa! Bak, bunu bilmiyordum.
        – Domuzuna biliyorsun, bilmesine! Lâkin dönsen, düşündüklerini yapmaktan vazgeçsen, sanırım iyi edersin.
        – Peki, dönmezsem?
        İlk parkalı atıldı.
        – Biz, adamı döndürmesini biliriz.
        – Arkadaşımı duydun. Bak, sana dost dedik. Sevildiğini anla. Dön geri.
        – Böyle dostluk, olmaz olsun.
        – Meydan mı okuyorsun?
        – Hangi meydan? Sokakta değil miyiz?
        Sokağa bakan pencerelerden başlar uzandı. Geri dön-dürülen işçilerden bazıları, kopacak fırtınaya engel olmak için veya seyretmek amacıyla olsa gerek, bekleşmeye başladılar. Cihat’ı tanıyanları, durup beklemediler. Hemen Hanife Hanım’a koştular. Haber verdiler.
        Hanife Hanım, avlu kapısını hızla çarptı. Hışımla dışarı çıktı. Söylendi:
        – Allah, Allah! Nedir bu kepazelik? Sizin işiniz gücünüz yok mu?
        – Olmaz olur mu?
        – Ne istiyorsunuz oğlumdan?
        – Direniyor da!
        – Dirensin! Size ne? Eşkıyalar sizi! Kuldan utanmaz, Allah’tan korkmazlar! Aç karnımızı siz mi doyuruyorsunuz ki, ona buna sataşıyorsunuz?
        Ortalık birdenbire karıştı. Beklenen fırtına koptu. Bir yanda parkalılar, öte yanda Cihat, ağız dalaşını bırakıp kapıştılar. Alt üst oldular. Olaya, işçilerden bazıları da karıştı. Parkalılardan biri, yaydan çıkan ok gibi fırladı, koştu. Ötekilere haberci gitti. Yaşlılar araya girdiler. Kavga büyümeden, dal budak salmadan bastırıldı.
        İki taraf da hızını alamadıkları için olsa gerek, hırslarını karşılıklı bağırıp çağırmakla soğuttular.
        Cihat, daha çok anasının zorundan, üstelemesinden olacak, geriye döndü, eve çıktı. Günün ilk saatlerini avluda geçirdi.
        Toplanma yerini tutanlar, sokak başlarını kesenler başarıya ulaştılar. Hiçbir işçiyi, hiçbir ağanın römorkuna bindirmediler. Şehirli, bütün gün homurdandı durdu. Herkes, ayrı ayrı düşündü. Ertesi gün için karara vardı. Nedense o gün, güvenlik güçlerinden hiç kimsenin ne kendisi, ne gölgesi ortalıkta gözüktü. Durumdan şikâyetçi olanlar da çıkmadı. Herkesin yaptığı yanına kâr kaldı. 
        Orhan Bey, Hasan Bey’le birlikte okula geldi. Öğrencilerden büyük bir kısmı, öfkeli bakışlarla, ikisini süzdüler. Zil çaldı, dersler başladı.
        Hasan Bey’in ilk saati boştu. Arka bahçeye açılan balkona çıktı. Bir sandalye bulup oturdu. Çatıdan sızan, oyna-yan güneş ışıklarıyla oyalandı. Cıvıl cıvıl ötüşen serçelere kulak verdi. Serçeler, kanat çırpıp süzüldüler. Kâh çatıya kondular, kâh çamlara doğru uçuştular. Zaman zaman birbirlerine cilve yaptılar. Azarlayan ötüşleriyle nazdan hoşlanmadıklarını ortaya koydular. Okul bahçesinin etrafını, tek sıralı dizilişleriyle fır dolayı çeviren çamlarla çatı arasında gidip geldiler.
        Hasan Bey;
        – Palaz uçuşunda olmalılar, diye düşündü. Yoksa, bu nazı, niyazı kim çeker? Yetişeceklere yol göstermek, büyüklerin küçüklerine, bildiklerini öğretmesi, bunun için çırpınması ne güzel! Henüz, hayatlarının ilkbaharında olanların yanında bulunmak, korkularını yenmelerinde yardımcı olmak, yazın, güzün tecrübelerini onlara öğretmek! Yetişkinler için, bundan büyük saadet olur mu, hiç? Ah, bu güzelim davranışı, bütün insanlar da kendilerine örnek alsalar, ne güzel olurdu değil mi? O zaman yanlış yola sapan, dikenli, çakıllı, bozuk yollarda dingilini kırana rastlanır mıydı?  
        Süt beyaz renkli kanatlarının üzerinde, nar kırmızısı benekler taşıyan bir kelebek geldi, Hasan Bey’in dizine kondu. Besbelli yorulmuş olmalıydı. Soluklanmak, biraz olsun dinlenmek istiyordu. Hasan Bey, kelebekteki bu renk uyumuna şaştı, hayran oldu. Eliyle beyazı, kırmızıyı okşamak istedi. Vazgeçti. Kelebektir, dokunmaya gelmez. Kanatları pul pul olur, dökülüverir.

        Oyhan Hasan Bıldırki

Powered by OrdaSoft!