I

░   Dün babama sorup izin aldığım için bugün ağabeyim de “Gerek yok, gitme!” diyemedi. Çayı alelacele içip at ahırına koştum.

     Babamla annem: “ Elin ayağın birbirine dolaştı yahu…” deyip gülüştüler.

     Kaşağıyı aldım ve kara sakar atımın keçesini üstünden alıp o yanını, bu yanını kaşıdım. Hayvan yerinde duramıyordu. Başını sallıyor, yeri eşeliyor, kuyruğunu sallıyordu. O sırada benim içimden  “Allah nasip ederse gelecek yıla oğlak kapma oyununda bir koşturayım ki bana ‘Süvari Turgun’ desinler.” gibi arzular geçiyordu.

     Büyük bayramda aldırdığım Moğol işi bayramlık eyerle tayımı güzelce eyerledim. Dayıma yalvar yakar aldırdığım dizgini temizleyip taktım da uzakta durup eksik gedik var mı diye baktım.

     “Üzengisi, kuyruk kayışı yerli yerinde; eğer iyi konmuş; kolan düzgün bağlanmış; dizgin de beylerin atlarındaki gibi… Lakin omuz kayışının olmaması bira canımı sıktı. Biraz düşününce ağabeyimin dizgin yaptırmak için sakladığı kayış aklıma geldi. Yavaşça sakladığı yerden o kayışı alarak omuzluk yaptım.

     Tayım şimdi kasılarak boynunu oynatıyor, sanki beylerin atlarına benziyordu. O yanını, bu yanını temizledikten sonra direğin yüksekçe bir yerine bağladım. Şimdi kaldı beyaz kumaş paltomu, Rus stili pantolonumu, Amerikan botlarımı ve tüylü kadife doppımı giymeye… İşte ondan sonra ata binsek beylere benzeriz ya!

     Annemin tuhaf bir alışkanlığı var. Ne zaman yeni gisilerimi giyecek olsam gözlerini belertip “Eskitirsin, kirletirsin, düğüne bayrama giderken giyersin” diye kızmaya başlar. Azıcık şeytanca ağlamazsam işler yoluna girmez. Bu sefer de aynen öyle bir ağlamadan sonra giysilerimi giyip atlas işlemeli belbağımı bağladım. Anneme çaktırmadan yavaşça eve girip babamın gümüş saplı kamçısını elbiselerimin altına sıkıştırıp dışarı çıktım. Hizmetçi, et getiriyormuş. At ahırındaki dışarı çıkarıp beklemesini söyledim. Eti anneme verdim ve koşarak dışarı çıktım.

     Annem arkamdan:

—  Giysilerini kirletme, tayını fazla koşturma, oğlak kapma yarışındakilerin arasına girip kazaya filan karışma, arkadaşlarınla birlikte kenardan seyret, diye söylenip durdu.

Hizmetçiden atı alıp bindim. Paltomun eteklerini toplayıp sakar tayımın karnına bir iki kamçı değdirmiştim, hayvan oynaklayıp koştu. Hizmetçinin “Ha, maşallah süvari!” diyen sesini işitip sertçe kamçılamıştım. Sakar tayım dörtnala gidiyordu.

 

II

 

     Çukurarık’ta tayımı sulayıp çıktığımda bir sürü oğlak kapma yarışçısı atlıya rastladım. Onların bazıları ağabeyimin arkadaşlarıydı. Bana hal hatır sordular. Biri ağabeyimin nerde olduğunu sormuştu. Ben de sabahleyin oğlak kapma yarışına gittiğini söyledim.

     —  Bizim Mahkembay oğlak kapma yarışına çok meraklı, dedi o delikanlı.

     —  Hayırlı yolculuk küçük bey! Ne tarafa? diye bana sordu.

     Ben biraz utanarak:

     —  Oğlak kapma yarışına, dedim.

     “Maşallah süvari!” “Maşallah, Turgun süvari” dediler. Özellikle bana “süvari” demeleri çok hoşuma gitti. İçimden “babanıza rahmet” dedim.

     Bir grup atlı gidiyoruz. Tayım başka atlardan geri kalmıyor ve bazen onların atlarını geçiyor. Tayım atlarını geçtiğinde: “Atınız da çok iyi yürüyormuş küçük bey!” diyerek laf atıyorlar.

     Herkes bir şeylerden bahsediyor, arada bana da söz hakkı veriyorlar. Ben utanıyorum. Söz dönüp dolaşıp Mahkem ağabeyime geliyor:

     —  Şu güne kadar çok oğlak kapma yarışçısı gördüm. Lakin Mahkem kadar oğlak kapma yarışından zevk alanını görmedim, dedi bir tanesi.

     Değirmenci Sabir’in oğlu:

     —  Mahkem’in dedeleri de oğlak kapma yarışçısıymış ya.

     —  On iki yaşındaki kardeşini görmüyor musunuz? Şu yaşta oğlak kapma yarışında at koşturmak ister.

     Bu söz üzerine vücudumun her tarafı titredi. Az kaldı kahkahayla gülecektim.

     —  Babam Mahkem’in dedesinin oğlak kapma yarışında at sürüşünü bir anlatsa dinleyenler şaşırıp kalır. Yüz, iki yüz süvarinin arasından tek başına oğlağı kapıp çıkarmış ya, dedi palabıyık bir delikanlı.

     —  O zamanki adamlar içinde oğlak kapma oyununun piriymiş desene sen şuna, dedi değirmenci Sabir’in oğlu.

     —  Atın iyiyse ve bileğin güçlüyse sen de oğlak kapma oyununun piri olursun, dedi bir başkası.

     Ben dedemin övüldüğünü işitince kasılarak gidiyorum. O sırada arkamızdan dörtnala gelen bir atın nal sesleri işitildi. Dönüp baktık ki ala bir keçi kucağında, bağrı açık, önlük giymiş, sarı atlı bir delikanlı gördük. O bize yetiştiğinde durdu ve at üstünde herkese hal hatır sordu.

     —  Bu hafta bize taşımada yardım ediyorsunuz ha, dedi gülümseyerek Toğan ağabey.

     —  Evet,  tabii ki. Sizin gibi dostlara yardım etmemek olur mu? dedi delikanlı ve sabırsızlandı:

     —  Haydi. Hızlanın biraz!

     O delikanlıyla birlikte yola devam ettik. Biraz bizim atların yürüyüşüne ayak uyduran delikanlının sabrı kalmamış olmalı ki atına şırak diye bir kamçı indirdi ve kuş gibi uçup gitti. Biz sadece onun “Ben biraz hızlanayım” dediğini işitebildik.

     Artık sohbet o delikanlının atı üzerine sohbet başladı:

     —  Oğlanın atı çok iyi koşuyor. Böyle atın oldu mu oğlak kapma yarışçısı olmak yakışır, dedi Toğan ağabey.

     —  Sanki cennet rüzgârı gibi uçuyor, dedi palabıyık delikanlı.

     O sırada nedendir anlamadım, herkes kahkahayla güldü. Gülmelerinin sebebini anlamadıysam da onlara katılıp gülmeye başladım.

     —  Cennet rüzgârı mı, serserilik rüzgârı mı? diye sordu bir başkası.

 

III

      Dombirabat girişinde ağabeyime rastladık. Ağabeyim ve yanındakiler çayhaneye pilav hazırlaması için para toplayıp verdikten sonra yine yola düştük.

     Tarla yolu kış mevsimi dışında su görmediği için iki buçuk metreye yakın genişlikteki toprak yolda yirmi otuz oğlak kapma yarışçısı birlikte at koşturuyor, kimi de yavaş yavaş gidiyordu.

     Yolu toz toprak kaplamış, kimse kimseyi tanıyamaz hale gelmişti. Bense eve döndüğümde annemin “Elbiseni kirletmişsin!” diyecek olan annemin azarlamasından korkarak ilerliyordum. Uzun zaman yol aldıktan sonra oğlak kapma yarışlarında at koşturulan yere geldik. Orası, dört tarafı göz alabildiğine geniş ve dümdüz bir yermiş. Orada çok insan toplanmış, oğlak kapma yarışına katılacak atlılarla yaya gelen seyircilerin haddi hesabı yok.

     Büyük karaağacın altında iki tane kocaman semaverin altına odun yığmış kaynatıyorlardı. Semaverden biraz ötede bir iki kişi, üç dört çuval salatalığı birbirine dayayıp koymuşlar; “Mirza boğan salatalık! Kütür kütür salatalık!” diye övüyorlardı.

     Ağabeyim ve yanındakiler top karaağacın altına, semavercinin kilim serdiği yere gelip attan indiler. Yakıcı güneşin altında dikilmek eziyet verici olduğundan ben de tayımla beraber karaağacın altında bir yerde durdum.  Etraftakiler bana ve tayıma bakıyorlardı. Ben utanıp sıkılarak tayımın yelesini tarıyorum. Etrafımdakiler kendi aralarında gürül gürül konuşuyorlar, sabırsızlıkla oğlak kapma yarışının başlamasını bekliyorlardı. Birisi, “Bugün oğlak kapma yarışları pek heyecan verici olmayacak” dese ikincisi, “Boş laf etme, bugün oğlak kapma yarışları çok heyecanlı geçecek çünkü usta biniciler Salim ile Murat geliyormuş…” diyordu. Yine bir başkası, “Evet, evet…  Eğer Salim gelirse oğlak kapma yarışı kızışır…” dese başka biri de: “Salim’in atı Kazakistan atlarındandır. Kamçı istemez. ‘Heyt!’ dese yeter…” diyordu. Sonra adamın biri: “Onlar üç kişiydi. Bir tanesi iki yıldan beri görünmüyor. İşte öyle süvari bir daha bulunmaz…”, dediğinde ötekisi:  “Yaşa! Yaşa! Ben de onu çoktandır görmüyorum. Şöyle topluca, yerden bitme bir delikanlıydı…” “Evet, evet! Babana rahmet. Sanki o delikanlı. Ne kadar soruşturduysam da bir daha kimseden haberini alamadım.”

     O delikanlı üzerine epeyce tartışma oldu. Biri: “Ölüp girmiştir…” dese ikincisi: “Yaşıyor!..” diye bağırıyordu. Yine başka birisi onlara karşı çıkıp: “At çiğnemiş. Hastanede ölmüş…” diyordu. Sofu kılıklı bir adam: “Birinin hakkında kötü söz söylemeyin…” demişti. Bir başkası: “Öldüyse ölmüştür. Bunda tartışacak ne var…” deyiverdi. Sonra başkası: “Boşuna oturuyoruz yahu…” diyerek güldü. Tekrar devam etti: “Sırası! Sırası!” Sonra bir gürültü ve tekrar: “Evet! Evet!” Sonra da: “Yok! Yok!”

     Bir kişinin “İşte oğlak geldi!” diye bağırmasıyla birlikte herkes sessizliğe gömülüyor, oğlağa bakıyordu. Yine biraz sonra: “Oğlağı küçükmüş. İyi bir biniciye bir lokma bile olmaz…” “Şu iyi, şu!” diye tartışmalar da başlamıştı ki iki süvarinin at oynatıp girişi, herkesin sesini kesti. Yavaş yavaş: “Süvari Selim…” “Süvari Murat…” diye fısıltılar gelmeye başladı.

     —  Karası Salim mi? Çiçek bozuğu olan…

     —  Salim’in bileği güçlü gibi…

     Binicilerin birisi boz ata, ikincisi ala ata binmiş heybetli ve neşeli gençlerdi. Onlar geldikten sonra halk sabırsızlanmaya başladı:

     —  İşte şimdi gerçek bir oğlak kapma yarışı göreceksiniz! diyorlardı.

     —  Bugün kıyamet kopacak, diyerek baş sallıyorlardı.

     —  Murat’ın atına bak. Sanki kanadı var gibi.

     —  Boz atı mı diyorsun, doru atı mı?

     —  İkisine de başka at yetişemez. İkisi de asil…

     —  Kulakları dik at iyi koşar.

     —  iş kulakta değil, soyda…

     —  Yok, yok! Kişnemesinden belli. Ben deneyip gördüm.

     —  Kara at iyi koşar derler. Karası iyi, karası!

     —  Rahmetlik babam, at aldığında tırnağına dikkat ederdi. İş tırnakta…

     Bahse giriyorlar, herkes yanındakiyle tartışıyordu. Ben de öyle düşünüyor; onların söylediği özellikleri kara kaşka tayımda bulursam seviniyor; bulamazsam kederleniyordum. Mahallemizdeki arkadaşlarımdan Nurhan, Kekeme Haydar ve Sümüklü Şakir de atlarıyla yavaş yavaş geldiler. Biz dördümüz atlarımızı sıraya dizip ordan burdan konuşmaya başladık. Nurhan babasından ala yorga atını istediğinde ileri sürdüğü bahaneyi anlatıp gülüyordu. Kekeme Haydar, sarı atının yolda Sümüklü Şakir’in kısrağına bakıp kişnediğini anlatıp Şakir’le dalga geçiyordu. Hep birlikte gülüyoruz. Şakir ise burnunu çeke çeke: “Yerin dibine girdim. Bundan sonra kısrağa binmem.” diyor; kızarıp bozarıyordu. Atımın omuz kayışını çok beğenip fiyatını sorduklarında ben: “On beş tenge” dedim. Gümüş kamçımı da görsünler diye oynar gibi eyerin kaşına “tak tak” vurdum. Onlar: “O ne? O ne? Gümüş mü?” diyerek kamçıyı elimden alıp baktılar. Ben yavaşça başımı sallayıp kendimi bir tuhaf hissediyordum. Onların atlarına, benimkine; giyimlerine, giyimime bakıp kendimi onlardan epeyce yukarıda görüyordum. Kekeme Haydar, kesik kesik: “Gelin bir koşturalım.” dedi. Nurhan, razı olmadıysa da Çekip aldılar. Onların arkasından Şakir de kısrağını koşturdu. Beklemek olmazdı. Onların arkasından tayıma bir kamçı vurdum, hayvan bir gayretle on adımda onları geride bıraktı. Biraz uzaklaştıktan sonra arkama baktım, hepsinin gözü bendeydi.  Adımı tekrar sertçe mahmuzlayıp koşturdum. Açık arazinin bir kenarına varınca atımı durdurdum. Uzun süre sonra onlar atlarını yavaş yavaş sürerek yanıma geldiler. Burada atlarımızın koşması hakkında söyleştik. Nurhan, atının koşmamasına sebep olarak ağabeyinin terliyken su vermesini gösterdi. Kekeme Haydarsa esrarkeş İsan’ın oğluna söve söve:

     —  Pazara un almaya gittiğimizde özellikle tam başına kerpiç attı. O zamandan beri yüz bin kamçı vursan da hayvan kulaklarını kısıp ürkerek duruveriyor, dedi.

     Haydar, benim sakar tayım için dedi ki:

     —  Senin atına hiçbir atın yavrusu yetişemez. Yemini filan kendin ver. Hizmetçiye güvenirsen atının düzenini bozar arkadaş. Demedi deme.

     Burada uzun zaman ayaküstü sohbet ettikten sonra tekrar atlara bindik. Sonra onlardan uzaklaştım. Kalabalığa yaklaştıktan sonra “beni de tanısınlar…” diye sakar tayımı üst üste kamçıladım ki rüzgâr oldu, rüzgâr… Şimdi kalabalık bir bana bir de kara sakar tayıma gözlerini dikmişti. Bense “Şimdi beni tanıdınız işte!” diye dikilip tayımın yelesini kamçı sapıyla tarıyordum.

 

IV

 

        Seyirciler arasında yine bir gürültü koptu: “İşte, oğlak kapma yarışına katılım ücretini topluyorlar!” “Oğlak kapma yarışı şimdi başlayacak!” “Murat süvari de kalktı!” “Salim kalpağını giydi!” “Kasap Ruzi oğlağı kesecek. Bıçağını biliyor…” “Beyzadeler de ayaklandılar.” “Salim, çapanını çıkaracak gibi…” “Hey maşallah süvariler!”

        Arkadaşlarımla biz de oğlak kapma yarışının çabucak başlamasını bekliyoruz. Binicilerin kimi palto, çapan çıkarıyor; kimi atının kolanını çekip kontrol ediyor; kimi de oğlak kapma yarışına katılım ücretini veriyordu. Ağabeyim de kocaman sarığı ile kalın paltosunu bana verdi. Kendisi atını oynatarak ortaya çıktı.

        Oğlak kapma yarışına girecek olanalar peş peşe ortaya çıkmaya başladılarsa da henüz oğlak ortaya gelmemişti. Bütün seyirciler sabırsızlanarak: “Bu saate kadar deve kesseler yetişirdi. Oğlağı soğutuyorlar mı?” diye söylenmeye başladılar.

        Uzun süre sonra kesilen oğlağı kucağına alan yarışın yöneticisi Arif ve onun arkasından da namı yürümüş süvariler kalpaklarını eğrice giymiş, eyere yan oturmuş halde meydana girdiler. Seyirciler oğlağı görünce: “Hey mübarek hayvan, sen misin be!” diye tezahürat yaptılar.

       Aradan biri:

       —  Oğlağın kanı iyice yıkandı mı? diye sordu.

     Yarış yöneticisi Arif:

     —  İçiniz rahat olsun, dedi ve oğlağı yere bıraktı. Sonra kalabalığa yaklaştı:

     —  Dostlar! Çoluk çocuğu kenara alın. Atların ayaklarıaltında kalan olmasın. Siz de ihtiyatlı olun, güvenli bir yerde durun!  Hayvanla uğraşmak kolay değil! diye bağırdı.

     Yönetici Arif, dua etti ve halk da duaya iştirak etti. Atını koşturarak yarışçıların toplandığı yere gitti. Seyirciler toplanan yakınlarına: “Bugün gayretini görelim haydi!” diye bağırıştılar. Oğlak kapma yarışı başladı…

     Biri alıyor, diğeri çekiyordu. Diğerinin yanına üçüncüsü ve dördüncüsü ekleniyor, hepsi birden sekiz tarafa çekiştiriyorları. Araya kenarda kalan yarışçılar da girip sıkışıyor, tekrar oğlağa sarılıyorlardı. Çek heyecanlı… Herkes oğlağı kendi takımına kazandırmak istiyor lakin oğlağın kuyruğundan, ayağından, boynundan, karnından çekiştirenler de çok… Kalabalığın arasından oğlağı alıp çıkmak kolay değil. Bazen oğlağı kapıp kalabalığın arasından sıyrılmak isteyenler de görülüyor. Yalnız, onun arkasından diğer yarışçılar kuş sürüleri gibi üstüne üşüşüp on- on beş adımda yakalıyorlardı. Yine çekişme başlıyordu. Bu taraftaki seyirciler: “Oğlağı kucağına sıkıştır! Kucağına!” “Atın başını bırak! Karnına kamçıyı yapıştır!” “Boş gelme! Sıkı tut!” “Dizgini salıver, kamçıyı dişlerinin arasına al! Sağa sola bakınma” “Aldın! Aldın!” “Verme! Sola dön, sola!” “Tut! Bırakma!” “Vay! Lanet olası! Kaptırdın işte! Sen de kendine oğlak kapma yarışçısı mı diyorsun?” “Atın mundar gitsin! At mı eşşek mi bu geberesi mundar!” diye çeşit çeşit seslerle bağırışıyorlardı. Oğlak yere düşse seyircilerden bazıları koşarak oğlağı yerden alıyor; dostunun veya kardeşinin eline tutuşturmaya çalışıyordu. Lakin diğer biniciler oğlağı aonun elinden almak için hemen üzerine yığılıyorlardı. O vermemeye çalışıyor, diğerleri araya alıp sıkıştırıyorlardı. Zavallı, bir müddet sonra topallayarak veya ellerini ovuşturarak ortadan güç bela çıkıp gidiyordu.


     Baba oğlunu, ağabey kardeşini tanımıyordu. Herkes toz toprak içinde, ter içinde, sıcaktan pişmiş halde oğlağı takımına kazandırma derdindeydi. Başı yarılan mı ararsınız, gözü çıkan mı, attan düşüp kolu kırılan mı… Yeter ki oğlağı kapıp takımına kazandırsın… Takıma kazandırmak da büyük keyif!

      Lakin oğlağı kendi takımına kazandırmak kimseye kısmet olmuyordu. Oğlağı takımına kazandıran birçok başarılı süvari sancıdan ölecek gibi olsa da oğlağı takıma kazandırınca atlarını kamçılayıp elli-altmış adım uzaklaşıyorlar ya yine arkadan gelenler tarafından kuşatılıp oğlak ellerinden alınıyordu. Tekrar çekişme başlıyordu.

     Oğlak kapma yarışı başlayalı epey vakir geçmişti. Yarışçılar birden durgunlaşarak bürünüp yarış alanında toplandılar. Biz, atlı ve yaya seyirciler de hep birlikte ortaya koştuk. Ben sonradan vardığım için atlı ve yaya kalabalık ortayı doldurmuşlardı. Ben kenarda kaldım. Ne kadar uğraştıysam da araya girmeyi başaramadığımdan adamların ağzına bakıyordum. Lakin oğlak kapma yarışçıları arasında ne olup bittiğini kimse bilmiyordu. Herkesin yüzünde bir şaşkınlık ifadesi vardı ve herkes birbirine “Ne olmuş?” diye soruyordu.

     Birkaç dakika sonra “Kımıldatmayın, sarsmayın!” diye bir ses işitildi. Kalabalık şaşkındı.

     Ortadakilerden biri bağırdı:

      —  Uzaklaşın hey!

     İnsanlar bir kenara çekilip yol açtı.

     —  Ne olmuş? Ne var?

     —  Yok bir şey… İsanbay’ı at çiğnemiş.

    —  Durumu kötü mü?

     —  Yok… Biraz…

     Adamlar birbirlerine bakarak: “Felaket… Felaket…” diyorlardı. Öteberi derken beş-altı kişi atın çiğnediği adamı ortadan alıp kenara çıkardılar. Yardımlaşarak getirip top ağacın altına yatırdılar.

     Bir kişi derhal at arabası almaya gönderildi. Birisi, “Acaba kendine gelir mi?” diye İsanbay’ın yüzüne su serpiyordu. Kımıldamadı.

     —  Beş altı atın altında kaldı biçare!

     —  On atın altında kalsa da bir şey olmazdı. Yalnız, tehlikeli yerine basmışlar gibi…

     —  Ömrü varsa bir şey olmaz.

     “Biçare, geçen yıl bayramda bana yarım som bayram harçlığı vermişti. İnşallah iyileşir” diye aklımdan geçirdim.

     Araba geldi. İsanbay ağabeyi arabaya yatırdılar. Ağabeyim ve üç dört arkadaşı birlikte İsanbay’a refakat ederek şehre doğru hareket ettiler.

     Kalabalıkta birileri, “Ağrısını hafifletmek için tuzlu suya batırılmış pamuk alsınlar, kızgın kepek bastırsınlar…” diye söyleniyordu.

     Onlar gittikten sonra oğlak kapma yarışı yeniden başladı. Ben yarış bitinceye kadar seyrettim. Çok şükür ki hiç kimseyi at çiğnemedi.

 

* * *

      Dün sanki beni at tepmiş; yerime yatar yatmaz kavak kütüğü gibi kaskatı kalıp uyumuşum. Sabahleyin annem:

       —  Çabuk kalk! Baban gelirse öldürür, karışmam, diyerek üstümden yorganı çekip aldı. Ben uykulu gözlerle:

       —  Babam pazara gitmedi mi? diye sordum.

       Annem:

       —  İsanbay’ın cenazesinde, diye cevap verdi. 

     Birden uykum kaçıverdi.

-----------------------------------
Türkiye Türkçesine çeviren:
Mahir Ünlü


Abdullah Kadiri:

     20. yüzyıl Özbek öncülerinden Abdullah Kâdirî, 1894 yılında Taşkent şehrinde doğdu. İlk okuma-yazmayı mahalle mektebinde öğrendi. Kendisinin yazdığına göre, fakir bir çiftçi ailesinin çocuğu olduğu için eski mektepte tam bir eğitim görememiş ve bir zenginin yanına hizmetkâr olarak verilmiştir. Hizmet ettiği efendisi, Rusça okuma-yazma bilen birisine ihtiyacı olduğu için Abdullah Kâdirî'yi Rus-Tüzem mektebine vermiştir. 1907- 1915 yılları arasında Türkistanlı tüccarların yanında kâtip olarak çalıştı. Bu arada devamlı okuyarak kendisini yetiştirdi. 1913 yılında çıkmaya başlayan Sadâ-yı Türkistan, Semerkand, Ayna gibi Türkistan'da neşredilen gazete ve dergileri okuyucu olarak yakından takip etti ve bir süre sonra kendisi de bu yayın organlarında çeşitli konularla ilgili yazılar kaleme almaya başladı. Mahmudhoca Behbûdî'nin 1913 yılında yayımlanan Pederküş (Baba Katili) piyesinden etkilenerek kendisi de 1915 yılında Bahtsız Küyav (Talihsiz Güvey) piyesini yazdı. 1914 yılında Ahvâlimiz, Milletime ve Toy gibi şiirleri yayımlandı. 1915-1916 yıllarında Cüvanbaz (kadın Avcısı) ve Ulakda (Oğlak Kapma Yarışında) adlı hikâyeleri basıldı. Hâl tercümesinde verdiği bilgiye göre, 1917-1924 yılları arasında çeşitli Sovyet idarelerinde, gazete ve dergilerde çalıştı. Onun bu devrede bilhassa Muştum dergisindeki faaliyeti ve hiciv eserleri önemlidir.
     1925-1926 yıllarında, Moskova'daki Edebiyat Enstitüsü'nde okudu, devamlı eser yazmakla meşgul oldu. Abdullah Kâdirî, Ötken Künler (Geçmiş Günler) adlı meşhur romanını da bu dönemde, 1925-1926 yıllarında üç bölüm hâlinde yayımladı. 1928 yılında, diğer meşhur romanı olan Mehrabdan Çayan (Kürsüdeki Çıyan) yayımlandı. Her iki roman da kısa süre içerisinde büyük şöhret kazandı. 1930'lu yıllarda bu romanlar tekrar yayımlandı. Ancak bu romanlar şöhretini artırdıkça Sovyet sistemi, yazarı bazen meslektaşlarının yardımlarıyla, bazen de başka yollarla sorgu ve işkencelere alarak yasaklar getirmeye ve tehdit etmeye başladı. Mahkeme karşısına çıkarılarak hapis cezasına çarptırıldı. Bu durum karşısında Kâdirî, mecburen Sovyet tarafına "geçmeye başladı" ve Sovyet ideologlarının direktiflerine uyarak bazı eserler de yazdı. Aynı ızdırabı kader ortağı Abdülhamid Süleymanoğlu (Çolpan) da yaşadı.
     Kâdirî, yukarıda zikredilen iki romanını, 1920-1926 yılları arasında, yani nispeten serbest bir ortamda yazmıştır. Sonraki yıllarda devamlı baskı altında yaşadı. Nihayet 31 Aralık 1937 tarihinde tutuklanarak hapse alındı ve "halk düşmanı" ilân edildi. Bir yıl kadar devam eden sorgulama ve işkencelerden sonra belli bir suçu olmadığı hâlde 4 Ekim 1938 günü akşamı gizlice Taşkent dışına çıkarılarak kendisi gibi birçok aydınla birlikte kurşuna dizildi.
     1956 yılında Komünist Partisinin 20. Kurultayında, 1930'larda suçsuz oldukları hâlde öldürülenlerin aklanması yolunda bir karar alındı. Bu karardan sonra Kâdirî'nin eserleri yeniden yayımlandı. Önce Ötken Künler romanı kısmen değiştirilerek 1958 yılında yayımlandı. Daha sonra Mehrabdan Çayan (Kürsüdeki Çıyan)  ve Âbid Ketman (Çapa Abid) neşredildi. Hikâyeleri ve hicviyeleri de Küçük Eserler (1969) ve Gırvanlı Mellevay (1987) adlı eserleri de yeniden basıldı. Romanları, 1992 yılında, ilk orijinal baskıları dikkate alınarak tekrar yayımlandı.
     Ötken Künler romanı, daha sonra Türkiye Türkçesine aktarılarak Türkiye'de de yayımlandı. Abdullah Kâdirî'nin hayatı ve sanatı hakkında çok eser yazılmıştır. Aybek, İzzet Sultan ve Metyakub Koşcanov'un eserleri, Kâdirî hakkındaki hatıraları ihtiva etmektedir.
     1990'larda çıkan Abdulla Kâdiriy Zamandaşlarının Hâtırasında adlı kitap, oğlu Habibullah Kâdirî'nin yazdığı Atam Hakkında adlı eser ve Nebican Bâkî'nin devlet arşivindeki belgelere dayanarak hazırladığı "Katlnâme" adlı kitap, Kâdirî hakkında önemli kaynak eserler olarak değerlendirilebilir.
     Bugün Taşkent'te, Kamalan mezarlığında sembolik bir kabri bulunan Kâdirî'nin yaşadığı evi de müze hâline getirilmiştir. Adı, çeşitli enstitü, yayın evi ve caddelere verilmiştir. 1990 yılında, Kâdirî adına devlet ödülü ihdas edilmiş ve 1991 yılında, Ali Şîr Nevâî devlet ödülü, Abdullah Kâdirî'ye verilmiştir. 1994 yılında, doğumunun yüzüncü yıldönümü dolayısıyla törenler düzenlenen Kâdirî hakkında bir film hazırlanmış, eserleri yedi cilt hâlinde yayımlanmış ve bazı eserleri senaryolaştırılarak filme alınmıştır.


Özbekçesi

Powered by OrdaSoft!