Destan nedir?

Destan kelimesi dilimizde çeşitli mânalar ifade etmektedir. Lügat mânası «hikâye, efsâne, masal» demektir. Halk edebiyatımızdaki nazım şekillerin­den biri destan adını taşır (1). Fransızca «epopee» ve «leğende» kelimeleri­ni de dilimizde destan sözüyle karşılıyoruz. Burada destan kelimesiyle «epopee» ve «leğende» kasd edilmiştir.

«Epopee» tarihî fakat efsaneleşmiş kahramanlık vak'alarını ve bunları yapanları anlatan; yâni tarihî kahramanları ve onların maceralarını teren­nüm eden manzum hikâyelerdir. Bunlar milletin ortak malıdır. «Leğende» ise; tarihten önce veya tarihin başlangıcı sırçalarında, bir milletin geçirdiği maceraları, yetiştirdiği kahramanları, tabiat, kâinat ve cemiyet hâdiseleri hakkında düşündüklerini ve bunlar karşısında aldığı vaziyetleri anlatan din ve kahramanlık efsâneleri ve masallarıdır. «Leğende» da milletin ortak mah­sulüdür.

Demek ki, destanlarda bir milletin başından geçen çeşitli hâdiseler, fe­lâket ve saadetler, yenilgi ve başarılar; aralarından yetişen ve bu hâdiselerde önemli roller alan kahramanlar; o mîlletin dünyanın meydana gelişi, insanların yaratılışı, kendi türeyişleri ve ölüm hakkındaki düşünceleri ve inanışları yer almaktadır.

Destanların mahiyeti:

Destanların bir kısmı inanılması mümkün olmayacak kadar hayalîdir. Bunlar mythologiaue (esatiri) mahiyettedir. Bir kısmı tarihî vakalara daya­nır. Bunlar ise legendaire (menkabevî) mahiyet taşırlar. Destanlar ne sâdece tarih, ne de sâdece edebiyattırlar. Destanlar milletlerin efsanevî tarihi sayı­labilir. Destanlarda bir vak'a ve kahramanın en doğru çizgilerle anlatılması değil; o vak'a ve kahramanın millet vicdanında bıraktığı tesirler, cemiyetin duyduğu sevgi, nefret ve saygı daha önemlidir. Böylece destanlar, bir mil­letin düşünce ve yüksek duygularını, ortak vicdanda yaşayan ülküleri bize aksettirirler.

Destanlar ferdî değil içtimaîdir. Destanlarda büyük vak'alar ve olağan­üstü insanlar anlatılır ve bunlar karşısında topluluğun dehşet, korku ve hay­retten sevgi, beğenme ve saygıya kadar çeşitli duyguları gösterilir. Yâni des­tanların terennüm ettiği vak'alar ve şahıslar normalin dışında bir mâhiyete sahiptirler. Bu sebeple, destanlarda şeklî bir mantık ölçüsüne göre mantık­sızlıklar vardır. Fakat, bunların mantıksızlıktan çok mantık dışı sayılmaları daha doğru olur. Çünkü, destanlar, cemiyetin bâzı şartlar içinde inanışına, değer hükümlerine ve cemiyet mantığına uymaktadırlar.

Destanların doğuşu ve meydana gelişi;

Bir çok milletlerin destanı yoktur. Destanlar sâdece eski milletlere mah­sustur. Destanlar halk muhayyilesinin yarattığı efsâneler olduğu için; bun­ların ortaya çıkması ancak uygun şartların mevcut olması ile, yâni içtimaî vicdanın bu çeşit yaratmalara elverişli olduğu eski ve iptidâi devirlerin ya­şanması ile mümkündür. Menşe bakımından eski devirlere uzanmak da yet­mez. Bir millet büyük hâdiseler yaşamamış ve maceralar geçirmemişse, des­tanlar teşekkül edemez. Büyük savaşlar, fetihler, zaferler, mağlûbiyetler, güç­ler, felâketler, devletin kuruluş ve inkırazı gibi hâdiseler halk muhayyilesine tesir eder ve onu harekete geçirir. Bu hâdiselerin başında bulunan kahra­manların yaptıkları işler, taşıdıkları kuvvet ve insanüstü yönler üzerinde du­rulur. Bu heyecan verici vak'a ve hâdiseleri; muhtelif halk şâirleri, muhtelif yer ve muhtelif zamanlarda fasıl fasıl terennüm ederler. Bunlar ağızdan ağı-za biraz değişerek ve bir hayli genişleyerek yayılır, biribiriyle birleşir ve bütün milletin ortak malı olur. Artık, onları ilk meydana getiren şairlerin adı unutulmuş, genişleyen ve değişen mahsûller ortak mal hâline girmiş bulu­nur. Destanlar bir milletin sözlü ve ortak edebi mahsulleridir.

Büyük milletlerin hayatında heyecan verici hâdiseler sık sık vuku'bulduğu için, yeni kahramanlar ortaya çıkar. Bunların etrafında yeni destan parçaları meydana gelir, yahut eski parçalar canlanır. Yâni çeşitli vak'a ve kahramanlar dolayısıyle  söylenen parçalar biribiri üzerine yığılır. Destanların teşekkülü bir kar yığınının meydana gelmesine benzetilmektedir. Bu suretle biribiri üzerine eklene eklene büyüyerek    teşekkül eden destanlar, uzan asırlar halk arasında yaşar. Babadan oğula anlatıla anlatıla bir gelenek olarak sözlü şekilde devam eder. İşte destanların doğuş ve meydana gelişi böyle bir gelişme gösterir. Sonra bunlar yazıya geçirilerek tesbit edilir ve bunun sonucunda millî destanlar ortaya çıkmış olur.

Destanların tesbiti:

Destanların karakteri    manzum,    şifahî ve  ortak olmaktır.    Biribiriyle birleşe birleşe büyüyen sözlü parçaların yazıya geçirilmesiyle, bunlar yazılı edebiyatın malı olurlar. Artık millî destan toplu bir şekilde meydana çıkmış demektir.

Destanların tesbiti birkaç şekilde olabilir: Ya milletler medenî seviyeye eriştikten sonra yüksek zümre şairlerinden biri, halk arasında canlı surette yaşayan destan parçalarını ve efsaneleri kendi üslûbu ile yeniden işler ve' edebiyata mal eder; yahut ilim adamları bunları hiçbir şey katmadan toplar. Birinci şekilde meydana gelen millî destanlar için örnekler Homiros'un «İlyada» ve «Odise» siyle Firdevsî'nin «Şehname» sidir. İkinci şekilde tesbit edilen destan Finlilerin «Kalevala» sıdır. Lönnrot adlı bir hekim, uzun yıllar fin köylüleri arasında yaşayarak onların millî türkülerini toplamış, bunları sınıflandırarak ve düzenleyerek Fin millî destanını bir bütün hâlinde ortaya koymuştur.

Homiros Yunan, Firdevsî İran halkı arasında yaşayan ve dillerde dolaşan efsâne, mitoloji, menkabe ve kahramanlık hikâyelerini, destan parçalarını yeniden ele almış, bunları kendi ilhamları ile genişletmiş, devrin estetik ve edebiyat şekilleriyle işlemiş büyük şairlerdir. Meydana getirdikleri eserlerde topluluğa ait ve ferdî yaratmalar karışıktır. Dr. Lönnrot'ım ortaya çıkardığı Kalevala»da ise ferdî bir yaratma mevcut değildir. Destan topluluk yaratmasının mahsulüdür. Lönnrot bir şair ve edebiyatçı değildir. Destanın tesbitinde edebî bir çalışma göstermemiştir. Bir folklorcu olarak destanı bir araya çıkarmıştır.

Destanlar arasında, bir tarihçi veya herhangi bir şahıs tarafından eski bir devirde, parça halinde yazıya geçirilmiş olanlar da vardır. Bunlar halk arasından veya o devirde yaşayan bir halk şairinden tesbit edilmiş olabilir­ler. Fakat, nasıl tesbit edilirse edilsin, bunlar da anonim eserlerdir, milletin ortak malıdır. Bütün hâlinde olmamakla beraber, bunlar da millî destandan sayılırlar.

Türk destanları:

Çok eski ve zengin bir tarihe sahip bulunan Türk milletinin çeşitli boy­ları arasında bir çok destan meydana gelmiştir. Fakat bunların metinleri, ya­zık ki, bugüne kadar tam olarak gelememiştir. Bu gün ilk devir destanların­dan sadece Oğuz Kağan destanı metnine sahip bulunmaktayız. Öbür des­tanlardan elimizde pek az metin vardır. Büyük bir kısmının konu ve vak'alarını ise, tarih kitaplarında muhtelif tarihçilerin rivayetlerinden öğrenmekteyiz.

Türk destanlarının bir kısmı îslâmdan önce teşekkül etmiş, bir kısmı ise îslâmiyetten sonra meydana gelmiştir. Destanlarımız şu şekilde sınıflandırıl­maktadır :

I.   İslâmiyetten önceki destanlar

1- Yaratılış Destanı

2- Saka Destanı

a.  Alp Er Tunga parçası

b.  Şu parçası

3- Kun-Oğuz Destanı

4- Köktürk destanları

a.  Bozkurt parçası

b.  Ergenekon parçası

c.  Köroğlü parçası

5- Siyenpi Destanı

6- Uygur destanları

a.  Türeyiş parçası

b.  Mani dininin kabulü parçası

c.  Göç parçası

II.    İslâmiyetten sonraki destanlar

1-  Manas Destanı

2-    Çingiz Han Destanı

3-    Timur Destanı

4-    Seyyid Battal Gazi Destanı

5-    Dânişmend Gazi Destanı  (Dânişmendnâme)

Eski Türk destanları adı verilen îslâmiyetten önceki destanlarımız baş­lıca altı bölümden ibaret olup biribirlerini tamamlar mâhiyettedir. Yalnız, Köktürk destanlarından olan Ergenekon parçasının durumu biraz şüphelidir. XIII. yüzyılda Türk - Moğol İmparatorluğu devrinde yazılı edebiyata geçiri­len destanda «Göktürk» kelimesi yerine «Moğol» kelimesi bulunmaktadır. Destanın Türklerden mi Moğollara geçtiği, yoksa Moğollarda mı meydana geldiği, bugünkü bilgimize göre, kesin olarak belli değildir.

îslâmiyetten sonraki destanlardan bir kısmı Doğu Türkleri, bir kısmı ise Anadolu Türkleri arasında teşekkül etmiştir.

Bu destanlardan başka, efsaneleşmiş ve masallaşmış bâzı kahramanlık  hikâyelerimiz de vardır. Halk içinde tesirleri uzun asırlar yaşamış olan, manevî ve millî vasıflarına hayranlık duyulan kahramanlar etrafındaki men­kıbe ve rivayetler, zamanla efsanevî ve destanî bir hal kazanmaktadır. Bunlardan bazılarının destanlardan kopmuş bir mâhiyeti bulunmaktadır. Bu çe­şit epik hikâyelerin en önemlisi «Dede Korkut Hikâyeleri»dir. Kahramanlık masal ve hikâyelerinin destanlardan farkı, bunların şiir şeklinde değil, nesir olarak ifade edilmesidir.

Eski destanlarımızın kaynakları ve metinler:

Daha önce de belirtildiği gibi, destanlarımızdan esas metin olarak bu­güne gelen pek az parça vardır. Bunların ancak konularını bâzı tarih kitap­larında bulabiliyoruz. Bu tarihlerden de çoğu Türkçe değildir. Büyük bir kıs­mı Çin, Fars, Moğol, Arap kaynaklarıdır.

Destanlarımızın Türkçe kaynağı olarak Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk ve Şecere-i Terâkime adlı eserleri ile Yozıcıoğlu Ali'nin Selçuknâme'si zikredilebilir. Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânü Lugât-it-Türk'ünde de bâzı destan parçaları bulunmaktadır. Farsça kaynakların bellibaşlıları Firdevsî'nin Şeh-nâme'si, Reşîdüddin'in Câmi'-üt-tevârîk'i, Cüveynî'nin Cihan-küşâ'sıdır. Arap­ça olanı ise Mes'ûdî'nin Mürûc-üz-zeheb adlı kitabıdır. İçinde destanlarla il­gili kayıtlar görülen Çince ve Moğolca eserler ise çeşitlidir.

Eski destanlardan «Yaratılış Destanı», bugün hâlâ Altay Türkleri ara­sında yaşamaktadır. Parça, XIX. yüzyılda Radloff tarafından tesbit edilmiştir.

Şehnâme'deki Efrâsiyâb, Saka Destanındaki Alp Er Tunga'dır. İskender ile Saka Hükümdarı Şu arasındaki mücadeleden ve Şu'nun kahramanlığın­dan bahseden Şu Destanı ile ilgili bir rivayet Dîvânü Lügât-it-Türk'te bulun­maktadır.

Türk destanları arasında en önemlisi ve elimizde büyük parçası olanı Oğuz Kağan Destanıdır. Eldeki iki rivayet de XIII. yüzyılda yazıya geçiril­miştir. Islâmiyetten Önceki şekli gösteren metnin bilmen biricik nüshası, Pa­ris Millî Kütüphanesindedir. Metin Rıza Nur ve 'W. Bang ile G. R. Rahmeti (Arat) taraflarından olmak üzere iki defa yayınlanmıştır. Hüseyin Namık Orkun, Oğuzlara Dair adlı kitabında, destanın Islâmiyetten sonraki şekli ile ilgili başka bir parçayı neşretmiştir.

Islâmiyetten sonra meydana gelen destanların metni, büyük çoğunluk­la günümüze kadar gelmiştir. Kırgız Türkleri arasında doğan ve Müslüman Türklerle mecusîlerin mücadelerini anlatan «Manas Destanı» büyük bir eser­dir. Küçük bir kısmı Radloff tarafından ilk defa yayınlanmıştır.

Anadolu Türkleri arasında meydana gelen Seyyid Battal Gazi ve Dânişmend Gazi destanlarının hususî ellerde ve kütüphanelerde birçok yazmaları olduğu bilinmektedir.

Destanlarımızla uğraşanlar:

Destanlarımız üzerinde umumî olarak çalışan, onları sınıflandıran, ince­leyen ve metinlerini neşreden bilginlerin başlıcaları Radloff, W. Bang, Rıza Nur, Zeki Velidî Tagan, Rahmeti Arat, Hüseyin Namık Orkun ve Nihal Atsız' dır.

Destanlarımız üzerinde sanat ve edebiyat yönünden duran, bunları ken­di üslûp ve ilhamlarıyle bugünkü görüş ve anlayışa göre yeniden işlemek isteyenler de çıkmıştır. Bu sanatçılarımız «Türk Destanından» sahibi Halûk Nihad Pepe'yi, Bottalgazi destanını yazan Behçet Kemal Çağlar ve onbin; mısralık bir «Oğuzlama» nazm eden Basri Gocul'dur. Fazıl Hüsnü Dağlarca da son zamanlarda Türk destanı üzerine eğilmiştir.

Genç sanatçılarımızın Türk destanlarını konu olarak almaları, bunları bugün için yeniden işlemeleri son derece gerekli bir iştir. Bugüne kadar bu sahaya hemen hemen hiç atmamıştır. Genç hikayeci M. Necati Sepetçioğlu'nun Yaratılış ve Türeyiş - Türk Destanı adlı son günlerde yayımlanan ki­tabı, bu alanda atılmış çok önemli bir adımdır.

Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü yayınları arasında çıkan kitap (Ankara 1965, 246 sayfa, 10 lira), eski Türk destanlarını biribirine bağlı ve birbirini tamamlar şekilde, bir bütün olarak vermektedir. Necati Sepetçioğlu önce destanlarımızın konusunu ve vak'asnı, bu husustaki kitaplara, ilgili kimselere, hepimize sorarak tesbit etmiş; sonra bunları bugünün bir hikaye­cisi olarak kendi sanat ve üslubu ile işlemiştir.

M. N. Sepetçioğlu'nun bu eseriyle basan kazandığı tereddütsüz olarak söylenebilir. Rahat ve tatlı anlatışı, renkli üslûbu kitabı zevkle okutmakta­dır. Yazar, eserde dilimizin bütün imkânlarını kullanmıştır. Eski ve yeni bü­tün büyük sanatçıların üslûp özelliklerinden faydalanmıştır. Başkalarına ait olup yerli yerinde kullandığı benzetmeleri, tasvirleri, deyimleri, söyleyişleri tırnak içerisinde göstermiştir. Bu husus kitaba ayrı bir değer katmaktadır.

M. N. Sepetçioğlu genç sanatçılarunıza yol göstermiştir. Bu konuda ça­lışacak başkalarının da çıkması hayırlı olacaktır. Böyle bir çalışma bilhassa genç şairlerimizi beklemektedir. Çünkü destanlar manzum yazılan eserlerdir.

Genç nesillerin millî duygu ve kültürünü besleyecek güzel bir eser ya­zan eski talebem değerli hikayeci M. Necati Sepetçioğlu'nu gönülden tebrik ederim.

(1)- Halk edebiyatında destan, koşma şeklinde fakat çok uzun olan ve bir yak'ayı hikâye eden nâzım şeklidir. Yüz dörtlüğü bulanları vardır. Umumiyetle 11 fieceli olur. Bâzan 7 ve 8 hecelileri de görülür. Kafiye bakımından da koşma şekline uymayan destanlar vardır. Meselâ; "Bekçi Destanı" mâni şekline benzeyen dörtlük­lerle yazılmıştır.

Destanlar çeşitli konularda meydana getirilir. Bir kısmı adı, yeri ve zamanı bel­li gerçek hâdiseleri hikâye eder. Kahramanları ve savaş hikâyelerini tasvir eden destanlarla zelzele gibi, yangın gibi veya bir vezirin katli gibi hâdiseleri anlatan des­tanlar bu nevidendir. Bundan başka, hayattaki garip ve gülünç hâdiseleri ele alan; tuhaf tipleri, âdetleri gösteren; züğürtlük, v.b. gibi topluluk hayatının doğurduğu vaziyetleri ve makbul olmayan huyları konu olarak işleyen destanlar da vardır. Bu çeşit destanlar içtimaî durum ve şartları, halleri mizahî ve hicvî bir şekilde ifade ederler. Bu çeşit destanlarda vak'alaıv bir zaman ve mekâna bağlı olmadan umumî olarak işlenir, öksüz Âşık'ın "Pire Destanı", Niyazi'nin "Baskın Destanı", Hengâmî'-nin "Hayvanlarla Harp Destanı", "Züğürtlük Destanı", "Bekçi Destanı" v.b. bu bö­lüme giren destanlardır.

Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü – Türk Kültürü Aylık Dergisi – Sayı:33 Ocak 1965