"Akıl, insanın külahında bir çividir. Yumruk yemeden kafasının içine girmez..."

Arnavut Atasözü

 Geçen gün hava ne güzeldi! Logaritmacı Hasan'la Hürriyet Tepesi'ne gittik. Bomonti'ye kadar uzandık. Daha kış uykusundan uyanmamış sisli Kâğıthane'ye, mavi mahmur Haliç'e yükseklerden baktık. Hasan hemen Lale Devri'ne dair hikmetler yumurtlamaya başladı. Damat İbrahim Paşa'nın rakam bilmediğini, hesap yeteneğinden mahrumluğunu, Kırkiki isyanını[1] evvelden tahmin etmek şöyle dursun, hatta kuşbaşı parçalandığı âna kadar anlayamadığını söylüyordu.

— Hocam, bırak şu geçmişi, dedim, hâle bakalım. Bu yaz acaba buralarda eğlenebilecek miyiz?

— Kâğıthane'de mi?

— Evet.

Kır düşmüş kaim kaşlarım kaldırdı. Parlak, siyah gözleri sanki derinlerden dışarı çıktı. Küçük, kalıpsız fesinin altında daha büyük görünen ağır kafasını salladı:

— Sen deli olmuşsun! dedi.

 — Niçin?

— Ayol, bir kuzu, o eski devrin on lale soğanından daha pahalı.

Hasan, on beş sene evvel benim matematik hocamdı. Mektepten çıktıktan sonra arkadaşım oldu. Şimdi onunla konuşurken kübistlerin yaptığı tuhaf tablolar karşısında hissettiğimiz o yarı sanatkârca, yarı geometrik zevke benzer bir tat duyarım. Onun gözünde her şey apaçıktır: Geçmiş zaman, şimdki zaman, gelecek... Beyninin bilinmeyene tahammülü yoktur. Matematikçi mantığıyla en karışık, en güç şeyleri hemen hallediverir. "İki kere iki dört" kadar kesin hükümler verir. Sonra, aynı zamanda çekilmez bir nasihatçidir de... Neden bahsetseniz, sizin yahut bahse kahraman olanın hayatına ait akla uygun bir tarz bulur. Nasihat şeklinde bir prensip ortaya çıkarır. Yanlışsa kızar. Hâlbuki ona göre bütün hayat yanlıştır! Zira düşünüşünün sistemi tabiatta bulunmaz. Tabiatta onun kafasındaki mantık yoktur, hesap yoktur, rakam yoktur!

Bununla beraber ben onun çok tuhaf görünen fikirlerini severim. Mücerret kavramların dışımızdaki hakikat karşısında nasıl havada asılı duran taş gibi sallandıklarını seyretmek pek hoşuma gider. Bugün de İngilizlerin dört işlem bilmediklerini söylüyordu. Çarpışmayı uzatan sebep hep yanlış bir hesaptı. Ara sıra itiraz eder gibi görünüyor, tenha yolun esmeyen bir rüzgâr gibi serin serin duyulan temiz havasını kokluyordum. Karşımızdan bir otomobil geldiğini gördük. Şosenin kenarına çekildi. Bu, canlanmış büyük bir piyano kadar parlak, siyah, ihtişamlı bir arabaydı. Yanımızdan hızla geçti. Billur camlarının arkasındaki güzel kadınla genç erkeğin çehreleri tıpkı bir hayal gibi sakin duruyordu. Sonra keskin bir benzin kokusu... Arkamızdan bir ses geldi:

— Hasan Bey!

İkimiz de birden döndük.

 — !..

                Otomobil durmuştu. Kesik bıyıklı esmer bir genç bize doğru gülerek koşuyordu. Ben kim olduğunu sormaya vakit bulamadım. Siyah paltosunun şıklığı, yakasındaki ağır kürkün parlaklığı sanki beni mıknatıs gibi çekmişti. Geldi, Hasan'ın ellerinden tuttu. İki eliyle sarsarak sıktı.

— Nasılsın velinimetim!

— Çok iyi...

— Ne arıyorsun buralarda?

— Biraz hava alıyoruz işte...

Ben şaşırmıştım. Birdenbire logaritmacının ana tüyleri dökülmüş kahverengi paltosuna bakarak bu gencin nasıl velinimeti olabileceğini düşündüm.

— Nasıl, bir milyon yapabildin mi?

 —Yapamadım vallahi...

— Ey, şimdi ne kadarlıksın?

— Önemi yok vallahi... Dört yüz bin liram var.

Kulaklarıma inanamayacağım geldi. Hasan açıları görünen dikdörtgen bir gülüşle çırpınıyordu. Soğukkanlı:

— Çalış, daha çalış! dedi.

— Çalışacağım. Sen, benim veUnimetimsin. Sana ölünceye kadar minnettarım.

— Estağfurullah!

— Vallahi her yerde, herkese söylüyorum. Sen bana akü vermeseydim ben yine eskisi gibi sürünecektim.

— Canım, senin talihin varmış! Ben sana para yerine nasihat verdim. Bir söz söyledim. Bir sözden ne çıkar?

— Bir söz ama pîr söz...

Hayretten aptallaştım. Dilim tutuldu. İlerde duran otomobilin arka penceresinde bir kadın hayalinin kımıldadığını fark ediyor, şık gencin logaritmacı ile konuştuklarını dinliyordum. Kadın nişanlısıymış. Kimin nesi olduğunu söyledi: İstanbul'un en kibar, en eski, en yüksek bir ailesinin ismini işitiyordum. Otomobilini üç bin liraya almış... Susuyor, bakıyordum. Boyu uzundan biraz kısaydı. Yahut semizliğinden öyle görünüyordu. Gülerken azı dişlerinin platin kaplı olduğu gözüme çarptı. Esmer cildi, çok rahat içinde yaşayan her mesut zengininki gibi taptazeydi, parlaktı. İnce kaşlarının altında gülen gözlerinin içinde, gerçi büyük bir zekâ alevi tutuşmuyordu. Fakat o kalın, o küt burun... Sahibinde tos vuracak bir koç azmi olduğunda şüphe bırakmıyordu. Hasan’la vedalaştı. Bana da başıyla bir selam verdi. Bekleyen arabasına hızla yürüdü. Arkasından bakıyorduk. Ben hâlâ kendimi toplayamıyor, bir şey soramıyordum. Araba büyük bir gürültü ile kaçtı.

— Bu kim? dedim, sen bu dört yüz bin liralık adamın nasıl velinimeti oluyorsun?

— Anlatayım! diye güldü.

Tenha şosede deminki gibi, yine yavaş yavaş yürümeye başladık.

 — ?..

— Matematikte olduğu gibi hayatta da bazı ispata ihtiyaç duyulmayan doğrular vardır. Doğruluklarına hiç şüphe yokken yine kimse iltifat etmez. Mesela "herkes, kendi işini kendi kendine görürse, kimsenin kimseye ihtiyacı kalmaz!"

— Allah aşkına hikmeti bırak! diye yalvardım, bu zengin kim, onu anlat.

— İşte onu söyleyeceğim.

— Söyle bakalım.

— Bu genç, benim, Selanik'teyken uşağımdı! dedi.

Durdum, bir adım geri attım.

— Uşağın mıydı? diye haykırdım.

Logaritmacı her vakitki soğukkanldığıyla, elleri arkasında yürüyerek cevap verdi:

— Evet, uşağımdı. Ben Balkan Harbi'nden sonra İzmir'e gitmiştim. Bir sene sonra İstanbul'a geldim. Bir gün Meserret otelinin önünden geçiyordum. Bir de baktım bizim Ahmet... Öpmek için elime sarıldı. Üstü başı dökülüyordu. Ne yaptığını sordum: "Hiç", dedi, "boştayım." Sonra sıkılarak benden bir mecidiyepara istedi. Tekrar ne için, ne sebeple para vereceğimi sordum. "Vallahi iki gündür açım, bari beş kuruş ver. Bugün karnımı doyurayım." dedi. O vakit düşündüm. Bu çocuk da birçok muhacirler gibi serserileşmişti. İnceden inceye sorguya çektim. "İki gün evvel karnını doyuracak para var mıydı?" diye sordum. "Evet." dedi. Üç gün evvelinden bir gün sonra aç kalacağını niçin düşünmediğini sordum. Cevap vermedi, yere baktı. O vakit ona Koton'u hatırlattım.

— Koton ne? diye sordum.

— Koton, benim Selanik'teki küçük köpeğimin adı... Bu köpekte en açık görünen, en kuvvetli karakter özelliği gelecek endişesiydi. Kendine verilen kemiklerin beşte birini bile yemez; gider, bahçenin tarhlarına gömer, saklardı. Evet, en bol, en neşeli zamanda bile "yarın" kendisine bir şey veremeyeceğimiz ihtimalini aklından çıkarmaz, hep "yarın"ı düşünürdü. Kemikleri saklamak için çiçekleri, tarhları bozuyordu. Çok dövdük, azarladık. Bir türlü bu endişesinden vazgeçiremedik. Ahmet'e, "Senin Koton kadar hissin yok muydu?" dedim. Utandı, başını daha beter eğdi, önüne baktı. Cebimden bir kart çıkardım. Eyüp'te bir ip fabrikasının müdürü sınıf arkadaşımdı. Ona bir tavsiye yazdım. "Al bunu, götür. Çalış, para kazan, ye... Kimseden para isteme!" dedim. Teşekkür etti. Ama yine yakamı bırakmadı: "Bari iki kuruş verin. Şimdi ekmek peynir alayım. Açlıktan ölüyorum." Azıcık daha verecektim. Elimi cebime götürdüm. Birdenbire bu lüzumsuz merhametle kuvvetli bir gencin azmini kıracağımı düşündüm. Evet, sırf merhametle yapılmış bir yardım, gerçek bir cinayetten başka bir şey değildir. Kime acıyıp bir emeğin karşılığı olmayarak yardım edersek, onun azmini, iradesini köreltiyoruz demektir. Elimi hızla cebimden çektim. "Şuradan sap, soluna ilk gelen sokağa gir. Biraz yürü. Orada Kosova oteli vardır. Sahibi akrabamdır. Benden selam söyle, de ki: 'Ben şimdi bütün oteli süpürmeye, yıkamaya hazırım. Bütün abdesthaneleri temizleyeyim. Bana beş kuruş ver.' O, bu pazarlığa razı olur. Razı olmazsa ben Valde Kıraathanesi'ndeyim. Gel. Beni gör. Sana bugün ekmek parasını getirecek başka bir iş bulurum." dedim. Reddedemedi. Açlığı, yüzünden belliydi. Gözlerinin altı simsiyahtı. Dudaklan bembeyazdı. Baygın baygın bakıyordu. Yarım saat kadar Valde Kıraathanesi'nde bekledim. Gelmedi. Ona altı gün sonra rast geldim. Hemen elime sarıldı, öptü. "Eğer bana o gün ekmek parası verseydin, ben fabrikaya gitmeyecektim. Bana ağır bir iş gördürdün ama çalışmayı öğrettin. Çok minnettarım!" dedi. Çabucacık ilerlediğini, ustabaşı olduğunu, günde yarım lira aldığını söyledi. Zaten kabiliyetliydi. Yalnız azminin uyanması için Hanya'yı, Konya'yı anlaması icap ediyordu, ben ona anlattım. Her rast gelişimde onu daha değişmiş, daha akıllanmış, daha kanlanmış, daha semizlenmiş gördüm. Sonra emeğini koyarak bir zengine ortak oldu. "Fanila, çorap" fabrikası açtı. Sonra muhtelif dairelere müteahhit oldu. Çalışmalarıyla, doğruluğuyla, namusuyla, kendini tanıttı. Zenginleştikten sonra kibirlenmedi de... Şimdi beni nerede görse koşar, "velinimetim" der. Sermayesinin esası olan azmi benden aldığını hiç unutmaz...

Yavaş yavaş yaklaştığımız Hürriyet Tepesi'nin yapraksız ağaçları, uzak kıtlık kâbuslarını hatırlatan çelimsiz, siyah, gamlı iskelet gölgeleri gibi görünüyordu. Logaritmacının azme, iradeye, emeğe, hesaba dair söylediği geometrik hikmetleri dinlerken, artık göğsümün görünmez kesme kaya yığınları altında ezildiğini duyuyordum. Ortaokul tahsili bile görmemiş, yalın ayak, başıkabak bir uşak yamağının ip ameleliğinden ustabaşılığa, fabrikatörlüğe, fabrikatörlükten müteahhitliğe sıçradığını, müteahhitlikten otomobilli milyonerliğe doğru yürüdüğünü görmek -bilmem niçin?- bana acı geliyordu. Kıskanıyor muydum? Evet, kıskanıyor muydum? Ama niçin? Amerika'nın en meşhur, en büyük iktisat kralları da on parasız işe başlamamışlar mıydı? Muhakemem, mantığım duygularımı düzeltemiyordu. Uzandığı ciğerin karşısında "pis!" diye yalanan sıska bir kedi kadar zavallıydım.

Kendimi tutamadım. Sanki bu zenginliğe, bu gayrete hiç ehemmiyet vermiyormuşum gibi, küçümseyerek yüzümü ekşittim. Başımı salladım:

— Yeni zengin işte... dedim.

Logaritmacı durdu. Derin, siyah gözlerini açtı:

— Ne o? Beğenmiyor musun? diye güldü. Kuruntuyu bırak. Zenginlik bu! Şarap değil yavrum! Eskisi de bir, yenisi de!

 

 

[1] Kırk iki isyanı: Hicrî 1142 yılında meydana gelen Patrona Halil isyanı.