Daha okula başlamamıştım. Mahallemizden iki kilometre kadar ötede bir çocuk yurdu vardı. Büyük çocukların söylediğine göre orada sık sık sinema oynuyordu. Bir gün ağabeylerimle komşu çocukların kendi aralarında konuştuklarını işittim:

     — Haberiniz var mı, bugün yeni film gelecekmiş.

     — Savaş filmiymiş.

     Ağabeylerim sinemaya giderken ben arkalarından bakıp duracak mıydım? İnatçı bir tavırla:

     — Ben de geleceğim, dedim.

     — Olur, gel. Söylediklerimizin hepsini yaparsan seni de götürürüz.

     O gün ne iş buyurdularsa hepsini yaptım. Ayağım altı, kolum yedi dedim koştum. Ceviz ağacına bağlı keçiyi iki kez suya götürdüm. Avluda toprak yığılıp yükseltilen sofra kurduğumuz yerdeki kilimin üstünde kurutulan meyveleri kuşlar karıştırmasın diye oturup bekledim… Hatta sapanımın lastiğini çıkarıp kardeşime şortunun bel lastiğinin yerine taksın diye verdim. Akşam vakti kulağım kirişte bekliyordum. Sokaktan komşuların çocukları seslendiler. Ağabeylerimin arkasına takılıp koştum. Ağabeyimin arkadaşı olan Damin beni görüp sordu:

     — Sen nereye?

     — Sinemaya, diye kendimden emin cevap verdim.

     Damin biraz düşündükten sonra ayağıma bakıp:

     — Madem öyle, botlarını giyip çık.

     Hepimiz yalınayaktık.

     — Botları ne yapacağım?

     — Duvardan atlayacağız, anladın mı?

     Damin birden bire sinirlendi:

     — Bekçi kovalasa bahçe içinden geçip kaçabilir misin? Koş, giyip çık. Biz bekliyoruz.

     Atılıp avluya girdim. Annem oturmuş, hırsla keçiyi sağıyordu. Oturduğu yerden, yazın şu en sıcak gününde bot giymeğe niçin gerek olduğunu sordu. Nefesim tıkanırcasına cevap verdim:

     — Gerekli! Gerekli!

     Annemin cevabını beklemeden yüklüğe koştum. Eski öteberi yığılıp koyulan sandığı karıştırıp tabanı yamulmuş botlarımdan birini buldum. Aksilik bu ya, ikincisi yoktu. Her tarafı alt üst ettim. İşte, nihayet ikincisi de bulundu. İki ayağıma giyeceğim iki botu elime alıp sokağa çıktım. Ne göreyim… Ağabeylerim de çocuklar da yoklar. Beni bekleyeceklerine dair söz veren Damin’in herkesten önce gittiğini anladım.

     Sokakta yalınayak, toz toprak sıçratarak koştum. Yok. Her taraf sessizliğe gömülmüştü…

     Avlumuza dönüp botlarımı yere fırlattım, ağlamaya başladım. Şimdiye kadar hiç böyle acıklı ağlamamış olmalıyım ki annem de korktu. Başıma gelip sordu:

     — Ne oldu?

     — Beni aldattılar!

     — Kim, nasıl?

     — Aldattılar! Aldattılar!

     Başka söz söyleyemiyor, sadece bu sözleri tekrar ediyor, tepine tepine ağlıyordum.

     — Aldattılar! Aldattılar!

     Annem, süt kokan elleriyle alnımı okşadı.

     — Boş ver oğlum. Bazen böyle de olur.

     Bir müddet sessiz kaldı ve ekledi:

     — Sakın sen böyle şeyler yapma, tamam mı?

     …

     Dördüncü sınıfta okuyordum. Yine bir hadise oldu. Aynı sınıfta okuduğum, aynı sırada oturduğum bir arkadaşım vardı. Babası savaş kahramanıydı. Arkadaşımın adı da Kahraman’dı. Babası savaş kahramanı olduğundan mıdır bilmem, öğretmenler onu severlerdi.

     Okulumuzun bahçesinde çok ceviz vardı. Uzun teneffüste öğretmenleri uyutup ceviz düşürürdük. Yalnız seranın yanındaki cevize taş atmaya kimse cesaret edemezdi. Cam kırılırsa sonunun iyi olmayacağını bilirdik.

     Bir gün uzun teneffüste Kahraman, o yana gitmeyi teklif etti. Elinden tutup mani olmaya çalıştım:

     —  Vazgeç, seranın camı kırılacak.

     Kahraman güldü.

     — Bu kadar korkak mısın? Şöyle yaparız. Sen etrafı gözetlersin. Ben ceviz düşürürüm. Öğretmenlerden birini görürsen ıslık çalarsın.

     Hiç ceviz düşüren olmadığından dallarda yığınla ceviz vardı. Kahraman bir taş attı, on tanesi birden sapır sapır dökülüverdi. O iki cebini doldurduktan sonra büyükçe bir taş alıp tekrar attı. Bu sefer nişan alışı hatalı olmalı ki bir şangırtı işitildi.

     Seranın camı kırılıp param parça oldu. Ne olduğunu anlayıp oraya vardığımda Kahraman birden ortadan kayboluverdi. O anda birisi kolumdan sıkıca tutup çekti. Bir baksam ne göreyim? Sınıf öğretmenimiz… Okuldaki en sinirli öğretmen oydu. Çok korktum. Öfkeli bir tavırla sordu:

     — Ne yaptın?

     Sesim titreyerek cevap verdim:

     — Hiçbir şey.

     O, elimi bırakmadan, beni sürüye sürüye yürüdü. Öğretmenler odasına götürecek diye iyice korktum. Fakat o beni idareye değil, sıralar arasından sürüyüp geçerek sınıfımıza getirdi. Beni karatahtanın önüne dikti. Yavaşça Kahraman’a baktım. Sanki hiç suçu yokmuş gibi pencereye bakıp oturuyordu. Sınıf öğretmenimiz sözlerini tane tane sıralayarak:

     — Arkadaşlarının huzurunda söyle! Şimdi ne yaptın?

     Gözlerimi yere dikip cevap verdim:

     — Hiçbir şey.

     — Seranın camını kim kırdı?

     — Bilmiyorum.

     Öğretmenimiz hışımla sesini yükselti:

     — Bilmiyor musun? Sen atmadıysan taşı kim attı?

     Boğazıma bir şeyler tıkılıp kalmıştı. Konuşsam hüngür hüngür ağlayacağımı biliyordum. Öğretmenimiz iyice kızıp bağırdı:

     — Kim?

     Dudağımı ısırıp başımı salladım. Parmağıyla beni göstererek:

     — İşte bu! Yapacağını yaptı, şimdi utanıyor.

     Sonra onun sesi birden zayıfladı:

     — Çocuklar, onun cevize taş attığını hiç kimse görmedi mi?

     Yalvaran gözlerle arkadaşlarıma baktım. Herkes sus pus olmuştu. Öğretmen sesini yükselterek:

     — Kahraman! Sen, sen de görmedin mi?

     Kahraman yavaşça yerinden kalktı,  ağlamaklı bir sesle:

     — Gördüm. O attı.

     Gözümün önü birden kapkaranlık oluverdi. Onun ne dediğini iyice işitemiyordum. Yalnız bir sözü kulaklarımda çınlıyordu: “Gördüm. O attı!”

     Öğretmen başını salladı:

     — Hayret! Aranızda hiç olmazsa bir tane doğru sözlü varmış. Otur Kahraman.

     Sonra bana dönüp devam etti:

     — Sen yalancısın! Yalancı olduğun için korkaksın da. Babana söyle, en kısa zamanda camı taktırsın.

     Gözlerime yaş dolup geliyor, bütün sınıfa, bütün okula haykırmak istiyordum: “Ben atmadım, o attı, kendisi kırdı! İnanmazsanız ceplerini arayın.” Bunları söylemek istiyordum ama nedense sesim çıkmıyordu. Koşarak sınıftan çıkıp gittim. Sokağa çıktıktan sonra hüngür hüngür ağladım. Eve gelip hıçkıra hıçkıra hepsini anneme anlattım. Annem başımı okşayarak yavaş yavaş söylendi:

     — Boş ver oğlum. Bazen böyle şeyler olur. Yalnız sen öyle şeyler yapma. Gördün mü? Yalan söylediği için arkadaşını sevmiyorsun. Eğer yalan söylersen hiç kimse seni de sevmeyecek.

     …

     Öğrenciydim. Melekler gibi güzel bir kızı sevmiştim. Ayın süt beyazı ışık saçtığı akşamları uzun uzun yürüyüp sohbet ederdik. Bizim “kendi parkımız”, “kendi ırmağımız”,  parkımızda “kendi bankımız” vardı. Sonra… Nedendir anlamadım, benden uzaklaşmaya başladı. Beraber olduğumuzda hayallere dalar, gözlerini benden kaçırır oldu. 

     Ne hata yaptığımı bilemiyordum. Özlemimi en yakın dostuma söylüyordum. O dostumla teneffüslerde dört kuruşluk öğrenci poğaçasını bölüşüp yerdik. Pamuk tarlasına, imece işlerine gittiğimizde bir kâseden çorba içerdik. Bize misafirliğe gelse bir tek çocuk yatağımızı paylaşırdık.

     Dostum, annemi “anne” kabul ederdi. Annem de ona “beşinci oğlum” derdi. Bu sebeple bütün sırlarımı dostuma söylerdim. O, işin püf noktasını bilen bir delikanlıydı. Teselli vermek için “boş ver” derdi, “kızların böyle nazları, ayrılmaları olur. Niçin naz ettiğini kendisi de bilmiyordur. Sen seslenme, yürü. Bir gün boynunu büküp gelecektir.” Dostum, doğru söylüyordu. Ben artık akşam yürüyüşleri yerine kütüphanede oturmaya başladım.

     İmtihanlar yaklaşmıştı. Bir gün kütüphane kapanıncaya kadar oturmuştum. Sokağa çıktığımda canım “bizim parkımız”dan geçmek istedi. Ilık bir yaz akşamıydı. Gökte dolunay pırıl pırıl ışık saçıyor, yıldızlar muhabbet dolu parlıyor, parkın üstünde rüzgâr mutlulukla uğulduyordu. Su boyundaki “bizim bankımız”ın yanına geldim. Geldim ya, çok tanıdık, çok sedalı bir kahkaha işitip birden durakladım. Bu gülüşü bir kilometre öteden tanırdım. İçimden bir şeyler kopar gibi oldu.  Sanki orada, yakın zamana kadar benimle oturan kız, o bankta oturuyordu. Benim yerimde ise… Dostum, o en yakın dostum oturuyor; kızı omzundan kucaklayıp göğsüne bastırıyordu. Kız ise ondan kurtulmak ister gibi yapıyor, benim bağrıma yaslandığında nasıl gülüyorsa onun kollarının arasında da gamzeleri öyle gülücükler saçıyordu… İnsanın bir anda hem dostunu hem de sevgilisini kaybetmesi zor oluyor.

     Eve döndüm ve bahçenin ortasındaki sofra yerine ölü gibi yatıp uzandım. O anda hiç kimseyi hatta annemi bile görmek istemiyordum. Öylece yatıp kaldım. Bir müddet sonra sokak kapısı tarafından o dostumun (!) sesi geldi:

      — Selamünaleyküm anne!

      Öfkeden bütün vücudum titriyor ama yerimden kalkamıyordum. Annemin onunla konuşmasını, sevgi dolu sohbetlerini işitiyordum. Sonra onun neşe dolu sesi işitildi:

      — Ey, benim arkadaşıma neler oldu?

      Bilmiyorum, yerimden fırlayıp alnının ortasına kuvvetli bir yumruk mu geçirdim yoksa üzerime eğildiğinde mi vurdum? Şu kadarını hatırlıyorum ki o, yarılan dudağını silmeye çalışarak, yapmacık bir gülümsemeyle çıkıp gitti.

      Öte tarafta annem şaşırmış duruyordu. Nedense yine dermansız kalıp yattım. Gökte hain ay geziyor, utanmazca gülümseyerek zehirli ışıklarını saçıyor, hain yıldızlar birbirlerine haince göz kırpıyor, hain rüzgâr kıkır kıkır gülüyordu.

     Bir ara annem başıma geldi. Uyuyormuş gibi yapıp gözümü yumdum. O bir müddet yanımda oturduktan sonra yavaşça söylendi:

     — Boş ver oğlum, bazen böyle şeyler de oluyor. Yalnız sen…

     Sözünün devamını işitmedim. İşitmeyi de istemiyordum. “Neden ben?” diyordum hayal kurup. “Ben ne yapayım? Sol gözün sağ gözüne ihanet etse, en yakın sırdaşların sana ihanet etse, dostun sana ihanet etse ne yapmak gerek? Bir insana böylesine kazanç için, bir işini görmek için veya çekememezlik yapıp hıyanet edilir mi hiç? Acaba bu sebeple mi dünyaya yalan dünya diyorlar? Eğer öyleyse yaşamanın ne manası var? Haydi, söyleyin, neye inanmak gerek? Kime inanmak gerek?” 

     Kalbim küt küt atarken hayal kurup böyle haykırmıştım. Fakat etrafımı kuşatan sorulara cevap bulamıyordum. Annem ise sessizce alnımı okşayıp oturuyordu. Hissedilmesi kolay olmasa da ellerinin hafifçe titrediğini seziyordum. O anda birdenbire tekrar küçük çocuk oluverdim. Bir zamanlar ağabeyimin arkadaşının aldattığı, sınıf arkadaşımın iftirasına uğradığım… Annemin tesellisiyle avunan… Kararıp giden kalbimin bir köşesinde aciz ama inançlı bir ışık parladı. “Annen, annen sana hiç ihanet etti mi? Herkes başkasının gözüne çöp sokabilir. Herkes herkese ihanet edebilir. Fakat anne evladına asla ihanet etmez. Muhtemeldir ki insan hayatının geçip giden yıllar boyu devam edebilmesi bundandır.”

     Annemin hafifçe titreyen ellerini tuttum ve yavaşça dudaklarıma götürdüm.

Dünyanın İşleri, İstanbul 2014