Kalabalık, çağıran sese koştu. Hanife Hanım, kendisini çağıran sesi duydu,  geldi. Sordu.
        – Adımı çağırdın. Ne var, oğul?
        – Dün akşam unutmuşum. Sana Cihat, benimle gelemeyeceğini bildiren bir haber göndermişti de. Söyleyeyim dedim. Meraklanmayasın. Kusuru, dalgınlığımıza veresin.
        – Cihat’ım iyi mi? Nerde?
        – Hastanede.
        – Hasta falan mı?
        – Yo, yo! Hasta değil.
        – Yaralı mı?
        – Hayır! Bir arkadaşına kan verecekti.
        – Ya, öyle mi? Sağ ol!
        Hanife Hanım, aradığını bulmuş olmanın sevinciyle, derinden bir “oh!” çekti, geri döndü, kalabalığın gerisine, kadınların arasına gitti.
        Halil İbrahim, aşağıya seslendi.
        – Kimse yok, şefim! Geleyim mi?
        – Gel!
        Ekip arabası çalıştı, harekete geçti. Yol açıldı, ağır ağır ilerledi. Elektrikli hava, patlayan bir balon gibi sönüverdi. Kadınlar, yüksek sesle günün yorumuna başladılar. Bir yandan çene yarıştırıyorlar, bir yandan da öteye beriye dağılmış çocuklarını, kuzularını topluyorlardı. Okunan ezan, akıllarını başlarına getirdi. Sofra kuracaklarını hatırladılar. Çabuklaştılar. İhtiyarlar, caminin yolunu tuttular. Kalabalık dağılmaya başladı. Meydan boşaldı. Sessizleşti. 
        Güneş yükseldi. Yakan ışıklarını sağa sola göndermeye devam etti. Akşama doğru, komşu şehirden gelen askeri birlikler, şehri sardı. Kahvelerde, cadde ve sokaklarda bir yoklamadır, bir arayıp taramadır başladı.
        Askerler, henüz dolmaya başlayan kahvelere baskın verdiler. Bu ani, habersiz geliş, birçoklarında şaşkınlık yarattı. Bazılarının beti benzi attı. Eli ayağı dolaşanlar, zangır zangır titreyenler görüldü. Oyun kâğıtları, okey taşları öylece, masaların üzerine bırakılıverdi. Yarım çay bardakları ile çeşitli meşrubat artıkları olduğu gibi kaldı. Arama bitince, herkes derin bir nefes aldı. Hemen hiç kimsenin üstünden, önemli ya da önemsiz olsun, hiçbir suç aleti çıkmadı. Şehirli, iki saate yakın süren arama, taramadan yüzünün akıyla çıktı.
        Arama sonu, bazı ihtiyarlar, Keçeci Şükrü Dayı’yı buldular. Kendisini sıkarladılar. Kendilerince, bütün kötülüklerin sebebi olarak gördükleri, şehrin en göz alıcı yerinde bulunan, hemen hiçbir tatilde, bayramda bile, çıplak gönderi asılı bayrak görmeyen binasından, odalıları çıkarmasını istediler.
        – Yoksa, senin için ilerisi, belki daha kötü olur.
        – Ya, ya! Kötü olur!
        – Ele güne çıkamazsın. Kaç kişinin yolunu kestiler senin orda, biliyorsun.
        – Sabah çocuklar, senin hatırını saydıklarından olsa gerek, malına pek fazla dokunmadılar. Sabır taşı çatladı, gör-dün! Sonra binanı öfke seline kaptırmayasın?
        – Güzel dersiniz, komşular! Lâkin, elimden ne gelir? Olan, olmuş zaten! Kırılıp dökülmeyen yer kalmamış. Çok zararım var.
        – Zararın neresinden dönersen, kârdır. Bunu aklından çıkarma. Malına sahip çık. Masa, sandalye ne varsa, yığ kapının önüne.
        – İyi, güzel de! Lâkin…
        Bu, “lâkin”in sonunu getiremedi, Keçeci Şükrü. Kendisi dayılık da yaptığından, biraz da parkalıların düşüncelerine kapıldığından, binası, benzerlerine göre daha fazla aylık kira getirdiğinden, gönlü bu işe yatmadı.
        – Dükkânım boş kalacak, dedi. Bizim ceremeyi kim çekecek? Akmasa da, damlıyor. Aldığımız, bir yaramıza merhem oluyor.
        İhtiyarlar diretmediler, sıkarlayıp üstelemekten de vazgeçtiler. Asırlık dut ağacından gelen cırcır böceklerinin sesine kulak verdiler. Bazı kahveciler, ısınan, bütün sıcaklığını kahvedekilerin üzerine gönderen ana caddeye, dolu su kovalarını boca ettiler. Az da olsa bir serinlik, ferahlatıcı bir esinti görüldü.
        Tam bu sırada, iki üç erle bir çavuş, yanlarında odanın aksak yetkilisi ile birlikte, geldiler. Odaya çıktılar, sağa sola baktılar. Gerekli tutanakları tuttular, aksak yetkiliye imzalattılar. Eşyalardan suç unsuru olabilecek olanlarını bir köşeye ayırdılar, topladılar. Diğerlerini, kırık dökük ne varsa, ikinci caddeye açılan kapının önüne yığdılar. Çıkıp giderken, her iki kapıyı da mühürlediler.
        Keçeci Şükrü kalktı, askerlere doğru gitti. Amacı, olanı biteni öğrenmekti. Fakat, ne olur, ne olmaz diye düşünüyor, bir terslik yapmaktan da çekiniyordu. Askerlerin peşi sıra yürüdü, soramadı. Belki ihtiyarların sorgusundan çekindiğinden, belki de utancından, geriye dönemedi. Karakola yakın bir kahvenin çamlarının koyu gölgesine oturdu. Yüzünde, alnında biriken terleri eliyle kuruladı. Üzgün bakışlarla karakoldakileri süzdü. 
        Akşam oldu, asker şehirden ayrılmadı. Güneşin kavuşmasıyla birlikte, şehrin bütün hoparlöründen, sokağa çıkma yasağının başladığı duyuruldu. Uyulacak esaslar, yapılmaması gereken işler anlatıldı. Buna rağmen, şehri üç dört yerinden bölen küçük ırmakların kuytu kenarları, kuru alanları hareketlendi. Çocuklukla körpelik arasındakiler, çuval çuval, paket paket kitap, dergi, gazete, bildiri gibi şeyleri taşıdılar, ateşe verdiler. Korku dağları sarmıştı. Ne olur, ne olmaz endişesine kapılanlar bile, iyidir, kötüdür demeden, evlerinde hiçbir yazılı eser bırakmadılar. Belki bu arada başka şeyler de gizlenip saklandı. Toprağa gömüldü.
        Konulan yasak, birçoklarının hoşuna gitmedi. Besbelli, yarım kalan yorumlarının bitmediğine kızdılar. Belki, hürriyetin değerini yeni yeni anlamaya başladılar. Öyledir, birçok şeyin değeri, onları kaybedince anlaşılır. Yüz yüze, burun buruna olduğumuz anlar, nice şeyleri, güzellik olsun, çirkinlik olsun fark edemeyiz. Elden avuçtan uçunca da, hayıflanır, öfkelenir, kin duyarız. Şöyle yapsaydık, şu şekilde davransaydık diye düşünür, ölçüp biçeriz.
        Ne fayda?
        Aslında böyle zamanlarda yapılacak en güzel iş, her şeyin üstüne bir sünger çekmek, buz gibi soğuk su içmektir. Unutmak için mi? Hayır! Serinlemek, daha iyi değerlendirmek, yeniden aynı hatalara düşmemek için! Eden bulur, eken biçer derler.
        Ne ekmeli mi, diyorsunuz?
        Güzeli, iyiyi, faydalıyı derim. Bu üçlemeye dayalı tohumları, bir güzelce korumalı, büyütmeli, çoğaltmalıyız değil mi? O zaman, karanlık gecelerimizi süsleyen aydınlık çiçekleri, mutluluk saçar, hepimize göz kırparlar. Üzüntüler, kinler, arkadan vurmalar biter. Her yer neşe, sevgi ve dostluk türküleriyle çın çın öter. Hürriyeti doya doya yaşar, mutlulukları paylaşırız değil mi?
        Karakolda askerler, odanın aksak yetkilisini sıkıştırdılar.
        – Nerde Özgür? Hangi delikte gizleniyor? dediler.  
        – Olaya katılan yabancılar kim?
        – Sizi, bu işe kışkırtan oldu mu?
        – Arkanızda kimler var?
        O gece, aşağıda ve yukarıda bazı evlere baskın verildi. Olaylara katıldıkları bilinenlerle, katılabileceği düşünülenler, genç ihtiyar, kadın erkek, tek tek toplandı.
        Şehrin iki delikanlısından biri olan Cihat, olayların ilk başlatıcısı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. İkinci delikanlı Özgür, bir başka bölgeye kapağı attı. Birincisi tel örgüler arasında, demir parmaklıkların arkasında ömür törpülerken, ikincisi elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaya devam etti.
        Hanife Hanım, acısını gönlüne gömdü. Çapayı, küreği omuzladı. Kadın başına, tarım işiyle günlerce uğraştı, durdu. Ağaların açıkgözleri, yatılı işçilerle anlaşma sağladıklarından, işlerini daha ucuza kapatmanın sevincini yaşadılar. Olan, gündelikçilere oldu. Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan oldular. Elleri böğründe, gözleri kapıda, dayıların kendilerini işe çağıracağı günü beklediler. Toplanma yerinden gelecek olan düdük seslerine kulak verdiler.
        Tanınmış politikacıların çabaları sonucu, biraz da topal savcının yanlı davranışıyla, gözaltına alınan, tutuklanan parkalıların hemen hepsi bırakıldı. Özgür ve diğer kaçaklar için takipsizlik kararı verildi. Şehir ne üzüldü, ne sevindi. Birçoklarının arasında buz dağları oluşmaya başladı. Eskinin bütün güzellikleri, yerlerini, yeni günlerin sevimsizliklerine bıraktı. Gülen çehreler, asıldı. Konuşan ağızları, bıçak açmaz oldu. Ortalıkta parkalıların borusu eskisi gibi ötmüyordu ama, hemen bütün şehirlinin yüreğinde genel bir korku vardı. Bu korku, havayı ağırlaştırdı. Şehirli, birbirine selâm vermez oldu. Kırılan kalplerdeki yara, büyüdükçe büyüdü. Katmerleşti, kabuk bağladı.
        Geç iyileşen, uzun zaman komada kalan Orhan Bey, has-taneden taburcu edildi. Teşekkür için Cihat’lara uğradı. Çağırdı, sesine karşılık alamadı. Ağustos güneşinin iyice olgunlaştırdığı incirlere imrendi. Sokağa açılan avlu kapıyı yumrukladı. İçeriden, hiçbir ses gelmedi. Dövülen, çalınan kapı seslerini duyan Şükriye Hanım, kendi kapısından başını uzattı, sordu;
        – Kimi aradın oğul?
        – Hanife Hanımlar yok mu?
        – Aaa, dur bakayım! Orhan! Sen misin oğul?
        – Evet!
        – Çıkaramadım hemen! Bizimkisi ihtiyarlık işte. Ne yaparsın? Geçmiş olsun!
        – Sağ ol!
        – Niçin aramıştın Hanife Hanım’ı?
        – Cihat’a teşekkür edecek, Hanife Hanım’ın ellerini öpecektim. Böylesine fedakâr, sevgi dolu bir yürek taşıyan oğulu, her ana doğurmaz da.
        – Ah, ah!
        – Ne oldu, hanım teyze?
        – Umarım, haberin yok! Cihat hapiste.
        – Hapiste mi?
        – Hapiste ya! Neredeyse iki ay oluyor. Hanife Hanım, o günden beri tarlayla evi arasında mekik dokuyor. Pamuğun çapası, suyu hep ona kaldı.
        – Vah, vah! Üzüldüm. Bir zahmet kendisine benim geldiğimi, teşekkür ettiğimi söyler misiniz?
        – Elbette söylerim, oğul!
        Orhan Bey, üzüntülü, ağır adımlarla aşağıya indi. Dem Çayhanesi’ne gitti. Tente gölgesine oturdu. Gelen çayını yudumlarken düşündü. Aklından neler gelip geçmedi ki? Yüreğindeki sıkıntı, sanki onu, çağlar ötesine çekip alıyor, sonunda, yaşamanın anlamsızlığı düşüncesine getiriyordu.

        Oyhan Hasan Bıldırki