Darbeyi yapanlara, “bir gün öyle veya böyle, göstermelik veya sembolik yaptığınız darbe nedeniyle yargılanacaksınız” denilseydi ne derlerdi acaba?

     12 Eylül darbesi yapıldığında 19 yaşındaydım. Zaten faşist-oligarşik devlet tanımını yapıyorduk. Ve eninde sonunda bir askeri darbe olacağına dair ağabeylerimizden bilgiler alıyorduk. Milli krizi derinleştirmek ve ülkeyi yönetenlerin, ülkeyi yönetemez hale gelmesi gerektiğine dair bir ideolojik yaklaşım sergiliyorduk. Aklımız yettiğince elbette. Sosyalist ülke hayali kuruyorduk. Devrimci gençlik hareketlerine katılıyorduk. Nerede miting, nerede cenaze var oraya koşuyorduk. Halkın da bizi desteklediğini sanıyorduk. Ecevit’i beğenenleri beğenmez, Atatürk’ü sevenleri sevmezdik. Ya da şöyle düzelteyim. Bugünün Tayyip Erdoğan’ı gibiydik. Gazi Mustafa Kemal’ı sever, onun emperyalizme karşı mücadelesini över, sonraki dönemini, kurduğu düzeni sömürü düzeninin bir parçası sayardık. (Erdoğan elbette ki laiklik kısmı ve uygulamalarıyla ilgili) Atatürk ve onun düşüncelerini kutsayan ve odağa oturtan Kemalistlerden haz etmezdik. Alaya alırdık. Ülkenin sosyalist bir ülke olmasını istiyorduk.

     Sonra bunlar geldi. Topuyla, tankıyla, tüfeğiyle, polisiyle, askeriyle… Vatan hainleriydik artık. İşin komiği, faşist devletin kuklası olduğunu düşündüğümüz Ülkü Ocakları ve MHP’li gençler de bizimle aynı hücrelere tıkılmaya başlandı. Asıl faşizmin ne olduğunu o gün anladık. Otoriter rejimin neye benzediğini artık tarif edebiliyorduk. Sonra abartılan devrimci gücün neredeyse halk desteğinin neredeyse sıfır olduğunu gördük. Halk ihbar yarışına girmişti. 
     O darbe liderinden nefret ediyordum. Binlerce insanın izlediği mitinglerde “asmayalım da besleyelim mi” dediğinde nefretim tavana vurmuştu. Ama halk onları seviyordu. Şaşırtıcıydı ama seviyordu. Tüm hukuksuzluğuna ve kanunsuzluğuna rağmen, binlerce insan işkence hanelerden geçmesine rağmen yine de seviliyorlardı.  Alkışlanıyorlardı. Asılan her genç sonrasında “ibret olsun” diyen alkış tutanlar az değildi.

     Toplum birkaç parçaya bölünmemişti. Tek parça olmuştu. Darbecileri tutuyordu. Yıllar sonra baba olunca insanların en temel ihtiyacının ekmek, su filan olmadığını anlamıştım. Güvenlik idi tek ihtiyaç. Sudan da ekmekten de önemliydi. Halk, sağda solda patlayan bombalardan korkuyordu. Geceleri sokağa çıkmaktan korkuyordu. Eşinin kocasının oğlunun kızının öldürülmesinden korkuyordu.  Kör bir kurşuna rastlamaktan, oğullarının, kızlarının bir siyasal görüşe sahip olduğu için öldürülmelerinden korkuyordu. Ölümleri saymaktan bıkmışlardı. Ondan, bizden kaç kişi öldü matematiği artık yaşam sevinçlerini soldurmuştu. İşsizlik, sömürü, demokrasi yoksunluğu, fakirlik, eşitliksizlik hep ikinci plandaydı. Önce güvenlikti aranan… 
     O yüzden, bizim için dar ağacı kuran, işkence haneler işleten askerler el üstünde tutuluyordu.  Halk güvenlik sorunun çözüldüğü gün, bunu hissettiği gün artık askerlere ihtiyacı kalmamıştı. Tehlike geçmişti.  Ardından da askerin istediği değil, kendisine hayal kurduran, zenginlik vaat eden Turgut Özal’ı destekledi. Geçmişi kendisine hatırlatan eski siyasi liderleri de uzun süre merak etmedi, Özal’dan sıkılıncaya kadar…
     Bir şey itiraf edeyim mi? Ben bu darbecilerin halkı kandırdıklarını düşünmüyorum. Tam tersi halk bu darbecileri kullandı. İstediğini onlara yaptırdı. Bu nedenle darbecilerin yargılanması bir tek bizim kuşağın derdidir. Solcu ve sağcıların ayakta kalan ve o günlerin canlı tanıklarının umurundadır. Halk için onlar kullanıldı ve atıldı. Ve unutuldu.

Kaynak: http://www.haberturk.com/yazarlar/yavuz-semerci/796057-darbecileri-kim-umursuyor-ki

Powered by OrdaSoft!