Her fırsatta "%- yüzde" vererek "Müslüman" olduğunu vurguladığımız ülkemizde çeşitli sebep ve gerekçelerle, "din" denilince tüyleri ürperen milyonlarca insan olduğu bir gerçek.

     "Sayıları az" demesin kimse!

     Sayıları az da olsa dikkate almak, böyle bir ortamda doğdukları ve yaşadıkları halde nasıl böylesine tepkili ve "din" denilince ürperti içinde olduklarını da anlamak durumundayız.

     Tabi "din" denilince de sadece "İslâm"dan uzak olduklarını, Hıristiyanlık ya da Yahudilik şeriatlarıyla ilgili adet ve davranışlara son derece anlayışla yaklaştıklarını da eklemek lâzım.

     Avrupa'da, özellikle asırlar içindeki kilise-krallık çatışmalarından kaynaklanan kimi çekişme hatta savaşların sonunda bulunan bazı ara çözümleri, batı kültürünü daha iyi bildiği için -"din" hanesinden neyin kastedildiğine bakmadan- "İslâm"a uyarlayanlarımız çok fazla. Özellikle de medyamızda ve siyaset arenamızda! Hâl böyle olunca, "İslâm" kelimesinin geçtiği hiçbir noktada yeri bulunmayan kimi kavramlar, anlam kaymalarını sahiplenip, biz de o kavramlarla tartışır, konuşur olduk.

     Dikkat ederseniz bir çok konumuzu tamamen batı kavramlarıyla / terminolojileriyle tartışır olmamızdandır ki; ne halkımızı ikna edebiliyoruz bu konularda ne de asıl maksadını tam söyleyemeyen siyasilerimizin ne demek istediğini anlayabiliyoruz!

     Ama benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta san'at ve medya ortamıyla ilgili.

     Önce san'at ortamına, sinemaya bakalım.

     Sinemamızın ilk yıllarından itibaren "din adamı" denilince ve de özellikle "mahalle imamı" ya da "köy imamı" kalıbı ortaya çıkınca "iyimser" bir tip görmek oldukça zordur. Hele hele konu "inkılaplar" düzeyinde ise söz konusu din görevlisi tiplemelerimiz kesinlikle yeniliklere karşı, devrimlere karşı, cahil, istismarcı vb. durumlarla sunulurlar beyazperdeden.

     Topluma olumlu yol gösteren, örnek insan olarak sunulan din adamı tiplemeleri sunan yapımlarımız da vardır elbette ama oldukça azdır.

     Bu noktadan bakınca, son yıllarda yapılan bazı filmlerde "din adamı" veya dini konulara eskiye nazaran daha olumlu, daha iyi niyetli en azından daha tarafsız ve yorumsuz bakıldığını söylemek mümkün.

     Buna rağmen bazı filmlerde öylesine önemli yanlışlar söz konusu ki!

     Mesela "Oyunbozan" filminde yapılan fahiş bir hatayı hatırlıyorum hemen. Sevgili Müjde Ar ile "Renk Renk Sinema" kitabım için yaptığımız söyleşiden o bölümü okuyalım da görelim neymiş hata..

     "Oyunbozan" filmini görüp beğendiğimi söylediğimde, kendisinin de "Oyunbozan"ı çok beğendiğini ama beğendiğini söylediği için hakaretler işittiğini söylemişti. Sonraki soru ve cevaplar ise şöyleydi:

     "-Evet... Çok hoş, çok iyi bir konuyu ele almış... Ama öne çıkarılmadı meselâ..

     -Evet... Öne çıkarılmadı. Nesli Çölgeçen filmi çok iyi çekmiş. Tabi bir iki küçük eleştirim var ama filmi çok çok beğendim...

     -Çok kötü bir salonda, kötü bir seslendirmeyle izlememize rağmen, filmi ben de beğendim...

     -Yaşşa ya! Gözünü seveyim. Filmi beğenen bir kişiyi gördüm... Bana; 'nasıl bunu beğenirsin?' diye çıkıştılar... Yine söylüyorum, Oyunbozan filmini çok çok beğendim...

     -Madem Oyunbozan'la ilgili konuştuk. Filmde, yapılmaması gereken korkunç bir hata var... Hani, Okan Bayülgen'in kendi cenazesine gittiği sahne var ya... Orada öğle ezanı okunurken, sadece sabah ezanında bulunan; 'Esselâtü hayrunminennevm' bölümü de okunuyor. Belli ki; kasetlerden o sabah ezanı beğenilmiş ve o bölümü de kullanılmış... Ama; Müslüman bir ülkede böyle bir hata, affedilir gibi değil... Özellikle bilenler üzerinde çok kötü etkisi olur...

     -Aaaa... Çok büyük bir hata... Gerçekten yapılmaması gereken bir hata... Bilmeyen olur mu? Herkes biliyordur bunu...

     -Burada bir nokta daha var tabi Müjde hanım... Bir filmde, herhangi bir hatada bulunmamak için, diyelim tıbbî bir konu söz konusuysa, nasıl ki tıp adamlarından destek alınıyor... Dinî konularda da benzer desteğin alınması gerekiyor... Bu konuya pek dikkat etmiyoruz... İyi niyetli olsak da...

     -Tabi, tabi... Sormak lâzım bilen birilerine... Aslında Nesli de bilir bu işleri. Ama nasıl kaçmış gözünden, nasıl atlamış? Nesli bilir bu konuları, ilgilidir. Senaryoyu yazan Sait de bu konularda bilgilidir. O da çok meraklı biridir ama gözden kaçmış demek ki. Ama çok büyük bir hata yapılan... Nesli'ye söyliyeyim de o bölümü değiştirsin."

     Fatih Akın'ın "Yaşamın Kıyısında" filminde de benzer bir fahiş hata söz konusuydu.

     İnsanlar aydınlık bir havada bayram namazına gidiyorlardı ve bütün camilerden "Bayram namazı ezanı (?)" okunuyordu!

     Gelelim olayın medya bölümüne.

     Malûm gazetenin, "Bu yıl da Hac dönemi ile Kurban Bayramı aynı güne denk geldi!" türünden bir başlık attığı artık darbımesel haline geldi.

     Bir süredir hastanelerde din adamlarımızın istihdamı konuşulurken, geçtiğimiz yılın son haftalarında, medya kuruluşlarında da böyle bir ihtiyaç olduğu dile getirilmişti. "Çağdaş"lığı kimselere vermeyen bir meslek kuruluşumuz da konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada; "İmamlara ihtiyacımız yok!" deyû feryâd etmişti.

     Oysa var!

     İhtiyacın var olduğu da ayan beyan ortada.

     Ama elbette bu ihtiyacın giderilmesi için "Diyanet kadroları" yeterli mi?

     Zaman zaman Diyanet İşleri Başkanımız sayın Prof. Dr. Ali Bardakoğlu da personelin kalitesinin artırılmasına olan ihtiyaca bunun için dikkat çekiyor.

     Hastamızın da sağlıklımızın da, san'atçımızın da san'atımızın da medyamızın da daha doğru işler yapabilmesi, yaşadıkları toplumun inancıyla ilgili hal ve tavırlarında yanlışa düşmemeleri için din adamlarımızdan destek almaları son derece lüzumlu.

     İşte buradaki asıl soru; "bizim mahallenin imamı" ile bu sorunların çözülüp çözülemeyeceği oluyor!

     Çünkü bu noktada sadece dinî bilgi yeterli olmuyor. Sosyolojiden san'ata birçok alanda daha bilgi sahibi olunması gerekli.

     Sanıyorum bu noktada din adamlarımızdan başlayarak; komple bir yenilenmeye, bilgilenmeye ihtiyaç var ki. Yenileme ve bilgilendirme de sağlıklı olabilsin.

     Çünkü. Yenilenmeden, yenileme olmaz. Bilgilenmeden bilgilendirme ise asla!

     Birçok meselede olduğu gibi bu konuda da işin tartışmasını ehil ellere bırakmalıyız.

     Her türlü ideolojik kaydırmalara tenezzül etmeden, enine boyuna ve bütün yönleriyle meseleyi ele almalıyız. Her şeyden önce daha fazla komik durumlara düşmek istemiyorsak böyle yapmalıyız!

 

http://www.yeniasya.com.tr/2008/01/27/yazarlar/butun.htm

Powered by OrdaSoft!