Klasik Türk Edebiyatının en tanınmış,en sevilmiş;tesir ve nüfuzu en çok hissedilmiş bir şairi olarak anılmak Fuzûlî gibi az bir şaire nasip olmuştur.
     16.yüzyılda Kerbela,Necef,Hille,ve Bağdat,topraklarında biten bir gül ve bu gülden bir gül bahçesi ...Bu gül bahçesinden hayal iklimimize,duygu alemimize ilmiklenen bir nağme...Nağme-i elhan .
     Bu gül bahçemizin tarumar oluşunun bir diğer sebebi de –ki en önemli sebebi-artık o bahçeye bakan bahçıvanlar bu dünyadan göç ettiler.Tıpkı bir sessiz gemi misali...Rıhtımda kalanlara elem verdi bahçıvanlar.Bahçenin kuraklığına bereket tohumlarının ne zaman ekileceğini tahayyül etmekte rıhtımda kalanlar.Rıhtımda kalanlar aynı zamanda şunu da düşünmekte; “İsyankar olsa bile ümidimize saraylar inşa edeceğiz.Bu saraylar harcını bahçıvanların eserlerinden ve yakılan küllerimizden oluşacaktır.”
     Fuzûlî’nin ve daha nice şairin gül bahçesine bahçıvanlık yapan Klasik Türk Edebiyatının duayeni Prof.Dr.Abdülkadir Karahan Hoca bu vazifeyi yıllarca bir şeref abidesi olarak yapmıştır.Evet bahçeye bülbül, bahçeye bahçıvan gerek.Fakat bülbül de bahçıvanda bu vazifeyi ifa ederken büyük meşşakat çektiler.Nitekim Fuzûlî zahmetli olduğunu anlamış olacak ki:
“Yâr için ağyara minnet eylediğim aybeyleme
Bağıban bir gül için bin türlü dikene çeker hizmet”
     Fuzûlî nasıl ki sevdiği için rakiplerine minnet eyliyorsa bahçıvan da bir gül için bin türlü dikene hizmet ediyor. Karahan hoca için Fuzûli,bir yâr,bir yâr-ı güzindir ki onun için sabahlara kadar evinden hiç eksilmeyen daktilo sesleri,masasının başında kitaplarına eğilmiş..Bir baş(ki bu çalışma temposu yıllar sonra ona telafi edilemez bir omurga eğriliği armağan eder.
     Ona göre yine Fuzûlî, medeniyetimizin bir sözcüsüdür. Ki bu medeniyet Batı medeniyetine asırlarca bu sözcüsüyle galebe çaldı. Bu iddiayı sadece Karahan ileri sürmez.Kendisinin Ankara’da bulunduğu bir sırada Türk gramerini en geniş bir şekilde Fransızca olarak yazmış olan Fransız bir Profesörden de işitir. "Eğer siz klasik edebiyatınızı bütün güzelliği ve ihtişamıyla incelemiş olsanız ve dünyaya tanıtmış olsanız. Bizim sembolik edebiyatımızı dahi ikinci planda bırakırsınız."
     Bu Hassas ve samimi tavsiyeler doğrultusunda çalışmalarını yoğunlaştıran Abdülkadir KARAHAN, ülkemizde kendi alanın da bir ilki de gerçekleştirmekte gecikmedi. “Fuzûlî’nin Psikolojisi” diye bir şaheser hazırladı. Kitap yayınlandığında edebiyat dünyasında büyük bir akis yarattı.Çünkü o zamana kadar şairlerin psikolojisi tetkik edilmiyordu. Fuad Köprülü gibi şahsiyetler bile şairleri, sadece tarih ve sosyal hayat bakımından inceliyorlardı, eserleri de öylece açıklıyorlardı.Fakat Psikoloji ve estetik bakımdan bir çalışma yapılmamıştı.
     Önemli bir eseri tam olarak anlatabilmek için sahibinin psikolojisini,estetik ölçüsünü,güzellik anlayışını da anlayıp öylece izhara gerek vardır.Yazar için önem arz eden; eserin içindeki hayal alemini,muhtevayı ve fikri vermektir.Bu yüzden Abdülkadir Karahan,üzerinde çalıştığı bir şaire büyüklük payesini verirken, onu eserinin hacminden,eserin sosyal değeri ve tarihle olan münasebetinden değil,o eseri vücuda getiren zatın muhitini,psikolojisini ön plana çıkarır.
     Nitekim üzerinde en çok durduğu şair, Fuzûlî’de aşk,tâbiât,zamandan şikayet,sosyal ayrılıklar,ruh dünyası,gönül çalkantıları vs.konularını çeşitli yönlerden incelerken hep bu psikoloji ve estetik dürtüsünü ana şema olarak kullanmıştır Karahan. Fuzûlî’nin şu beytini ele alırsak:
“İlm kesbiyle paye-i rıf’at arzû-yı muhalmiş ancak
Aşk imiş her ne var alemde ilm bir kıyl u kal imiş ancak” beytinde şair aşktan yola çıkarak burada Hz.İsa’ya telmihte bulunuyor.İlim ile Hz.İsa’nın tecerrüd(Soyutlanmış)mertebesine erişilmek muhal (Ütopik) bir arzudur. O her mertebeye ancak aşk ile erişilir.Edebiyatımızda Hz.İsa,tecerrüd,himmet ve safay-yı aşkın sembolüdür.Ulüvv ve rıf’at ile Hz.İsa ‘yı Kast ediyor.Hz.İsa hale madde halindedir. Mana haline dönüşmemiştir. Dördüncü gökte yani güneş feleğinde yaşıyor.Kıyamete yakın Hz.Muhammed’in dini üzerine “Mehdi” olarak yer yüzüne inecektir.
     Yine, “Aşk imiş her ne var alemde ilm bir kıyl u kal imiş ancak” mısraında Hz.Cebrail’in Hz.Muhammed’le Sidretü’l-münteha’ya kadar gelip ve orada Efendimize “benim haddim buraya kadar, bundan sonrasını geçmeye kalkarsam helak olurum.” demesine varıyor.Yani Cebrâil akıl, Hz.Muhammed de aşktır. İşte Fuzûlî aşkın ilimden ne kadar olduğunu vurgulamaya çalışıyor.Akılla bir yere kadar, ama aşk... Aşk öyle mi?Hayır.Aklın ulaşamadığı yere götürüyor insanı aşk..
     Bu aşk beytinde, şairin halet-i ruhiyesi için Karahan’ın ilginç tespitlerine rastlıyoruz.
     “Acaba aşk hususunda kemale yükselen Fuzûlî’nin aşkı, ilk intibalarını bir güzel kızın yüzünden mi aldı? Bu önemli bir davadır. Acaba o da Molla Cami (1414-1492) gibi bir aşk macerasından sonra mı tasavvufî bir aşka yapışmıştır? ”Netice itibariyle ona göre bu aşk bir transandantal(transcendantal)dır.Ç ünkü Karahan şairin eserlerine dayandırarak bu tespitte bulunuyor.Şairin Türkçe ve Farsça divanlarındaki yedi yüzü aşan gazelde baştan başa duyulan ses;bu gülen ve ağlayan aşkının çağıldayışı değil midir?
     Karahan’ın objektif ve psikolojik olarak önümüze çıkardığı onlarca vesikadan şu kanaata varıyoruz: Fuzûlî gençlik yıllarında ruhunun ta derinliklerine nüfuz eden gayet şedit bir aşk fırtınası geçirmiştir. O devre göre maddi halde tezahüre imkan bulamayan ve bu aşkın Fuzûlî’de büyüye büyüye, hapsedile hapsedile ulvileşmiş, yavaş yavaş maddi halden çıkarak ilahi bir aşka tebdil daha doğrusu terfi etmiş olması ihtimali daha kuvvetlidir. Fakat bu ilk beşeri öz zaman zaman eserlerinde ikinci planda olmakla beraber, görünmekte ve hatta denebilir ki bazen şiirlerdeki güzelliğin , tesirin sebeplerinden biri olmaktadır.
     Fuzûlî’nin aşkına dair ikinci bir ihtimal de şu olabilir:Fuzûlî güzelliğe aşıktır.Sevgilisi,hayatın sonuna kadar onda hakim olan bir tek dilber olmayıp muhtelif zamanlarda karşılaştığı bir çok güzel olabilir.O,kendi tek aşk ihtiyacın,bu müteaddit mevcudiyetlerde tatmin etmiş ve belki de aradığı güzellik kemalinin bu parça parça tezahürlerini birbirine eklemiştir.
     Aslında Fuzûlî bu aşk istidadını o meşhur beytinde itiraf etmiyor mu?
“Bende Mecun’dan füzûn aşıklık istidâdı var.
Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var.”
Yani, bende Mecnun’dan fazlaca aşka yatkınlığım var. Aşka sadık bir insan varsa o da benim, Mecnun’un ancak adını kullanırım.

TEMÂYÜLÂT-I KALBİYYE İRÂDE-İ İHTİYÂRİYYEDEN DEĞİLDİR.

     Yine yaşayan tasavvuf erbabından Tuğrul İnançer de Fuzûlî’deki aşka değinirken yukarıdaki yoruma yakın bir tespitte bulunur. İnançer “Temayülat-ı kalbiyye irade-i ihtiyariyyeden değildir.”diyor.Herhangi birini sevmek ya da sevmemek,hatta bırakın sevgiyi,aşkı,o kadar yüksek duyguları... Biraz ilgi duyup duymamak dahi insanın kendi iradesinde değildir.Size çok zararlı olan bir şeyi de sevebilirsiniz. Bu akılla da çakışır.Ama mani olamazsınız.Zarara mani olmak ancak terbiye ile mümkündür.Fakat tahassüsâtı, hissiyatı değiştirmek mümkün değildir.Eğer o terbiyeye malik değilseniz,bu durum sizde münasebetsiz davranışlar şeklinde ortaya çıkar.Onun itici gücü sizin ona duyduğunuz temayüldür, muhabbettir.
     Fuzûlî, zamandan,dosttan,şanstan yana talihinin olmadığını şöyle ifade ederken:
“Dost bî-perva felek bî-rahm devran bî-sükun
dert çok hem dert yok düşman kavî tâli zebun”
     Dostun pervasız, feleğin merhametsiz, zamanın kötü, dertlerin bin türlü, düşmanın kuvvetli ve önemlisi de şansın olmadığı bir ortamda Tabiî ki Fuzûlî’nin yardımına edebiyatçılar koşacaktır. Fuzûlî, kendini merhametli yorumlayıcılara teslim etmiştir. İşte,Karahan, merhametli yorumlayıcıların başında gelmektedir. Karahan’a göre beytin tezahüründe şu ameller yatmaktadır; Kötü(Zebun)talih ve merhametsiz Felekten onun şikayet edişinin elbette maddî ruhî,meş’ur,gayr-ı meş’ur bir çok sebepleri vardır. Ancak bu sebeplerin her vakit birinin aynı olan vakıalardan doğmuş olmasına ne lüzum ,ne zaruret var, ne de nüanslarını tespit etmek kabildir.Fizyolojik arızalardan içtimâi huzursuzluğa kadar birçok amillerin burada rolünü düşünmek yerinde olur. Ancak şairin karakteristik vasıfları arsında ayrı mevkileri olan içine kapanmak, uzletnişinlik, şikayetçilik his inceliği,ve aşırı hisliliğe elverişlilik gibi hususiyetlerle beliren ruh yapısının ilk plana alınması daha gerekli gözükmektedir. Bu gizli ızdıraplar, kendini içinde doğup büyüdüğü yerlerde bile garip hissedişi ve talihsiz sanışını pek güzel ve şairane bir üslup içinde terennüm eder.
     İşte 16.asırda yetişen bu zat kendi sahasında nüktedanlık, iğneleyici mizah istidadının en iyi tebarüz eden, ettiren vesikalarının başında Nişancı Celalzâde Mustafa Çelebi’ye gönderdiği meşhur “Şikayetname” sinde yine kendine has bir şikayet üslubuyla karşımıza  çıkar.    

     Şeyhülislam Yahya’dan ona atfederek:
“Cihanda aşık-ı bî-çare sanma rahat olur.
Neler çeker bu gönül söylesem şikayet olur.” dediği gibi gönlünü, davasını, konuşturmuştur bu mektubunda .Bazılarının dediği gibi Fuzûlî, sırf fakir olduğu, para alamadığı için değil, sadece vakıf idaresindeki yolsuzluklardan müteessir olduğu için bu mektubu yazma zorunluluğunu hissetmiştir. Bu zorunluluk aydın literatüründe ahlakî bir olaydır. Aydınlar ancak bu başıbozukluğa karşı çıkabilir, cahiller değil.
     Selam verdim, rüşvet değüldür deyü almadılar. Hüküm gösterdim, faidesüzdür deyü mültefit olmadılar. Eğerçi zâhirde suret-i itâat gösterdiler, ammâ zeban-ı hal ile cem’-i sualime cevap verdiler...
     Fuzûlî’nin gül bahçesinde bütün hayatını yoran Karahan, belki de en çok yorulduğu ve yoruldukça da zevk aldığı eser bu bu olsa gerek. O ,bu mektubu “Fuzûlî’nin Mektupları”başlığı altında Türk Dili ve Edebiyatı dergisinde yayımlamıştır.
Karahan, “Şikâyetnâme”için gerçekten istihza(İnceden inceye alay etme) ve yerme(tariz)kudretinin bir şaheseridir,der. Gerçekten de Fuzûlî’nin bir cephesini istihzâ, alay, hiciv ve mizah tarafını gelecek asırlara da taşıyabilecek.bir üstünlükte ve inceliktedir. Kıskanç ve hırsız memurların alnına “Şikâyetnâme”nin bastığı damgadan daha tesirli, daha ebedî, daha edebî bir darbe nadiren vurulabilmiştir. Fuzûlî gibi hayattan fazla, kitap dostunun Evkaf dairesinde böyle kaba saba memurlardan hakaret-âmîz bir tavırla karşılanmış, işi görülmediği, hatta alaya alınmıştır. Devlet-i aliyenin de ta o zamanlarda kamu kurum ve kuruluşlarındaki başıbozukluğun nelere mahal verdiği apaçık ortadadır. Emanetin her zaman ehline verilmesi gerekliliği de vurgulanmaktadır. Fuzûlî,bu ehl-i na-emanetçilere hassasiyeti ve zekasıyla öç alırken, edebiyatımızın sahillerinde emsalsiz bir inci bırakabileceğini düşünmüş müydü bilmiyoruz.
     Netice-i kelam, itibarıyla bir medeniyetin sözcüsü klasik edebiyatımız ve bu edebiyatımızın sözünü ahenge, besteye, zamana kalbeden, nakşeden bir şair: Fuzûlî... Karahan için bütün bu güzelliklere vakıf olmak, bu güzelliklerin aksülamel bulacağı bir kalp ile mümkün olabilir.Ki o zaman şiirin güzelliği, şiirin esrarına,derinliğine vakıf olabilir. Çünkü hiçbir sevgili kendisini sevmeyen aşığına sırrını vermez. Edebiyat da böyledir.
     Fuzûlî’yi şiirleriyle bütün lirizmi,bütün aşkı ile bizleri muhatap kılan Fuzûlî’deki esrar-ı nazmı anlamamıza vesile olan güzel bahçıvan, Abdülkadir Karahan bu gül bahçesindeki çalışmasıyla haklı bir şöhret bulmuştur.

Powered by OrdaSoft!