Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleriyle on birinci asırda Karahanlılar devrinde Mâverâünnehr’de ve on üçüncü asırda bilhassa Anadolu’da ortak İslâm kültür ve medeniyetinin te’sirinde ortaya koydukları edebiyat. Dîvân edebiyatı, başlangıçta, dîvân kelimesinin taşıdığı mânâlar içinde değerlendirilmiş ve gelişmiştir.
     Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp "failatün failatün failatün failün" şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara nağmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle "ah", "yâr" gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak şekildedir. Bir diğer kıta da "doğaçlama" görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili işleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.
     Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedim Divanı, Fuzuli Divanı gibi.
     Divanlar, şairlerin şiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Zamanla divanlarda şiirler belli bir düzene göre sıralanmaya başladı. Bu elemeye "divan tertibi" bu tür divanlara da "mürettep divan" adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na't, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif'ten başlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir şiir olması şarttır. Ama buna uymayan şairler de olmuştur.
     Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleriyle on birinci asırda Karahanlılar devrinde Mâverâünnehr’de ve on üçüncü asırda bilhassa Anadolu’da ortak İslâm kültür ve medeniyetinin te’sirinde ortaya koydukları edebiyat. Dîvân edebiyatı, başlangıçta, dîvân kelimesinin taşıdığı mânâlar içinde değerlendirilmiş ve gelişmiştir.
     Dîvân kelimesinin ortaya çıkışı Medine’de devlet dâiresi teşkil edilerek, maaş ve vazîfe defterleri tutulmuş ve bu defterlere dîvân adı verilmiştir. Kelime zamanla mânâ değişikliğine uğrayarak, manzum sözleri bir araya toplayan antoloji mahiyetindeki kitaplara isim olmaya başladı. Daha sonra dîvân kelimesi, antoloji mânâsını bırakmış; Fuzûlî ve Bakî dîvânı gibi, klâsik Türk edebiyatında, bir şâirin şiirlerini ihtiva eden defter mânâsını kazanmıştır. Ayrıca halk edebiyatı mahsûllerinin şifahî yâni sözlü olup, ağızdan ağıza dolaşması yanında, dîvân edebiyatı mahsûllerinin deftere geçirilmesi ilk mânâ ile uygunluk gösterir.
     On üçüncü asırdan sonra saray, konak, medrese çevrelerinde ve bunlara yakın topluluklarda okumuşlara mahsus yeni doğan Arap edebiyatı yanında, örneğini daha çok İran edebiyatından alan İslâm kültürünün bütün kollarından beslenen, Türk ruhunun özelliklerini aksettiren ve mahallî çizgileri veren bu edebiyat; kesintisiz olarak altı asırdan fazla devam etti. Yüksek zümre edebiyatı denen, asırlar boyunca dil ve muhteva bakımından örnek teşkil ettiği ve okullarda okutulduğu için klâsik kabul edilen bu edebiyata, divân edebiyatı ismi verilmiştir. Dîvân edebiyatı daha çok manzum eserlerden meydana gelmiştir.
     Dîvân edebiyatı, Anadolu’da Selçuklular zamanında Hoca Dehhânî ile başlamıştır. On dördüncü asırda Ahmedî, Şeyhoğlu, Ahmed-i Dâî gibi şâirler yetişmişse de, bu edebiyatın ilk büyük üstadı on beşinci asırda yaşayan Şeyhî’dir. Fâtih devrinde Ahmed Paşa ve daha sonra Necâtî’nin yetiştiği dîvân edebiyatı, on altıncı asırda; Zatî, Bakî, Hayalî, Nev’î, Fuzûlî, Rûhî-i Bağdadî, on yedinci asırda; şeyhülislâm Yahyâ Efendi, Nef’î, Nailî, Neşâtî, Atâî, Nâbî, on sekizinci. asırda; Nedim, Şeyh Gâlib, Râgıp Paşa, on dokuzuncu asırda; Yenişehirli Avni, Ziya Paşa gibi encümen-i şuarâ şâirleri ile fevkalâde gelişme göstererek, dünyânın sayılı edebiyatları arasında yer aldı.
     İslâm kültürü ile beslenen ve özellikle başlangıçta İran edebiyatını örnek alan dîvân edebiyatı, muhteva yönüyle çok çeşitli kaynaklara dayanmaktadır. Bu kaynaklar şunlardır: 1- Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler, 2- İslâmî ilimler (tefsir, kelâm, fıkıh), 3- İslâm târihi, 4- Tasavvuf, 5- Peygamber kıssaları, mucizeler, efsâneler, rivayetler, 6- Târihî, efsânevî, mitolojik şahsiyetler ve hâdiseler, 7- Türk târihi ve millî kültür unsurları, 8- Belagat, 9- Deyimler, atasözleri, şekiller, tamlamalar, bileşik sıfatlar.
     Dîvân edebiyatının esâsını şiirler meydana getirmiştir. Dîvân şiirinde rastgele benzetme ve tasavvur, hayâl kullanılmaz. Bunlar belirlidir. İnsanın güzelliği ve güzel, muayyen benzetme ve tasavvurlarla çizilir. Bu yüzden dîvân şâirleri belli bir imaj âlemi içinde kalmışlardır. Dîvân şiirinin öz bakımından esâsını mazmunlar teşkîl eder. Mazmun, beyt içindeki gizli mânâ demek olup, zımn kelimesinden gelir. Beytte doğrudan doğruya söylenmeyip etrafında dolaşılan ve görünüşte mânânın arkasında saklı bulunan mânâ, o beytin mazmununu teşkil eder. Dîvân şiirinde çok defa beytlerin zahirî mânâları yanında ayrıca ikinci bir mânâsı vardır. Bu saklı mânâ bâzı kereler ikiden fazla olabilmektedir. Kâideci vasıf taşıyan dîvân şiirinde, teşbih ve benzetme âlemi belli olduğu gibi, mazmunlar da muayyendir. Bu yüzden, şâirler kelimelerin seçilmesinde büyük bir titizlik ve dikkat gösterdiler. Umumiyetle hiç bir kelime gelişigüzel kullanılmamış olup, her kelime gerektiği için kullanıldı. Bu durum tenâsüb san’atı dışında bir hususiyettir. Dîvân şiirinde kelimelerin bir maksatla seçilmiş olması ve mazmunlar münâsebeti, geometrik bir mükemmeliyet meydana getirmiştir. Usta dîvân şâirlerinin şiirleri sağlam ve ölçülü biçili olup, hiç bir kelimesi değiştirilemez.
     Dîvân edebiyatının gelişmesi, asırlar boyunca mazmunlar ve mânâ bakımından kendi içinde olmuştur. Dîvân edebiyatının gelişmesini, siyâsî târihle ilgili olarak; kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme ve çökme devrilerine ayırmak doğru değildir. On beşinci asrın başında Şeyhî ve Ahmed Paşa sayesinde tam manâsıyla kurulan dîvân edebiyatı, on sekizinci asrın sonlarında Şeyh Gâlib ile en yüksek derecesine ulaşmıştır. Bu gelişme, beytler içerisinde mânâ ve mazmunların fazlaca yerleştirilmesi ile ilgilidir. Mücerret ve müşahhas kavramların birbirine bağlanması, hayâl içinde hayâl, fikir içinde fikir zikretmek suretiyle yapılan oyunlar, beytlere girift bir manzara vermiştir. Bu gelişmede, Hindistan’da yetişip de Farsça yazan şâirlerin Sebk-i Hindî denen tarz ve üslûblarının te’siri olmuştur. Başlangıçta, çoğunlukla açıkça ifâde edilen mazmunlar, sonraları bir kaç kelime, hattâ bâzan tek kelime ile îmâ edilmek suretiyle anlatılmak istenmiştir. Şeyh Gâlib’e geldiği zaman ise, artık bu tek kelimelik îmâ bile yoktur. Mazmunlar uzak ve yakın çağrışımlar, ufak deliller yardımı ile ve çok dolambaçlı bir şekilde gösterilmiştir.

San’atkârlar ve eserleri

     Dîvân edebiyatının on birinci asırdan on dokuzuncu asra kadar doğu ve batı Türklüğü içinde devam eden sekiz asırlık târihi seyri içinde ortaya çıkan büyük san’atkârları ve yazılan başlıca eserleri şöyle sıralanabilir:
     On üçüncü asırdan önce Anadolu’da dîvân edebiyatı örneklerine rastlanmadığı veya ele geçmediği için, Anadolu dîvân edebiyatı on üçüncü yüzyıldan itibaren başlamıştır. Bu asırda, Selçuklular devrinde bilinen ilk eserler Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (1207-1273) Farsça yazdığı Dîvân-ı kebîr, Mesnevî, Fîhi mâ fîh gibi eserlerdir. Eski Anadolu Türkçesi’nin bilinen ilk şâiri Ahmed Fakih olup, eserleri; Çarhnâme, Kitâb-ı Evsâf-ı Mesâcid-iş-şerîfe’dir. Asrın ikinci yarısında dînî, tasavvufî ve ahlâkî manzûmeleriyle Şeyyâd Hamza, Sultan Veled ve tasavvufun en karışık mes’elelerini bütün inceliği ile samîmi ve sâde Türkçesiyle gösteren Yûnus Emre vardır. Dîvân şiirinin ilk büyük temsilcisi; dînî olmayan mevzularda eserler veren ve ele geçmeyen yirmi bin beytlik Selçuklu Şehnamesi bulunan Dehhânî bu asırda yer alan mühim şahsiyetlerdendir.
     On dördüncü asırda Türkçe, Anadolu’da tamamen yerleşmiş, Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemi olması sebebiyle daha ziyâde dînî, tasavvufî, hamasî, târihî ve ahlâkî eserler verilmiştir. Sâde dille, tasavvufî akideye uygun Garibnâme gibi büyük eserler yazan Âşık Paşa’nın (1272-1333) yanında dîvân edebiyatının temelini atanlardan biri sayılan, mutasavvıf, nazım tekniği kuvvetli, dile ve aruza hâkim Mantık-ut-Tayr yazarı Gülşehrî bunların başında gelir. Ayrıca dînî olmayan Süheyl ü Nevbahar, Ferhengnâme-i Sadî adlı mesnevîleriyle şöhret kazanan Hoca Mes’ûd; Kıssa-ı Yûsuf Mesnevîsi ile Süli Fakih; Dîvân, İskendernâme, Cemşîd ü Hurşîd, Tevârih-i Mülûk-i Âl-i Osman gibi eserleriyle dîvân edebiyatının kurulmasında büyük rolü olan ve çok eser veren, Türkçe ilk Osmanlı Târihi müellifi Ahmedî (öl. 1413); Azerî Türkçesiyle eser veren Kâdı Burhâneddîn; sâde nesir dili ile halk için yazan Siyer-i Nebî, Futûh-üş-Şâm, Kissa-i Yûsuf yazarı Mustafa Darîr’in yanında; heyecanlı, coşkun, lirik şâir Nesîmi, asrın önde gelen temsilcileridir.
     On beşinci yüz yılda divân edebiyatı tam anlamıyla yerleşmiş ve klâsik hususiyetini kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nin bu asırda gösterdiği siyâsî başarı, edebiyata da aksetmiştir. Nazım ve nesirde Ahmed-i Dâî (Dîvân, Cenknâme, Câmasbnâme); asrın ilk yarısının en büyük ve şeyh-üş-şuarâ ünvânlı şâiri Şeyhî (1371-1431) (Dîvân, Harnâme, Hüsrev ü Şîrin); kasîdeleri ve söyleyişleri ile ünlü diğer büyük şâir Ahmed Paşa (ÖI. 1479); bilhassa gazelleriyle ve sâde dille maharet kazanan, Türkçe deyimleri ve atasözlerini çok kullanan Necati; pâdişâh ve şehzâdeler arasında; Murâdî (Murâd-ll), Avnî (Fâtih), Adlî (Bâyezîd-ll), Cem Sultan; şehrengiz türünün ilk örneğini veren Mesihî; kadın şâirlerden Mihrî Hâtûn ve Zeynep Hâtûn; Mesnevî yazarları arasında Anadolu sahasında ilk hamse sahibi Hamdullah Hamdi ve diğer mesnevî şâirleri; Tâcîzâde Cafer Çelebi, Behiştî ve Revânî bu asrın belli başlı san’atkârlarıdır. Bu asırda süslü nesir örneğini Sinân Paşa ile Neşrî vermiştir. Sâde nesir temsilcileri olarak Mercimek Ahmed, Ahmed Bîcân, Uzun Firdevsî sayılabilir. Devrin mühim târihlerinden olan Aşık Paşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osman ile Oruç Beğ Târihi ve Dursun Beğ Târihi gösterilebilir.
     Çağatay sahasında ise Sekkâkî ve Lutfî’yi devam ettiren Hüseyin Baykara ile Ali Şîr Nevâî, on beşinci asrın en büyük temsilcileridir. Bilhassa Ali Şîr Nevâî, Türkçede ilk hamse ve ilk tezkire yazarıdır.
     On altıncı asır dîvân edebiyatı nazım ve nesir alanında san’atkâr ve eser yönünden büyük gelişme gösterir. Hele Fuzûlî ve Bakî bu asrın olduğu gibi dîvân edebiyatının da yetiştirdiği büyük şâirlerdendir. Fuzûlî, Azerî lisânını kullanmış lirik bir şâirdir. Bakî, Sultân-üş-şuarâ diye anılır ve büyük âlimdir. İstanbul Türkçesi’nin en güzel örneklerini vermiştir. Dîvân şiirini, İran şiiri seviyesine çıkarmıştır. Devrin diğer san’atkârları arasında, üstâdlık yapmış, zengin hayâlleri olan Dîvân, Siyer-i Nebî, Şem ü Pervane, Şehrengiz gibi eserleriyle tanınan ve Bâkî’yi yetiştiren Zatî; dîvân şiirinin inceliklerini bilen Hayalî; sâde ve yapmacıksız anlatımıyla Füsûs-ül-hikem’i tercüme eden Nev’î; sâde bir üslûbu, akıcı bir dili olan, mesnevî yazmadaki ustalığı ile şöhret bulan Taşlıcalı Yahyâ Bey; Terkib-i bend denilince ilk akla gelen asrın tenkidcisi Bağdâdlı Ruhî ve ayrıca Emrî, Figânî, Kara Fazlı, Lâmiî Çelebi, Hâkânî zikredilebilecek isimlerdir.
     Bu asır, nesir türleri bakımından da zengin bir asırdır. Osmanlı sahasında ilk tezkire yazarı olarak Sehî Bey, Heşt-Behişt’le tanınır. Diğer tezkire müellifleri Kastamonulu Latifi ve Âşık Çelebi’dir. Târih türünde Tevârih-i Âl-i Osman ve Âsafnâme eserleriyle Lütfî Paşa; vak’anüvis târihlerinin ilki olan Tâc-üt-tevârih isimli eseriyle Hoca Sâdeddîn; Künh-ül-Ahbâr, Kavâid-ül-Mecâlis, Nasîhat-üs-Selâtîn gibi eserleriyle Gelibolulu Mustafa Ali ve Tevârih-i Âlî Osman isimli eseriyle Kemâl Paşazade bu asrın başlıca târih müellifleridir. Hatırat nevinde ise, doğu Türkçesi içinde yer alan ve dîvânı bulunan Bâbür vardır. Ayrıca bu sahada dîvân sahibi olarak Ubeydullah Han ile Şeybânî Han’ı zikretmek yerinde olur. Seyahatname türünde eser veren Seydi Ali Reis ve coğrafya dalında malûmat veren Pîrî Reis, devrin diğer önemli şahsiyetleridir.
     On yedinci asırda dîvân şiirinde kasîde ve hiciv vadisinde büyük yeri olan Nef’î; gazel tarzında üstâd kabul edilen, hoş nükteli şeyhülislâm Yahyâ Efendi ve hikemî şiir türünü başlatan, akıcı bir dil kullanan Nâbî, ilk hatırlanan isimlerdir. Nailî ve bu asırda gazel tarzını yeni bir edâ ile kullanmış ve şiirimize ilk defa Sebk-i hindî üslûbunu getirmiştir. Diğer mühim şahsiyetler; Nev’îzâde Atâî, şeyhülislâm Bahâî, Neşâtî, Nedîm-i Kadîm, Azmîzâde Hâletî, mahallî mevzuları halk tâbir ve atasözlerini manzumelerinde çokça kullanan Sabit, Gânîzâde Nâdirî’dir.
     Bu asırda nesir sahasında hayli yenilikler görülür. Bilhassa dildeki klâsikleşme, konularda çeşitlilik, eserlerin çokluğu, seçili nesir örnekleri dikkati çekici hususiyetlerdir. Devrin en şöhretli seyahat yazarı Evliyâ Çelebi; ilmî sahada ciddî eserler vermiş, ilk defa Osmanlı ülkeleri coğrafyasını yazmış ilim adamı ve geniş bilgili bir yazar olan Kâtip Çelebi; hâdiseleri tahlil ve tenkid ederek yazan Nâimâ; yine hâdiseleri canlı bir üslûbla, orjinal tarzda veren Peçevî İbrâhim Efendi; dördüncü Murâd Han’a devlet idâresinin ıslâhı için bir risale yazan Koçi Bey ile süslü nesrin belli başlı temsilcileri Nergisî ve Veysî önde gelen şahsiyetlerdir.
     Halk şâirleri ile dîvân şâirlerinin on yedinci asırdaki yakınlığı ve birbirlerine te’siri, on sekizinci yüzyılda, dîvân edebiyatını mahallîleşmeye götürür. Bunun neticesinde on sekizinci yüzyılda ortaya çıkan mahallîleşme cereyanı ile şarkı türünün kullanılması ve İstanbul Türkçesinin şiir dili olarak benimsenmesi faaliyetleri bu asrın edebiyatına yeni bir hava ve bilhassa Nedim’le gerçek temsilcisini bulmuştur. Dîvân şiirinin son büyük üstadı, zengin ve geniş hayâlleri ile Sebk-i hindî ile üslûbunun en kuvvetli temsilcisi olan Şeyh Gâlib ise bu asrın ikinci yarısında yetişmiştir. Asrın diğer önemli şâirleri arasında Sünbülzâde Vehbi, Enderûnlu Fâzıl, Koca Râgıp Paşa, Surûrî, Fitnat Hanım ile hiciv ve mîzâh yönü kuvvetli Haşmet zikredilebilir. Nesir alanındaki tarihçiler Râşid; Silâhdar Fındıklılı Mehmed Ağa; şuarâ tezkirecileri Safâî, Salim, Râmiz ve sâdece Mevlevi şâirlerinden bahseden Esrar Dede: hal tercümesi müellifi Şeyhî, kendi zamanına kadar gelen müftü, şeyhülislâm ve hattatlardan bahseden Süleymân Sâdeddîn Efendi; sefâretnâme yazarları Yirmisekiz Çelebi Mehmed, Ahmed Resmî Efendi; Kânî, İbrâhim Müteferrika ve Muhayyelât isimli eski masal ile batılı hikâye arasında yazılmış, orjinal eserin sahibi Giritli Azîz Efendi belli başlı isimlerdir.
     On dokuzuncu yüz yılın ikinci yarısından sonra Tanzîmât hareketleri günlük hayatta olduğu gibi edebî hayatta da büyük gelişmelere sebeb oldu. Batı medeniyetinin te’siri altında gelişen bu edebiyat cereyanına, batı te’sirinde Türk edebiyatı adı verilir. Ortak İslâm kültür ve medeniyeti te’sirindeki dîvân edebiyatı yanında, batı te’sirindeki Türk edebiyatı da kendi şekli ve muhtevası içinde gelişerek, yeni kültür, medeniyet ve lisânlarının îcâblarını alıp kullanmıştır. Böylece daha on dokuzuncu asrın başlarında çözülmeye başlayan dîvân edebiyatı, asrın sonlarında yerini yeni cereyanlara bırakmış ve klâsik oluş hüviyetinden uzaklaşmıştır. Bu asır san’atkârları arasında mahallîleşme akımının temsilcisi Enderûnlu Vâsıf; üslûb, nazım tekniği ve Mesnevîleri ile tanınan Keçecizâde İzzet Molla; Tanzîmât nesir dilinin öncüsü sayılan ve Âdem kasîdesiyle tanınan Âkif Paşa; dil ve tekniği kuvvetli şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey; Encümen-i şuarâ adıyla bilinen dîvân şiirinin son temsilcileri Leskofçalı Gâlib, Yenişehirli Avni ve Hersekli Ârif Hikmet zikredilebilir.
     On dokuzuncu asrın ikinci yarısından sonra batılı eğitim görmüş aydın kesimi Türk edebiyatı temsilcileri, klâsik gelenekçi edebiyatı ve kültürümüzle bağlantılarını kopardılar ve hattâ cephe olarak dîvân edebiyatını batı ölçüleriyle tenkid ettiler. Ziya Paşa; “Şiir ve înşâ” makalesinde dîvân edebiyatını millî olmamakla suçlar. Fakat bir süre sonra da Hârâbat isimli şiir antolojisini yazarak dîvân şiirini över. Tanzîmâtçılarda da bu ikili tavır, şekil ve muhtevada devam etmiştir. Daha sonraları arûz-hece tartışması, millî edebiyat akımının ortaya çıkması ve dilde sadeleşme hareketleri, dîvân şiirini maddî sahada artık kullanılmaz hâle getirmiştir. Fakat, dîvân şiirinin kalıcılığı, tesir güzelliği ve çarpıcılığı, yirminci asır Türk edebiyatının büyük şâirlerini zaman zaman cezbetmiştir. Dîvân şiirinin tür ve nazım şekillerini çok başarılı kullanmasından dolayı, Yahyâ Kemâl’i dîvân şiirinin son temsilcisi sayanlar olmuştur.
     Nazım Şekilleri:      Dîvân şiirinde vezin olarak aruz kullanılmıştır. Nazım şekilleri ise çok çeşitli olup, büyük bir kısmı İran edebiyâtındakiler ile ortaktır. Kaside ve gazel ise, Arap şiirinden alınmıştır. Tuyuğ ve şarkı, Türklerin; Mesnevî ve rubâî ise, İranlıların dîvân edebiyatına kattıkları nazım şekilleridir. İran, Türk ve Arap edebiyatında müşterek olan bu nazım şekillerinde birim, beyttir.
     Kasîde:  Kasîde ilk beytinin mısraları kendi arasında kâfiyeli, diğer beytlerinin ilk mısraları ise kafiyesiz, ikinci mısraları ilk beytle kafiyeli olan 33 veya 99 beytli manzumelerdir. İlk beyte matla’; şâirin mahlasının geçtiği beyte tâc beyit; en güzel beyte, beyt-ül-kâsîde adı verilir. Kasîde bir maksat için yazılmış olduğundan, yazılış gayesine göre ayrı ayrı isimler alır.  Kasidelerin ilk kısmına nesîb veya teşbih denir. Bu kısımları oldukça uzun bir gazeli andırır. Tabiat, çevre, önemli günler, bir nesne veya olay üstüne yazılmış olabilir. Nesîb, kasîdenin en zengin ve güzel bölümü ile yaşayan tarafıdır. Beyt sayısı sınırlı değildir. Kasideler ya teşbihlerine göre; bahâriyye, şitâiyye, ramazâniyye veya kâfiye ve rediflerine göre; lâmiyye, râiyye, Kerem kasîdesi, Su kasîdesi suretinde de adlandırılır. Belirli bir maksadla yazılan kasîde, dîvân şâirinin bir nevî dilekçesi hükmündedir. Zâten kelimenin kasd kökünden gelişi bunu ortaya koyar. Devlet büyükleri, kasîdelerine göre şâirlere ihsân ve lütufda bulunmuşlar ve kültür hareketlerini dâima desteklemişlerdir.
     Gazel: Beyt birimi üzerine kurulmuş bir nazım şeklidir. Aruz vezninin her kalıbıyla yazılabilen genellikle aşk, tabiat ve toplum temalarının işlendiği, duygularda derinlik ve yakınlık, hayalde genişlik ve nüktede incelik isteyen bir şiir türüdür. Türk edebiyatında en büyük şâirler, aynı zamanda gazel üstâdlarıdır. Şâirlerin san’at kudreti, gazeldeki başarılarıyla ölçülür. Gazelin ilk beytine matla’ (doğuş, giriş), son beytine makta’ (kesiliş, bitiş), en güzel beytine de beyt-ül-gazel denir. Gazelde her beyt, iyice işlenmiş bağımsız bir bütün sayılır. Bu yüzden gazelin beytleri arasında mânâ birliği aranmaz. Beytlerin her biri ayrı şeyler anlatabileceği gibi, bâzan bir kaç beyt, bâzan da gazelin bütün beytleri tek bir tema üstüne olabilir. Beytleri arasında mânâ birliği taşıyan gazellere yek-âvâz veya yek-âhenk gazel denir. Şâir, genellikle son beytte mahlasını kullanır. Bu beyte tâç beyti denir.  Gazel, Arab edebiyatından İran’a, oradan da Türk edebiyatına geçmiştir. Gazelin şekil bakımından özellik taşıyan iki çeşidi olup, bunlar müstezat gazel ve musammât gazeldir. Müstezat gazel; iç içe konulmuş iki gazeli andıran bir gazel çeşididir. Bu gazel türü halk edebiyatında da kullanılmıştır. Musammât gazel ise; ortadan ikiye ayrılabilen, eş bölümlü vezinlerle yazılan gazellerdir. Bu tür gazellerde mısra ortasında da kâfiyeler bulunur. Bu iç kâfiyeler, beytleri ikiye bölünebilir hâle getirir. Gazelin mahlas kullanılmayan şekline ise nazm denir. Bu da bir nazım şeklidir.
     Kıt’a:  Gazel gibi kurulmuş, ilk beyti yâni matla’ı olmayan bir nazım şeklidir. İki, üç veya daha çok beytlik olabilir. Genellikle iki beyt hâlinde yazıldığı gibi, dörtlük anlamında da kullanılır. Kıt’a şekli, daha çok fikir konularına, nükteye ve hicve elverişlidir. Ebced hesabı denilen usûlle, târih düşürmek için kullanılan kıt’alar da vardır.
     Terkib-i Bend: Beş bendden on yedi bende kadar, takım hâlinde şiirlerin özel bir şekil altında toplanmasıdır. Şiirin her bendi kendi içinde hâne ve vâsıta olmak üzere iki bölüme ayrılır. Bendlerin hâne kısmı, tam bir gazel gibi kâfiyelenir. Çoğu yedi-sekiz beyt olur. Vâsıt ise, tek bir beyttir. Beytin mısraları kendi arasında kâfiyelenir. Hanelerden sonra gelir ve her bendin sonunda değişir. Bu nazım şekli, daha çok; hikmetli, öğretici ve yerici şiirlere uygundur. Terkib-i bendler, takım hâlinde uzun şiirler olduğu gibi, çoğu şâirlerinin isimleri ile anılır.
     Terci-i Bend: Terkib-i bende çok benzeyen bir nazım şeklidir. Terkib-i bendden farkı, vâsıtın bir tek ve aynı beyt olup, her bendin sonunda tekrar edilmesidir. Tercî-i bendde daha çok dîn ve tasavvuf konuları işlenmiştir. Kâfiyelenişi terkib-i bend gibidir.
     Rubâî: Kâfiye dizilişi bakımından, bir gazelin ilk iki beytini andıran nazım şeklidir. Bu yüzden rubaiye dû-beyt adı da verilmiştir. Ancak rubâî, beytler hâlinde değil, dörtlük esâsına göre kurulmuştur. Dört mısrâdan müteşekkil bütün bir şiirdir. Kendine mahsûs aruz kalıplarıyla yazılır, İran edebiyatından bize geçmiştir. Rubâî şâiri, dört küçük mısra içinde bir dünyâ görüşü, bir düşünce teması işliyeceği için, büyük üstad ve fikir olgunluğuna erişmiş biri olmalıdır. Başlangıçtan beri, hikmet, tasavvuf, felsefe konularının anlatımı için kullanılmıştır. İran şâirlerinden Ömer Hayyâm ile büyük Türk mutasavvıfı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri en büyük rubâî şâirleri kabul edilir. Edebiyatımızda en meşhur rubâî şâiri on yedinci asırda yaşayan Azmîzâde Haleti’dir. Yahyâ Kemâl ile Arif Nihat Asya yirminci asırda bunu devam ettirmişlerdir.
     Tuyuğ: Rubâî gibi, bir gazelin iki beyti şeklinde kâfiyelenen; dörtlük esâsına göre kurulmuş bir nazım şeklidir. Tuyuğ, Türk halk edebiyatındaki mâninin aruz veznine uygulanmış şeklidir. Çağatay, Azerî ve on altıncı asra kadar Anadolu dîvân şâirleri arasında çok kullanılmıştır. Rubâî gibi, hikmetli, tasavvufî, felsefî duyguları işler.
     Mesnevi: Beytler hâlinde kurulan ve her beytin iki mısraı kendi aralarında kâfiyelenen bir nazım şeklidir. Klâsik şark nazım şekillerinden olup, Arap ve Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir. Mesnevînin beytleri arasında kâfiye birliği yoktur. Her beyt yalnız kendi mısraları arasında kafiyelidir. Bu beytler peşpeşe sıralanarak mesnevî şeklini meydana getirirler. Bu nazım şekli ile çok uzun manzumeler yazılır ve sayısı pek çok olan beytler için aynı kâfiyeyi bulmak zahmeti çekilmez. Firdevsî’nin Şehnâme’si 60 bin beytlik bir mesnevîdir. Yine Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’si 26 bin beyt tutar. Bir çok milletlerin târihî kahramanlık masalları olan destanları, efsâneleri, manzum aşk ve mâcerâ masalları Mesnevî şeklinde yazılmıştır. Ancak, dîvân edebiyatında mesnevî denince, içinde olay veya hikmetler bulunan manzum eserler akla gelir. Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnûn’u ve Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ı Mesnevî türünde yazılmış eserlerdir. Destânî ve tasavvufî Mesnevîler, Türk edebiyatında fazla bir yer tutmaz. Mesnevîlerde genellikle aruz vezninin kısa kalıpları kullanılmıştır. Dîvân şâirleri, Mesnevîlerini arada bir gazel, murabba, muhammes, kıt’a gibi nazım şekillerinde yazdıktan şiirlerle süsleyerek, mevzûdaki monotonluğu gidermeğe çalışırlar ve eserlerine bir heyecan ve zenginlik verirler. Bu şiirler, mesnevî kahramanlarından birinin diğerine ya şiirle hitabı olur veya şiir diliyle yazdığı bir mektup diye mesnevîye ilâve edilirler.
     Murabba: Dört mısralı bendlerden meydana gelen bir nazım şeklidir. Bend sayısı üçten; dokuza kadar olabilir. Murabba, dîvân edebiyatında Türk şâirlerinin kullandıkları yarı millî bir nazımdır. Çünkü Türk halk şiirlerinde, terennüme elverişli olsun diye, dördüncü mısraları aynen tekrarlanan, koşma ve türkülerin, dîvân şiirinde aruzla söylenmesi, murabba şekline millî bir özellik vermiştir. Murabbânın ilk bendinin dört mısraı kendi aralarında kafiyelidir. Diğer bendlerin ilk üç mısraı kendi arasında, dördüncü mısrası ise ilk bend ile kafiyeli olur. Böyle murabbâlara mütekerrir adı verilir.
     Şarkı: Dîvân şiirine Türklerin kattığı bir nazım şekli olan şarkı, aslında mütekerrir bir murabbâdır. Edebiyatımızda daha çok on yedinci asırdan sonra görülür ve Nedim’de zirveye çıkar. Halk edebiyatındaki koşma şeklinin değiştirilmesinden ortaya çıkan şarkı, Lâle devrinde, en yaygın terennüm edilen ve tamâmiyle Türk zevkinin eseri olan, millî bir nazım şekli hâline girmiştir. Umumiyetle şarkılar, bestelenmek için yazılır. Bu yüzden, daha çok aruzun kısa vezinli olanları tercih edilir. Sâde ve canlı bir konuşma dili ile söylenirler. Şarkıda, hafif aşk konuları, günlük konular, günlük maceralar işlenir. Şarkının en güzellerini Nedîm söylemiştir. Şarkı, iki bendden beş bende kadar olabilir. Her bendin en kuvvetli olması gereken üçüncü mısrâına miyân denilir. Şarkıların çoğu kâfiye dizilişi bakımından murabbâya benzer. Bâzı şarkıların ilk bendleri koşma gibidir. Mütekerrir şarkılarda murabbalar gibi ilk bendin birinci ve üçüncü mısraları nakarat hâlinde aynen tekrar edilir.
     Musammatlar: Bendlerden meydana gelen manzumelerin umûmî adı musammattır. Bendleri dört mısrâdan meydana gelen musammatlara murabba, beşli olanlara muhammes, altılı olanlara müseddes, onlu olanlara muaşşer adı verilir. Bendler yedili, sekizli de olabilir. Muhammes ve müseddeslerde kâfiyelenme murabba gibidir. Son mısraları tekrarlanan muhammes ve müseddeslere de mütekerrir denir. Daha önce yazılmış bir gazelin her beytinin başına iki, üç, dört mısra ilâvesiyle meydana getirilen murabba, muhammes ve müseddese; terbi’, tahmis ve tesdis adı verilmiştir. Tahmis; başkası tarafından yazılmış bir gazel olup, her beytin baş tarafına, o beytin ilk mısraı ile kafiyeli, üç mısra eklemeye denir. Eklenen beytlerin vezin, kâfiye ve mânâ bakımlarından esas gazele uyması şarttır. Yine bir gazelin her beytinin iki mısraı arasına, ilk mısra ile kafiyeli olarak üçer mısra yerleştirmeye de taştir denir. Vezin, kâfiye ve mânâ uyumu burada da lâzımdır. Her bendin (beşinci) son mısraları, bendlerden ayrı olarak kendi arasında kâfiyelenen muhammes çeşidine tardiyye adı verilir. Tardiyye; “Mef’ûlü mefâîlün feûlün” vezniyle yazılır.

Dîvân Edebiyatında Nazım Türleri

     Nazım türü ve nazım şekli hep birbiriyle karıştırılmıştır. Tür denilince yazılan manzumenin veya nesrin hangi konuda yazıldığı anlaşılmalıdır. Yâni tür; konudur, mevzudur. Şekil ise, şiirin dış yapısına hâkim olan fizikî hususiyetlerdir. Dîvân edebiyatında kullanılan dînî tasavvufî ve ahlâkî nazım eser türleri şöyle sıralanabilir:
     Tevhîd: Allahü teâlânın birliği ve yüceliği konusunda yazılan manzum ve mensur eserlerdir. Tevhidin lügat mânâsı; birleme, bir olduğunu kabul ve ifâde etmedir. Dîvânlar, Mesnevîler ve diğer kitaplar, tevhîd ve münâcâtla başlamaktadır. Çok defa tevhîd ve münâcât tek bir manzume veya parça hâlinde yazılır. Mensur tevhîdlerin en güzeli, onbeşinci asır edebiyatçılarından Sinân Paşa’nın Tazarrûnâme’sinde yer alır.
     Münâcât: Allahü teâlâya duâ etme, yalvarma tarzındaki manzumeleridir. Münâcât; sıkıntılı ve üzüntülü durumlardan kurtuluş için, Allahü teâlâya hafif sesle sır söyler gibi, yalvarma, yakarma demektir. Münâcât, manzum ve mensur olabilir. Tazarrûnâme bu kabilden mensur metinlere güzel bir şekilde yer verir.
     Na’t: Başta Peygamberimiz olmak üzere, Çâryâr-ı güzîn (dört halife) ile tarikat büyüklerini öven manzum ve mensur manzumelere na’t denilir. Na’t; iyi vasıfları belirtme, bir kimseyi övme demektir. Na’tlarda Peygamberimizin vasıfları, mucizeleri övülür. On sekizinci asrın başında yaşayan Nazım, dîvânında daha çok na’tlara yer vermiştir.
     Siyer: Peygamberimizin hâl tercümesini anlatan manzum ve mensur eserlerdir. Siyer, hal ve hareket, hayat tarzı demek olup, sîre kelimesinin çoğuludur. Türk edebiyatında siyer konusunda ilk eser veren şâir on dördüncü asırda yaşayan Erzurumlu Mustafa Darîr’dir. Mensur olan ve yer yer manzum parçalar da ihtiva eden ve Terceme-i Sîret-ün-Nebî adını taşıyan eserde bulunan velâdetle ilgili manzume, Süleymân Çelebi’nin, Mevlid’ine büyük ölçüde te’sir etmiştir.
     Mevlid: Manzum siyere Türkçe’de umumiyetle mevlid denmiştir. Mevlid kelimesi masdar, yer ve zaman ismi olarak; doğma, doğum yeri, doğum zamanı demektir. Peygamberimizin doğumunu anlatan eserlere Mevlid adı verilir. Mesnevî şekliyle yazılan böyle eserlerde Peygamberimizin doğumu ile birlikte; vasıfları, ahlâkı, mucizeleri, mîrâcı, vefâtı anlatılır. Türk edebiyatında yüze yakın mevlid yazılmıştır. Bunların içerisinde en tanınmışı ve sevileni bugün de söylenen Süleymân Çelebi’nin Vesîlet-ün-Necât adlı eseridir.
     Hilye: Süs, ziynet demek olup, Peygamberimizin vasıf ve güzelliklerini anlatan eserlerdir. Mevlidin bölümleri arasında yer aldığı gibi, ayrıca bu ad altında müstakil eserler de yazılmıştır. Bu alanda ilk eseri on altıncı asır şâirlerinden Hâkânî yazmıştır.
     Mirâciye: Peygamber efendimizin mîrâcından bahseden manzumelerdir. Mîrâc; göğe çıkma, merdiven demektir. Mevlidler içerisinde mîrâc bölümleri de bulunmaktadır. Konu müstakil olarak da işlenmiştir. Bu türün edebiyatımızda ilk örneğini Ahmedî vermiştir.
     Kırk Hadîs Tercümeleri: Hadîs, Peygamberimizin mübarek sözlerine denir. Bunlar îtikâd, ibâdet, muamelât, ölüm ve ahlâk konuları hakkındadır. Bunlardan başlıca dînî kaideleri gösteren kırkı seçilerek Hadîs-i erbain (Kırk hadîs) mecmuaları meydana getirilmiştir. Bu eserler, Türkçe’ye çoğunlukla kıt’a şeklinde manzumelerle çevrilmiştir.
     Makteller ve Mersiyeler: Bir kimsenin ölümü üzerine onun iyi vasıflarını anlatmak maksadıyla yazılan manzumelerdir. Maktel ise Hazret-i Ali’nin oğlu Hazret-i Hüseyin’in Kerbelâ’da şehîd edilmesi konusundaki eserlerdir.
     Hezl ve Tehzîller:  Mîzâh güldürmece tarzındaki manzumelerdir. Çeşitli nazım şekilleri ile yazılmışlardır.
     Medhiye: Dört halîfeyi, din büyüklerini, pâdişâhları ve devlet büyüklerini övmek için yazılan manzumelerdir. Çoğunlukla kasîde şeklindedir.
     Hicviye: Bir kimsenin kusurlarını ortaya koymak, onu yermek için yazılan manzumelerdir. Genellikle kasîde şeklinde olur. Kıt’a şeklinde yazılanları da bir hayli fazladır.
     Fahriye: Övünmek için yazılan manzumeler olup, kasîde içinde veya müstakil olabilirler.
     Lügaz ve Muamma: Lügaz, manzum bilmecedir. Bir şahıs ismi gizleyen bilmecelere ise muamma denir.
     Sâkînâme: Sakiden, içki meclisinden, içki çeşitlerinden, kadehden bahseden manzumeler gibi görünürlerse de gerçekte bunların kelime kadrosunu kullanarak yazılan tasavvufi eserlerdir.
     Sûrnâme: Şehzâdelerin sünnet düğünleri ile hanım sultanların evlenme törenlerini anlatan eserlerdir. Mensur olarak yazılanları da vardır.
     Gazâvatnâme: Savaşlardan, savaşlarda gösterilen kahramanlıklarla, zafer ve fetihlerden bahseden eserlerdir. Mensur (düz yazı) olarak yazılanları da vardır. Bunlar zafernâme ve fetihnâme gibi adlar da taşırlar.
     Şehrengiz: Bir şehri ve güzellerini anlatan tasvir maksadiyle yazılan manzumedir. Çoğunlukla mesnevî şeklinde olur.
     Ta’rifnâme (Ta’rifât): Çeşitli makam sahiplerini, vazifelerinin hususiyetlerine göre bir kaç beyt içerisinde anlatan mesnevî şeklindeki eserlerdir.

 Dîvân Edebiyatında Nesir Türleri

  
     Münşeât: Resmî yazılar ve mektuplardan toplanmış eserlerdir. On altıncı asırda yaşamış olan Feridun Bey’in Münşeât-üs-Selâtîn’i meşhurdur.
     Târihler: Eskiden târihler, üslûb gözetilerek yazıldığı için edebî eser sayılmıştır. Anonim olan ilk Osmanlı târihleri ve Aşık Paşazâde’nin eseri hikâye karekteri taşır.
     Hamse: Beş hikâye veya değişik beş konudan meydana gelen hamselerin mensur olanları için Nergisî’nin Hamse’si en iyi örnektir.
     Tezkire: Büyük velîlerin, âlimlerin ve şâirlerin hayatlarını anlatan eserlerdir. Velîlerin hayâtını anlatanlarına Tezkiret-ül-evliyâ, şâirlerden bahsedenlere ise Tezkiret-üş-şuarâ denir. Türk edebiyatında ilk şâirler tezkiresini on beşinci asırda Ali Şîr Nevâî yazmıştır.
     Seyâhatnâme:  Elçilerin yurda döndükten sonra gittikleri memleketler ve yaptıkları görüşmeler hakkında yazdıkları eserlerdir. Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Sefâretnâmesi meşhurdur.
     Kısas-ı Enbiyâ: Peygamberlerin hikâyelerini anlatan ve hayatlarına yer veren eserlerdir. Türk edebiyatında ilk Kısas-ul enbiyâyı onbeşinci asırda Rabgûzî yazmıştır. Osmanlıca türkçesi ile yazılan Kısas-ül-enbiyâların en güzelini Tanzîmât devrinde Ahmed Cevdet Paşa yazmıştır.

Divan Edebiyatında Dil ve Üslûp

     Dîvân edebiyatının dili on beşinci asra kadar Arap ve Acem dillerinin te’sirinden uzak kalmıştır. Bu asırla birlikte Arapça ve Farsçaya yabancı dil gözüyle bakılmadığı için bu dillerden Türkçe’ye pek çok kelime yanında, tamlamalar da girmiş ve gitgide çoğalmıştır. Sonraları şiir ve nesirde kullanılan bu kelimelerin belagat kaidelerine bağlı bir edebî san’at anlayışı içinde kullanılmasıyla üslûbun esâsı meydana getirilmiştir. Üslûba te’sir eden başlıca edebî san’atlar şunlardır: Cinas, tenâsüb, mecaz, mecâz-ı mürsel, telmih, tevriye, hüsn-i ta’lîl, tecâhül-i arif, mübalağa, teşbîh, istiare, teşhis ve intak, tezat, seci’, akis, rücû’.
     Dîvân edebiyatında rastgele benzetme ve hayâl kullanılmaz. Şâirler, insanın iç ve dış dünyasındaki güzelliklerini ve tabiatı belli bir benzetme ve tasavvurla çizerler. Şiirin özünü, çekirdeğini, esâsını mazmunlar teşkil eder. Mazmun, beytlerdeki gizli mânâ demektir. Mazmun, değişmez kalıp hâlinde olup hükümdür. Bütün mes’ele, mazmundaki gizli mânâyı yâni hükmü çözmektir. Bu sebeble her şâir kendine has üslûbu ile bir mazmunu san’atlı biçimde ortaya koymaya çalışır. Mazmun çözmek demek, maddeye bakıp mânâyı anlamak demektir. Meselâ, yanak ve yüz; şekli ve rengi göz önünde tutularak sabah, güneş, mum, gül, ateş, ayna, ay sûretindedir. Saç kokusu; rengi ve şekli ile misk-i anber, ud, sünbül, ejder, zincir, perîşân, kâfir, gece ve kemenddir. Bu mazmunlar, dîvân şiirinde kalıplaşarak tamamen mecazî mânâya bürünmüştür. 

    
Divan Edebiyatımızın Tarihi Gelişimi

     Divan edebiyatının ilk örnekleri 13. yüzyılda ortaya çıktı. Bu edebiyatın ilk ürünlerini veren Mevlana Celaleddin Rumi bütün eserlerini Farsça yazmıştır. Aynı yüzyılın bir başka büyük şairi Hoca Dehhani'ydi. Horasan'dan gelip Konya'ya yerleşen Dehhani, özellikle İranlı şair Firdevsi’nin etkisinde şiirler kaleme aldı. 14. yüzyılda Konya, Niğde, Kastamonu, Sinop, Sivas, Kırşehir, İznik, Bursa gibi kültür merkezlerinde şairler ve yazarlar Divan edebiyatının yeni örneklerini verdiler. Bunların çoğu kahramanlık hikâyeleri, öğretici, eğitici ve dinsel yapıtlardı. Bu arada İran edebiyatının konuları da Türk edebiyatına girmeye başladı. Mesud bin Ahmed ile yeğeni İzzeddin'in 1350'de yazdıkları Süheyl ü Nevbahar, Şeyhoğlu Mustafa'nın 1387'de yazdığı Hurşidname, Süleyman Çelebi'nin (1351-1422) Vesiletü'n-Necât başlığını taşımakla birlikte Mevlid adıyla bilinen ünlü yapıtı, İran edebiyatının etkisiyle yazılmıştır.
     Divan edebiyatı, özellikle şiir alanında en parlak dönemini 16. yüzyılda yaşamıştır. Bâkî ve Fuzûlî Divan şiirinin en iyi örneklerini verdiler. 17. yüzyıla girildiğinde Divan edebiyatının ulaştığı düzey, İran edebiyatınınkinden geri değildi. Divan şairleri, şiirlerinde fahriye denen ve kendilerini övdükleri bölümlerde şiir ustalığının doruğuna çıkmışlardı. Öğretici şiirleriyle tanınan Nabi ve bir yergi ustası olan Nef'i bu yüzyılın ünlü şairleriydi.
     Divan edebiyatı, en özgün şairlerinden olan Nedim’in ve Şeyh Galib'in ardından, 18. yüzyılda bir duraklama dönemine girdi. Daha sonraki şairler özellikle bu iki şairi taklit ettiler ve özgün yapıtlar ortaya koyamadılar. 19. yüzyılda Divan edebiyatı artık gözden düşmüş ve eleştiri konusu olmuştu. İlk eleştiriyi getiren Namık Kemal'di. Tanzimat'la birlikte Türk edebiyatında Batı etkisinde yeni biçimler, konular denenmeye başlandı. Divan edebiyatı böylece önemini yitirmekle birilikte, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlı, Türk edebiyatının aruz ölçüsüyle son şiirlerini yazdılar, denilirse de zamanımızda da bu vezni kullanabilen şâirler vardır.
     Aruzun az kullanılıyor olması zorluğundandır. Yoksa başka ölçülerle veya ölçüsüz yazılan şiirlerdeki lirizm ve âhenk âruzla yazılan şiirlerin yerini tutamaz.

Divan Edebiyatı'nda Nazım Birimi

     Nazım sözlük anlamıyla "sıra", "düzen" demektir. Ama Divan edebiyatında nazım dendiğinde şiir anlaşılır. Divan edebiyatı, daha çok şiir türünde örnekler içerir ve düzyazı eserler azdır. Divan şiiri, kurallarını Arap ve İran edebiyatından alan aruz ölçüsüyle yazılmıştır. Bunun yanında Nedim ve Şeyh Galip gibi bazı şairlerde hece ölçüsüyle yazılmış şiirlere de rastlamak mümkündür. Divan şiirinde daha çok Kur'an, Muhammed'in sözleri olan hadisler, peygamber ve kutsal kişilere ilişkin öyküler, tasavvufun ortaya attığı sorular, ünlü bir İran efsanesini konu alan Şehname gibi konular işlenmiştir. Bu şiirlerde Türk kültürüne ilişkin ögelerden de yararlanılmıştır.
     Divan şairi bu konuları, aruz ölçüleri içinde ve çok yaygın biçimiyle beyitlerle yazmıştır. Tek satırdan oluşan dize ya da mısra, genelde şiirin en küçük birimidir. Divan şiirinde ise en küçük birim beyitten, yani iki mısradan oluşur. Sözcük olarak beyit "ev" anlamına gelir. Mısra ise, çift kanatlı bir kapının kanatlarından her birine verilen addır.
     Aruz ölçüsünde açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu ve kısalığı temeline dayanan bir şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi Fatih Erduran tarafından kullanılmıştır. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağlamıştır.
     Aruz ölçüsü nazım şekillerine göre değişik kalıplarda kullanılır. Örneğin Rubaî nazım şekli ahreb ve ahrem adı verilen belli aruz kalıplarıyla yazılabilir. Rubai'de mısralar; a+a+b+a şeklinde kafiyelidir.

Divan Şiirinin Konuları ve Özellikleri

     Aşk teması,divan şiirinin merkezini oluşturur.Divan edebiyatı eserlerinde aşk aşık-maşuk kalıbı her daim bulunur. Aşk uzlaşımsaldır; yani temel özellikleri hiç değişmez. Mesela bütün aşklar tek yanlıdır, aşık hep sever, acı çeker, hiçbir karşılık görmez, her zaman ondan ayrı kalışını dile getirir; ayrıca rakipleri de vardır. Bu yüzden hep kıskançlık içinde kıvranır durur. Sevgili ise hemen her zaman aşığa ilgisiz davranır, onu tanımazlıktan gelir. Sevgili (maşuk) hep bir sultan, efendi, sahip kimliğinde gösterilir. Sevgili şah, aşık ise kuldur. Aşık için en tehlikeli durum, sevgilinin eziyet ve cefa çektirmekten vazgeçmesidir.Divan şiirinde betimlenen sevgili tipi de tektir ve değişmez. Bütün divan şairleri farklı çağrışımlara yol açabilecek mazmunlar kullansalar da, gerçekte tek bir tip sevgili imajı çizerler. Bu geleneksel sevgili tipinin boyu servi gibi uzun, beli ince, saçları uzun ve siyah, yanakları gül kırmızısı, gözleri siyah, bakışları kılıç gibi keskin, ok gibi yaralayıcıdır. Başka bir özelliği de hep genç oluşudur. Böyle betimlenen sevgilinin aşığının (yani şairin) gözyaşı Nil ya da Fırat ırmakları gibi akar. Divan şiirinde bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere "mazmun" denir. Bu mazmunları yerli yerinde ve başarılı bir biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı.
     Divan şiirinde aşk iki türlü işlenmiştir. Dünyevi aşk ve ilahi aşk. Aşk konusu ozanın dünya görüşüne koşut olarak anlam kazanırdı.(ilahi aşk) Tasavvuf yoluna giren ozan için amaç mutlak güzellik olan tanrıya kavuşmaktır. Bu da ancak maddeden sıyrılıp benliği yitirmek ve aşk (dervişlik) yoluna girmekle olur. İlahi aşk; maddi aşkla başlar: dünya üstündeki bir güzele aşık olan ozan, dünyanın güzelliklerine aşık olan ozan, bu durumu soyutlama yoluyla ilahi aşka dönüştürür ve Tanrı’nın benliğine kavuşmaya çalışır; Tanrı’da kendi benliğini eritme anlamına gelen "fenafillah" aşamasına erişince de gerçek mutluluğu bulur. Ama bu aşama ölümden sonra gerçekleşebilecektir. Divan şiirinde sevgilinin, erkek kimliğinde görülmesi, doğrudan doğruya tasavvuftan kaynaklanır. Yunan düşünürü Platon’a kadar uzanan bu yaklaşımda, en saf ve en gerçek aşk önemlidir; tensel zevkler, cinsellik söz konusu edilemez. Tensel zevkler ancak neslin devamı sağlanması açısından kadınlara duyulan aşklarda söz konusu olabilir. Bu nedenle Tanrı’nın gerçek güzelliğinin yansıdığı, gerçek aşk kaynağı genç erkekler, ilahi aşkın nesnesi olmuştur.(dünyevi aşk) Aşk konusu, yaşama bağlı ozanlar tarafından da dindışı bir anlayışla ele alınmış ve işlenmiştir. Yaşamdaki güzellikler ve güzelliğiyle simgeleşen kadın, divan şiirinde önemli yer tutar. Dünya nimetlerine bağlı divan edebiyatı ozanları, bu nimetlerden zevk alarak yararlanmasını bilmişlerdir. Söz konusu ozanlar için kadın tapılacak biridir: güzelliğiyle büyüler, zaman zaman ilgi gösterip zaman zaman rakipleriyle gönül eğlendirerek ağşığını üzer. Aşık sürekli bir üzüntü içinde kıvranıp durur, daha doğrusu platonik aşkın girdabında boğulacak gibi olur.
     Divan şirinde yaygın işlenen konulardan biri de doğadır. Ama doğa, şairin hünerini göstermesi için bir araçtır. Çünkü şair, doğayı kendisinin gördüğü gibi değil, önceki usta şairlerin gözüyle yansıtır. Doğa, daha çok kasidelerin ve mesnevilerin konusu olmuştur. Bahar ve kış mevsimleri o kadar çok işlenmiştir ki, bu iki mevsimi anlatan şiirlere ayrı adlar bile verilmiştir. Baharı anlatan şiirlere bahariye, kışı anlatanlara da şitaiye denmiştir. Bahar, şair için sevinç kaynağıdır. Bahar için yapılan benzetmelerden biri sultandır. Örneğin bahar sultanı ordusunu toplar, kış sultanına hücum ederek onu yener. Bâkî'nin "Bahar Kasidesi", en güzel bahariye örneğidir. Bahar betimlenirken gül, bülbül, lâle, sümbül, çimen gibi sözcüklere sıkça başvurulmuştur. Divan şairine göre bahar, yaşam ve canlılığın kaynağıdır. Kış ise can sıkıcı ve bunaltıcıdır; zalim bir padişaha benzetilir.
     Divan şiirinde işlendiği biçimiyle tabiat belli öğelerle sınırlı kalmıştı. Örneğin orman, dağ, ova, rüzgâr, yağmur gibi öğeler Divan şiirinde hemen hiç kullanılmamıştır. Divan şiirinde kayıklar vardır, ama deniz yoktur. Divan şiirinde bilinçli olarak yapay bir dünya yaratılmıştır.

Divan Şiiri'nde söz sanatları

     Divan şairinin başarılı olabilmesi için dilin inceliklerini bilmesi gerekirdi. Şairin söz sanatlarındaki ustalığı şiirinin değerini arttırırdı. Bu nedenle şairler, hüsn-i ta'lil ve teşbih sanatına sıkça başvurmuşlardır. Hüsn-i ta'lil, nedeni bilinen bir olayı, daha güzel biçimde açıklama ve anlamlandırma sanatıdır. Benzetme de denen teşbih ise, bir durumu, bir oluşu, bir varlığı daha güzel bir duruma, bir oluşa, bir varlığa benzetmektir. Divan şairi için benzetilenler, daha doğrusu neyin neye benzetileceği belliydi ve kalıplaşmıştı. Bu amaçla hazırlanmış listeler bile vardı. Ama asıl yenilik hüsn-i ta'lil sanatıyla ortaya koyulurdu. Böylece şair bir sözcüğe ya da deyime, kullandığı dili iyi bilmesi oranında artan anlamlar yüklenmiş oluyordu...

Divan Edebiyatında Nesir

     Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır. Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlı Türkçesini iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da tezkiredir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye değin sürmüştür. Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazıldı.

Divançe: Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven şairlerin bilinçli bir seçimi olabildiği gibi, bir şairin divan dolduracak kadar şiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluşabilir. Figani ve Fazlî'nin divançeleri bu türdendir.

Hamse: Bir şairin beş mesnevisinin bir araya getirilmesiyle meydana gelen eserler toplamına hamse denir. Hamse yazarı şairler hamse şairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda gelişmeye başladı. İlk hamseyi Çağatay şairi Ali Şir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan şair de Hamdullah Hamdi'dir. Hamse türüne düzyazının girişi ise 17. yüzyılda gerçekleşti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. Çoğunlukla hüzünlü aşkların konu edinildiği hamselerde soyut kavramları işleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü.

Powered by OrdaSoft!