Osmanlı Devleti'nin siyasî, askerî ve ekonomik açıdan batı dünyasının gerisinde kalması devleti bazı tedbirler almaya zorlamış, bu alanlarda batının nasıl geliştiğini görmeleri için bazı gençler oraya gönderilmiştir. Avrupa'ya özellikle Fransa'ya gidenler Fransız edebiyatına hayran kalmış ve dönüşlerinde, gördükleri yenilikleri Türk edebiyatında uygulamaya başlamışlardır. Değişiklikler önce siyasi alanda görülmüştür. Edebiyat alanında yapılan değişikliklerle belli dönemler halinde günümüze kadar süren yeni bir edebiyat başlamıştır.Bu dönemlerden biri de Cumhuriyet dönemi edebiyatıdır. Cumhuriyet dönemi edebiyatı, Millî Edebiyat 'tan kesin hatlarla ayrılmamaktadır. Çünkü Millî edebiyat sanatçıları, Cumhuriyet'in ilk yıllarında en önemli eserlerini vermişlerdir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay ve daha birçoğu Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına damgalarını vurmuşlardır. Ancak cumhuriyetin ilanıyla çok hızlı bir şekilde yapılan inkılaplar, Türk aydını takip etmekte zorlandığı bir siyasi değişim hayatıştır.
     Latin harflerin kabulü, eski yazı ve yeni yazı kargaşası ortalığı karıştırmaya yetiyordu. Böyle bir ortamı, öncekilerden ayırmak için 1923 yılını hala devam eden bir edebiyat döneminin başlangıcı olarak kabul edilir. Atatürk, Birinci Büyük Millet Meclisinin kararlarına dayanarak 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırır ve 29 Ekim 1923’te de yeni devletin ve rejimin temeli olan Cumhuriyet’i ilân eder. Arkasından 3 Mart 1924’te hilâfet kurumu kaldırılır. Aynı tarihte Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabulüyle medreseler, arkasından gene bir kanunla 25 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbeler kapatılır. 11 Nisan 1928’de de anayasada lâik doğrultuda bazı değişiklikler yapılır. Bütün bunlar İslâmcı bir dünya görüşünün çatısı altında toplanmış çok milletli bir siyasî yapıdan millî ve üniter bir yapıya geçişi gerçekleştiren düzenlemelerdir. Her biri başlı başına bir devrim niteliği taşıyan bu büyük yapısal değişmeler, toplumda İslâmcı ve Osmanlıcı görüşlerin büyük ölçüde önünü keser, mistik ve tasavvufî eğilimlere de büyük ölçüde set çekerek birçok aydın ve yazarın dünyaya bakış tarzı veya hayat felsefesinde köklü değişmelere yol açarlar.
     Türk Tarihi Tedkik Heyeti (Türk Tarih Kurumu) ve Türk Dili Tedkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu), düzenledikleri kurultaylarda Türk tarihi ve Türk dilinin çeşitli problemlerini tartışmışlar, “Türk tarih tezi” ve “güneş-dil teorisi” oluşturulurken bir yandan da Türkçe’nin özleştirilmesi ve aslî kaynaklarına döndürülmesi yolunda radikal adımlar atılmıştır. Bu tarih tezi: “Türkler Moğollar gibi sarı ırktan olmayıp Arî ırka mensupturlar ve kökleri milâttan 9000 yıl önceye, hatta daha önceki dönemlere gitmektedir. Türk dili dünyadaki diğer büyük diller üzerinde etkili olmuştur. Dilin kökünde tabiatın gücü vardır ve insan ilk gücünü güneşten, dolayısıyla dil de ilk gücünü güneşten almıştır. Türk tarihi Osmanlı’yla başlamamıştır, Türk milleti Osmanlı ve İslâm öncesinde kurduğu 18 devletle siyasî varlığını çok önceden ispatlamıştır. Osmanlı Devleti, yanlış idaresiyle çok eski çağlardan beri bir medeniyete sahip olan Türklere zarar vermiştir. Atatürk ve İnönü dönemlerinde ateşli bir millî dava halinde heyecanla sürdürülen dilde millî kaynaklara veya halk kaynağına dönme ya da “Öztürkçecilik” hareketi, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında kuşkusuz daha somut sonuçlar doğurmuştur.
     Cumhuriyetin ilanından sonra tüm edebi nevilerde görülen konu cereyanıdır. Milli mücadele yıllarında Ana dolu’ya kaçan aydınlar ilk kez Anadolu gerçeği ile karşılaşmışlar, ilk kez geldikleri Anadolu’yu çıplak gözlerle görmeye başlamışlardı. Savaş yıllarından harap çıkan Anadolu, yetim çocuklar, dul kalan gelinler, yoksulluk, hastalık, savaşın getirdiği diğer felaketler edebi eserlerde konu ediliyor aydınların gözü ilk kez Bu çağlarda Anadolu’ya çevriliyordu. Savaşın en büyük yarasını alan Anadolu halkının her türlü meşakkatleri konu edilmişti. Savaşın fiziki ve ruhi yaralarını sarmak, binlerce yıldır bakımsız ve ilgisiz kalmış Anadolu ve halkına ilgiyi çekmek, Anadolu kültür, sanat ve folklorunu gün yüzüne çıkarmak kısaca her yönden Anadolu ve insanını tanımak şeklinde özetlenebilecek girişimlerin sonucunda Beş Hececilerin ve Yedi Meşalecilerin kurulmalarında ana etkendi Nesirde de pek çok romancı ve hikâyecinin başlıca mevzuları 1940 yılına kadar Anadoluculuk veya memleketçilik diyebileceğimiz bu konular olmuştur. Halk evlerinin kurulması, folklor derlemeleri, milli edebiyatın düşünce sisteminin de memleketçilik akımına dönüşmesi de hep bu anlayışın sonucudur.
     Öz Şiir: 1930'lu yıllara doğru memleketçi edebiyata karşı sanatı ön plana alan kıpırdamalar görünmeye başlar. Bu hareketlerin ilki Öz şiiri benimseyen sanatçılardır. "sanat sanat içindir" deyip öz şiir anlayışını benimseyen ilk grup Şiirlerini Yedi Meşale adlı bir kitapta toplayan  Yedi Meşalecilerdir. Muammer Lutfi ,Sabri Esat Siyavuşgil , Yaşar Nabi Nayır ,Vasfi Mahir Kocatürk , Cevdet Kudret , Ziya Osman Saba ve Kenan Hulusi Koray adlı gençlerin oluşturduğu bir harekettir. Bunlar eserlerini Meşale adlı bir dergide yayınlıyor ve bunlara Ahmet Haşim de yazılar gönderiyordu. Bu grup artık Ayşe Fatma edebiyatından bıktıklarını ilan ediyor ve ne olduğu çok da açık seçik belirtilmeyen ancak Servet/-i Fünun ve Fecr-i Ati şiir anlayışlarına yakın duran ve bunların devamı olduğunu gösteren şiirler yazıyorlardı. Edebi bir tatminsizlik ve mevcut edebiyattan bıkış ile edebiyatın bozulduğu bittiği hakkında hemen her devirde söylenegelen sözlere bir tepkiden ibarettir. Bu ifadelerin çoğu Abdülhak Hamid ve Recaizade Mahmut Ekrem'in şiirin hiçbir şekilde sınırlandırılmayacağını anlatan yazı ve şiirlerini andırır.
     Bu şairler Türk edebiyatından Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairleri Avrupa edebiyatından da Parnas akımın etkisinde kalmışlardır. Bu hareket fazla uzun sürmez. Yedi Meşale'yi çıkaran gençlerin çoğunda şiir faaliyeti bir gençlik hevesi olarak kalır. Saf Öz Şiir
     Sanatın form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel Şiir yazmaktır bu anlayışla kendilerine özgü özel imge düzeni oluştururlar özgün ve yaratıcı olan bu imgeler dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni imkânlar sunacak bir yapıya sahiptir dilde saflaşma düşüncesi kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir
     Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsek ve bireysel yön ağır basar. Hissî ve şahsî bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler
     Şiirde biçim endişesi duyan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır.disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendisini hissettirir
şairlerde sembolizm akımının izleri görülür. Gizemselcilik bireyselcilik ,ruh , ölüm ,masal , mit temalarının yoğunca işlendiği bu şiirler zekâ ve bilincin disipliniyle bütünleştirilerek yazılmıştır
     Cumhuriyet dönemi edebiyatı Türkiye'nin gerçeklerine gittikçe genişleyen ölçüde eğildi. Yurdun bütün bölgelerinde kentlerdeki, köylerdeki hayatı ve insan ilişkilerini, yurtdışına göçen işçileri ele aldı. Her sınıftan, her hayat biçiminden gelen kahramanları canlandırdı. Onları kuşatan toplumsal bozuklukların giderilmesi için öneriler getirildi. Dil devrimi, edebiyatı yakından etkiledi. Türetilen ya da canlandırılan sözcükler yanında bölge ağızlarından sözcükler ve anlatım biçimleri de edebiyata girdi. Halk söyleyişleri, anlatımı kadar dünya edebiyatlarından türlü eğilimlerden, deneylerden izlenimler görüldü. Cumhuriyet'in kuruluşunu ele alan eserler oluşturuldu. Yakup Kadri yakın tarihte oluşan, kendi tanık olduğu olaylara dayanarak toplumdaki değişmeleri, siyasal hayatdaki çalkantıları, çatışmaları ele alan romanlar yazdı. En etkili romanı ise köylü ve aydın çelişkisini anlatan Yaban (1932) oldu. Cumhuriyet'in ilk on yılında Kurtuluş Savaşı'na katılan halk ve aydınlar, yeni döneme ayak uydurmaya çalışan çıkarcılar ve işbirlikçiler, batı uygarlığı karşısında geleneksel ahlakın ve yerleşik değerlerin tartışılması, toplumdaki değişmelerin, batılılaşmayı yanlış anlamanın yıkıcı etkilerigibi toplumsal konulara bireysel sorunlar, ruhçözüm deneyleri eklendi. Şevket Esendal'ın Ayaşlı ve Kiracıları (1934) romanı başkent Ankara'nın Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki hayatını canlandırıyordu. Deniz tutkunu olan Sait Faik, kendi yaşadığı Burgaz Adası'nın Rum balıkçılarını,kentin küçük insanlarını geniş bir insan sevgisiyle canlandırdı. Öte yandan üretim biçimine, üretim biçiminde değişmenin hayatı nasıl etkilediğine dikkati çeken ilk eser Sadri Ertem'in Çıkrıklar Durunca (1931) adlı köy romanıdır. Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf romanıyla 20 yıl kadar sonra gelişecek köy romancılığına öncülük etti. Köylüleri, düşkün kadınları, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkileri ele alan hikâyeler kaleme aldı. İnce Memed romanında  1930 yıllarında Toroslar'da yaşayan, suça itilmiş bir eşkıyanın hayatını konu edinen Yaşar Kemal bu yöreyi ve Çukurova'yı tarihsel kökleri, doğası, güncel sorunlarıyla yansıtırken anlatımdaki coşku, betimlemelerindeki renklilikle dikkat çekti. Orhan Kemal, İstanbul'un yoksul kesimlerinde yaşayanları, köyden kente nüfus göçünü, ezilen çocukların, genç kızların serüvenini konu edindi.Kemal Tahir'in köyü konu edinen romanları ve köydeki gelişmelerin geniş bir panoramasını verdi.Samim Kocagöz, Necati Cumalı,Fakir Baykurt gibi yazarlar roman ve hikâyeleriyle köy ve kasaba hayatına tanıklık ettiler.[8] Aynı çevreyi konu edinen Bekir Yıldız, yurtdışında çalışan göçmen işçilerin hayatını konu edinen yazarlardan oldu.Gerçeklere ironi ile bakan hikâyecüler bulunduğu gibi (ör; Haldun Taner) toplumsal bozuklukları gülmece hikâyeleri ve romanlarıyla çok geniş bir okur toplulukları önünde tartışan yazarlar (Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz) görüldü. Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyet dönemini, toplumcu ve gerçekçi yazarlara karşıt biçimde yorumlayan yazarlar (Tarık Buğra) da oldu.
     Ruh tahlillerine yönelen, bilinçaltını sergileyen yazarlar (Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Adnan Özyalçıner, Oğuz Atay vs.) soyutlamalardan, kara mizahtan yararlandılar; geriye dönüşümlerle, çağrışımlarla beslenen, dilin olanaklarını araştıran denemelere giriştiler. Kadın romancılar ve hikâyecüler çevreyi, olayları, kişileri konu edinirken ayrıntılara daha çok indiler. Bu yazarlar (Nezihe Meriç, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Füruzan, Sevgi Soysal, Tomris Uyar) bireyin toplumla ilişkisi, toplumsal yapıda ve kültürdeki değişimler, cinsellik gibi konulara yönelirken yerleşik yargılara karşı çıktılar. Hızlı kentleşme, sanayileşme olguları köy edebiyatının ortadan silinmesine yol açarken, kentteki kaynaşmalar, kenar mahalle insanlarının, yoksulların, işçilerin hayatından çok aydınların, sanatçıların, siyasal eylemlere katılanların toplumsal ve ruhsal dünyalarını, onların tanıklığıyla bireyi ve toplumu konu edinen bir edebiyat gelişti: Erhan Bener, Demir Özlü, Selim İleri, Orhan Pamuk, Latife Tekin, Nedim Gürsel vs. gibi yazarların roman ve hikâyeleri.
     Şiirde, Milli Edebiyat akımından hece veznini devralan kuşak (Kemalettin Kamu,Ömer Bedrettin Uşaklı vs)(Ahmet Kutsi Tecer), tarihin yanı sıra psikolojiden (Ahmet Hamdi Tanpınar) beslendi. Simgelere (Ahmet Muhip Dıranas) ya da günlük hayatdan sahnelere, yaygın izlenimlere, duyarlığa (Cahit Sıtkı Tarancı)(A.M.Dıranas, C.S.Tarancı) eklendi. İnsanın iç dünyasına yönelik araştırmalar, gizemci düşünceler dile getirildi (Necip Fazıl Kısakürek). Nazım Hikmet Ran'ın vezni, geleneksel kalıpları kıran şiiri, biçimsel özellikleri kadar Marxçı görüşe bağlı içeriğiyle de yenilik oluşturdu. Bu yenilikçi şiir zamanla halk şiirinden, divan şiirinden, hatta çağdaşı Garip(Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet, Oktay Rıfat) şiirde süregelen aşırı duyarlığa, şairaneliğe karşı çıktılar, vezinsiz şiiri yaygınlaştırdılar. Garipçiler karşısında Nazım Hikmet'in şiir anlayışından etkilenen toplumcu şiir anlayışı ortaya çıktı. Bu şiir geleneğinin temsilcileri Rıfat Ilgaz, A.Kadir, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin'dir. Toplumsal konuları,imgeye ve duyarlığa daha geniş yer vererek işleyen eğilimin temsilcisi Attilâ İlhan oldu. Doğa, aşk, hayat, sevgi, barış, özgürlük vb. konuları işleyen açık aydınlık şiirin (Bedri Rahmi Eyüboğlu, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Necati Cumalı) karşısında; insanın evrendeki yerini konu edinirken soyutlamalardan, bilinçaltı araştırmalardan yararlanan çalışmalar yer aldı. Asaf Halet Çelebi'nin şiirine eski uygarlıkların, tasavvufun, folklorun katkısı görüldü. Dönemin en üretken şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, insanın tanrı, evren, tarih, zaman karşısındaki yerini yer yer karanlık imgelerle okura sezdirmeye çalıştı.Garip şiirinin açık anlatımına karşın İkinci Yeni adı verilen şiirin temsilcileri Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan, çağdaş dünyanın karmaşası içinde bunalan insanın tedirginliğini, yer yer kapanık bir şiir diliyle anlattılar. Toplumsal eylemlere (Kemal Özer, Ataol Behramoğlu), kentin hayatında çizgi dışı kalmış kitlelerin temsilcilerine (Refik Durbaş), kültürel kaynaklara ve tarihe (Hilmi Yavuz) yönelen ürünler kendini gösterdi. İroni (Salah Birsel), toplumsal (Metin Eloğlu) ve siyasal (Can Yücel) yergi, duyarlığa karşı şiir kaynaklarından birini oluşturdu. küçük duyarlılıkları, doğa ve yurt güzelliklerini konu edindi. Biçim yetkinliğine ,arı şiire yönelen çalışmalar folklordan yaslandı. Hece veznini kullanmada ulaşılan ustalığa yeni kalıplar, duraksız uygulamalar şiirinden etkiler aldı. Hikâyenin imkanlarından faydalanıldı, yerel ve evrensel değerlerle beslendi. 
     Türk edebiyatını uzun tarihi ve geniş coğrafyası içinde bir bütün olarak ele alan, dönemlerini belirleyen,eski eserleri gün ışığğna çıkaran yazar Fuad Köprülü'dür.F.Köprülü,siyasal ve toplumsal kurumlardaki değişmelerin edebiyattaki etkilerini gösterdi.Onun çizdiği çevreye bağlı kalarak geçmişteki türk edebiyatını inceleyen araştırmacılar yetişti: İbrahim Necmi Dilmen, İsmail Habip Sevük, Agah Sırrı Levend, Mustafa Nihat Özön,Nihat Sami Banarlı, Kenan Akyüz, Abdülbaki Gölpınarlı, Ahmet Kabaklı ve Fahir İz bu alanda çalışmalar gerçekleştirenlerden bazılarıdır. Değerlendirmelerinde düşünce hareketlerini, yazarların psikolojisini, anlatım özelliklerini göz önünde tutanlar (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan) oldu.
     Cumhuriyet dönemi edebiyat akımlarını şöyle sıralayabiliriz:
Beş Hececiler: Milli Edebiyat'tan etkilenilmiş ve hece ölçüsü ustalıkla kullanılmıştır. Şiire 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında başlamışlardır. Şiir dilinin sade ve süssüz olmasını tercih ettier. Önceleri aruz kullanmışlarsa da, daha sonra hece ölçüsünü kullanmışlardır. Şiirlerinde; memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlık ve yiğitlik gibi konuları ele almışlardır. 5 Hececiler grubunu Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon oluşturur.
Yedi Meşaleciler: Cumhuriyet döneminin başlarında bir araya gelen tek topluluktur. Yeni bir edebiyat kurmak, Batı edebiyatını takip etmek, özgün şiir oluşturmak adına ortaya çıkmışlar, ancak Beş Hececiler'in takipçileri olmaktan kurtulamamışlardır.Bu sanatçılar; Sabri Esat Siyavuşgil, Vasfi Mahir Kocatürk, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret, Kenan Hulusi, Muammer Lütfi, Ziya Osman Saba'dır. Bunların arasında en dikkate değer isim Ziya Osman'dır.
Toplumsal Gerçekçiler: 1930'larda Sovyet Rusya'da güçlenen "toplumsal gerçekçilik" akımı, 1930'lu-40'lı yıllarda bizde de içten içe taraftar bulmuş; şiirde, romanda ve hikâyede bu doğrultuda eserler denenmiştir. Nazım Hikmet'in şiirlerinin etkisiyle 1940'lı yıllarda toplumcu gerçekçi şairler yetişmiştir. Serbest şiiri Garipçilerden de önce bu kuşağın şairleri denemiş, uyak kullansalar da şiirden ölçüyü ve nazım biçimi öğelerini dışlamışlardır. Düzyazıda yine 1930'larda Sabahattin Ali'nin hikâye ve romanlarıyla başlayan toplumcu gerçekçi ürünler 1940'lı-50'li yıllarda; özellikle 1960'tan sonra iyice artmıştır. Özellikle köy sorunlarını -oldukça abartılı biçimde- işleyen sanatçılar çok sayıda hikâye, roman, tiyatro yazmışlardır. Bu akımın önemli temsilcileri; Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Attila İlhan, Rıfat Ilgaz, Ercüment Behzat Lav, Sebahattin Ali'yi sayabiliriz.
Garip (Birinci Yeni): 1940 sonrası Türk şiirinde önemli izler bırakan Garip akımını Orhan Veli kurar.Ona, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet şiiri en öz, en yalın halde bulmak için bilinç altına yönelen Garipçiler kendilerinin sürrealist akıma yaklaştığını söylemişlerdir. Garipçilerin şiir anlayışı, şiir dünyasına bomba gibi düşmüş, eleştirenler olduğu gibi destekleyenler de olmuştur. Ancak şiirin bu kadar basit olmadığını savunanlar sonunda haklı çıkmış, önce Oktay Rıfat ve Melih Cevdet kapalı, imgesel şiire yönelmiştir. Birinci Yeni, başka adıyla Garip akımı, şiirselliği ve geleneksel kuralları, baş tacı edilenleri yadsıyarak şiirde halka ve yalına yönelen, biçim, öz ve söyleyiş yenilikleri getirmişti. Ancak on yıl sonra, şiirde şiirsellik, duyarlılık, duygu, süslem ve imge aranır oldu. Batı'da geliştirilen "soyut", "imgesel" benzeri niteliklerle yazmak gibi yeni arayışlara gidildi. Bu, İkinci Yeni'nin doğmasına zemin hazırladı.
İkinci Yeni: Bu şiirin temsilcilerinden olan İlhan Berk, şiiri özelliklerini şöyle açıklamıştır.” Şiirin öğelerini, ilkelerini saptamak, kendi ilkelerinin dışındaki bütün öbür araçları atmak, şiiri şiir olarak düşünmek, İkinci Yeni Şiir ilk bunu düşünüyor. Şimdiye değin anlamın bir yönü biliniyordu: Akla bağlılık. Oysa şiirin en yüce öğesi aklı allak bullak etmesi, onu yıkmasıdır.” destek verir. Bu akıma göre şiirde basitlik ön plandadır. Şiir hayata yaklaştığı sürece başarılıdır. Vezin, kafiye, nazım şekli şairin elini kolunu bağlayan gereksiz unsurlardır. Şiir serbest olmalı, hayatın canlılığını yansıtmalıdır. Şiirin ahengini sağlayan bu bağlar değil sözcüklerdir. Şiirde mecazlı söyleyişlerden kaçınılmalıdır. Sanatlar, şiire bu zamana kadar bir şey kazandırmamıştır. Şiir, yüksek zümrenin malı olmaktan çıkarılmalıdır. Yeni şiirin beğenisi mutlu sınıfı oluşturanların değil bir lokma ekmek için didinenlerin şiiridir. Onlara hitap edecektir. Bu şiirin diğer bir temsilcisi Edip Cansever ise görüşünü şöyle ifade eder: “Şiirin değeri okuyucunun çağrışım gücüne bağlı olmalı” Ece Ayhan : “İkinci cepheyi açmak, akıl dışında da bir anlam olduğunu savunmak, şiirin kuralları konusunda yıkıcı davranmak, anlamsızlığın anlamına doğru gitmek. Bu gerçekleri dil kurallarıyla sınırlayamadığımız için dili aşmak, kelimeleri anlamından kurtarmak, yeni özün sonucu olan yeni biçimi, yeni biçimin de zorunlu sonucu olan yeni özü getirmek.” Başlangıçta bir topluluk olarak ortaya çıkmayan, bildirgesi bulunmayan, kimi ilkeler üzerinde birleşmeden Birinci Yeni'yi yeterli görmeyerek şiirde, her birinin kendi aradığını gözettiği bu şairleri "İkinci Yeni" adı altında toplamak gerekmiştir. Bu grup çok uzun soluklu olmadıysa da Türk şiirine yeni boyutlar kazandırdı.
Maviciler: Atilla İlhan'ın 1952-1956 yıllarında çıkardığı derginin adı olan "MAVİ" nin etrafında toplanan Orhan Duru, Ferit Edgü gibi sanatçıları oluşturduğu guruptur.Bu sanatçılar, Garip Akımı'na ve Orhan Veli'ye karşı çıkmış, şairane bir sanat anlayışının temsilcisi olmuşlar. Daha sonra mavi dergisi Özdemir Nutku'nun yönetimine geçti ve Atilla İlhan'ın savunduğu toplumsal geçekçiliğin (sosyal realizm) sözcüsü oldu.Dergi Nisan 1956'da çıkan 36. sayıdan sonra (son mavi) kapatıldı. Mavi, Garip akımına tepki olarak çıkmıştır. Şiirin basit olamayacağını zengin benzetmeli, içli, derin olması gerektiğini savunmuşlardır.
Hisarcılar: "Hisarcılar”, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı içinde Hisar dergisi şiir ekollüne bağlı olan şairler ve yazarlar topluluğudur. Hisarcılar Garip akımına karşı bir duruş sergileyerek yayınladılar. Daha sonra 1950 yılında yayınlanmaya başlayan ve 1980 yılına kadar aralıklı olarak 277 sayı çıkarılan Hisar dergisi etrafında toplandılar. İlk şiirlerini Çınaraltı dergisinde, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer gibi şairler, kuruculuğunu yaptıkları Hisarcılar akımının ilk temsilcileridir. Daha çok sanatçının bağımsız olmasını ve "Yaşayan Türkçemiz"i savunmuşlar, Garip akımına karşı çıkmışlardır. Yenileşmek için, geleneklerin tümüyle yok sayılmasını doğru bulmamışlardır. Şiir ve hikâye dalında Türk edebiyatına yeni örnekler kazandırmışlardır. Mehmet Çınarlı, Hisar dergisinin Aralık 1980 tarihli 277. veda sayısında dile getirdiği: "Hisar'ın savaşı, yabancı kopyası olmayan, geleneklerinden bağlarını koparmayan, politik ve ideolojik baskılara boyun eğmeyen bir sanatı, halkın konuştuğu dille konuşan bir edebiyatı koruyup geliştirme savaşı idi."

Powered by OrdaSoft!