1. ÜNİTE: SANAT METİNLERİNİN AYIRICI ÖZELLİKLERİ
  2. Sanat Metinlerinin Ayırıcı Özellikleri

     Bilimin, edebiyatın gelişmesi ve buna bağlı olarak farklı alanlarda metinlerin yazılması, metinlerin sınıflandırılması sonucunu doğurmuştur. Bu sınıflandırma metin türlerinin birbirinden ayrılmasını ve anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Metinler anlatım türlerine, kullanılan dilin işlevine, yazılış amaçlarına, gerçeklikle ilişkilerine göre gruplandırılabilir. Buna göre metinler genel olarak öğretici metinler ve sanatsal (kurmaca) metinler olarak ikiye ayrılır.

Sanat metinlerinin ayırıcı özellikleri şunlardır:

  • Edebi zevk uyandırmak amacıyla yazılır.
  • Kelimeler gerçek anlamının yanı sıra yan ve mecaz anlamlarıyla da kullanılır.
  • Öznel anlatım vardır.
  • Yargılar kanıtlanmak zorunda değildir.
  • Dil göndericilik işlevinin yanı sıra heyecanı dile getirme, alıcıyı harekete geçirme vb. işlevlerde kullanılır.
  • Olaylar değiştirilerek yazarın bakış açısıyla verilir.
  • Kurmaca gerçeklik vardır.
  • Üslup kaygısı ön plandadır.
  • Masal, roman, hikâye, fabl, destan, şiir, halk hikâyesi gibi türler sanatsal metinlerdir.
  • Tahkiye (öyküleme), tasvir (betimleme), teşhis (kişileştirme), teşbih (benzetme), mübalağa (abartma), çeşitli duyulardan yararlanma gibi anlatım teknikleri kullanılır.
  • Sanat metinlerinin tek anlamı yoktur, sanatsal metinler çok anlamlıdır, her okunuşta yeni anlamlar kazanır.
  • Sanat metinlerinde kelime ve cümlelerin yeri değiştirilemez.
  • Sanatsal metinler yazıldığı dönemin özelliklerinden ve o dönemdeki her türlü gerçeklikten izler taşır.
  • Sanatsal metinler biriciktir, benzeri yapılamaz.
  • Sanat metinlerinde yalnız görünene, deneysele, hesaplanabilire değil bilinmeze, geleceğe ve olabileceklere de yer verilebilir.
  • Sanat metinlerinde ileti önceden belirlenmiş, kurallaştırılmış, değişmez bir gerçek değildir.
  • İleti, metnin içyapısına sindirilmiş okurun süzüp çıkaracağı tek anlamlılıktan uzak bir ilişkiler yumağıdır.
  • Sanat metinlerindeki her öğenin dış dünyada bir benzeri, bir karşılığı bulunabilir.
  • Sanat metinlerinde okura kendi düş gücüyle doldurabileceği boş alanlar bırakılır.
  • Sanat metinlerinde okur kendini anlatılanların akışına kaptırıp yapıttaki karakterlerle kendini özdeşleştirebilir.
  • Sanatsal metinler dış dünya ile bağlantılı ama ondan farklı bir dünya sunar.
  • Sanat metinlerinde dil kişisel kullanılır.
  • İleti dolaylı olarak verilir.
  • Okurun hayal gücüne yer bırakılır.
  • Sanatsal metinlerin malzemesi dildir.
  • Üç temel unsuru vardır: İçerik, dil ve üslup, yapı (şekil).

Sanat Metinleriyle Öğretici Metinler Arasındaki Farklar

  • Öğretici metinler okuyucuya vermek amacıyla yazılırken; sanatsal metinler okuyucuya estetik zevk vermek amacıyla yazılır.
  • Öğretici metinler kurgu değildir, gerçekler dile getirilir. Sanatsal metinler ise kurgulanabilir, anlatılanlar hayal ürünü olabilir.
  • Öğretici metinlerde nesnellik; Sanat metinlerinde öznellik hâkimdir.
  • Öğretici metinler değişmez; Sanat metinlerinde değişiklik yapılabilir.
  • Öğretici metinlerden kelimeler gerçek anlamda kullanılırken; Sanat metinlerinde kelimeler mecaz ve yan anlamında kullanılabilir.
  • Öğretici metinler açıklayıcı anlatım türüyle kaleme alınırken; sanatsal metinler betimleyici ve öyküleyici anlatım türüyle yazılır.
  • Öğretici metinler resmi, açık ve sade bir dille yazılır, üslup kaygısı yoktur. Sanat metinlerinde ise dil sanatsaldır, üslup kaygısı vardır.
  • Öğretici metinlerde söz sanatlarına yer verilmez, Sanat metinlerinde ise söz sanatları yer alır.
  • Öğretici metinlerde dil göndergesel işlevde kullanılırken; Sanat metinlerinde dil sanatsal işlevde kullanılır.

 

Sanat metinleri anlatmaya ve göstermeye bağlı metinler olmak üzere ikiye ayrılır:

  1. Anlatmaya Bağlı Metinler
  • Yaşanmış ya da tasarlanmış gerçeklikten alınan bir olayın, bir anlatıcı tarafından yorumlanıp dönüştürülmesiyle oluşturulur.
  • “Olay örgüsü” bu metinlerde asıl unsurdur.
  • Anlatmaya bağlı metinler kurmaca olduğu için olay örgüsü yaşanmaz, düzenlenir.
  • Anlatmaya bağlı metinlerde yapı; olay örgüsü, kişiler, yer, zaman gibi birimlerin bir düzen içerisinde verilmesiyle oluşur.
  • Bu metinlerde ilahî bakış açısı, kahraman anlatıcının bakış açısı ve gözlemci anlatıcı olmak üzere üç tip bakış açısı ve anlatıcı vardır.
  1. Göstermeye Bağlı Metinler
  • Göstermeye bağlı anlatımlarda olay sergilenerek gösterilir, yani anlatılmak istenen husus meydanda ya da sahnede canlandırılır.
  • Gösterimlerin yazıldığı metinler göstermeye bağlı metinler olarak nitelendirilir.
  • Genel olarak dramatik metinler ve tiyatro olarak adlandırabileceğimiz bu tarz metinlerde, kurmaca olay ve olay örgüsünü, bir sahne düzeninde topluluk önünde canlandırmak esastır.
  1. ÜNİTE: SANAT METİNLERİ
  2. Fabl

     Sonunda ders verme amacı güden, genellikle manzum hikâyelerdir. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır.

Fablların Özellikleri

  • İnsanlar arasında cereyan eden olayları hayvanlar bitkiler ya da cansız varlıklar arasında geçiyormuş gibi göstererek bu yolla insanlara ahlak ve ibret dersi vermek örnek göstermek ya da bir düşünceye güç kazandırmak isteyen bir çeşit masaldır.
  • Teşhis ve intak sanatları üzerine kurulmuştur.
  • Fabllar manzum (şiir) veya nesir (düzyazı) biçiminde yazılabilirler.
  • Fabllar hem nazım, hem nesir biçiminde olurlar.
  • Fablın sonunda her zaman bir ahlak dersi (kıssadan hisse) vardır. Bu ders kısa, açık ve doğru olmalıdır ve mutlaka hikâyenin doğal bir neticesi gibi görülmelidir.
  • Fabllarda öğretici (didaktik) bir amaç güdülür, gündelik hayatla ilgili dersler ve öğütler verilir.
  • Okurlar çoğu zaman verilen dersin veya öğüdün ne olduğunu anlamakta zorluk çekmezler. Çünkü bu ders veya öğüt eserin bir yerinde, çoğu defa sonunda, bir atasözü ya da özdeyiş biçiminde açıkça belirtilir.
  • Fabllarda basit ahlak ilkelerine değinildiği gibi insanların birçok kusurlu yönüne de dikkat çekilir.
  • Fabllar aracılığıyla kanaatkârlık, özveri, yardımseverlik, iyi niyet gibi olumlu davranışlar çocuğa kazandırılabilir.
  • Özellikle 8-12 yaş grubu çocuklar fabl okumaktan ve dinlemekten büyük zevk alırlar.
  • Kanaatkârlık, tamahkârlık, kıskançlık, paylaşımcılık gibi çocuklar tarafından anlaşılması güç kavramların somut olaylarla anlatılması sebebiyle çok önemli bir eğitim aracı olarak kabul edilmelidir.
  • Fabllar insan belleğinde çok kolay saklanabilen ve ortaya çıkarılabilen özelliklere sahip olduğu için sözlü gelenek içinde de yaşatılabilmektedir.
  • Çoğu manzum olan fablların başlıca amacı, belli bir ana fikrin yalın veya birkaç olayın yardımıyla en kısa yoldan açıklamaktır.
  • Fabllar günümüzde eğitimde çok fazla kullanılmaktadır.
  • Fabllar olay anlattıkları için bir başka şiiri okumaktan ya da ezberlemekten daha çok çocukların ilgisini çeker. Bundan dolayı fabllar kısadır ve şu dört bölümden oluşur:

1.Olayın ve kahramanların tanıtıldığı giriş bölümü

2.Olayın entrikalarla düğümlendiği gelişme bölümü

3.Düğümün çözüldüğü sonuç bölümü

4.Olay ve olayların arkasında yatan ana fikrin açıklandığı ders bölümü (kıssadan hisse bölümü)

Dünya Edebiyatında Fabl

     Dünya edebiyatında ilk ve önemli fabllar Hint yazarı Beydeba’ya aittir. Beydeba’nın fablları “Kelile ve Dimne” adlı bir eserde toplanmıştır. Fransız Edebiyatı’ndan La Fontaine, fabl türünün en önemli sanatçısıdır.

Ezop’un fablları İ.Ö. 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir. ABD’li James Thurber ve İngiliz George Orwell çağdaş fabl yazarlarıdır. Fablı ilk olarak yazanlar Hititlerdir. Hititler fablları taş tabletlere yazıp resimliyorlardı.

Türk Edebiyatında Fabl

     Türkçedeki ilk örneği Şeyhi’nin 17.yy.’da yazdığı “Harname”dir. Batılı anlamda ilk örnekleri Şinasi vermiştir. Ahmet Mithat, Kıssadan Hisse adlı eserini ahlakî gaye güderek yazmıştır. Bu eserde yazar, Ezop’tan, La Fontaine’den yapmış olduğu çevirilere ve kendi yazmış olduğu fabllara yer vermiştir.

Recaizade Mahmut Ekrem, La Fontaine’den Horoz ile Tilki, Kurbağa ile Öküz, Karga ile Tilki, Meşe ile Saz, Ağustos Böceği ile Karınca gibi birçok çeviriler yaparak bu alanda Türk Edebiyatına katkıda bulunuştur. Ali Ulvi Elöve “Çocuklarımıza Neşideler” adlı şiir kitabında La Fontaine, Victor Hugo, Lamartine’den yaptığı çevirilerin yanında, yine bunlardan esinlenerek yazdığı fabl türü şiirlere de yer vermiştir. Nabizade Nazım’ın “Bir Sansar ile Horoz ve Tavuk” adlı eseri vardır Nurullah Ataç, Orhan Veli Kanık, M. Fuat Köprülü, Vasfi Mahir Kocatürk, Sabahattin Eyüboğlu fabl türü ile ilgilenmiş çeviri yapmış, araştırmalarda bulunmuşlardır.

Fabl örnekleri:

Karga ile Tilki

Bir dala konmuştu karga cenapları;

Ağzında bir parça peynir vardı.

Sayın tilki kokuyu almış olmalı,

Ona nağme yapmaya başladı:

“-Ooo! Karga cenapları,merhaba!

Ne kadar güzelsiniz,ne kadar şirinsiniz!

Gözüm kör olsun yalanım varsa.

Tüyleriniz gibiyse sesiniz,

Sultanı sayılırsınız bütün bu ormanın.”

Keyfinden aklı başından gitti bay karganın.

Göstermek için güzel sesini

Açınca ağzını,düşürdü nevalesini.

Tilki kapıp onu dedi ki: “Efendiciğim,

Size güzel bir ders vereceğim:

Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinir,

Bu derse de fazla olmasa gerek bir peynir.”

Karga şaşkın,mahcup,biraz da geç ama

Yemin etti gayrı faka basmayacağına

 

La Fontaine

 

Kurt İle Ayı

 

Kurt kocaldı, kötürüm oldu,

Bunu sezen bir genç Ayı

Yakaladı kurdu, yoldu;

Dedi : “Haydi tüysüz dayı!

 

Yürü, yine yiğitlik sat;

Dar et bize yeşil yurdu!”

Piçlerine dedi : “Fırsat

Kaçırmayın, boğun kurdu!”

 

Zavallı kurt öldü inde;

Beş yavrusu kaldı öksüz.

Fakat birkaç yıl içinde

Bunlar birer yiğit, gürbüz

 

Kurt olarak saldırdılar,

Yeşil yurttan ayıların

Vücudunu kaldırdılar.

 

Çocuklarım ibret alın:

Her bu güne var bir yarın!

 

Ziya Gökalp

 

  1. Masal

     Olağanüstü kahramanların başlarından geçen olağanüstü olayların yer ve zaman belirtilmeden anlatıldığı sözlü ve yazılı edebiyat ürünlerine "masal" denir.

     Halk dilinde anlatılarak oluşan sözlü edebiyat ürünüdür. Masalar bir yazar tarafından sonradan yazıya geçirilir. Masallar nesir, nazım karışık olabilir. Masalların girişinde genellikle tekerlemeler bulunur. Bunlar şiir şeklinde olur. Masallar, özellikle çocuklara hitap eden eğitsel içerikli metinler olduğu için kolay anlaşılır ve akıcı bir anlatıma sahiptir.

     Masallar, merak duygusunu en fazla uyaran yazı türlerinden biridir. Masalda olayların nasıl gelişeceği, kahramanların neler yaşayacağı, masalın nasıl sonlanacağı gibi konularda okuyucu veya dinleyici aşırı derecede meraklanır. Bu bakımdan masallar çok sürükleyicidir.

Masalların Genel Özellikleri

  1. Konu: Masallarda her insanı ilgilendiren evrensel değerler ve konular anlatılır. Özellikle çocuklara doğruluk, dürüstlük, iyilik, güzellik, ahlaklı olmak, erdemli olmak, yardımseverlik gibi duygular verilmek istenir. Ayrıca çevredeki kişilerin, olayların ve yöneticilerin eleştirileri de yapılır. Haksızlıklara karşı halkın ve halk içinde bir önderin direnmesi ve sonuçta mutlaka üstün gelmesi işlenir.
  2. Olay: Masallar olay eksenli bir edebiyat türüdür. Tamamen hayal ürünü olan bu olaylar, olağanüstü nitelikler taşıyabilir. Masallarda “olamaz” diye bir şey yoktur. Her şey olabilir ve bunlar konu olarak işlenir.
  3. Yer: Masalda belirli bir yer, çevre yoktur. Hayalî bir yer, çevre söz konusudur. Bunlar da genellikle "Kafdağının arkasında bir ülke, yedi kat yerin altı, periler padişahının ülkesi" gibi hayalî yerlerdir.
  4. Zaman: Masalda zaman da belirsizdir. Geçmişte bir zamandan söz edilir; ama aslında bu hayalî bir zamandır. Masallar geçmiş zaman kipi (-miş) kullanılarak anlatılır. Bu yönüyle de hikâyeden ayrılır. "Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken…" gibi tekerlemeler aslında zamanın belirsizliğini ve olayın hayalî olduğunu da açıklar.
  5. Kişi: Masal kahramanları olağanüstü nitelikler taşıyabilir. Masallarda "peri, dev, cüce, cadı, gulyabani, şahmeran, Zümrüdüanka" gibi hayalî kahramanlar karşımıza çıkabilir. Masalda, gerçek hayatta rastlanamayacak kişiler bulunabilir. Kişiler ya iyidir ya da kötüdür. İyiler hep iyilik yapar, kötüler de hep kötülük yapar. İyiler masalın sonunda mutlaka kazanır, kötüler de her zaman kaybeder.
  6. Amaç: Masalda eğiticilik esastır. Aslında yerin, kişilerin ve zamanın hayalî olması da bundandır. Kimse rencide edilmeden insanlara ders verilir. Herkes masalın sonunda verilen dersten kendisine düşen payı alır. Masallarda kötülükler eleştirilerek okurun ve dinleyenin bu kötüler gibi olmaması istenir. İyiler ve iyilikler de yüceltilir ki okur veya dinleyici iyi olsun ve iyilik yapsın. Bu yüzden özellikle eğitimde masallardan yararlanılır.

Masallarının Bölümleri

     Masallar "serim, düğüm ve çözüm" olmak üzere üç bölümden meydana gelir:

Serim: Tekerlemelerle giriş yapılır. Kahraman tanıtılır. Konu verilir.

Düğüm: Kahramanın başından geçen türlü türlü olaylar anlatılır. Okuyucunun merakı tahrik edilir. Olay bir çözüme kavuşturması gereken noktaya getirilir.

Çözüm: Bu bölümde olay bir sonuca bağlanır. İyiler kazanır. Kötüler kaybeder. İyilere ödül, kötülere ceza verilir. İyi dileklerle masal bitirilir.

Masal Türleri

     Olağanüstü öğe, kahraman ve olaylara yer veren hikâyelerden meydana gelen 'masal" bir terim olarak aslında "Sindirella", "Çizmeli Kedi","Keloğlan" gibi sözlü geleneğin ürünleri olan halk hikâyelerini kapsar. Ama değişik sanatçılar tarafından kaleme alınan ve sözlü gelenekle ilişkisi olmayan edebî yönü ağır basan bazı eserler de bu türün içinde yer alır. Masallar, "anonim masallar" ve "sanatçı ürünü masallar" olarak ikiye ayrılır.

  1. Anonim masallar: Bu masallar toplumun değer yargılarını, anlayışını, kültürünü, dünya görüşünü yansıtan ürünlerdir. Söyleyeni beli değildir bunların. Toplumun ortak ürünüdür bu masallar. Sözlü olarak nesillerden nesillere aktarılır. Bunlardan günümüze gelenler, derlenmiş ve kitap olarak yayımlanmıştır. Anonim masallar içinde 'eğlence' amaçlı olanlar da vardır. Bunlar güzel vakit geçirtmeyi amaçlar. Anonim masallar "zincirleme masallar" şeklinde de olabilir. Zincirleme masallarda sıkı bir mantık bağıyla birbirine bağlanan, küçük ve önemsiz bir dizi olay art arda sıralanır. "Keloğlan" masalları anonim masallara örnek gösterilebilir.
  2. Sanatçıürünü masallar: Bu masallar sözlü kültürün ürünü olan anonim masallardan farklı olarak, toplumda görülen aksaklıkları yermek, bir düşünceyi ortaya koymak gibi belli bir amaca yönelik olarak sanatçılar tarafından yazılır. Yani bunlar anonim değildir. Bu masallar yazanın toplumsal görüşlerini ve dünyaya bakış açılarını yansıtır. Fransız "La Fontaine"in yazdığı hayvan masalları da bu türdendir. Şeyhi nin "Har-nâme" adlı eseri bu masal türüne örnek gösterilebilir.

Dünya Edebiyatında Masal

Dünya edebiyatında masal türündeki ilk eser, Hint edebiyatının ürünü olan ve Beydebanın yazdığı "Kelile ve Dimne" sayılabilir. Fabl şeklindeki bu eserin dışında, "Binbir Gece Masalları" da bu türün güzel örneklerindendir. Avrupa’da ise masalcılığın temellerini Fransız sanatçı La Fontaine atmıştır. Dünya edebiyatındaki başlıca masal yazarları arasında Alman edebiyatında "Grimm Kardeşler" ve Danimarka edebiyatında "Andersen" öne çıkmıştır.

Türk Edebiyatında Masal

Türk edebiyatında iyi niyetli kurnazlığın sembolü“Keloğlan" ve kötü niyetli kurnazlığın ve kötüye kullanılan hüner sahibi olmanın sembolü “Ali Cengiz” en tanınmış masal kahramanlarıdır. La Fontaine’in masalları Şinasi tarafından “Tercüme-i Manzume” (1859) adıyla Türkçeye çevrilmiştir. Eflatun Cem Güney ve Naki Tezel ise sözlü edebiyat ürünü olan masalları derleyip kitap hâlinde yayımlamışlardır.

  1. Hikâye

     Yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olayların okuyucuya haz verecek şekilde anlatıldığı kısa edebî yazılara "hikâye (öykü) denir.

     Hikâye, insan yaşamının bir bölümünü, yer ve zaman kavramına bağlayarak ele alır. Hikâyede olay ya da durum söz konusudur. Olay ya da durum kişilere bağlanır; olay ya da durumun ortaya konduğu yer ve zaman belirtilir; bunlar sürükleyici ve etkileyici anlatımla ortaya konur.

     Hikâyelerde düşündürmekten çok, duygulandırmak ve heyecanlandırmak esastır. Hikâyeler, gerçek ya da düş ürünü bir olayı kısa şekilde anlatır. Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır.

     Hikâye, olay eksenli bir yazı türüdür. Hikâyede temelde bir olay vardır ve olaylar genellikle yüzeyseldir. Hikâyeler genellikle kişilerin anılarını anlatması şeklinde oluşur. Hikâye kısa bir edebiyat türü olduğu için bu eserlerde fazla ayrıntıya girilmez. Olayın ya da durumun öncesi, sonrası okura sezdirilir. Okur, bazı kelimelerden yararlanarak ve düş gücünü kullanarak kişiler hakkında ya da olaylar ve durumlarla ilgili yargılara ulaşabilir.

Hikâyenin Öğeleri

  1. Olay: Hikaye kahramanının başından geçen olay ya da durumdur. Hikâyede temel öge olay veya durumdur.
  2. Çevre (yer): Hikâyede sınırlı bir çevre vardır. Olayın geçtiği çevre çok ayrıntılı anlatılmaz, kısaca tasvir edilir.
  3. Zaman: Hikâye kısa bir zaman diliminde geçer. Hikâyeler geçmiş zamana göre (-di) anlatılır. Konu, yazarın kendi ağzından veya kahramanın ağzından anlatılır.
  4. Kişiler: Hikâyede az kişi vardır. Bu kişiler "tip" olarak karşımıza çıkar ve ayrıntılı bir şekilde tanıtılmaz. Hikâyede kişiler sadece olayla ilgili "çalışkanlık, titizlik, korkaklık, tembellik" gibi tek yönleriyle anlatılır. Kişiler veya tipler, belli bir olay içinde gösterilir. Bu tiplerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır.

Hikâye Türleri

     Hikâyeciliğin tarihi incelendiğinde karşımıza iki tür hikâye çıkmaktadır. Bu türler "olay hikâyesi" ve "durum hikâyesi" olarak adlandırılır.

  1. Olay hikayesi: Bu tarz hikâyelere "klasik olay hikâyesi" de denir. Bu tür hikâyelerde olaylar zinciri, kişi, zaman, yer öğesine bağlıdır. Olaylar serim, düğüm, çözüm sırasına uygun olarak anlatılır. Olay, zamana göre mantıklı bir sıralama ile verilir. Düğüm bölümünde oluşan merak, çözüm bölümünde giderilir. Bu teknik, Fransız sanatçı Guy de Maupassant tarafından geliştirildiği için bu tür hikâyelere 'Maupassant tarzı hikâye" de denir. Türk edebiyatında bu tarz hikâyeciliğin en büyük temsilcisi Ömer Seyfettin'dir. Ayrıca Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu da olay türü hikâyeciliğinin temsilcileri arasındadır.
  2. Durum hikâyesi: Bu tarz hikâyelere "modern hikâye" de denir. Her hikâye olaya dayanmaz. Bu tür hikâyelerde merak öğesi ikinci plandadır. Yazar, bu hikâyelerde okuyucuyu sarsan, çarpan, heyecana getiren bir anlatım sergilemez. Onun yerine günlük hayattan bir kesit sunar veya bir insanlık durumunu anlatır. Bu hikâyelerde kişisel ve sosyal düşünceler, duygu ve hayaller ön plana çıkar. Durum hikâyesi ünlü Rus edebiyatçı Anton Çehov tarafından geliştirildiği için bu tür hikâyelere "Çehov tarzı hikâye' de denir. Türk edebiyatında bu tarz hikâyeciliğin öncüleri Memduh Şevket Esendal ve Sait Faik Abasıyanıktır.
  3. Ben merkezli hikâye: Durum hikâyesine benzeyen ancak kahramanın daha çok kendi ruh hâli ve hayal dünyasını yansıttığı hikâyelere ben merkezli hikâye" denir. Bu hikâyelerde olaylar kahraman anlatıcı bakış açısıyla verilir. Hikâyenin ana kahramanı yazarın kendisidir. Yazar, yaşadığı olayları kendini merkeze koyarak, kendisini birey olarak ele alarak anlatır. Bu hikâye türünde yazar, gözlemlerden ve olaylardan hareketle bireysel bunalım ve çıkmazlara yönelir. Bu nedenle bu hikâyelere "bireyi birey olarak ele alan hikâyeler" de denir. Hikâye kahramanı dış dünyayı içinde bulunduğu ruh hâline göre algılar ve anlatır. Hikâye kahramanı genellikle düş dünyasına sığınır. İlk defa batıda görülen bu tarz hikâyenin önde gelen temsilcisi Franz Kafka'dır.

Ben merkezli hikâyenin Türk edebiyatındaki ilk temsilcisi Haldun Taner'dir. Bilge Karasu, Oğuz Atay ve Nezihe Meriç de bireyi birey olarak ele alan (ben merkezli) hikâyeler yazmışlardır.

Dünya Edebiyatında Hikâye

Hikâyenin ortaya çıkma sürecinde karşımıza önce fabl türündeki eserler, sonra kısa romanlar sonra da "Bin Bir Gece Masalları" çıkar. Rönesans'tan (16. yüzyıl) sonra GiovanniBoccacio, "DecameronHikâyeleri' adlı eseriyle hikâye türünün ilk örneğini vermiş ve çağdaş hikâyeciliğin başlatıcısı olmuştur. 18. yüzyılda Voltairehikâye türünde ürünler vermiştir. İnsan dışındaki yaratıkları ve olmayacak olayları da hikâyeye katmıştır.

Ne var ki romanla aynı dönemde oluşmaya başlayan hikâye, bir tür olarak karakteristik özelliklerini ancak 19. yüzyılda romantizm ve realizm akımlarının yaygınlaşmasıyla kazanmıştır. AlphonseDaudet, Guy de Maupassant gibi Fransız yazarlar hikâye örnekleri vermişlerdir.

Türk Edebiyatında Hikâye

Türk edebiyatında roman kavramı ortaya çıkana dek, kısa veya uzun. nesir ya da nazım her yazıya hikâye denmiştir. Buna rağmen hikâye, Türk edebiyatına yabancı bir tür değildir. Özellikle "Dede Korkut Hikâyeleri", aşk ve savaş hikâyeleri Türk toplumunda asırlarca anlatıla gelmiştir. Tanzimat Döneminde Fransız edebiyatının etkisiyle romanla tanışılınca, romanın kısa olanına hikâye denmiştir. Türk edebiyatında Batılı anlamdaki ilk hikâyeler Tanzimat Döneminde 1870 lerden sonra yazılmıştır. Batılı anlamda ilk hikâye örneğini ise "Letaif-i Rivayat (1880-1890)' adlı eseriyle Ahmet Mithat Efendi vermiştir. Türk hikâyeciliğini yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil olmuştur. II. Meşrutiyet in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte Ömer Seyfettin. Türk hikâyeciliğinde yeni bir çığır açmıştır. Cumhuriyet Döneminde Sait Faik Abasıyanık alışılmışın dışında bir hikâye dünyası kurmuştur.

Hikâye – Roman Farkı

Hikâye anlatım olarak romana benzer ama aslında onun romandan çok farklı yanları vardır:

  • Hikâye türü, romandan daha kısadır.
  • Hikâyede temel öğe olaydır. Romanda ise temel öğe karakter, yani kişidir. Hikâyeler olay üzerine kurulur, romanlar ise kişi üzerine kurulur.
  • Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı olaylar zinciri vardır. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.
  • Hikâyede kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanıtılmaz. Romandan farklı olarak hikâyede kişiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatılır. Bu yüzden hikâyelerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz.
  • Hikâyede, olayın geçtiği yer (çevre) sınırlıdır ve ayrıntılı olarak anlatılmaz. Romanlarda olaylar çok olduğu için olayların geçtiği çevre de geniştir. Bu çevreler çok ayrıntılı olarak anlatılır.
  • Hikâyeler kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Romanlarda ise anlatım daha ağır ve sanatlıdır.
  1.  Roman

Genellikle insanların serüvenlerini, iç dünyalarını, toplumsal bir olay ya da olguyu, insan ilişkilerini ve değişik insanlık durumlarını yansıtmayı amaçlayan düzyazı türüne "roman" denir. "Roman" terimi, Roma İmparatorluğu içindeki halkların kullandığı bozulmuş Lâtinceye verilen addır. Bu bozuk Latince ile yazılan ilk destan ve halk öykülerine roman denmiştir. Bu terim, sonradan belli bir türün adı olmuştur.

Uzun anlatıma dayalı edebiyat türlerinden biri olan roman; olayları yer, zaman ve şahıs kadrosu bütünlüğü ve uyumu içinde anlatır. Okuyucuyu çekebilecek nitelikte merak unsurları içerir. Sosyal yaşamda kişilerin veya ailelerin başlarından geçen ya da geçme olasılığı bulunan olayları yer ve zaman göstererek aktarır. Birbiriyle bağlantılı olayları temel bir düşünce etrafında birleştirerek yansıtır.

Roman, hem bir gerçekliğin hem de düş gücünün ürünüdür. Yazar, anlattığı olayı, kişileri gerçekten olsa da bunları yeniden yaratarak verir. Bu bakımdan roman gerçek yaşamla tam olarak örtüşmez. Roman, yaşamın yeniden üretimi ya da yaratımıdır. Romanda aslında romancının hayal gücü, sanatçı kişiliği, görgü ve bilgisiyle, zengin duygu ve düşüncesiyle yaratılan bir yaşam ortamı anlatılır. Romanın geçtiği sosyal çevre içerisinde dine, felsefeye, ahlaka, siyasete yer verilir. Romancı, okuyucuyu etkilemek, okuyucunun ruhunda bir yankı uyandırmak amacındadır. Romanlar üçüncü kişi ağzıyla, roman kişilerinden birinin ya da birkaçının yazdığı anı biçiminde veya roman kişilerinin birbirlerine gönderdikleri mektuplarla olmak üzere üç değişik şekilde yazılır.

Romanın Öğeleri

Roman dört temel öğeden oluşur. Romanın kurgusunu oluşturan dört temel unsur "yer, zaman, olaylar zinciri ve şahıs kadrosu "dur. Bazı romanlarda bunlara "fikir" unsuru da eklenir.

  1. Kişi (kahramanlar):Romanların çoğunda geniş bir şahıs kadrosu vardır. Romanda başkarakter ve yardımcı karakterler bulunur. Romanda şahıslar ayrıntılı olarak tanıtılır. Roman kahramanının yaşamı, geniş bir zaman çerçevesi içinde baştan sona anlatılır. Roman kişileri "tip" ve "karakter" olarak karşımıza çıkar.

Tip: Belli bir sınıfı ya da belli bir insan eğilimini temsil eden kişidir. Tip evrenseldir, genel özelliklere sahiptir. Tipler "sevecen tip, alıngan tip, kıskanç tip, sosyal tip" gibi, bireysel olmaktan çok; başkalarında da bulunan ortak özellikler taşıyan ve bu özellikleri en belirgin şekilde temsil eden şahıs veya şahıs grubudur.

Karakter: Romanda olumlu, olumsuz yönleri ile verilen, belirli bir tip özelliği göstermeyen kişilerdir. Karakter, kendine özgüdür. Karakterler genel temsil özelliği göstermez. Karakterler, birden fazla özelliği belirlenmiş, tipik olan birkaç özelliği ile insanın iç çatışmaları ve çıkmazlarını verme görevini yüklenmiş roman şahıslarıdır. Karakterler çok yönlü olup, değişkenliğe sahip kişiler oldukları için bunlara "yuvarlak roman kişisi" de denmektedir.

  1. Olay:Romanlar, temel bir olay etrafında gelişen ve iç içe geçmiş çok sayıda olaydan oluşur. Romanda anlatılan olaylar hayattan alınabileceği gibi, tarihten, anılardan, okunan kitaplardan ve masallardan da alınabilir. Önemli olan, konunun gerçeğe uygun olmasıdır. Romanda olaylar her yönüyle ayrıntılı olarak işlenir. Her olay bir nedene bağlanır. Böylece okuyucu, romanın içine çekilir.
  2. Çevre (yer):Romanlardaki kişilerin yaşadığı, olayların geçtiği yerdir çevre. İnsanlar gibi, roman kişileri de belli bir çevrede yaşar. Bu çevre, okuyucuya betimleme yoluyla anlatılır. Romanda olayların geçtiği ve kişilerin yaşadığı yerler, çevre ve diğer mekânlar çok ayrıntılı şekilde verilir.
  3. Zaman:Romanlarda zaman kavramı belirgindir. Olay veya olaylar belirli bir zaman diliminde yaşanır. Romanlarda fiiller genellikle "-di'li geçmiş zaman" kipinde kullanılır. Klasik romanda zaman "geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman" olmak üzere üç dilimde verilir. Çağdaş romanda bu anlayış etkin değildir. İnsanın hatırlama yeteneğinden yararlanılarak zamanlar arası geçiş yapılır. İç içe değişik zaman dilimlerinden söz edilebilir. Birkaç zaman bir arada kullanılabilir. Şuur akışı tekniğiyle geriye dönüşler veya ileriye gidişler olabilir.
  4. Fikir:Çoğu romanın fikirsel bir yönü de vardır. Romandaki olayların, durumların ve davranışların nedenleri araştırılır; kişilerin psikolojik tahlilleri yapılır ve olayların sonuçları üzerinde durulursa romanın ana düşüncesi ve yardımcı düşünceleri belirlenebilir.
  5. Dil ve anlatım:Her romana, eserini kendine özgü görüş, anlayış ve anlatış özelliğine göre oluşturur. Anlatmaya bağlı eserlerde, özellikle de roman ve hikâyeler birinci veya üçüncü kişi ağzından anlatılır. "Birinci kişili anlatım'da "ben, biz"; 'üçüncü kişili anlatım' da eserlerde "o, onlar" özneleri kullanılır. Yüklemler bu öznelere göre çekimlenir. Ayrıca bu tür eserlerde üç tür anlatıcı bakış açısından söz edilebilir. "Dün Ali ile Ayşe'yi eve çağırdım. Birlikte ders çalıştık."Burada birinci kişili anlatım söz konusudur. "Dün Ali ile Ayşe 'yi eve çağırdı. Birlikte ders çalıştılar."Burada üçüncü kişili anlatım söz konusudur.

Anlatıcı Bakış Açıları

Hâkim (Hikmet sahibi, felsefi) Bakış Açısı: Anlatıcı, olayların içinde yer almaz, olaylara müdahale etmez. Olaylara geniş bir açıdan bakar. Anlatıcı her şeyi bilen konumundadır; kahramanların zihinlerinden geçenleri, duygularını, iç dünyalarını geçmişte yaşadıklarını, gelecekte olacakları onların en gizli bilgilerini bütün ayrıntılarıyla bilir. Yazar, roman kahramanlarından daha fazlasını bilir. Anlatım üçüncü kişinin ağzından yapılır. "Eve nasıl gideceğini düşünüyordu. Babasının kızacağından endişe ediyordu. Bu düşünceler içindeyken aklına bir fikir geldi."

Kahraman Bakış Açısı: Anlatıcı, romanın kahramanlarından biridir. Yazar, olayları kahramanın bakış açısından anlatır. Anlatıcının bildikleri; kahramanın anlattıkları, gördükleri, duydukları ve bildikleri ile sınırlıdır. Olaylar, birinci kişinin ağzından verilir. "Eve gittim. Babam beni görünce çok sevindi. Sana bir sürprizim var!'dedi. Doğum günüm için aldığı hediyeyi bana verdi."

Gözlemci Bakış Açısı: Anlatıcı, olayların içinde yer almaz. Olayları yansız bir şekilde anlatır, gözlemci konumundadır. Yazarın bildikleri, kahramanın bilgilerinden daha azdır. Bu bakış açısıyla yazılmış romanlarda gizli bilgilere, duygulara, hayallere ve kişilerin iç dünyasındaki çatışmalara yer verilmez. Olaylar üçüncü kişinin ağzından anlatılır. "Eve gitti. Babası onu görünce çok sevindi. Ona bir sürprizi olduğunu söyledi. Doğum günü için aldığı hediyeyi ona verdi."

ROMAN TÜRLERİ

Romanlar bağlı oldukları edebî akımlara ve konularına göre sınıflanabilir.

  1. Akımlarına Göre Romanlar: Edebiyat akımlarına göre romanlar "romantik, realist (gerçekçi), naturalist (doğalcı), estetik, izlenimci, dışavurumcu, toplumcu, yeni roman" olarak sıralanabilir.
  2. Konularına Göre Romanlar:Konularına göre romanlar ise "sosyal roman, tarihî roman, macera romanı, tahlil romanı, duygusal roman, egzotik roman, oluşum romanı, didaktik roman, köy romanı, lirik roman, pastoral roman, otobiyografik roman, aşk romanı, bilimkurgu romanı, belgesel roman" olarak isimlendirilebilir.
  3. Sosyal roman:Toplumsal sorunların işlendiği romanlardır. Bu tür romanlarda ekonomik sorunlar, sınıflar arası çatışmalar, rejim değişiklikleri, esaret, göç gibi toplumsal yaşamı doğrudan ilgilendiren konular anlatılır.
  4. Tarihî roman:Konularını tarihte yaşamış kahramanlarla, onları kuşatan gerçek veya hayalî kişilerin hayat ve maceralarından alan roman türüdür. Bu roman türü, geçmişte yaşanmış önemli olayları konu alır. Ancak tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evresel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılır. Yazar, tarihî gerçekleri kendi hayal gücü ile birleştirerek anlatır.
  5. Macera (serüven) romanı:Günlük yaşamda gerçekleşmesi çok zor olan şaşırtıcı, gizemli olayları sürükleyici bir anlatımla ele alan romanlardır. Bu tür romanlarda "olay" her şey demektir. Romancı, okuyucunun merakını hep zirvede tutar. Bu romanlarda olayların akışına uygun olarak çok zengin ve değişken bir çevre anlatımı vardır. Kahramanlar olay ekseninde sürekli hareket hâlindedir. Bu romanlarda okuyucuya hoşça vakit geçirtmek amaçlanır.
  6. Tahlil (çözümleme) romanı:İnsanların ruhsal ve psikolojik durumlarını, olaylar karşısındaki tepkilerini ve davranış biçimlerini işleyen roman türüdür. Bu romanların hatıra türü yazılara yakın bir anlatımı vardır. Tahlil romanları, kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışır. Bu romanlarda görünen olaylardan çok, olayların kişi üzerindeki yansımaları konu edinilir. Ruhun derinliklerine inilir, bilinçaltındaki gizemli istekler açığa çıkarılmaya çalışılır. Bu nedenle bu romanlara "psikolojik roman' da denir.

Dünya Edebiyatında Roman

Roman Avrupa'da sözlü edebiyattaki destan türünün geçirdiği evrimleşmenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Roman türünün ilk örneklerini 15. yüzyılda Fransız yazar Rabelais vermiştir.

Bugünkü romanı hatırlatan ilk eser 16. yüzyılda Rönesans'tan sonra GivoanniBoccacio tarafından yazılmış olan "Dekameron'dur. Miguel de Cervantes'in Don Kişot'u 16. yüzyılın sonlarına doğru yazılmıştır ve eser. roman türünün ilk başarılı örneği kabul edilir. 17. yüzyılda Klasik akım içinde ortaya çıkan tek romancı ise Madame De La Fayette'tir. Bu yüzyılda İngiltere de Daniel Defoe "RobensonCruze"yu, Jonathan Swift "Guliver'inGezileri'ni yazmıştır.

Bu türün yetkin örnekleri ise 19. yüzyılda verilmeye başlanmıştır. Roman, bir tür olarak karakteristik özelliklerini romantizm ve realizm akımları sayesinde 19. yüzyılda kazanmıştır. 20. yüzyıldaki sosyal ve teknolojik gelişmeler romana da yansımıştır. Bu dönem romancıları arasında Amerikan edebiyatından John Steinbeck, Ernest Hemingway; Alman edebiyatından Thomas Mann, Erich Maria Remargue; Fransız edebiyatından AndreMourois, Jaun Paul Sartre, Albert Camus sayılabilir.

Türk Edebiyatında Roman

Tanzimat'a kadar Türk toplumunda romanın yerini destanlar, efsaneler, mesneviler ve halk hikâyeleriyle masallar tutmuştur. Türk edebiyatı bugünkü anlamda romanla Fransızcadan yapılan çeviriler sayesinde tanışmıştır. Yusuf Kamil Paşa’nın Fransız edebiyatçı Fenelon'dan yaptığı Telemague (Telemak)" adlı çeviri eser, ilk çeviri roman olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türk edebiyatında roman türünün ilk örnekleri Tanzimat döneminde verilmiştir. Şemseddin Sami'nin 'Taaşşuk-ı Talat-ı Fitnat" adlı eseri ilk yerli roman kabul edilir. Edebî anlamda ilk roman örneklerinden biri kabul edilen "İntibah' ı Namık Kemal 1876 da yazmıştır. Batı edebiyatındaki yetkin örnekler ölçüsündeki romanları ise Halit Ziya Uşaklıgil kaleme almıştır. Halit Ziya "Maî ve Siyah", "Aşk-ı Memnu" gibi eserleriyle yerli romana, teknik yönden Batılı bir nitelik kazandırmıştır.

Hikâye – Roman Farkı

Hikâye anlatım olarak romana benzer; ama aslında onun romandan çok farklı yanları vardır:

  • Hikâye türü, romandan daha kısadır.
  • Hikâyede temel öğe olaydır. Romanda ise temel öğe karakter, yani kişidir. Hikâyeler olay üzerine kurulur, romanlar ise kişi üzerine kurulur.
  • Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı olaylar zinciri vardır. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.
  • Hikâyede kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanıtılmaz. Romandan farklı olarak hikâyede kişiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatılır. Bu yüzden hikâyelerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz.
  • Öyküde, olayın geçtiği yer (çevre) sınırlıdır ve ayrıntılı olarak anlatılmaz. Romanlarda olaylar çok olduğu için olayların geçtiği çevre de geniştir. Bu çevreler çok ayrıntılı olarak anlatılır.
  • Hikâyeler kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Romanlarda ise anlatım daha ağır ve sanatlıdır.
  1. Tiyatro (Oyun)

Olayı sahnede izleyiciye göstermek amacıyla oluşturulan metinlere ise göstermeye bağlı edebî metin denir. Bu türün genel adı tiyatrodur.

Tiyatro

Yaşanmış veya yaşanması mümkün olayların veya insan yaşamının çeşitli yönlerinin sahnede canlandırılarak oynanmasına yönelik yazılara tiyatro” denir. Tiyatro, dinsel törenlerden doğmuştur. Daha sonra dinden bağımsızlaşarak bir sanat hâline gelmiştir. Tiyatronun ortaya çıkışında, insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak canlandırma çabaları yatar.

Tiyatro eserleri genellikle, sahnede oynanmak üzere yazılır, ancak oynanmak için değil de okunmak için yazılan tiyatro eserleri de vardır. Tiyatrolarda bir öykü, sahne olarak ayrılmış yerlerde oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırılır. Tiyatro eseri, seyirciye ders vermek, onu düşündürmek, onu yorum yapmaya yönlendirmek amacını taşır. Bu bakımdan, pek çok sanatçı tiyatroyu okul olarak görmüş ve tiyatro aracılığıyla halkı eğitmeyi amaçlamıştır.

Tiyatronun Öğeleri

“Yazar”, “eser”, “oyun” ve “seyirci” unsurlarından oluşan tiyatrolar çoğu zaman yazılı bir metne dayanır. Bu metne ‘senaryo” denir. Tiyatro sadece edebiyatla ilgili bir tür değildir. Tiyatro edebiyatın yanı sıra oyunculuk, sahne düzeni, dekor, kostüm, aydınlatma, müzik ve dans gibi öğeleri de içerir.

Tiyatronun oluşmasında eser (senaryo), oyuncular, sahne ve seyirci unsurları her zaman dikkate alınır. Bütün bunlara rağmen tiyatronun temel öğeleri “olay, kişiler, yer ve zaman”dır.

  • Oyun (piyes, tiyatro eseri: Sahnede oynanmak üzere yazılmış eserlerdir. Tiyatro eserleri olayları oluş hâlinde yansıtır. Olaylar yazarın ağzından anlatılmaz. Eserin kişileri tarafından doğrudan doğruya canlandırılır.
  • Olay: Tiyatro eserinin konusunu olay oluşturur. Sahnede oyunu sergileyen kişiler arasındaki çatışmalar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar olayı veya olayları doğurur. Olay genelde insanla insan, insanla hayvan, insanla doğa, insanla doğaüstü varlıklar arasındaki çatışmadan, mücadeleden doğar. Tiyatro eserindeki olayların gelişimi perde ve sahneyi meydana getirir. Olay, çoğunlukla gerçek yaşamdan alınır ya da gerçeğe uygun olur. Tiyatro eserinde olayların hareket hâlinde sergilenmesine aksiyon (eylem) denir.
  • Kişiler: Tiyatro eserini sahnede canlandıran kişilerdir. Bunlara ‘oyuncu” denir. Tiyatro eserinde kişiler eylem içinde verilir. Kişiler aralarında çatışma bulunan varlıklardır. Kişiler temsil ettikleri karaktere uygun eylemler sergiler. Oyun kişisi ya insanın ortak ve genel özelliklerini simgeleyebilecek biçimde “tip’ olarak ele alınır ya da insanın kişisel özelliklerini yansıtacak biçimde karakter” olarak işlenir.
  • Sahne: Tiyatroda oyunun, oynandığı olayın geçtiği yerdir. Sahne seyircilerin kolayca görebileceği yüksekliktedir. Sahne; müzik, uyum gibi her türlü gösteriye uygun tasarımdadır.
  • Yer ve zaman: Sahnede canlandırılan olay hangi zaman diliminde ve nasıl bir yerde geçiyorsa, o dönemin ve o yerin o zamanki görünümü ve biçimi, özellikleri sahnede aynen canlandırılarak verilir.
  • Seyirci: Tiyatro izleyicisine “seyirci” denir. Tiyatroyu diğer türlerden ayıran en önemli özelliklerden biri de seyircidir. Seyirci olmadan tiyatro olmaz.

Tiyatro Türleri

Tiyatro için, konusuna ve sahnede sunuluş biçimine göre trajedi, komedi, dram, monolog ve müzikli tiyatrolar (opera, operet, opera komik, vodvil, bale) gibi özel adlandırmalar da kullanılır. Burada, aslında çağdaş tiyatro konu edilmektedir. Ancak tiyatronun bir bütün olarak algılanabilmesi açısından genel bir şablon şeklinde türlerinin gösterilmesi uygun görülmüştür.

  1. Klasik Tiyatro:Klasik tiyatro, manzum şekilde yazılan dramatik şiirlerdir.
  2. Müzikli Tiyatro:Müzikli tiyatrolar, sözleri müzikle bestelenerek sahnede canlandırılan oyunlardır. Bu tür tiyatrolarda konunun bir bölümü veya tamamı bestelenmiş olabilir. Müzikli tiyatrolar “opera, operet, komedi müzikal, bale, revü ve skeç” gibi bölümlere ayrılır.
  • Opera: Trajedi ve dramın bütün sözlerinin müzikle bestelenmiş şeklidir. Tamamı bestelenmiş olarak müzik eşliğinde sahnelenen operalar, kültür seviyesi yüksek olan toplumsal tabakalara seslenir. Müzikli ve duygusal tiyatro eserleri içinde sanat değeri en yüksek tür olan operalarda, oyuncular eseri büyük bir orkestra eşliğinde sahneler.
  • Operet: Bu tiyatro türünde sözlerin bir kısmı müzikli, diğer kısmı müziksizdir. Operetlerde oyunun müziksiz olan kısmı daha fazladır. Halkın pek çok kesimini içeren geniş bir kitleye seslenir. Basit bir anlatımı olan operet, halkın anlayabileceği bir dile sahiptir. Bu tür, halk için yazılan, onu seviyesine uygun olan eğlenceli ve hafif konuları içerir.
  • Komedi müzikal: Vodvil veya komedi türü oyunların arasına müzik parçalarının konması şeklinde ortaya çıkan tiyatrodur.
  • Bale: Sözsüz tiyatro oyunu olan bale, sahne eserindeki konunun müzik ve dansla canlandırılmasından ibarettir.
  • Revü: Tablo, skeç, şarkı ve monolog gibi sahnelerden kurulu, daha çok. gündelik olayları alaya alan ve taşlayan gösteri türüne denir. Operetin daha hafif bir biçimi olan revü; dedikoducu, geveze, boşboğaz bir kadın ile bir erkeğin konuşmaları şeklinde sergilenir. Aralarda müzik ve danslara yer verilir.
  • Skeç: Genellikle bir nükteyle son bulan, az kişili ve yalın, şakacı bir içeriği olan kısa, müzikli oyundur.
  1. Modern (Çağdaş) Tiyatro

Modern tiyatroda, klasik tiyatronun bütün kalıpları yıkılmıştır. Modern tiyatro, yaşamı klasik tiyatrodaki gibi anlatmakla kalmaz; görünmeyen iç yüzüyle de ortaya koyar. Modern tiyatro, doğayı, yaşamı olduğu gibi taklit etmez. İnsanın çok zengin bir iç dünyası vardır. Bu iç dünya, toplum ve doğa mantığına uymayabilir. Modern tiyatro da insanın bu karmaşık iç dünyasını keşfe çıkar. Bu nedenle, modern tiyatroda sahnede saçma gibi görünen sözler söylenebilir, dengesiz hareketler yapılabilir.

Dünya Edebiyatında Tiyatro

Tiyatro, insanla birlikte doğmuş bir türdür. Bu terim genellikle “temsil edilen eser” anlamında kullanılan Yunanca “theatron” sözcüğünden gelmektedir. Çünkü günümüzdeki anlamıyla çağdaş (modern) tiyatronun başlangıcı eski Yunan da Bağ Bozumu Tanrısı Dionysos (Diyanizos) adına yapılan dinsel törenlere dayanmaktadır. Bu törenlerde keçi postuna bürünen insanlar koro hâlinde şarkılar, şiirler söyler; dans ederlerdi. Thespis (Tespis – bazı kaynaklarda Tepsis-) adında bir şair, MÖ 6. yüzyılda koronun karşısına bir oyuncu (aktör) çıkararak klasik tiyatroda diyaloğu başlatmıştır. Daha sonra Aiskhylos (Ayklos) ikinci oyuncuyu, Sophokles (Sofokles) ise üçüncü oyuncuyu sahneye koronun karşısına çıkarmıştır. Euripides (Öripides) de eserleriyle tiyatronun gelişmesine katkı sağlamıştır. Böylece klasik tiyatroda koro, giderek önemini yitirmiş ve modern tiyatronun temelleri atılmıştır.

Tiyatro, ilk insan topluluklarıyla birlikte ortaya çıkmış, antik çağlarda asıl kimliğine kavuşmaya başlamıştır. Bununla birlikte “ilk tiyatro şenliği” MÖ 534′te Atina’da düzenlenmiştir.

Türk Edebiyatında Tiyatro

Türk tiyatrosunu geleneksel tiyatro ve modern tiyatro olmak üzere iki başlıkta incelemek doğru olacaktır.

  1. Geleneksel Türk Tiyatrosu

Türk toplumunda tiyatronun ne zaman başladığına dair kesin bilgiler bulunmamaktadır. Ancak ozanların; “yuğ, sığır, şölen” adı verilen dinsel törenlerdeki gösterileri Türk tiyatrosunun temeli sayılmaktadır. Türk edebiyatında tiyatro ihtiyacı asırlarca ‘ortaoyunu, karagöz, meddah ve köy seyirlik oyunu” gelenekleriyle karşılanmıştır.

  1. Gölge Oyunu (Karagöz)

Deriden kesilen ve tasvir adı verilen birtakım şekillerin, arkadan ışık yardımıyla beyaz bir perde üzerine yansıtılmasına dayanan bir gölge oyunudur. Birçok milletin kendine özgü gölge oyunları vardır. Türk milletinin gölge oyunu olan Karagöz, aslında birçok yeteneğe sahip bir sanatçının çoğunlukla tek başına gerçekleştirdiği sanatsal bir gösterimdir.

Karagöz oyununun doğuşu hakkında oldukça farklı rivayetler mevcuttur. En yaygın görüş şudur: Sultan Orhan devrinde Bursa’da bir cami inşaatı esnasında, biri duvarcı diğeri demirci olan Hacivat ile Karagöz, gevezelikleri ve maskaralıkları ile öteki işçileri çalışmaktan alıkoydukları için padişah tarafından öldürtülür. Bu yaptığından pişmanlık duyan padişahı teselli etmek için Şeyh Küşteri, Hacivat ile Karagöz’ün suretlerini yapıp konuşmalarını ve hareketlerini perde önünde canlandırmaya çalışır.

Karagöz oyununda sahne, seyirciye göre arkasından aydınlatılmış beyaz bir perdeden ibarettir. Oyun, deve derisinden yapılmış ve her biri belli bir tipi canlandıran renkli figürleri perdeye yansıtmak ve hareket ettirmek suretiyle oynanır. Karagöz ile Hacivat, gölge oyununun en önemli tipleridir. Oyun, yazılı bir metne dayanmaz, doğaçlama olarak gelişir.

Karagöz Oyununun Genel Özellikleri

  1. Bu gösterimi yapan kişiye hayalî ya da hayalbâz denir. Hayâlbazın en önemli yardımcısı perde gazeli, şarkı, türkü okuyan, tef çalan yardaktır.
  2. Karagöz oyunu doğaçlamaya dayanır. Yazılı bir metni yoktur. Ancak bazı konular sıklıkla ele alınır. Belirlenmiş bu konuların işlenişi, diyalogların kuruluşu tamamen karagöz oynatıcısının tercih ve yeteneğine bırakılmıştır.
  3. Karagöz oyunlarının bazıları şu başlıklardan oluşur: Karagöz’ün Aşçılığı, Karagöz’ün Şairliği, Eskici, Telgrafçı, Çivi Baskını, Kanlı Kavak, Yalova Sefası, Sahte Gelin, Hançerli Hanım…
  4. Güldürme esasına dayanan Karagöz, ağırlıklı olarak yanlış anlamalarla doğan bir kargaşayı yansıtır.
  5. Karagözde tef, zil ve basit bir düdük yardımıyla oyuna müzik de eşlik eder. Bu düdük zaman zaman yaratıkların korkunç seslerini çıkarmada da kullanılır.
  6. Karagöz oyununun piri Şeyh Muhammed Küşteri olarak kabul edildiğinden Karagöz oyununa “Küşteri Meydanı” da denir.
  7. Karagöz, Osmanlı’nın sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını tanımamız için önemli ipuçları içerir. İmparatorluğun dil, din ve ırk zenginliğini farklı kesimlerden kahramanlar aracılığıyla yansıtır.

Karagöz Oyununun Tipleri

  • Karagöz: Okumamış halk adamı tipidir. Hacivat’ın kullandığı yabancı kelimeleri ya hiç anlamaz ya da yanlış anlar. Bu yanlış anlamalar, oyunda gülünç durumların oluşmasını sağlar. Karagöz, dobra, zaman zaman da patavatsız olmasından ötürü sürekli zor durumlarla karşılaşır. Buna rağmen bir yolunu bulup işin içinden sıyrılır. Çoğu zaman işsizdir, Hacivat’ın bulduğu işlere girip çalışır.
  • Hacivat: Hacivat biraz öğrenim görmüş, gösteriş meraklısı, kendini beğenmiş yarı aydın tipidir. Arapça ve Farsça kelimeleri sıkça kullanır. Perdeye gelen hemen herkesi tanır, onların işlerine aracılık eder. Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok Karagöz’ü çalıştırarak onun sırtından geçinmeye bakar.
  • Çelebi: Türkçeyi İstanbul ağzıyla kusursuz bir şekilde konuşur. Bazı oyunlarda zengin bir bey, bazı oyunlarda bir mirasyedi, bazı oyunlarda ise zevk düşkünü bir çapkındır.
  • Zenne: Karagöz oyunundaki bütün kadınlara genel olarak zenne denmiştir.
  • Beberuhi: “Yaşı büyük aklı küçük” deyimiyle nitelendirilebilecek bir tiptir.
  • Tuzsuz Deli Bekir: Bir elinde içki şişesi, bir elinde tabanca ya da kama vardır. Olayların karmaşıklaştığı anda gelip kaba kuvvetle olayı çözer.
  • Himmet: Sırtında baltası olan kaba saba bir tiptir.

Oyunda ayrıca zenne Tiryaki (Laf ebesi), Laz (kayıkçı, kalaycı), Efe (zorba), Kayserili (pastırmacı), Acem (zengin tüccar), Matiz (sarhoş), Arap (köle) gibi kişiler de vardır.

Karagöz Oyununun Bölümleri

Karagöz oyunu mukaddime (giriş), muhavere (söyleşme), fasıl (oyun) ve bitiş olmak üzere dört bölümden meydana gelir:

  1. Mukaddime (giriş):Metinde, Hacivat’la Karagöz’ün çatışmasına kadar olan kısım giriş bölümüdür. Perde aydınlatıldıktan sonra Hacivat müzik eşliğinde bir semai okur. Semai bitince “Of, hay Hak!” diyerek, perde gazeli denen bir şiir okur. Sonra Karagöz’ü perdeye davet eden sözler söyler. Karagöz, Hacivat’ın çıkardığı gürültüye kızar, perdeye gelir, kavga ederler.
  2. Muhavere:Metinde, Hacivat’ın “Vay Karagöz’üm, benim iki gözüm merhaba.” sözü ile başlayıp paçanın sonuna kadar devam eden kısım, oyunun muhavere (karşılıklı konuşma) adı verilen ikinci bölümüdür.
  3. Fasıl:Oyunun perdeye aksettirilen asıl bölümüdür. Bu bölümde çeşitli tipler oyuna katılır. Bunlar genellikle kendi ağız (şive) özellikleriyle Karagöz’le konuşturulur. Konuşmalara bazen Hacivat da karışır. Konuşmalarda komiklik ağır basar. Olaylar bir yerde düğümlenir. Sonunda başka bir tipin (efe, külhanbeyi, sarhoş vb.) perdeye gelmesiyle düğüm çözülür.
  4. Bitiş:Bu bölümde tekrar Hacivat’la Karagöz’ün konuşmaları olur. Konuşma kavgaya dönüşür. Hacivat: “Yıktın perdeyi eyledin virân. Varayım sahibine haber vereyim hemân” diyerek perdeyi terk eder. Karagöz de: Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola.’ diyerek oyunu bitirir.

 

  1. Orta Oyunu

 

Geleneksel Türk tiyatrosunun birçok bakımdan karagöze benzeyen ama canlı oyuncularla oynayan bir türü de orta oyunudur. Seyircilerin çevrelediği boş, meydanlık bir alanda oynandığı için bu ismi almıştır. Orta oyunu kesin biçimini ve orta oyunu adını 19. yüzyılda almıştır. Orta oyununun da yazılı bir metni yoktur. Ana çizgileri bilinen bir konu ele alınarak oyuncuların doğaçlama, yani tuluat yoluyla geliştirdikleri olaylar dizisi, oyun kişileriyle sahneye getirilir.

Orta oyununda Karagöz'ün karşılığı Kavuklu, Hacivat'ın karşılığı ise Pişekâr'dır. Öbür oyun kişileri, gölge oyunundaki kişilerle büyük benzerlik gösteren kalıplaşmış tiplerdir. Orta oyunu da dört bölümden oluşur. Ama burada perde gazeli yerine Pişekâr'ın seyirciyi selamlaması ve zurnacıyla konuşarak oyunu açması, muhavere bölümünde ise Pişekâr ile Kavuklunun tanışma konuşmaları ve Kavuklunun sonunda rüya olduğu anlaşılan bir olayı anlatması (tekerleme) gibi özellikler orta oyununun Karagöz'den ayrıldığı bazı yönlerdir.

 

  1. Orta Oyununun Bölümleri

 

Orta oyunu, Karagöz'de olduğu gibi dört bölümden oluşur. Bu bölümler giriş, tekerleme, fasıl ve bitiş şeklinde sıralanır.

  1. Giriş (öndeyiş):Bu bölümde, Pişekâr müzik eşliğinde ortaya çıkar ve oyuncuları selâmlar. Oynanacak oyunu takdim eder ve oyunu başlatır.
  2. Söyleşme (tekerleme):Önce Pişekâr ile Kavuklu arasında kısa birer konuşma olur. Sonra olmayacak şeyler gerçekmiş gibi anlatılır. Buna tekerleme adı verilir.
  3. Fasıl:Asıl oyunun ortaya konduğu bölümdür. Bu bölümde Pişekâr ve Kavuklu dan başka Laz, Ermeni, Arnavut, Rum, Balama, Frenk, Fransız gibi tipler kendi şiveleriyle konuşturulur. Bunların konuşmaları ve kıyafetleri komedi unsuru oluşturur.
  4. Bitiş:Pişekâr, Kavuklu ile kısa bir konuşma daha yapar. Sonra oyunun bittiğini ilan eder. Seyircilerden "Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola." diyerek özür diler. Bir sonraki oyunun adını ve yerini bildirir.

 

  1. Meddah

Tek kişi tarafından oynanan bir halk tiyatrosudur. Son devrin meddahları kahvehanelerde yüksekçe bir yere oturup anlatırlardı. Bunlar halk arasında dolaşan veya yazılı edebiyattan alınma yahut kendilerinin zemin ve zamana uygun olarak uydurdukları hikâyeleri, kahramanlarının şivelerini taklit ederek türlü jest ve mimiklerle anlatırlardı. Meddah, bir tiyatro eserindeki bütün şahısları kendisinde birleştirmiş bir aktör durumundadır.

Meddah, olayları temsil ederken seyircilerin rahatça görebileceği yüksek bir yere oturur. Bir eline mendil (makreme), bir eline de sopa (değnek) alır. Mendili değişik tipteki kişilerin kıyafetini göstermek ve ağzını kapatarak seslerini taklit etmek, değişik başlıklar yapmak için kullanır. Sopadan da oyunu başlatmak, seyirciyi susturmak, değişik sesler çıkarmak ve saz, süpürge, tüfek, at gibi varlıkları canlandırmak için yararlanır.

Meddah oyunu, genellikle kahvehane, meydan gibi halkın topluca bulunduğu yerlerde oynanırdı. Her kesimden insan bu oyuna ilgi gösterirdi. Saray halkını eğlendirmek için görevlendirilen meddahlar da vardı. Meddah, çeşitli kişisel ilişkilerin taklit yoluyla canlandırılması, senaryoların orada bulunan seyirciye göre, doğaçlama olarak geliştirilmesi açısından hikâyecilerden ayrılarak bir oyuncu kimliği kazanır.

  1. Köy Seyirlik Oyunu

Geleneksel Türk tiyatrosu, çağlar boyunca sürüp gelen ve Türk kültürünün ürünü olan tiyatro türleridir. Şarkı, dans, söz oyunları ve taklit geleneksel Türk tiyatrosunun öğeleridir. Doğaçlamaya dayanan bu tiyatronun temel öğesi güldürüdür. Oyun kişilikleri tip düzeyindedir, karakter boyutuna ulaşmaz. Bu tiyatro, kurumsal bir nitelik taşımaz. Bayram, düğün, sünnet gibi özel günlerde sergilenir.

  1. Modern Türk Tiyatrosu
  2. Trajedi

Seyirciye, hayatın acıklı yönlerini göstermek, acıma ve korku duyguları uyandırmak, ahlak ve erdemi anlatmak için yazılmış manzum eserlerdir.

 

Trajedinin genel özellikleri şunlardır:

  • Konusunu seçkin kimselerin hayatından ya da mitolojiden alır.
  • Kahramanları tanrılar, tanrıçalar ve soylu kimselerdir.
  • Kusursuz bir üslubu vardır. Kaba sözlere yer verilmez.
  • Eser baştan sona kadar ağırbaşlı, ciddi bir hava içinde geçer.
  • Çirkin olaylar, seyircinin gözü önünde gerçekleştirilmez, sahne arkasında gerçekleştirilir. Bu olaylar haberciler tarafından sahnede aktarılır.
  • Üç birlik kuralına uyulur. (Yer, zaman, olay)
  • Oyunda koroya yer verilir.
  • Ünlü trajedi yazarları; Eski Yunan; Aiskhylos, Eurupides, Sophokles. Fransız; Corneille, Racine’dir.
  1. Komedi

İnsanların ve olayların gülünç yönlerini ortaya koymak, izleyenleri güldürmek ve düşündürmek amacıyla yazılmış tiyatro eseridir. Her gülünç şeyin altında ders alınacak acı bir gerçeğin olduğuna inanılır.

 

Komedinin özellikleri şunlardır:

  • Konusunu, yaşanılan hayattan ve günlük olaylardan alır.
  • Kişiler halktan ve yüksek zümreden her çeşit insan olabilir.
  • Her türlü söze şakaya yer verilir.
  • Kişilerin her türlü davranışları sahnede gösterilir.
  • Birbirini izleyen diyalog ve koro bölümlerinden oluşur.
  • Manzum olarak yazılır.
  • Üç birlik kuralına uyulur.
  • İnsan karakterinin gülünç ve eksik yanlarını anlatanlara karakter komedyası, toplumun gülünçlüklerini anlatanlara töre komedyası, olayların merak uyandıracak şekilde işlendiği eserlere entrika komedyası adı verilir.
  • Komedi türü 17. yüzyıldan sonra düzyazıyla yazılmaya başlanmıştır.
  • Türün yazarları, Yunan-Aristophanes, Fransız Moliere’dir.
  1. Dram

Hayatı olduğu gibi acıklı ve gülünç yönleriyle sahnede göstermek için yazılan tiyatro eseridir. 19. yüzyılda trajedinin sıkı kurallarını yıkmak amacıyla meydana getirilen tiyatro türüdür.

Dramın özellikleri şunlardır:

  • Hayatı olduğu gibi yansıtır.
  • Trajedi ve Komedi kaynaşmıştır.
  • Konusunu günlük yaşamdan ve tarihten alır.
  • Üç birlik kuralına uyma zorunluluğu yoktur.
  • Olaylar, çirkin dahi olsa sahnede gösterildiği gibi kişiler hangi sınıf ve halktan olursa olsun dramda yer alır.
  • Şiir, düzyazı karışık halde bulunur.
  • En ünlü dram yazarları; İngiliz yazar Shakspeare dramın ilk ürünlerini vermiştir. Ancak bu türün özelliklerini Victor Hugo belirlemiştir. Schiller, Goethe diğer ünlü dram yazarlarıdır.

Türkiye’de Çağdaş Tiyatro

Çağdaş tiyatro metne dayalıdır. Kurumsal nitelik taşır. Sadece eğlendirmeyi amaçlamaz. Bu bağlamda trajedi, komedi, dram, melodram gibi türlere ilgi gösterir. Sahne, dekor gibi temel öğeleri ihmal etmez. Türk edebiyatında Batılı anlamdaki (modern) ilk tiyatro eseri Şinasi’nin Tanzimat Döneminde yazdığı “Şair Evlenmesi (1859)’dir. Bu dönemde tiyatro, halkı eğitmenin aracı olarak görülmüş ve kullanılmıştır. Bu oyunda da zaten görücü usulü ile evlenme eleştirilmektedir. Modern Türk tiyatrosu, 1860′ta Gedikpaşa Tiyatrosunun kurulmasıyla tiyatro kurumsallaşmaya başlamıştır. Ahmet Vefik Paşa’nın bu sürece büyük katkısı olmuştur. II. Dönem Tanzimatçılarından olan Ahmet Vefik Paşa, tiyatroya büyük emek vermiş; Moliere’den çeviriler yapmıştır. Bursa’da kendi adıyla tiyatro açmış ve tiyatroyu Anadolu’ya yaymıştır. Tiyatrolarda önce Batı’dan yapılan uyarlamalar, sonra yerli eserler oynanmıştır. Namık Kemal. Recaizâde Mahmut Ekrem. Abdülhak Hamit, Ahmet Mithat Efendi önemli tiyatro eserleri kaleme almıştır.

1914′te Darülbedayi kurulmuştur. İlk Türk kadın tiyatrocusu olan Afife Jale 1920′de sahneye çıkmıştır. Müsahipzade Celal, Reşat Nuri Güntekin, Halit Fahri Ozansoy, Faruk Nafiz Çamlıbel bu konuda eserler kaleme almışlardır. 1927′de, Darülbedayi nin başına geçen Muhsin Ertuğrul, bugünkü Türk tiyatrosunun temellerini atmıştır.

Cumhuriyet Döneminde, devlet tiyatroları çoğalmıştır. Özellikle 1960’larda devlet tiyatrolarının sayısında büyük bir artış görülmüştür. Cumhuriyet döneminde Ahmet Kutsi Tecer, Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Fehmi Başkut, Haldun Taner, Ahmet Muhip Dıranas, Tarık Buğra, Necati Cumalı, Nezihe Araz, Güngör Dilmen, Recep Bilginer, Turan Oflazoğlu, Orhan Asena tiyatro ile ilgili eserler vermişlerdir.

 

  1. Şiir

Duygu ve düşünceleri ölçülü ve kafiyeli veya ölçü ve kafiye olmaksızın ahenk ve displine içerisinde, cümlenin kurallarını gerektiğinde terk ederek anlatma yoluna “nazım” denir. “Nazım” kelimesinin sözlük anlamı “dizmek, düzene koymak”tır. Duygu ve düşüncelerin, insan ruhunda ürpertiler uyandıracak biçimde, ölçülü-ölçüsüz, kafiyeli-kafiyesiz olarak genellikle mısralar hâlinde anlatılan şekline ‘şiir’ denir.

 

 

 

 

Şiirler eskiden ölçü ve kafiye sınırları içinde yazılırdı ancak günümüzde bunlar şiir için bağlayıcı unsurlar olmaktan çıkmıştır. Şiir, bir ana duygu etrafında örgülenir. Diğer kompozisyon türlerinde olduğu gibi şiir de bir plana sahiptir. Ancak her ölçülü ve kafiyeli metin, şiir değildir. Şiirde “duygu’ temel unsurdur ama duygunun dışında ‘düşünce” ve “hayal” de vardır. Şiirde “sanat” öğesi ağır basar. Bu bakımdan şiirde kelime seçimi öne çıkar. Aslında şiir, kelimelerin ahenk oluşturacak şekilde bir araya getirilmesinden oluşur. Şiir yazana “şair” denir. Halk şiiri yazan ve bunu çalıp söyleyene de “ozan” denir. Günümüzde ise “şair” yerine “ozan” sözü de kullanılmaktadır.

  1. Nazım Birimi
  • Mısra (Dize): Manzumede her satıra mısra denir. Mısra, şiirin temel birimidir. Bütün şiirler mısralardan meydana gelir. Bir mısra, düz yazıdaki cümlenin karşılığı sayılır.

Bir şiire bağlı olmayan ve başlı başına bir anlamı olan mısralara “mısra-ı âzâde (bağımsız dize)” denir. Gerek bir şiire bağlı gerekse bağımsız nitelikte olan öz ve güzel anlamlı, kolayca ezberlenip hatırlanabilen, sağlam kurulmuş mısralara “mısra-ı berceste” veya “şah mısra” denir. Halk şairleri mısra için genellikle “satır” terimini kullanır. Bir beytin birinci mısraına “üst satır”, ikinci mısraına ise “alt satır” denir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait olan aşağıdaki “Sabah” şiiri ait bölüm altı mısradanmeydana gelmiştir:

Serin rüzgârlara pencereni aç!

Karşında fecirle değişen ağaç.

Bak, seyret ağaran rengini ufkun

Mahmur gözlerinde süzülsün uykun.

Bırak saçlarınla oynasın rüzgâr,

Gümüş çıplaklığı bir başka bahar

 

  • Beyit

     Manzumelerde iki mısradan meydana gelen ve bir bütünlük gösteren bölümlere “beyit” denir. Divan şiirinin temel nazım birimidir. Aynı ölçüde ve anlamca birbiriyle ilgili yakın iki mısradan oluşur.

Şeyh Galip’e ait olan aşağıdaki gazel, on beyitten meydana gelmiştir:

Efendimsin cihândai’tibârım varsa sendendir

Miyân-ı âşıkândaiştihârım varsa sendendir

 

Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın

Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

 

Veren bu sûret-i mevhûme revnak reng-i hüsnündür

Gülistân-ı hayâlim nevbâharım varsa sendendir

 

Felekden zerre mikdâr olmadım devrinde rencide

Ger ey mihr-i münîrâh u zârım varsa sendendir

 

Senin pervâne-i hicrânınam sen şem’-i vuslatsın

Be-her şebhâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir

 

Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâğdır sinem

Çerâğ-ı türbetim şem’-i mezarım varsa sendendir

 

Gören sergeştelikdegirdâb-ı dest zann eyler

Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir

 

Niçünâvâre kıldın gevher-i gaitanın olmışken

Gönül âyînesinde bir gubârım varsa sendendir

 

Şafak-tâb eyledin peymânemihûnâb ile sâkî

Sabâh-ı sohbet-i meyde humarım varsa sendendir

 

Sanadır ilticâsıGâlibinyâ Hazret-i Mevlâ

Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

 

  • Bent

     İki mısradan fazla ve manzumede bir bütünlük arz edenmısralara“bent (küme, bölüm)” denir.

Ahmet Haşim’e ait olan aşağıdaki “Karanfil” şiiri üçer dizelik iki bentten oluşmuştur:

Yârin dudağından getirilmiş

Bir katre alevdir bu karanfil

Rûhum acısından bunu bildil

 

Düştükçe vurulmuş gibi yer yer

Kızgın kokusundan kelebekler

Gönlüm ona pervane kesildi

 

  • Dörtlük

Dört mısradan meydana gelen bentlere “dörtlük”denir. Bir konu etrafında toplanmış dört dize kümesinden oluşan dörtlükler halk edebiyatının temel birimlerinden biridir. Bunlar, düzyazıdaki paragraf gibidir. Türk şiirinde en çok kullanılan nazım birimi dörtlüktür.

 

     Abdurrahim Karakoç’un “Mihriban” şiiri de dörtlüklerden meydana gelmiştir:

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışım,çözülmüyor Mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban

 

Yar,deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor

Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban

 

Önce naz, sonra söz ve sonra hile

Sevilen seveni düşürür dile

Seneler asırlar değişse bile

Eski töre bozulmuyor Mihriban

 

Tabiplerde ilaç yoktur yarama

Aşk değince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama

Aşka hudut çizilmiyor Mihriban

 

Boşa bağlanmamış bülbül gülüne

Kar koysan köz olur aşkın külüne

Şaştım kara bahtım tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı

Ancak çeken bilir bu derdi, gamı

Bir kördüğüm baştan sona tamamı

Çözemedim çözülmüyor Mihriban

 

  • Kıt’a

Bir şiirde ikiden fazla mısradan (3, 4, 5…) meydana gelen bölüme “bent” veya “kıt’a”denir. Nazım birimi yerine de yaygın olarak ve yanlışlıkla (galat-ı meşhur) kıt’akelimesikullanılır. Aslında kıt’a Türk edebiyatında bir nazım biçiminin adıdır. Kıt’a ile dörtlük karıştırılmamalıdır. Dörtlükte dört mısravardır. Kıt’ada ise dörtten az veya fazla mısra bulunabilir.

Arif Nihat Asya’ya ait olan aşağıdaki “Anne” şiiri kıtalardan meydana gelir:

İlk kundağın

Ben oldum, yavrum;

İlk oyuncağın

Ben oldum.

 

Acı nedir

Tatlı nedir… Bilmezdin

Dilin damağın

Ben oldum.

Elinin ermediği

Dilinin dönmediği

Çağlarda, yavrum

Kolun kanadın

Ben oldum

Dilin dudağın

Ben oldum.

 

Belki kıskanırlar diye

Gördüklerini

Sakladım gözlerden

Gülücüklerini…

Tülün duvağın

Ben oldum!

 

Artık isterlerse adımı

Söylemesinler bana

‘Onun Annesi’ diyorlar…

Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

 

Bir dediğini iki

Etmeyeyim diye öyle çırpındım ki

Ve seni öyle sevdim sana

O kadar ısındım ki

Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim

Gün oldu kırdın…

İncinmedim;

İlk oyuncağın

Ben oldum.. Yavrum

Son oyuncağın

Ben oldum…

 

Layık değildim

Layık gördüler

Annen oldum yavrum

Annen oldum!

 

  1. Nazım Şekli (Nazım Biçimi)

Bir edebi eserindışl yapısına, muhteva dışında kalan öğelerine“biçim (şekil)” denir. Manzumelerin kafiye örgüsü, nazım birimi, ölçüsü ve dış görünüşe ait özelliklerine “nazım biçimi (şekli)” denir.

 

Halk edebiyatında nazım biçimi olarak “destan, koşma, semai, varsağı, mâni, türkü, ilahi, nefes, şathiye vb.” kullanılmıştır.

Klasik Türk edebiyatında (divan edebiyatı) nazım biçimi olarak “gazel, kaside, mesnevi, mersiye, muhammes, müseddes, terbi, müstezat, terkibibent, terciibent, rubaî, murabba, şarkı, tuyuğ vb.” kullanılmıştır.

Tanzimat sonrası Türk edebiyatında ise Batı’nın etkisiyle yeni nazım biçimleri olarak “sone, terza-rima, serbest müstezat” gibi biçimler karşımıza çıkar.

  1. Şiirde Ahenk

Ahenk, uyum demektir. Şiirde ahenk, birbiriyle uyumlu seslerin belli bir ritimle bir arada kullanılmasıyla sağlanır. Şiirde ahengi sağlayan ses ve ritim unsurların başında ölçü, kafiye ve redif gelir.

  • Ölçü (Vezin): Manzumelerde ahengi sağlamak için ölçüye başvurulur. “Aruz ölçüsü” ve “Hece ölçüsü” olmak üzere iki çeşit ölçü vardır. Bir de “serbest tarz”da yazılan ölçüsüz şiirler vardır.

Aruz Ölçüsü

Şiirlerdeki mısraların, hecelerin uzunluk ve kısalık durumlarına göre hazırlanmış aruz kalıplarına, ses ahengi bakımından uymasını esas alan ölçüye “aruz ölçüsü (vezni)” denir.

Aruz ölçüsüyle yazılmış bir şiirin mısralarında hece sayısı bakımından denklik aranmaz. Mısra içinde hecelerin açıklık-kapalılık (kısalık-uzunluk) gibi ses değeri bakımından denk olması gerekir. Aruz, Arap edebiyatına ait bir ölçüdür. (Fars, İran) edebiyatına, onlardan da Türklerin İslâmiyet’i kabul etmesinden sonra Türk edebiyatına geçmiştir. Türk edebiyatında aruz ölçüsüyle yazılmış olarak elimizde bulunan ilk yapıt, Yusuf Has Hacib’in “Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgi) adlı eseridir.

Bu ölçü, Türk edebiyatında özellikle divan şiirlerinde kullanılmıştır. Divan edebiyatı döneminde kullanılan klasik aruz ölçüsünün üç temel kuralı vardır:

  • Bir şiirde bir tek kalıp kullanılır, yani şiir hangi kalıpla başlamışsa o kalıpla biter.
  • Kafiye göz içindir yani kafiye yapılacak seslerin yazılış ve okunuşlarının aynı olması gerekir.
  • Kafiye yapılacak kelimelerin aynı türden olması gerekir yani isimlerle isimler, fiillerle filler… kafiye oluşturabilir.

Aruz, Arap diline dayanır ve bu dilin özelliklerine göre kullanılır. Türkçe, Arapçada olduğu gibi uzun sesler içermez. Bu nedenle aruzu kullanan şairler bazı sıkıntılar yaşamışlardır. Aruzun Türkçeye uygulanmasında birçok hata, zorlama görülür. Şairler şiirlerinde ölçüye uyabilmek için pek çok Arapça ve Farsça sözcüğü Türk diline sokmuşlardır.

 

Tanzimat’tan sonra özelikle Fransız edebiyatı Türk edebiyatını da derinden etkilemiştir. Türk edebiyatı da değişmeye başlamış, aruz-hece tartışmaları ortaya çıkmıştır. Arap, Fars ve Türk şairleri tarafından ortak şiir tekniği olarak kullanılan aruz ölçüsünün temel kuralları 19. yüzyılda yıkılmıştır. Yeni bir aruz anlayışı ortaya çıkmıştır. Aruz bu dönemden itibaren Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve Yahya Kemal ile tamamen Türk Aruzu’ hâline gelmiştir. 1908 yılında başlayan aruz-hece tartışmasından hecenin galibiyetle çıkması, dilde de sadeleşme akımını başlatmıştır. Cumhuriyet döneminde ise hece ölçüsü aruza kesin bir üstünlük sağlamış, çok yaygın şekilde kullanılmıştır.

Aruz Heceleri: Aruz ölçüsünde bütün kelimelerdeki heceler, açık ve kapalı heceler olmak üzere iki kümede toplanabilir.

  1. Açık-kısa hece: “a. e. ı, i. o, ö, u, ü” sesli harflerinden biriyle (vokal) biter. Üstlerinde uzatma işareti bulunmaz. Açık heceler nokta işareti ile gösterilir. Ya-tı-lı A-ra-ba-lı A-na-do-luKö-yü-ne
  • Üzerinde uzatma işareti bulunmayan “a, e, i, u, ü” gibi yalnız bir ünlüden oluşan heceler açık hecedir.
  • Bir ünlü ve üzerinde uzatma işareti olmayan bir ünsüz harften kurulan “bu, sa, rü, to, de, kö” gibi heceler açık hecedir.

“Kâğıt” sözcüğünün ilk hecesindeki “kâ” hecesinde olduğu gibi bir ünsüz ve üzerinde inceltme işareti bulunan heceler açık hecedir.

  • Ünlü harfte uzatma değil, inceltme işareti olmalıdır. Uzatma işareti olursa kapalı hece olur, uzun okunur.
  1. Kapalı-uzun hece: Uzun okunan ya da ünsüzle biten hecelerdir. Bu heceler tam ses değerindedir. Kapalı heceler çizgi işareti ile gösterilir. Kaç, gül, son, yük, â, û, î. Kapalı (uzun okunan) heceler değişik şekillerde oluşabilir:
  • Arapça ve Farsçadan gelen “â, û, î” gibi üzerinde uzatma işareti bulunan, sesli harflerden oluşan heceler uzun hecedir.
  • İçinde uzatma işareti ) bulunmayan seslerden meydana gelen, ünsüz bir harfle biten“al, es, uç, ot” gibi bir ünlü ve bir ünsüz harften kurulan heceler kapalı hecedir.
  • Ünsüz harfle başlayan ve üstünde uzatma işareti bulunan bir ünlü harfle biten “bâ, lâ, tû, sî” gibi heceler uzun hecedir.
  • Bir ünsüz, bir ünlü ve bir ünsüzden oluşan “yat, kıs, kin, gör, sev, son, dur” gibi heceler kapalı hecedir.
  • İki ünsüzün sonda ve yan yana bulunduğu “alt, ört, üst” gibi heceler kapalı hecedir.
  • Bir ünsüz harfin, bir ünlü harfin ve yan yana iki ünsüz harfin bir araya gelmesiyle kurulan “Türk, kork, yurt, sırt” gibi heceler kapalı hecedir.
  • “Dükkân” sözcüğünün ikinci hecesindeki “kân” hecesinde olduğu gibi bir ünsüz harf ile, üzerinde inceltme işareti bulunan bir ünlü harfin ve bir ünsüz harfin bir araya gelmesiyle oluşan heceler kapalı hecedir. Bunlar bir tam ses değerindedir. Seste uzatma değil, incelteme işareti olmalıdır.
  • Uzatma işareti olursa, hece bir buçuk ses değerinde olur.
  • Dize sonlarındaki bütün heceler, açık da olsa, kapalı hece sayılır ve çizgi (-) ile gösterilir.
  1. Birleşik hece: Arapça ve Farsçadan gelen bazı kelimeler birleşik hece sayılır. Bu hecelerin ses değeri bir tam ses ve bir yarım sestir. Yani bunlar bir buçuk ses değerindedir. Birleşik heceler bir çizgi ve bir nokta (-.) şeklinde gösterilir. âb, yâr, rûz…
  • Arapça ve Farsçadan gelen, ilk harfi ünlü ve uzun olan, ikinci harfi ise ünsüz olan “âb, ûl” gibi heceler bir buçuk ses değerinde olan birleşik hecelerdir.
  • Arapça ve Farsçadan geçen, bir ünsüz harf ile, üzerinde uzatma işareti bulunan bir ünlü ve bir ünsüz harfin bir araya gelmesiyle oluşan “hâl, yâr, rûz” gibi heceler birleşik hece sayılır.
  • Arapça ve Farsçadan geçen bir ünsüz harf ile, bir ünlü ve iki ünsüz harfin bir araya gelmesiyle oluşan “çeşm, aşk, şevk” gibi heceler birleşik hece sayılır.

Aruz Kusurları

Aruz ölçüsünde esas olan, mısralarde alt alta gelen hecelerin, uzunluk-kısalık yani ses değeri bakımından denk olmasıdır. Türkçenin dil yapısı, aruzun bu özelliğine uymaz. Çünkü Türkçede uzun sesli harf yoktur. Dolayısıyla Türk şiirinde aruza ait bu denklik, her kelimete sağlanamayabilir. Bu bağlamda, ses denkliğini sağlamak ve heceleri ölçüye uydurmak için bazı heceler değişikliğe uğratılır. Bu değişikliğe “aruz kusurları” denir.

  1. İmale (çekme, uzatma): Kısa olan bazı hecelerin ölçüye uydurulması için uzun okunmasına denir.
  2. Zihaf (kısma): İmalenin tersidir. Arapça ve Farsça kelimelerdeki uzun heceyi, ölçünün gerektirdiği yerde kısa hece gibi okumaya denir.
  3. Med (kabartma): Aruzda ritim denen iç ahengi sağlamak amacıyla iki heceyi bir hece durumuna getirmek. yani bir tam sesi bir buçuk sese yükseltmektir. Med, her zaman bir uzun hece ve onu takip eden kısa hece arasında yapılır. Yani med, iki kapalı hece arasında bir açık hece bulunması gerektiğinde sonu bir uzun ünlü ve bir ünsüzle biten birinci heceyi imaleden biraz daha uzun okumaktır.

 

  1. Vasl (ulama, ulaştırma, liyezon): Kapalı bir heceyi açık hâle getirmek için, son hecesi ünsüz bir harfle biten bir sözcüğün, kendinden sonra gelen ve ilk hecesi ünlü olan sözcüğe kendiliğinden bağlanması ve iki sözcüğün tek kelime gibi okunmasıdır. Ulama aslında bir kusur sayılmaz, çünkü şiirdeki musikiyi artırır.
  2. Kasr (kısaltma, inceltme): Uzun heceyi hafifletmek, inceltmektir. Aruzda uzun olan “mâh, şâh, nigâh” gibi bir sözcüğü hafifleştirerek “meh, şeh, nigeh” şeklinde okumaktır. “İstanbul” gibi kimi özel adların “Stanbul” şeklinde okunması da kasr ile ilgilidir.
  3. Sekt-i melih (Güzel kesme): Sözlük anlamı ‘güzel kesme’ dir. Yalnız “mef’ûlümefa’ûlün” kalıbında yapılır. Bu parçalardaki “-lü” ve “me-” açık hecelerinin birleşerek bir uzun hece oluşturmasıyla bir uyum kesikliği meydana getirmektir. Bu durumda ölçü “mefûlünfa’ûlünfa’ûlün” biçimine girer.

Takti

Aruz ölçüsüyle yazılmış bir şiirdeki ölçüyü belirleyebilmek için şiiri oluşturan hecelerin (.) veya (-) işaretiyle gösterilmesine ve kalıplarının bulunmasına “takti denir. Takti, ölçünün parçalarını belirlemeyle ilgilidir. Mısraın son hecesinde açıklık-kapalılık aranmaz. Çünkü bu heceler her zaman uzun olarak kabul edilir ve çizgi ile (-) gösterilir. Takti yapılırken kelimeler başından, ortasından veya sonundan bölünebilir.

Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândur sana

Hak bilürinsân demez her kim ki insândur sana

- . - - / - . - - / - . - - / - . -

(Fâ’ilâtünfâ’ilâtünfâ’ilâtünfâ’ilün)

 

 

Aruz Kuralları

Bir şiirin ölçüsü bulunurken şu işlemler yapılır:

  • Farsça tamlama eki olan “mi” ile “ve” anlamındaki “ü, vü” bağlacı vezin gereği uzun da kısa da okunabilir.
  • Bir şiirin vezni en az iki mısradan hareket ederek bulunabilir. Tek mısraa bakarak vezin bulunmaz.
  • Hecelerin açık kapalı değerleri karşılıklı kontrol edilir. Önce imkân varsa ulama, yoksa imale yapılır. Zihaf çok az bulunduğu için en son o ihtimal düşünülür.
  • Aruzla yazılmış mısraların son heceleri her zaman uzun kabul edilir.
  • Aruz ölçüsünde üç tane kapalı hece, yani kısa okunan hece yan yana gelmez çünkü buna uygun bir aruz kalıbı yoktur.
  • Bugünkü alfabemizle yazılışına göre iki uzun hece gibi görünen bazı kelimeler iki uzun ve bir kısa hece olabilir: Mâhtâb (mâhitâb) vb.
  • Aruz vezninde tef’ileler heceleri bölebilir. Hece ölçüsündeki gibi okuyuşta tefilelerde durgu yapılmaz.
  • Mısra sonlarında karşımıza çıkan fâilün ve fa’lün vezinleri aynı ölçüde kabul edilir.

Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândur sana

Hak bilürinsân demez her kim ki insândur sana

 

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvîdân

Zinde-i câvid ana derler ki kurbândur sana

 

Âlemi pervâne-i şem’-i cemâlün kıldı aşk

Cân-ı âlemsin fedâ her lahza mincândur sana

 

Âşıkaşevkunlacân vermek sana müşkildegül

ÇünMesîh-i vaktsencân vermek âsândur sana

 

Çıhmayârumgicelerağyârta‘nından sakın

Sen meh-i evc-i melâhatsen bu noksândur sana

 

Pâdişâhımzulmedüp âşık seni zâlim demiş

Hûb olanlardan yaman gelmez bu bühtândır sana

 

Ey Fuzûlîhûb-rûlardantegâfüldür yaman

Ger cefâ hem gelse anlardan bir ihsândur sana

- . - - / - . - - / - . - - / - . -

Fâilâtünfâilâtünfâilâtünfâilün

 

  • Hece Ölçüsü

Her mısradaki hece sayısının eşitliğine dayanan ölçüye “hece ölçüsü” denir. Hece ölçüsüyle yazılmış bir şiirde ilk dize kaç heceden oluşmuşsa onu takip eden diğer mısralar de aynı sayıdaki heceden oluşur. Hece ölçüsündeki bütün heceler eşittir. Bu ölçüde açık-kapalı, uzun-kısa hece ayrımı yoktur.

 

Her ölçü, bağlı olduğu dilin yapısından doğar. Hece ölçüsü Türk dilinin bir ürünüdür ve doğal olarak Türkçenin dil yapısına en uygun ölçüdür. Türklere aittir. Türk halk edebiyatının millî ölçüsü, hece ölçüsüdür. Türkler İslâmiyet sonrasında aruzla tanışana kadar hep bu millî ölçüyü kullanmışlardır. Türkler Anadolu’ya geçerken edebiyatlarını dolayısıyla da hece ölçüsünü de bu topraklara taşımışlardır. Özellikle halk edebiyatında ozanlar ve tasavvuf edebiyatındaki büyük sanatçılar hece vezniyle eserler vermişlerdir. Tanzimat döneminde ise hece vezni kent kültürüne de girmeye başlamıştır. Özellikle Namık Kemal, Ziya Paşa gibi sanatçılar bu ölçüye sıcak bakmışlar ancak şiirlerinin büyük çoğunluğunu divan edebiyatından alışkın oldukları aruz ölçüsüyle yazmışlardır.

 

Ancak hece ölçüsü asıl taraftarlarını Miliî Edebiyat Döneminde bulmuştur. Tevfik Fikret’in çocuklar için yazdığı “Şermin” adlı eser, hece ölçüsüyle yazılan ilk eser sayılabilir. Sonra. Millî Edebiyatın öncülerinden kabul edilen Mehmet Emin Yurdakul’un sade dil ve hece vezniyle yazdığı ilk şiirleri 1897 de Servet-i Fünun dergisinde yayımlanmıştır. Servet-i Fünuncularla aynı dönemde eser vermesine rağmen heceyi en güzel şekilde kullanan bir diğer sanatçı da Rıza Tevfik Bölükbaşı olmuştur.

 

1911 de Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem gibi Millî Edebiyatçılar hem dilde sadeleşmeyi hem de şiirde hece veznini savunmuşlardır. Millî Edebiyat akımının etkisiyle Beş Hececiler şiirlerini hece vezniyle yazmışlar ve bu ölçüyü geliştirmişlerdir. Cumhuriyet Döneminde artık aruz öçlüsü etkisini tamamen yitirmiş ve neredeyse bütün şairler şiirlerini hece ölçüsüyle yazmışlardır.

 

Hece ölçüsünde iki temel özellik vardır.

 

  1. Mısralardeki hece sayısı: Hece ölçüsüyle yazılmış bir şiirin bütün mısraları eşit sayıda heceden oluşur. Mısradaki hece sayısına “kalıp” denir. Hece sayısının eşitliği o mısraın ölçüsünü, kalıbını gösterir. Bir dize kaç heceden oluşuyorsa o mısraın kalıbı odur. Örneğin bir dize yedi heceden oluşuyorsa o dize yedili hece kalıbıyla yazılmış demektir.

 

Bu yol uzaktır (5 hece)

Menzili çoktur (5 hece)

Geçidi yoktur (5 hece)

Derin sular var (5 hece)

 

Yunus Emre’ye ait olan bu şiirin mısralarıne bakıldığında her bir mısraın beş (5) heceden oluştuğu görülmektedir. Öyleyse bu şiir beşli (5′li) hece kalıbıyla yazılmıştır.

 

  1. Durgulanma ve durak: Hece ölçüsüyle yazılmış bir mısraın belli bölümlere ayrılmasına“durgulanma”, bu bölümlerin yerlerine de “durak” denir. Hece ölçüsündeki “durak”, aruz ölçüsündeki takti’nin karşılığı sayılabilir. Ancak “takti”dekelimeler başından, sonundan veya ortasından bölünebilirken hece ölçüsünde “durak” yapılırken kelimeler bölünmez.

 

Durak, şiir okunurken kulakta uyumlu bir izlenim bırakan anlamlı söz öbekleri arasında yapılabilir. Durak yapılan yerlerde nefes alma imkânı doğar. Duraklar kalıp içinde (+) işareti ile gösterilir. Mısralarde durak yapılan yerler (/) işareti ile gösterilir. Hece sayıları ise rakamla gösterilir. Şiirdeki hece kalıbı ve duraklarında çeşitli alternatifler kullanılabilir.

  • Vurgulu hecelerden biri durağın sonuna getirilerek de durgulanma yapılabilir.
  • İkili, üçlü gibi az heceden oluşan mısralar duraksız okunur. Bu mısralar aslında tek duraklıdır. Dize başlar, biter ve ondan sonra durulur. Yani durak böyle mısralardemısraın sonundadır.
  • Durakları her mısrada değişen şiirler duraksız kabul edilir. Bununla birlikte aynı şiirde aynı hece ölçüsü içinde iki farklı duraklı kalıp kullanılabilir.
  • Hece ölçüsüyle yazılmış bir mısrada 2-20 arasında hece vardır.
  • En çok 7, 8 ve 11 heceden oluşan mısralar kullanılır. Hece ölçüsünün kalıplarındaki durak sayısı en az 2, en çok 5 olabilir.
  • Bir mısrada en fazla beş kez durak yapılabilir. Bir durağın kendi içindeki hece sayısı ise 1 ile 10 arasında değişir. Mısralar de duraklarına göre iki, üç, dört ve beş duraklılar olmak üzere dört grupta toplanabilir.
  • Bir şiirde ölçü aynı olabilir ama duraklar değişebilir, değişik duraklar kullanılabilir.

 

Kar yağıyor / inceden (4+3)

Gül açılır / goncadan   (4+3)

Ben yâri / kıskanırım   (3+4)

Yerdeki / karıncadan   (3+4)

Bu anonim mani 7′li hece ölçüsüyle yazılmıştır ancak değişik iki durak kullanılmıştır. Bu maninin 1. ve 2., 3. ile 4. mısralarında aynı durak sistemi kullanılmıştır.

 

Tanzimat edebiyatı döneminde Abdülhak Hamit Tarhan, duraksız şiir denemelerine girişmiştir. Cumhuriyet Döneminde ise Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmet Muhip Dıranas, hece ölçüsüyle serbest duraklı şiirler yazmışlardır.

Hece Kalıpları

Türk edebiyatında, şiirlerde, hece sayısı ve durak şekillerine göre çeşitli hece ölçüleri kullanılmıştır. 2 heceden 20 heceye kadar çeşitlilik gösteren hece ölçüsü vardır. 5 ila 15 heceden oluşan mısralar yaygındır. Hece ölçüsünün bu çeşitleri, aruz kalıplarının karşılığı sayılabilir. Hece ölçüsünde en fazla kullanılanlar ise yedili, sekizli ve on birli hece kalıplarıdır.

Erzurumlu Emrah’a ait olan aşağıdaki koşma ise on birli hece kalıbıyla (4+4+3=11) yazılmıştır.

Dedim dilber didelerin ıslanmış

Dedi çok ağladım sel yarasıdır

Dedim dilber ak gerdanın dişlenmiş

Dedi zülfüm değdi tel yarasıdır

 

Dedim dilber sana yazılmış kanım

Dedi niçün böyle edesin sultanım

Dedim teşne vermiş ince miyanın

Dedi ben sarıldım kol yarasıdır

 

 

Dedim seni saran serini vermiş

Dedi beni saran murada ermiş

Dedim peri yanaklarının kızarmış

Dedi çiçek soktum gül yarasıdır

 

Dedim dilber Emrah aklımı aldın

Dedi sevdiğine pişman mı oldun

Dedim dilber niçin sarardın soldun

Dedi hep çektiğim dil yarasıdır

 

  • Serbest Ölçü

Mısralarınin oluşturulmasında herhangi bir ölçü birimi kullanılmayan şiirlerdir. Serbest tarzda yazılan şiirlerde aruz ölçüsü veya hece ölçüsü kullanılmaz. Mısralarşairin uygun gördüğü uzunlukta ve yakaladığı ahenktedir. Serbest şiirlerin bazı özellikleri vardır. Serbest şiirler,

  • Ölçüsüz ve kafiyesiz olabilir.
  • Ölçüsüz ancak kafiyeli olabilir.
  • Nazım birimi (dörtlük, beyit, bölüm vb.) bakımından serbest olabilir. Nazım birimine riayet edilmeyebilir.

     Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun aşağıdaki şiiri serbest ölçüyle yazılmıştır:

KARADUT

 

Karadutum, çatal karam, çingenem

Nar tanem, nur tanem, bir tanem

Ağaç isem dalımsın salkım saçak

Petek isem balımsın, ağulum

Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan

Yoluna bir can koyduğum,

Gökte ararken yerde bulduğum,

Karadutum, çatal karam, çingenem,

Daha nem olacaktın bir tanem?

Gülen ayvam, ağlayan narımsın

Kadınım, kısrağım, karımsın..

 

II

 

Sigara paketlerine resmini çizdiğim,

Körpe fidanlara adını yazdığım,

Karam, karam,

Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam

Sıla kokar, arzu tüter

Ilgıt ılgıt, buram buram.

Ben beyzade, kişizade,

Her türlü dertten topyekun azade

Hani şu ekmeği elden suyu gölden.

Durup dururken yorulan,

Kibrit çöpü gibi kırılan,

Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan,

Artık otlar, göstermelik atlar gibi bedava yaşayan,

Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum.

 

Netmiş, neylemiş, nolmuşum,

Cömert ırmaklar gibi gürül gürül,

Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.

Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum.

 

Karam, karam

Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam

Sensiz bana canım dünya haram olsun...

 

 

  • Kafiye (Kafiye)

En az iki mısranın sonunda, anlamı farklı, bazı seslerinin yazılışı aynı iki kelime arasındaki ses benzerliğine kafiye denir. Kafiye, bazen mısranın başında, bazen ortasında ama çoğunlukla mısra sonlarında bulunan, ses benzerliği sağlayan kelimelerdir.

Halk şairlerimiz bu terimi “ayak’ sözcüğüyle karşılamaktadırlar. Halk edebiyatında kafiye konusunda katı kurallar yoktur. Halk şairleri hafif bir ses benzerliğini dahi şiirlerinde kesin kurallara bağlamadan kafiye olarak kullanmışlardır. Çünkü halk şiirleri genelde saz eşliğinde söylenir. Yani halk edebiyatında şiir sözlü bir geleneğe sahip olduğundan göz kafiyesi değil de kulak kafiyesi esastır. Halk şiirinde kulakta hoş bir uyum bırakan her ses benzerliği kafiye olarak kabul edilmiştir. Halk şiirinde en yaygın olarak “yarım kafiye” kullanılmıştır. Halk şiirinde bir şiirin bazı bölümlerinde o şiirin bütününde kullanılan uyağın dışında kalan başka kafiyelar da kullanılabilir. Bu tür şiirlerde şiirin geneline hâkim olan uyağa “ana kafiye” denir. Bazı şiirlerde ise ana kafiye bulunmayabilir, bu şiirlerde her dörtlük değişik şekilde kafiyelı olabilir.

Divan edebiyatında da kafiye şiirin temel unsurlarından biri olarak görülmüş, kafiyeye çok önem verilmiş, genelde zengin kafiye kullanılmıştır. Bunlar rediflerle de kuvvetlendirilmiştir. Divan edebiyatında şiirde Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerden faydalanılmıştır. Divan edebiyatında göz için kafiye anlayışı hâkim olmuştur. Yani divan edebiyatındaki şiirlerde birbiriyle kafiyeli olması istenen sözlerde yazılış bakımından, şekilce benzerlik aranır. Ayrıca kelimelerin birbirleriyle kafiyeli olabilmesi için aynı türden olmasına dikkat edilir. Örneğin isimler isimlerle, fiiller fiillerle kendi arasında kafiye oluşturur.

Tanzimat döneminde Batı’nın etkisiyle edebiyatın temelden sarsılması, pek çok kuralın değişmesine yol açmış, bundan kafiye anlayışı da nasibini almıştır. Özellikle Tanzimat Döneminin ikinci kuşak sanatçılarından biri olan Recaizâde Mahmut Ekrem, göz için kafiye anlayışını terk ederek, “kulak için kafiye” düşüncesini ortaya atmış ve bunu kendisi uygulamıştır. Ona göre, harflerin yazılışı değil, ses değerleri benzer olmalıdır ve kafiye kulakta hoş bir etki bırakabilmelidir. Kafiyenin göz için mi yoksa kulak için mi yapılacağı tartışması Hasan Âsaf adlı bir şairin aşağıdaki beytinden çıkmıştır.

 

زرهنورندناكنمقتبس

مهرومههاىتمكعشارتعبت

Zerre-i nurundan iken muktebes

Mihr ü mehe etmek işâret abes

 

Birinci mısranın sonundaki “muktebes” kelimesi Arapça kökenlidir ve bu kelimenin sonundaki ses, eski dilde “sin” harfi ile karşılanır. İkinci mısraın sonundaki “abes” kelimesi de Arapça kökenlidir ve sonundaki ses ise eski yazıdaki “peltek se”dir. Dolayısıyla, yazımda bu iki ses farklıdır ancak bugünkü alfabemizde aynı harfle karşılanır. Bu olaydan sonra o dönemin şairleri zamanla “kulak için kafiye”yi benimsemişlerdir. Böylece, divan edebiyatına ait kafiye anlayışının temel kuralları Tanzimat Döneminde değişmeye başlamıştır. Kafiye giderek şiir içinde bir ses olma durumuna gelmiştir. Buna da “yeni kafiye” ya da “sanatlı kafiye’ denmiştir.

 

Cumhuriyet Döneminde de kafiye kullanılmıştır. Ancak 1940′tan itibaren özellikle Orhan Veli Kanık’ın başını çektiği Garip akımıyla birlikte şiirde bütün kalıplar ve kurallar terk edilmiş, bu bağlamda kafiyesiz şiirler yazılmaya başlanmıştır. Ancak bu reddediş, etkisini fazla sürdürememiştir. Günümüzde ise şairler, genelde kendilerini belli düşünce kalıplarının içine sıkıştırmamakta, kafiyeli, kafiyesiz her türlü şiiri denemekten çekinmemektedirler.

Kafiye farklı kelimelerdeki ses (harf) benzerliği ile ilgilidir. Kafiyenin oluşabilmesi için dize sonundaki kelimelerde şu özellikleri aramak gerekir:

  • Ses benzerliği olan kelimelerin anlamca farklı kelimeler olması gerekir.
  • Ses benzerliği olan kelimelerin yazımının aynı olması gerekir.
  • Dize sonundaki sözlerin ses bakımından benzemesi, anlamın ayrı olması gerekir.
  • Kafiyeler asla rediften sonra gelmez.
  • Kafiye şemasında aynı harf ile gösterilen kelimeler arasındaki ortak ses kafiye kabul edilir.
  • Sözcüğün kökünden sonra gelen ekler farklı görev ve anlamdaysa onlar da kafiye oluşturur.

Kafiye Çeşitleri: Kafiyeler ses değerlerine göre yarım kafiye, tam kafiye, zengin kafiye, tunç kafiye ve cinaslı kafiye olmak üzere beşe ayrılır.

  • Yarım Kafiye: Ses benzeşmesinin en zayıf olduğu kafiyedir. Genellikle mısra sonlarında bir ünsüzün benzeşmesiyle meydana getirilir. Üzerinde uzatma işareti bulunmayan “a, e, ı, i, u, ü” ünlü sesleriyle de yarım kafiye meydana getirilebilir.

Beyaz giyme toz olur

Sarı giyme söz olur

Gel yeşiller giyelim

Muradımız tez olur

 

  • Tam Kafiye: Mısra sonlarında bir ünlü ve bir ünsüzün benzeşmesiyle meydana getirilen kafiyedir.

Bütün sevgileri atıp içimden

Varlığımı yalnız ona verdim ben

 

  • Zengin Kafiye: Mısra sonlarında ikiden fazla sesin benzeşmesiyle meydana getirilen kafiyedir.

On yıl var ayrıyım Kına Dağı’ndan

Baba ocağından, yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben

 

  • Tunç Kafiye: Kafiyeli olarak kullanılan kelimelerden birinin, diğer kelimenin içinde tam olarak yer almasıyla kurulan kafiyelere tunç kafiye denir. Tunç kafiyede kelimelerden biri bağımsız bir kelime, diğeri ise bunun son hecelerinden meydana gelmiş gibi görünen başka bir kelimedir. Tunç kafiyede iki veya daha fazla ses benzerliği söz konusudur.

Bursa’da eski bir cami avlusu Mermer şadırvanda şakırdayan su

  • Cinaslı Kafiye: Mısra sonlarındaki söylenişleri aynı fakat anlamları farklı sözlerden meydana gelen kafiye türüne cinaslı kafiye denir. Sesteş kelimelerle cinaslı kafiye yapılır. Sesteş olmayan; ama okunduğunda kulağa aynı gelen sözlerle de cinaslı kafiye yapılabilir.

Anasının kuzusu

Nerde içer kuzu su

 

Madem çoban değildin

Arkandaki sürü ne?

Beni yârdan ayıran

Sürüm sürüm sürün.

 

  • Redif: Mısra sonlarında, görevleri aynı olan eklerin ya da anlamları aynı olan kelimelerin tekrarlanmasına “redif” denir. Redifte kafiye aranmaz. Böyle durumlarda rediften önceki söz veya söz parçalarında kafiye aranır. Redifler daima mısranın en sonunda bulunur, yani kafiyeden sonra gelir. Bazı şiirlerde kafiye bulunmayabilir ama redif olabilir. Redifin sözlük anlamı “arkadan gelen”dir. Divan edebiyatında redifli şiirlere “müreddef” denmiştir. Redif, halk şiirinin en eski ve önemli unsurlarındandır. Öyle ki halk şairleri pek çok şiirde kafiye örgüsünü bile redifle sağlamışlardır. Bazı şiirlerde dörtlüğü ilk mısraındaki kelimelerin dışında kalan diğer kelimeler rediftir. Divan edebiyatında ise rediflerin en önemli özelliği, bazı gazellere ve kasidelere ad olarak kabul edilmeleridir. Misal olarak; Fuzuli’nin “Kasîde Der Na't-ı Hazret-i Nebevî” adlı eserini okuyanlar “Su Kasidesi” olarak hatırlamışlardır.

     Redifler, eklerle, kelimelerle ve kelime gruplarıyla yapılabilir. Mısra halindeki rediflere nakarat adı verilir.

  • Kafiye Örgüsü (Kafiye Şeması): Kafiye olarak değerlendirilen ses benzerliklerini çizgi ve harf yardımıyla göstermeye, kafiye düzenini çıkarmaya, kafiye örgüsü (kafiye şeması) bulma denir. Kafiye örgüsünde her mısra bir çizgi veya sıralı noktalarla gösterilir. Kafiyeli olan mısralar “a, b, c, d” gibi harflerle gösterilir. Birbiriyle kafiyeli olan mısralar ise aynı harfle gösterilir.

     Kafiye örgüsü nazım biçimiyle ilgilidir. Yani şiirlerin biçimlerini gösterir. Yeni nazım biçimleri, Türk edebiyatında ilk kez Tanzimat’tan sonra görülmüştür. Bu dönem şairleri, genellikle divan edebiyatı nazım biçimlerini kullanmışlardır. Ancak Batı edebiyatının etkisiyle şiirin özünde ve konusunda başlayan yenilikler zamanla biçime de yansımış, özellikle Abdülhak Hamit Tarhan’ın öncülüğünde yeni şiir biçimleri kullanılmaya başlanmıştır. Biçim yönünden asıl yenilik ise Servet-i Fünun Döneminde olmuş, bu dönem sanatçıları eski şiir biçimlerini tamamen terk etmiş, yeni biçimler denemişlerdir.

     Şiirlerde birbiriyle kafiyeli olan mısralar değişik şekillerde sıralanabilir.

  1. Çapraz kafiye: Bir dörtlükte birinci dize ile üçüncü mısranın, ikinci dize ile de dördüncü mısranın kendi aralarında kafiyeli olmasına çapraz kafiye denir. Çapraz kafiye, “abab” şeklinde gösterilir.

 

Kara gözlüm, efkârlanma gül gayrı,             a

İbibikler öter ötmez ordayım...                   b

Mektubunda diyorsun ki “Gel gayrı!”         a

Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım...     b

 

  1. Düz Kafiye: Bir dörtlükte birinci mısra ile ikinci mısranın kendi aralarında, üçüncü mısra ile de dördüncü mısranın kendi aralarında kafiyeli olmasına düz kafiye denir. Şiir beyitlerden oluşuyorsa her beytin kendi arasında kafiyeli olmasına “düz kafiye” denir. Dörtlüklerde “aabb”, “aaaa”, “aaab”; beyitlerde ise “aa, bb, cc…” şeklinde gösterilir.

 

Gâh odunda vü gâh suda idi             a

Dün ü gün kahrile kısuda idi                         a

 

Ol kadar çeker idi yükler ağır                       b

Ki teninde tü komamıştı yağır           b

 

Nice tü kalmamıştı et ü deri              c

Yükler altında kana döndü deri        c

 

Bazı kaynaklarda “aaab” şeklindeki kafiye örgüsü de düz kafiye kabul edilmektedir.

 

 

  1. Sarma Kafiye: Bir dörtlükteki birinci mısra ile dördüncü mısranın kendi aralarında, ikinci dize ile de üçüncü mısranın kendi aralarında kafiyeli olmasına sarma kafiye (kafiye) denir. Sarma kafiye “abba” şeklinde gösterilir.

 

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi     a

Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan           b

Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan               b

Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi           a

 

     Düz, sarma ve çapraz kafiye şekli Türk edebiyatına Tanzimat’tan sonra Batı’dan geçmiştir. Divan şiirinin “gazel, mesnevi, rubai” gibi kendine özgü nazım şekilleri vardır. Halk edebiyatının ise “koşma, mani, semai” gibi kendine has nazım biçimleri bulunmaktadır. Bir de bütün bunların dışında, kafiyeli olduğu hâlde hiçbir sisteme uymayan serbest kafiye örgüsü vardır.

 

  1. Şiir Türleri (Konularına Göre Şiirler)

 

  1. a) Lirik Şiir: Duygu ve düşüncelerin hayaller ile zenginleştirilip coşkulu olarak anlatıldığı şiir türüdür. Ayrılık, aşk, hasret, üzüntü gibi ortak duygular, bu şiir türünde işlenir.

 

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda?

Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma,

Ellerinizle?

 

  1. b) Didaktik Şiir: Öğretme amacı güden; bilim, sanat, din, ahlâk, felsefe gibi değişik alanlara özgü bilgiler veren şiirlerdir.

 

Adımız miskindir bizim,

Düşmanımız kindir bizim,

Biz kimseye kin gütmeyiz,

Kamu âlem birdir bize.  

 

c)Pastoral Şiir: Kır ve çoban yaşantısını anlatan, doğa güzelliklerini dile getiren şiirlerdir.

 

Tam otların sarardığı zamanlar,

Yere yüzükoyun uzanıyorum.

Toprakta bir telâş, bir telâş …

Karıncalar öteden beri dostum,

Ellerime hanım böcekleri konuyor,

Ne şeker şey onlar!

-Uç böcek, uç diyorum;

Uçuyorlar.          

    

d)Epik Şiir: Bir milletin hayatını derinden etkileyen kahramanlık, savaş, göç vb. toplumsal ve tarihsel olayları olağanüstü özelliklerle anlatan manzum eserlere epik şiir denir.

 

Belimizde kılıcımız Kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet vermiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

d)Satirik Şiir: Toplumun veya tek tek insanların yanlış davranış ve eğilimlerini, toplum yaşantısındaki aksaklıkları yeren (eleştiren, kötüleyen) şiirlerdir. Bu şiirler genellikle alay edici dil özelliğiyle yazılır.

 

Adalet kalmadı, hep zulüm doldu,

Geçti şu baharın gülleri soldu,

Dünyanın gidişi acayip oldu,

Koyun belli değil kurt belli değil.

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİRDE TEMA

 

     Bir şiirde sanatçının işlemiş olduğu konuyu ele alış tarzı ve vermek istediği mesaja “tema” denir. Düzyazıdaki konuya karşılık, şiirde tema vardır.

 

Uçun kuşlar, uçun doğduğum yere;

Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.

Ormanlar koynunda bir serin dere

Dikenler içinde sarı gül vardır.

 

     Yukarıdaki şiirde tema olarak “memleket özlemi” ni görmekteyiz. Çünkü şair daha ilk mısrada gurbette olduğunu “Uçun kuşlar, uçun doğduğum yere” diyerek belirtiyor.

 

III. ÜNİTE: SÖZLÜ ANLATIM

 

  1. Konferans

     İlmi veya güncel bir konuda, konunun uzmanı olan kişilerce yapılan açıklayıcı, öğretici konuşmalardır. Konferans, bilim, sanat, edebiyat gibi farklı alanlarda, uzman bir kişinin belli bir konuyu açıklamak veya öğretmek için bir topluluk karşısında yaptığı konuşmadır. Konferansta dil, anlatılan konuya, dinleyicilere göre değişir. Önemli olan, konuşmacının anlaşılır olması, konuyu belirgin yönleriyle vermesi, uzun ve karmaşık cümlelerden kaçınmasıdır.

     Konferans sonunda dinleyiciler soru sorabilir. Bu durumda konuşmacı, sorulara hazırlıklı olmalı, sorulan herhangi bir tartışmaya kapı aralamayacak şekilde cevaplamalıdır. Ancak sorulara ayrılan süre çok uzun olmamalıdır.

     Konferansın özellikleri şunlardır:

  • Hazırlıklı olarak yapılan konuşmalardır, daha çok akademik ortamlarda yapılır.
  • Amaç dinleyicilere bir düşünceyi aşılamak ya da on­ları bir hedefe yönlendirmek değil, belli bir konuda bilgilendirmektir.
  • Konferans veren kişi, hitabet yeteneğinden çok bil­gisini ve düşüncelerini ortaya koymalıdır.
  • İlmi toplantılarda söylenen ve akademik hitabet türüne giren söylevler de konferans sayılır.

 

  1. Açık Oturum

     Geniş kitleleri ilgilendiren bir konunun, konuyla ilgili uzmanlar tarafından bir başkan yönetiminde ve dinleyiciler önünde tartışıldığı konuşmalara denir. Diğer bir ifadeyle güncel bir olay veya toplumu ilgilendiren bir sorunun dinleyiciler önünde bir başkan yönetiminde tartışıldığı konuşmalara açık oturum denir.

     Açık oturum kalabalık bir izleyici önünde gerçekleştirilir. Bir salonda topluluk önünde olabildiği gibi, radyo veya televizyondan da yapılabilir. Konusu önceden belli olan açık oturumda bir başkan ve en fazla altı konuşmacı vardır. Başkan zamanı iyi kullanmalıdır. Bunun için konuşmacılara eşit süreler verir, sorularla konuşmacıların bakış açılarını sınırlandırır veya genişletir. Başkan konuşmacılara soru sorar. Programın sonunda ise önceden not aldığı konuşmaları özetleyerek birbiriyle ilişkilendirir.

     Açık oturumda bir sonuca varma amacı yoktur. Açık oturumun amacı, merak edilen bir konuda dinleyicileri ayrıntılı bir şekilde bilgilendirmektir.

   Açık oturumun özellikleri şunlardır:

  • Bir salonda, televizyon veya radyoda bir dinleyici grubunun önünde veya dinleyiciler olmadan da yapılabilir.
  • Konuşmacı sayısı üç ile beş arasında değişir. Süresi ele alınan konuya göre değişir.
  • Başkan, önce konuşmacıları tanıtır ve onlara sırasıyla söz hakkı verir.
  • Başkanın konu hakkında bilgili olması, konuşmacıla­ra eşit süre vermesi, tarafsız olması, konu dışına çıkılma­sını engellemesi, konuşmacıları sorularıyla yönlendirerek gerektiğinde kısa değerlendirmeler yapabilmesi gerekir.

 

  1. Sempozyum

     Genellikle akademik bir konunun, uzmanları tarafın­dan değişik boyutlarıyla ele alındığı seri konuşmalardır. Belli bir konuda çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen ilmi toplantılara sempozyum denir. Sempozyumda konu, alanında uzman kişilerce farklı yönleriyle ele alınır. Sempozyumlar genellikle ilmi toplantılardır. Bilim, sanat, ekonomi, siyaset vb. gibi bir konuda alanında yetkin kişiler, özel izleyici topluluğuna bildiri sunar.

     Sempozyumdan önce düzenleme kurulu oluşturularak konu belirlenir. Başkan ve konuşmacılar saptanır. Başkan, konuyu dinleyicilere sunar, konu ile ilgili gerekli açıklamaları yapar. Konunun kapsamına göre bir veya birkaç oturumda düzenlenen sempozyum sonunda ortaya konan görüşlerin kısa bir özetini yapar. Sempozyum sonunda bildiriler ve alınan kararlar basılarak kamuoyuna duyurulur.

     Sempozyumu açık oturum ve diğer tartışma türlerinden ayıran özellik, sempozyumda özel davetli dinleyicilerin olması ve yapılan tartışmaların, kararların ilmi değer taşıdığı için basılarak kamuoyuna duyurulmasıdır.

     Sempozyumun özellikleri şunlardır:

  • İlmi ve ciddi bir sohbet havası içinde geçer.
  • Konuşmacılar konuyu kendi uzmanlık alanları açısın­dan ele alır.
  • Amaç konuyu tartışmak değil, olumsuz ve olumlu yönleriyle değerlendirerek gerekli çözümleri üretmektir.
  • Bir başkan tarafından yönetilir.
  • Konuşmacı sayısı üç ile altı arasında değişir.
  • Konuşmacıların konuşma süreleri beş ile yirmi dakika arasındadır.
  • Konunun önemine göre birkaç oturumda, ayrı ayrı salonlarda, birkaç gün boyunca sürebilir.

 

  1. Forum

     Panelin devamında yapılan, dinleyicilerin de tartış­maya katıldığı konuşmalardır. Forum, aslında başlı başına bir tartışma türü değildir, toplu tartışmaların önemli bir bölümüdür. Foruma panelin devamı da denebilir. Çünkü panel sonunda dinleyiciler, konuşmacılara sorular sorabilir. Bu sorularla tartışma, konuşmacılardan dinleyicilere de geçebilir. İşte tartışmanın dinleyicilere de geçtiği bu tür tartışmalara forum denir. Forum da diğer tartışma türleri gibi bir başkan tarafından yönetilir. Forum sayesinde dinleyiciler konu üzerinde daha aktif düşünme olanağı bulur.

     Forumu panel ve açık oturumdan ayıran özellik, konuşmaların sonunda dinleyicilerin de tartışmaya katılıp düşüncelerini anlatabilmeleridir.

     Forumun özellikleri şunlardır:

  • Forum, bir sorun üzerinde bütün ilgililerin görüşlerini öğrenmek için yapılan bir toplantı türüdür.
  • Forumda konuşmaların yanında dinleyiciler tartışmaya katılıp fikirlerini açıklayabilirler.
  • Formun en belirgin özelliği sosyal bir sorunun geniş kitleler önünde bütün ayrıntılarıyla tartışılması ve dinleyicilerin de bu tartışmanın içinde aktif olarak yer almalarıdır.
  • Başkanın tartışma konusunu çok iyi bilmesi, konuşmacı ve dinleyicileri iyi tanıması, olay ve konuşmacıları kısa sürede doğru bir şekilde algılaması, farklı düşünceler arasında ilişkiler kurabilecek kültür, anlayış ve yeteneğine sahip olması çok önemlidir. Ayrıca konuşmanın akışını yönlendirebilecek bir hoşgörü ve otoriteyi de ustalıkla kullanması gerekmektedir.
  • Forumda konuşmacılara hem soru sormak hem de açıklamalarda bulunmak üzere dinleyicilere söz hakkı verileceği belirtilir. Konuşmaların, açıklamaların ve soruların forumun konusu etrafında birleşmesi gerektiği vurgulanır.
  • Forumda konuşulacak konu, toplantıyı düzenleyen biri tarafından açıklanır. Katılanlardan isteyenler söz alarak konuşur.

 

  1. Münazara

İki zıt fikrin, iki ayrı grup arasında bir hakem kurulu (jüri) önünde tartışıldığı konuşmalardır. Daha çok, okullarda uygulanan bir tartışma çeşididir. Aytışma da denir. Konuşma kurallarına uygun bir şekilde gerçekleştirilen münazarada bir tez ve bir de antitez vardır. Münazarada birer cümle ile ifade edilen düşünce, bir hakem kurulu (jüri) önünde, en az iki grup arasında tartışılır. Her grubun bir başkanı vardır, başkanlar grubun sözcüsü durumundadır.

     Münazarada amaç, öğrencilerin dersin dışında başka kitapları okumasını ve incelemesini sağlamak, onların konuşma becerilerini geliştirmek, düşünceler arasında bağ kurabilmek, düşüncelerini kusursuz bir şekilde dile getirmektir. Böylece münazara sayesinde öğrencilerin konuşma yeteneği gelişir, yorum becerileri artar. Böylece öğrenciler, farklı konular üzerinde fikir üretme, kendi fikrini savunma kabiliyeti kazanırlar.

     Münazara, tartışmadan yarışma havasında gerçekleştirilmesi bakımından farklılık gösterir. Çünkü tartışmalarda yarışma havası yoktur ama münazaralarda vardır. Çünkü münazarada hakem kurulu (jüri) tarafından birinci olan grup seçilecektir.

     Münazaranın özellikleri şunlardır:

  • Savunulan düşünceyi kanıtlama ve tartışmadan ga­lip çıkma amacı güdülür.
  • Konuşmacı sayısı bir ile dört arasında değişebilir, gruplar sözcülerini veya başkanlarını önceden belirler.
  • Konuşmalar yapıldıktan sonra jüri, konuşmacıların hazırlıklarını, savunmalarını ve konuşma becerilerini dik­kate alarak bir değerlendirme yapar ve yarışmanın gali­bini belirler.
  • Genellikle okul ortamlarında yapılan tartışmalardır.

     Münazaraların gerçeği belirtebilmesi, sorunlara uygun, geçerli çözüm yollarına ulaşabilmesi için tartışanların bazı kurallara uygun davranmaları gerekir:

  • Gerçeği, uygun ve yararlı olanı bulmaya çalışmak.
  • Toplantılara sorunların çözümü için öneriler hazırlayarak gelmek.
  • Günlük hayatta karşılaşılan tartışmalı sorunlar üzerinde, konuyu iyice kavrayıp sonuçlarını görerek konuşmak.
  • Tartışma konusu dışına çıkmamak.
  • Düşünceleri anlaşılır, açık ve kısa söylemek.
  • Söylenmiş düşünceleri, daha önceden verilmiş örnekleri tekrarlamamak.
  • Karşıt görüşleri birleştirmeye çalışmak.
  • Münazarayı benlik, kişisel üstünlük sorunu yapmamak.
  • Toplantılarda başkanlığın uyarılarına karşı gelmemek.
  • Aynı konuda üst üste söz almaya çalışmamak.
  • Konuşmayı ilgiyle dinlemek.
  • Kendimizi övmemek, başkalarını yermemek.
  • Ortaya çıkan sonucu hoşgörüyle karşılamak.

     Münazaralarda seçilen konu önemli ve tartışmaya değer olmalıdır. Seçilen konu düşünmeye yol açmalı, tartışmalara uygun olmalı ve istenilen zamana sığabilmelidir.

 

  1. ÜNİTE: İLMİ (BİLİMSEL) YAZILAR
  2. İlmî (Bilimsel) Yazılar

     Bir buluşu veya araştırmayı toplumla paylaşmak amacıyla yazılan yazılardır. İlmi bir yazının en önemli özelliği açık ve kesin olmasıdır. Bu metinler, alanlarında gerekli donanımlara sahip kişiler tarafından kısa, öz ve hemen anlaşılır bir nitelikte yazılır.

 

     İlmi metinlerin deneme, fıkra, makale gibi öğretici yazılara göre daha ciddi bir üslubu vardır. Dergi ve gazetede yer alan bu türlerde ise okuyucuyla sohbet edermişçesine bir üslup kullanılır. İlmi metinler, ciddiyet taşır. Deneme, fıkra ve makale gibi türlerin yazılış amacı bilgi vermektir. Ancak okuyucuyu düşündürmek bir adım öne çıkar. İlmi metinlerde ise amaç, açık ve kesin bir şekilde bilgi vermektir. Bu kesinlik bakımından İlmi yazılar makaleye yaklaşır. Çünkü makalelerde de belgelendirme ve kesinlik vardır.

     Bir yazar, düşüncelerini edebi metin şeklinde ortaya koyarken bir düşünür ise felsefi metin yazmayı tercih eder. Bir ilim adamı ise ilmi yazılar yazar. Felsefi ve ilmi metinler öğretici metinler grubuna girer. Bunların amaçları bilgi vermektir. Edebi metinler ise yoruma açıktır. Bir şeyler öğretme maksadı gütmez. İlmi metinlerde ise anlam herkes için aynıdır.

     İlmi yazılarda, araştırılan konuyla ilgili yapılmış daha önceki çalışmalardan yararlanılır. Daha önce bu konu üzerinde çalışan kişinin adını ve eserinin adını belirtmek, ilmi etiğin gereğidir. Aksi halde yazılanlar intihal (çalıntı) olarak değerlendirilir.

 

İlmi yazıların türleri:

1.İlmi makaleler

2.Tarama ve değerlendirme makaleleri

3.Konferans raporları

4.Toplantı özetleri

 

İlmi Yazıların Bölümleri

1.Başlık

2.Özet

3.Giriş

4.Asıl metin

5.Sonuç ve tartışma

 

  1. Başlık

 

İlmi yazılarda başlık çok önemlidir. Metnin başlığı, içeriği verebilecek en az sözcükten oluşmalıdır. Uygun başlık konulamamış bir ilmi metin okuyucunun dikkatini çekemez. Çünkü başlık; metnin etiketi durumundadır.

 

  1. Özet

 

İlmi yazıların özet bölümlerinde, metnin tamamında anlatılanların küçültülerek bir paragraf haline getirilmiş biçimi yer alır. Bu özet metnin içeriğini tam anlamıyla ifade edebilecek özellikte olmalıdır. Ayrıca özet kısmında, araştırmanın amaçları, araştırma yöntemleri, araştırma bulguları, sonuçları ve bu sonuçların önemi üzerinde durulur.

 

  1. Giriş

 

İlmi makalelerin giriş bölümü nasıl yazılmalıdır?

 

1.Makalede ifade edilenlerin kolay ve doğru anlaşılmasına yarayacak temel bilgiler verilmelidir. Yazıda geçen her türlü terim ve kısaltmanın ne anlama geldiği açıklanmalıdır.

2.Çalışmanın gerekliliği ortaya konur.

3.Makalede işlenen konunun daha önceki yayınlarda nasıl ele alındığı anlatılır.

4.Makaleye konu olan araştırmada nasıl bir yöntem izlendiği ve bu yöntemin seçiliş sebebi ortaya konur.

5.Araştırmada ana bulgular dile getirilir ve sonuçları belirtilir.

 

  1. Asıl Metin

 

İlmi yazıların malzeme ve yöntemler kısmında yazarın neyi, niçin ve nasıl kullandığını okuyucuya açıklaması gerekir. Yazar böylece kendisinden sonra başka bir uzman kişinin aynı çalışmayı tekrar etmesini sağlar.

 

  1. Sonuç ve Tartışma

 

İlmi makalelerin tartışma ve sonuç bölümlerinde araştırma sonucu elde edilen bulgular açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya konur, tartışılıp genelleştirilir, başka çalışmalarla ilişkilendirilir. Ayrıca yapılan çalışmanın günlük hayattaki yeri ve önemi üzerinde durulur.

 

Dipnot Koyma

 

Yazıda geçen herhangi bir söz ya da sözcükle ilgili olarak sayfa altına konan aydınlatıcı veya kaynak belirten açıklamaya dipnot denir. Dipnot koyarken şu noktalara dikkat edilir:

  • Yazıda dipnot gereken cümlenin sonuna, parantez içinde kaçıncı dipnot olduğunu gösteren numara konur. Sonra aynı sayfanın sonuna çekilen dipnot çizgisinin altına dipnot numarası yazılarak kaynağın adı belirtilir veya açıklama yapılır. Dipnot, bazı yazılarda, parantez içinde yıldız işaretiyle de gösterilir.
  • Dipnot, bir kaynak eserse, yazarın adı, kitabın ya da yazının başlığı, varsa cilt numarası, basımevinin adı, kitabın basıldığı yer, basım tarihi ve sayfa numarası yazılır.

 

Örnek: (1) Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 21. Baskı, İstanbul 1997

  • Aynı kaynak tekrar verilirse ve araya başka yayın girmemişse, “adı geçen eser” ifadesinin kısaltması olan (a.g.e.) yazılır ve hangi sayfadan yararlanılmışsa, o belirtilir.
  • Kaynak bir dergi ise, yazarın adı ve soyadı yazıldıktan sonra, yararlanılan yazının başlığı tırnak içine alınır, daha sonra derginin adı, cilt, sayı, basım tarihi ve sayfa numarası gösterilir.

 

Örnek: (5) Kemal Eraslan, “Çağatay Edebiyatı”, Türkoloji Dergisi, c. XI., sy. 4 (1967) s. 487-493

  • Dipnota konu olan eserde birden fazla yazar adı varsa, hepsi arka arkaya yazılır. Eğer yazar adı üçten fazlaysa, ilk sıradaki yazarın adı belirtilir ve arkasından “ve diğerleri” sözü eklenir.

 

Örnek: İzzettin Önder ve Diğerleri, Türkiye’de Kamu Maliyesi, Türk Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1933, s. 12

  • Dipnotta konu olan eser çeviriyse sırasıyla yazar adı, eser adı, çevirmen adı, yayınlayan yayın evinin adı, numarası, basıldığı yer ve yıl ile sayfa belirtilir.

 

Örnek: Peter F. Drucker, Değişim Çağı Yönetimi, Çev. Zülfü Dicleli, Türk Henkel Dergisi Yayınları, No:4, İstanbul 1995, s. 25

 

Bu alıntılarda faydalanılan eser ve yazar isimleri sonda “kaynakça” bölümünde yazarların soyadlarına göre alfabetik sıralanarak verilir.

 

İlmi Yazıların Özellikleri

  • İlmi yazılarda dil “göndergesel işlev”de kullanılır.
  • Bir üniversitenin ne kadar çok ilmi makalesi yayımlanırsa itibarı da o derece artar. Hem ülkenin hem de üniversitenin ismi duyulur.
  • Bu metinler “başlık, özet, giriş, asıl metin, sonuç ve tartışma” bölümlerinden oluşur.
  • Alanında uzman kişilerce kaleme alınır.
  • İlmi metinlerde nesnel bir anlatım benimsenir.Kişisel düşünceler ve yorumlar anlatıma katılmaz.
  • Ortaya konan nesnel görüşler ise sağlam kaynaklara dayandırılır ve bu kaynaklar yazının sonunda belirtilir.
  • İlmi metinlerde açık, anlaşılır bir dil kullanılır.
  • Dilin göndergesel işlevi öne çıkar.
  • Terimlere çokça yer verilir.
  • Bu metinler çok anlamlılığa kapalıdır.

İlmi Yazılarla Makalenin Benzerlik ve Farkları

  • Her iki türde de anlatılanların kanıtlanması gerekir.
  • Her iki tür de kurallı cümlelerle kurulurlar.
  • İki türde de amaç okuyucuyu bilgilendirmektir.
  • İlmi yazılar makaleye göre daha geniş bir araştırmaya dayanırlar.
  • İlmi yazıların okuyucusunun belli bir birikime sahip olması gerekir. Ancak makale her kesime hitap edebilir.

 

İlmi Yazılarla İlgili Terimler

Bibliyografya: Kaynakça

Kaynakça: Belli bir konu, yer veya dönemle ilgili yayınları kapsayan veya en iyilerini seçen eser

Dokümantasyon: Belge bilimi. Bir konu hakkındaki bilgilerin toplanması, analiz edilmesi, saklanması ve duyurulması

Dipnot: Sayfa içinde geçen herhangi bir düşünce veya bilgi ile ilgili olarak sayfa altına konulan açıklama

İndeks: Bir kitabın veya derginin kişi, konu, yer adı vb. bakımından içindekileri yer numarasıyla belirten ve eserin arkasında yer alan alfabetik liste, dizin, fihrist

Powered by OrdaSoft!