I. ÜNİTE: SUNUM, TARTIŞMA, PANEL
      1.    Sunum
     Bir konunun, bir bildirinin, bir araştırma sonucunun dinleyicilere aktarılmasına sunum denir. Sunumda bir çalışma sonucunu açıklama, anket çalışmalarını ifade etme, bilgileri yenileme ve pekiştirme söz konusudur.
     Birkaç kişiye veya bir salondaki kalabalığa yapılan sunumun amaçları arasında bilgi vermek, bilgileri yenilemek, bir araştırma veya anket çalışmasının sonuçlarını açıklamak, bilimsel bir araştırmaya katkıda bulunmak sayılabilir.
     Sunumdan Önce Yapılacaklar:  Sunumdan önce, sunusu gerçekleştirilecek konu belirlenmelidir. Bu, bir şirkette müşteri profili, hedefler, kâr ve zararlarla ilgili bilgilendirme olabilir. Konu, toplumun ilgisini çekecek nitelikte olmalıdır. Sunumu yapacak kişi, konuya hâkim olmalı, farklı kaynaklardan hareketle sunumunu hazırlamalı, gereksiz ayrıntılardan ve tartışmalardan uzak durmalıdır. Slaytlara yazdığı cümlelerin kısa ve anlaşılır olmasına dikkat etmelidir. Bunun yanında kişi, sunumdan önce sunumu yapacağı yeri görmeli, orada prova yapmalı, sunum sırasında kullanacağı slayt makinesi, bilgisayar, ses sistemleri, CD gibi araç gereçleri kontrol etmelidir.
     Sunumda Dikkat Edilmesi Gerekenler: Sunumu yapacak kişi, bütün hazırlıklarını yaptıktan, dinleyiciler salona geldikten sonra programa başlar. Öncelikle kendisini kısaca tanıtır. Konu hakkında bilgi verir. Sunumunu gerçekleştirirken dili güzel kullanmaya özen gösterir. Ses tonuna, vurgulara, jest ve mimiklerine dikkat eder. Sadece sözlü olarak değil vücut diliyle de dinleyicilerle iletişim kurmaya çalışır. Bütün bunların yanında sunum yapan kişi, sunumunda ciddi, ağır başlı ve derli toplu bir görünüm sergilemeye özen göstermelidir. Sunum sırasında gösterdiği slaytlarla açıklamaları eş zamanlı götürmelidir.
Sunumdan Sonra Yapılacaklar: Sunumun başarıyla gerçekleştiren kişi, sunum sonrasında dinleyicilerin konuyla ilgili olarak kendisine soru sormasına fırsat tanımalıdır. Dinleyicilerin sorularına açık, net ve doyurucu cevaplar vermeli, cevap verirken dinleyicilerle tartışmaya girmekten kaçınmalıdır.
     Sunumda Kullanılacak Malzemeler:Etkili bir sunum, gücünü, konu kadar sunumda kullanılan teknik malzemelerden alır. Bu açıdan sunum yapılırken teknik araç gereçten mutlaka yararlanılmalıdır. Çünkü yazı tahtası, çok yapraklı pano, CD, disket, bilgisayar, projeksiyon cihazı, slayt makineleri, mikrofon gibi teknik araçlar ve görsellik konunun anlatılmasında ve anlaşılmasında çok etkilidir. Bu araç ve gereçler;
•Konuşmaya olan ilgiyi artırır.
•Dinleyicilerin, verilen bilgileri daha iyi algılamalarını sağlar.
•Sunumu yapana, anlatımda zaman kazandırır.
•Sunumdaki monotonluğu kırarak programa renklilik katar.
•Sunum için slayt hazırlanırken şunlara dikkat edilmelidir.
•Başlık slaytı hazırlanmalıdır.
•Slaytlarda kısa ve öz anlatım tercih edilmelidir.
•Aynı yazı karakteri kullanılmalıdır.
•Gerektiğinde şekil, resim, grafik vs. kullanılmalıdır.
      2.    Tartışma
     Farklı görüşlerde kişilerin bir araya gelerek bir konuyu çözümlemek, kendi görüşlerini açıklamak ve kanıtlamak, karşı tarafın zayıf yanlarını ortaya koymak için yaptıkları konuşmalara tartışma denir. Sözlü anlatım türlerinden olan tartışmanın kendine özgü bir yapısı vardır.
     Tartışma her konuda yapılabilir. Bir kitap, bir makale, bir film, bir tiyatro oyunu, bir siyasi düşünce veya toplumu yakından ilgilendiren bir sorun tartışma konusu olabilir. Bu açıdan tartışmada konu önceden belirlenir. Bu konunun tartışmaya ve konuşmaya değer niteliklerinin olması gerekir. Çünkü tartışmada amaç, gerçeğe ulaşmaya çalışmak ve gerçekleri ortaya çıkarmaktır.
Tartışmanın Aşamaları: Tartışmada önce konu belirlenir. Konunun tartışılacağı mekân düzenlenir, araç gereçler belirlenir. Tartışma sonunda konuyla ilgili genel bir değerlendirme yapılarak tartışma özetlenir. Tartışılan konu, hem olumlu hem olumsuz taraflarıyla ele alınır. Ancak tartışmada duygusallığın yeri yoktur. Çünkü konu, duygulara göre değil, bilgi, belge ve kanıtlara dayanılarak yapılır. Tartışmada konuşmacılar sabırla dinlenmeli, görüşler hoşgörüyle karşılanmalıdır.
     Tartışmada Başkanın Görevleri: Tartışmada bir başkan ve konuşmacılar vardır. Başkan konu hakkında özet bilgiler verir, konuyu dinleyicilere tanıtır. Konunun özelliklerini verirken tartışmanın ilkelerini ve sınırlarını da hatırlatır. Sorularla tartışmacıları yönlendirir. Başkan, konuşmacılara konuşabilecekleri rahat bir ortam hazırlamakla, konuşmacıların konu dışına çıkmasını engellemekle, kısır ve yaralayıcı tartışmaları önlemekle sorumludur. Ayrıca başkan, konuşmacılara karşı tarafsız davranmalı, program sonunda bütün görüşleri toplayarak bir sonuca ulaşmalıdır.
     Tartışmada ön yargılardan kaçınılmalı, konuşanların sözü kesilmemelidir. Bağırmaktan kaçınılmalı, tartışma kişiselleştirilmemelidir. Konu dışına çıkılmamalı, örnekler düşünceleri destekleyici nitelikte olmalıdır.
     Tartışmaların belli bir topluluk karşısında yapılanlarına topluma açık tartışma denir. Dinleyiciler karşısında yapılan bu tartışmalarda amaç kamuoyu oluşturmak, karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak, dinleyicilerin bilgi ve görgülerine göre konuşulanlardan sonuçlar çıkarmasını sağlamaktır.
     Belli bir topluluk karşısında yapılan tartışmalar kendine özgü niteliklerine göre isimlendirilir. Bunlar münazara, açık oturum, panel, sempozyum (bilgi şöleni) ve forumdur.
      3.    Panel
     Toplumsal bir konunun bir karara varılmaktan çok çeşitli yönlerden aydınlatılması için dinleyiciler önünde uzmanlar tarafından bir sohbet havası içinde tartışılma­sıdır. Bir konunun dinleyiciler önünde sohbet havası içinde birkaç kişi tarafından tartışıldığı konuşmalara panel denir.
     Bir başkan ve konuşmacılardan oluşan panelde başkan ve konuşmacılar bir masa etrafında toplanır. Başkan, konuşmacıların hangi sırayla ne kadar süre konuşacağını belirler. Panelde amaç; sonuca varmak değil, konuyla ilgili farklı düşünceleri ve eğilimleri ortaya çıkarmaktır. Bunun için konuşmacılar, konunun farklı yönlerini, değişik boyutlarını ortaya koyar. Panel sonunda başkan, konuşmaları kendi düşüncelerini de katarak özetler.
     Panelde açık oturumda olduğu gibi, konu bir sonuca bağlanmaz. Konunun kanıtlanma amacı güdülmez. Açık oturumdan farklı olarak konuşmaların bitiminde konuşmacılar birbirine soru sorabilecekleri gibi, dinleyiciler de konuşmacılara soru sorabilir.
     Panelin özellikleri şunlardır:
•Bir başkan gözetiminde yapılır.
•Konuşmacı sayısı üç ile altı arasında değişebilir.
•Panelin sonunda dinleyiciler konuşmacılara soru sorabilir.
•Tartışmaya dinleyiciler de katılırsa “panel”, “forum”a dönüşür.
II. ÜNİTE: ANLATIM VE ÖZELLİKLERİ
      1.    Anlatıma Hazırlık
     Kişinin iletmek istediklerini belli bir dilin kuralları içinde sözlü ya da yazılı olarak dışa vurmasına anlatım denir. Anlatımda zihinde tasarlananların dile dönüştürülmesi söz konusudur. Anlatım iki şekilde gerçekleşir: Sözlü anlatım ve yazılı anlatım.
     Sözlü anlatım, duygu ve düşüncelerin sözle yani konuşma yoluyla anlatılmasıdır. Sözlü anlatımda konuşan ve dinleyen veya dinleyenler vardır. Yazılı anlatım, duygu ve düşüncelerin, olay veya durumların belli bir planla anlatılmasıdır. Sözlü anlatım anlıktır, geçicidir. Yazılı anlatım metne dayalı olduğundan kalıcıdır. Bu anlatımda yazan ve yazılanları okuyanlar vardır. Yazılı anlatımda başarılı olmak için her şeyden önce sözcüklerin doğru ve yerinde kullanılması gerekir. Kapalı anlatımdan uzak durulmalı, sade bir anlatım kullanılmalıdır. Ayrıca yazılı anlatımda konu, bir plan dâhilinde anlatılmalı, yazı hem doyurucu hem inandırıcı olmalıdır.
     Duygu veya düşünceler ister sözlü ister yazılı olarak ortaya konsun bir hazırlık gerektirir. Bu hazırlık süreci, birbirine bağlı farklı aşamaları içerir. Bunlar konuyu seçmek, amaç belirlemek, bilgi toplamak, sentez yapmak, anlatım yöntemini belirlemek, bütünlük oluşturmak, dipnot koymak ve kaynakça hazırlamaktır.
     Konuyu Seçme: Konu, yazının temelini oluşturur. Çünkü yazar, duygu ve düşüncelerini bir durum, olay, olgu veya sorundan yola çıkarak işler. Bu açıdan yazara, düşüncelerini iletme olanağı veren temel öğe, konudur. Konu geniştir, her konuda yazı kaleme alınabilir. Konu işlenirken yazarın, konu hakkında bilgi sahibi olması önemlidir. Bunun yanında yazar, konusunu seçerken okurun ilgisini de dikkate almalıdır. Hakkında yeterli bilgi sahibi olunmayan konularda yazmak, yazının etkisini azaltabilir.
Amaç Belirleme: Amaç, yazarın yazısını yazma nedenidir. Yazarın konudan hareketle okura iletmek istediği temel düşünce, yazının amacıdır. İleti, yazının belkemiğidir. Yazı, onu açıklayan, tamamlayan ve ona hizmet eden düşüncelerle desteklenerek geliştirilir. Yazarın neyi, nasıl ve niçin anlatacağını belirlemesi, ona düşüncelerini daha planlı olarak verme kolaylığı sağlayacaktır. Bu, yazıdaki dağınıklığın önüne geçecek, yazarın okura daha yararlı olmasını sağlayacaktır.
Bilgi Toplama: Konuyu ve amacını belirleyen yazar, kendisi için gerekli olan bilgileri kendi düşünce birikiminden ve deneyimlerinden elde edecektir. Ancak bunlar her zaman yeterli olmaz. Düşünsel bir metin geliştirilirken yazar, kendi dışındaki bilgi kaynaklarına da ulaşmalıdır. Şimdi yazarın, araştırma yoluyla ulaşacağı bilgi kaynakları üzerinde duralım. Bu kaynaklar gözlem, kaynak araştırması, okuma, özet çıkarma, not alma ve alıntı yapmadır.
     Bir yazı ya da eseri yazmaya başlamadan önce konusuyla ilgili gerekli bilgi, deney, inceleme ve araştırma yapmaya gözlem denir.
     Yazarın kaleme alacağı konu ile ilgili farklı kaynaklardan yararlanmasına kaynak araştırmasıdenir. Kaynak araştırması konuyu kapsamlı bir şekilde öğrenmek için gereklidir. Yazar, işleyeceği konuyla ilgili bilgileri gazete, dergi, ansiklopedi gibi kaynaklardan okuma yoluyla elde eder. Okuma en önemli bilgi kazanma ve bilgileri genişletme yoludur.
     Yazılı bir metni, özünü bozmadan, kısa cümlelerle, ana çizgileriyle yeniden yazmaya özet çıkarma denir. Özette metnin iyi okunması, konu ve iletinin saptanması gerekir. Özetle ayrıntılara yer verilmez.
     Bir metinde, bir konuşmada iletilenleri maddeler hâlinde, ana çizgileriyle belirlemeye not alma denir. Not alma yazı veya konuşmayı iyi anlamayı gerektirir.
     Bir metin oluşturulurken başka bir yazarın yazısından ya da kitabından alınmış parçaya (iktibas) alıntı denir. Alıntıda amaç, yazarın kendi düşüncelerini alanında uzman başka kişilerin düşüncelerinden hareketle daha belirgin hâle getirmek ve kanıtlamaktır. Alıntılar tırnak içinde aktarılır.
Sentez Yapma: Parçaları bir araya getirip bir bütün olarak birleştirmeye sentez denir. Sentez yazılı bir metinde elde edilen bilgilerin bir elemeden geçirilmesiyle gerçekleştirilir. Tezler ve karşı tezler (antitezler) değerlendirilir. Bu sayede mevut bilgilerden yeni sonuçlara ulaşılabilir.
     Anlatım Yöntemi Belirleme: Bir duygu, düşünce veya konuyu söz veya yazıyla bildirmeye anlatım denir. Duygu ve düşünceler farklı anlatım yöntemleriyle dile getirilebilir. Bunun için yazarın, anlatacağı konuya göre bir yöntem belirlemesi gerekir. Çünkü bilimsel bir konu ile bir olay aynı şekilde anlatılmaz. Yazar bazen açıklama yöntemine, bazen kanıtlama yöntemine, bazen öyküleme yöntemine, bazen betimleme yöntemine başvurur. Yer yer konu ve amaca uygun olarak örneklendirmelere, karşılaştırmalara, tanımlamalara, sayısal verilere başvurur. Böylece düşüncelerini kanıtlarken, betimleme yaparken veya bir olaydan söz ederken farklı anlatım yöntemleri kullanmış olur. Bu, hem anlatımı düzenler hem anlatılanların etkileyici olmasını sağlar.
     Bütünlük Oluşturma: Bir metinde anlatılan konu kadar anlatılanların iyi bir planla ortaya konması da önemlidir. Yazı veya konuşmadaki bütünlük, konunun anlaşılırlığını ve akılda kalmasını kolaylaştıracaktır.
Dipnot Koyma: Yazarın metinde geçen kimi bilgilerle ilgili sayfa altına veya çalışmanın sonuna konulan açıklama veya kaynak bilgisine dipnot denir. Dipnot sayesinde alıntıların aktarıldığı kaynak belirtilir. Dipnotlar, o konuda yazmak isteyenlere başvuru kolaylığı sağlar.
     Kaynakça Hazırlama: Yazı ya da eserin hazırlanma sürecinde yararlanılan kaynakların verildiği listeye kaynakça (bibliyografya) denir. Bu listede yararlanılan kaynakların yayınevi, yazarı, adı, yayımlandığı tarih gibi bilgilere yer verilir: MÜFTÜOĞLU, Ahmet Hikmet  (1920), Çağlayanlar: Bilge Oğuz Yay.
2.    Anlatımda Tema ve Konu
KONU
     Bir metinde üzerinde söz söylenen, yazı yazılan duygu, düşünce, olay veya durumlara konu denir. Konu bir yazının temelini oluşturur. Bu açıdan her şey yazının konusu olabilir. Çünkü hangi duygu, düşünce, olay veya olguyu anlatırsa anlatsın her yazının bir konusu vardır. Yazar, konudan hareketle okura vermek istediği mesajı ele alır. Dolayısıyla konu, yazarın esas anlatmak istediği düşünceyi (ana düşünce) vermek için yararlandığı bir araçtır.
Konu Türleri:
     Yukarıda konunun çok geniş olduğunu, her şeyin konunun sınırlan içinde değerlendirilebileceğini söylemiştik. Tam bir sınıflandırma olmasa da konuları somut ve soyut konular, bireysel ve toplumsal konular, ulusal ve evrensel konular, bilim, sanat ve kültürle ilgili konular diye sınıflayabiliriz.
     Dış dünyayı görme, işitme, koklama gibi duyularımız aracılığı ile algılarız. İşte bu duyularımızla algılayabildiğimiz konular somut, algılayamadığımız konularsa soyuttur. “Çevre kirliliği, okuma oranları, ülkemizde çiftçilik” gibi konular somut; “sevgi, özlem, gurbet” gibi konular soyuttur.
     Yazarın işlediği konu, bir kişiyi ilgilendirebildiği gibi toplumu veya toplumun çoğunluğunu ilgilendirebilir. “Matematiğin zayıf olması, yükseklik korkusu” bireysel bir durumdur. Ancak “plansız şehirleşme, eğitim sorunları” vb. konular toplumu ilgilendirir. Bunun yanında bir ulusu veya bütün insanlığı ilgilendiren konular da bir yazıda ele alınabilir. “Türk dilinin gelişimi” Türk ulusunu ilgilendiren bir konudur. Ancak “çevre kirliliği” insanlığın ortak sorunudur. Dolayısıyla birincisi ulusal, ikincisi evrensel bir konudur.
Konuyu Sınırlandırma:
     Bir metin oluşturmak için önce konuyu belirlemek gerekir. Konu belirlendikten sonra ana çizgileriyle sınırlandırılmalıdır. Konunun sınırlandırılması o konuyu dağınıklıktan, belirsizlikten kurtarır. Yazının başarısını artırır, söylenen sözlerin, ortaya konan düşüncelerin daha derli toplu verilmesine olanak sağlar. Böylece konu dışına çıkmalar, konuyu gereksiz yere uzatmalar da ortadan kalkmış olur.
     Yazar, konuyu içerdiği düşünceye göre sınırlandırabilir. Okur kitlesinin özelliklerine göre sınırlandırabilir. Yine yazının türüne, yazıda kullanacağı anlatım yoluna göre de sınırlandırabilir. Örneğin bir yazının konusunun “roman” olduğunu düşünelim. Bu çok geniş bir konudur. Yazar bu konuyu “Türk romanı”, “Türk romanında Batılılaşma”, “Türk romanında etkilenilen akımlar,” “Halit Ziya nın Türk romanındaki yeri” şeklinde sınırlandırabilir. Konu, işlenen düşünce bakımından olduğu kadar bakış açısı, işlenen duygular, zaman hatta kişiler bakımından da sınırlandırılabilir.
Konu Seçilirken Dikkat Edilmesi Gerekenler
     Yazarın üzerine söz söylediği varlık veya kavramlar konuyu oluşturur. Konuyu seçerken bazı özelliklere dikkat edilmesi gerekir. Bunun için önce hakkında bilgi sahibi olunan bir konu seçilmelidir ve bu konuyla ilgili malzemeler toplanmalıdır. Konu, yazının kapsamına göre sınırlandırılmalıdır. Bunun yanında konuya uygun bir anlatım belirlenmelidir. Son olarak da konudan hareketle verilmek istenen ana düşünce ortaya konmalıdır.
Konunun Bakış Açısını Belirleme
     Bir konuyu anlatmak kadar o konunun bakış açısını belirlemek de önemlidir. Çünkü bakış açısı sınırlandırılan yazılar, okur üzerinde istenen etkiyi uyandırır. Yoksa bakış açısındaki belirsizlik, yazıyı başarısız hâle getirebilir. Konu, farklı bakış açılarıyla ele alınabilir. Bunlar somut bakış açısı, soyut bakış açısı ve öznel bakış açısı olmak üzere temelde üçe ayrılır. Somut bakış açısında konu, beş duyudan hareketle işlenir. Bu bakış açısında işlenenleri somutlaştırma söz konusudur. Böylece yazar, anlatılanların daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır.
     Soyut bakış açısında konu, zihinsel yönden ele alınır. Bu bakış açısında yazar, mantıksal yollara başvurur, akıl ve mantığa dayalı açıklamalar yapar. Öznel bakış açısında kişisel değerlendirmeler ağır basar. Yazarın olay ve olgulara bakışında kişisel düşünceleri, kendi beğenileri hâkimdir. Bilimsel yazılar, ansiklopediler, ders kitapları somut; öykü, roman, deneme gibi yazı türleri soyut ve öznel bakış açısıyla yazılabilir.
TEMA
     Konuyu oluşturan öğelerden yararlanılarak okura aktarılmaya çalışılan temel duygu veya anlamlara tema denir. Bir sanat eserine, bir metne hâkim olan, o eserde işlenen görüşe de tema denir.
     Tema ile konu birbiriyle karıştırılmaktadır. Tema, bir yazıda işlenen esas görüş veya ana düşüncedir. Konu ise bir yazıda temanın sınırlandırılması, daha somut hâle getirilmesidir. Öyleyse bir metin veya yazıda tema genel, konu ise temaya göre daha özeldir. Tema soyut bir düşünce, konu ise bu soyut düşüncenin daraltılarak somut hâle getirilmesidir. Örneğin “sevgi, ölüm, ayrılık…” birer temadır. Bu somut kavram ya da düşünceler metinde somutlaştırıldığında konuyu oluşturur, konu hâline gelir. Örneğin “Sevginin toplum yaşamındaki yeri, ölüm duygusunun Türk şiirindeki yansımaları” birer konudur.
Başlık
     Bir yazının adına başlık denir. Bir yazıya başlık konabildiği gibi, bir paragrafa da konabilir. Bir yazının başlığı gelişigüzel konmaz. Başlık, yazıyla ilgili ve mümkün olduğu kadar temayı çarpıcı bir ifadeyle anlatan bir ibare olmalıdır. Başlık, parçada anlatılanları kapsayıcı nitelik taşımalıdır. Başlık, konunun dışına çıkmamalı, konuyu tam olarak içine almalıdır. Konunun özeti niteliğindeki başlık, iki ya da üç sözcükten oluşmalıdır. Başlık konudan hareketle bulunduğundan öncelikle paragrafın konusunun yani paragrafta anlatılanların belirlenmesi gerekir. Başlık bir kelime, kelime grubu veya cümle olabilir.
     Ana Düşünce
     Metinden hareketle okura verilmek istenen temel düşünceye ana düşünce denir. Ana düşünce, yazıda açıklanacak olan temel yargıdır. O metnin yazılış amacıdır. Konu genel, ana düşünce ise özeldir. Yazar bir konudan söz eder ama onun bu konudan söz etmesinin temelinde o konuyla ilgili bir ana düşünceye ulaşmak, okura bu düşünceyi ulaştırmak amacı vardır. Çünkü yazar, konudan hareketle ana düşünceye ulaşır. Ana düşünce, konudan hareketle vurgulanmak istenen düşünce olduğundan bu düşünceyi bulmak için Bu parçada asıl anlatılmak istenen nedir?” sorusunu sormalıyız. Bu soru, parçadaki ana düşüncenin bulunmasını kolaylaştıracaktır.
      3.    Anlatımda Sınırlandırma
     İyi bir iletişim, gönderici ile alıcı arasındaki ilişkiye bağlıdır. Bu iletişimde iletinin, kanalın, dönütün, bağlamın payı vardır. Bunun yanında iletişimde başarı, iletinin yani konunun seçilmesi, sınırlandırılması ve somutlaştırmasına bağlıdır.
     Yazar, önce konuyu yani neyi anlatacağını belirlemelidir. Bu, kişisel, toplumsal, bilimsel, evrensel bir konu olabilir. Konuyu seçtikten sonra sınırlandırmalıdır. Yazarın konuyu sınırlandırması, konunun iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Çünkü kapsamı belirlenmemiş bir yazı okuru sıkar, onun dikkatini dağıtır. Aynı zamanda iletiyi etkisiz hâle getirebilir. Bu açıdan yazar, konuyu işlerken amacım belirlemeli, bu amaç doğrultusunda konuyu sınırlandırmalıdır.
     Başlık ve anlatım türü de konuyu sınırlanma yöntemlerindendir. Çünkü başlık, yazının konusunu sınırlandırır, ana düşüncesini çağrıştırır. Konumuz “tiyatro” olsun. Bu, çok geniş bir kavramdır. Bu kavramı genelden özele doğru sınırlandırabiliriz: “Türk tiyatrosu, Millî Edebiyat Döneminde Türk tiyatrosu, Faruk Nafiz Çamlıbel’in tiyatro eserleri vb.”
     Temanın soyut bir kavramdır. Soyut temalar; kişi, yer, zaman, durum bildiren dil birlikleriyle sınırlandırıldığında somut hâle gelir. Bunun dışında başlık, anlatıcının tavrı ve amacı da temayı somutlaştıran unsurlardır. Demek ki konunun somutlaştırmasında yazı türlerinin önemli bir yeri vardır. Çünkü şiir, deneme, hikâye gibi yazı türleri aracılığı ile konu somutlaştırılabilir. Bir yazar roman, hikâye veya tiyatro ile; bir şair şiirle konuyu somutlaştırabilir.
4.    Anlatımın ve Anlatıcının Amacı
     Başarılı bir anlatımda yazarın, yazının amacının belirlenmesi önemlidir. Yazının yazılış amacı ana düşünceyi oluşturur. İster makale, ister deneme, ister şiir olsun her yazı bir ileti aktarır okura. Yazar amacını belirledikten sonra bu amaca göre bir üslup yani anlatım seçmelidir.
     Sanatçının işleyiş ve anlatış tarzına üslup denir. Üslup sanatçının dili kullanışı, sözcükleri seçimi, cümleler kullanma şekli kısacası anlatımıdır. Sanatçı, “aşk” konusunu işleyecekse ona göre, “trafik” sorununu işleyecekse ona göre, felsefi bir düşünceyi işleyecekse ona göre bir anlatım tarzı belirler. Üslubu belirledikten sonra söyleyeceklerini belirlemeli, konuyla ilgili gerekli araştırmaları internet, ansiklopedi, kitap gibi değişik kaynaklardan yapmalı, yerine göre gözlemlerden yararlanmalıdır.
     Yazıya başlamadan önce yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin nasıl olacağını, yani yazının iskeletini oluşturmalıdır. Giriş bölümünde konuyu açıklamalı, gelişme bölümünde konuya açıklık getirmeli, yardımcı düşünceleri konuyu ve ana düşünceyi verecek şekilde ortaya koymalıdır. Sonuç bölümünde ise yazıda ele alınan düşünceleri bir sonuca bağlamalıdır. Bütün bu hazırlıklar yapıldıktan sonra yazıya giriş yapılabilir.
5.    Anlatımda Anlatıcının Tavrı
          Anlatımda başarı, işlenen konu, üslup kadar anlatıcının tavrı ile de doğru orantılıdır. Bir olay, bir durum karşısında kişinin takındığı davranışa tavır denir. Anlatıcı, konuyu işlerken öznel ya da nesnel, somut ya da soyut, doğrudan ya da dolaylı bir anlatım seçebilir. Dolayısıyla anlatımı, anlatıcının seçtiği bu tavır belirler.
     Öznel anlatım: Kişiden kişiye değişen yargıların kullanıldığı anlatıma öznel anlatım denir. Öznel anlatımda yargılar kanıtlanamaz. Çünkü söyleyenin beğenilerini, duygu ve yorumunu taşır. Öznel anlatım daha çok, edebî metinlerde kullanılır.
     “Bu şirin sahil kasabası yaz aylarında kalabalıklaşır.” cümlesinde öznellik vardır. Burada “şirin” sözü kişisel bir ifadedir. Bir başkası bu kasabayı “şirin” bulmayabilir.
Nesnel anlatım: Kişiden kişiye değişmeyen yargıların kullanıldığı anlatıma nesnel anlatım denir. Nesnel anlatımda yargıların doğruluğu veya yanlışlığı kanıtlanabilir. Çünkü bu anlatımda söyleyenin beğenileri, duygu ve yorumu yer almaz. Nesnel anlatım bilimsel metinlerde kullanılır.
     “Bu sahil kasabası yaz aylarında kalabalıklaşır.” cümlesinde ise nesnellik vardır. Cümlede kişisel duygu ve düşünceye yer verilmemiştir.
     Doğrudan anlatım: Anlatıcının kendi gözlem ve deneyimlerine yer verdiği veya bir kişinin sözünde herhangi bir değişiklik yapmadan yaptığı aktarmaya doğrudan anlatım denir.
“Okul müdürü: ‘Okullar 16 Haziranda tatile girecek.” dedi’ cümlesi doğrudan anlatıma örnektir.  Çünkü yukarıdaki cümle, herhangi bir değişikliğe uğramadan aktarılmıştır.
Dolaylı anlatım: Anlatıcının, bir kişinin sözlerini, değişiklik yaparak aktarmasına veya duyduklarını, öğrendiklerini ifade etmesine dolaylı anlatım denir. Bu anlatımda kişi, aktaracağı sözde kendine göre söyleyiş değişikliği yapar.
“Müdür, okulların haziranda tatile gireceğini söylemiş.” cümlesinde ise dolaylı anlatım vardır. Cümlede bazı değişiklikler yapılmış (okulların, gireceğini) fakat cümlenin anlamında bir değişme olmamıştır.
Somut anlatım: Yazarın, okurun beş duyusuna seslenen bir anlatım kullanmasına somut anlatım denir. Somut anlatımla yazar, okurun daha çok görme, işitme, koklama, duyma ve tatma duyularına seslenir.
“Çocuklar bahçede top oynuyor.” cümlesinde gözlemler aktarılmıştır. Somut anlatımdır.
Soyut anlatım: Yazarın, duygu veya düşünceyi beş duyu ile algılanamayan kavramlardan hareketle anlatmasına ise soyut anlatım denir.
“Oyun oynayan çocukların tatlı neşesi ve coşkusu hepimizi sardı.” cümlesinde duygular aktarıldığından soyut bir anlatım vardır.
Soyut bir sözcüğün anlam genişlemesi yoluyla somut bir anlam kazanmasına somutlama; somut anlamlı bir sözcüğün anlam genişlemesiyle soyut anlam kazanmasına soyutlamadenir.

Kişiye göre anlatım: Kişiye göre anlatımın birinci ve üçüncü kişili anlatım olmak üzere iki çeşidi vardır.
Birinci kişili anlatımda, çoğunlukla olayların kendi çevresinde döndüğü ya da kendisine bağlandığı asıl kişi vardır. Bu anlatımda “ben ve biz” sözcükleri kullanılır. Kişi başından geçenleri, gözlem ve izlenimlerini yazar olarak aktarır.
“Sabah erkenden kahvaltımı yaptım ve deniz kenarına balık tutmaya indim”, cümlesinde birinci kişili anlatım vardır.
Üçüncü kişili anlatımda, çoğunlukla “sen, siz, o ve onlar” sözcükleri kullanılır. Bu anlatımda yazar, başkalarından, onların yapıp ettiklerinden bahseder.
“Sabah erkenden kalkıp kahvaltısını yaptı, araç ve gereçlerini alarak deniz kenarına balık tutmaya indi.” cümlesinde ise üçüncü kişili anlatım vardır.
6.    Anlatımın Özellikleri
     İyi bir anlatım birçok unsurun bir araya gelmesiyle oluşur. İyi bir anlatımda seçilen konunun, konunun sınırlandırmasının, yazarın amacının, bakış açısının payı kadar anlatımın dil ve biçim özelliklerinin de rolü vardır. Anlatıcı, sözcükleri yerinde kullanmalı, yanlış anlaşılmalara yer vermemelidir. Konuşma dilinde yerel sözcükler kullanıldığından yazılarında yazı (kültür) dilinin sözcüklerini tercih etmelidir. Dili güzelleştirme ve zenginleştirme adına deyim ve atasözlerinden yaralanmalı, argo ve kaba sözlerden kaçınmalıdır. Duygu ve düşüncelerini kısa ve öz bir şekilde vermeli, gereksiz sözcüklerden kaçınmalıdır.
     Bunun yanında iyi bir anlatımda bulunması gereken açıklık, duruluk, tutarlılık, akıcılık gibi niteliklere önem vermelidir. İyi bir anlatımın temel nitelikleri şunlardır:
Açıklık: Anlatımın herhangi bir kuşku ya da belirsizliğe yol açmayacak şekilde oluşturulmasıdır. Açıklığın temelinde söz veya yazıların kolay anlaşılması yatmaktadır. Bir yazının açık olması için sözcükler, söz öbekleri, deyimler anlamına uygun olarak kullanılmalı, noktalama işaretleri yerinde kullanılmalıdır.
     Akıcılık: Anlatımda herhangi bir duraksamaya yol açacak hiçbir unsura yer vermeme, yazıyı rahat okunacak şekilde yazmaktır. Akıcılık, ahenkli bir anlatımla, söylenmesi kolay sözcüklerin kullanılmasıyla gerçekleşir. Yer yer devrik cümlelere yer vermek de akıcılığı sağlamada önemlidir.
Duruluk (Yalınlık): Duruluk, anlatımda gereksiz sözcüklere yer vermemedir. Duru anlatımda cümleler gereksiz olarak uzatılmaz, cümlede herhangi bir işlevi olmayan sözcüklere yer verilmez. Duygu, düşünce, olay veya durumlar gerektiği kadar sözcükle, eksiksiz bir şekilde anlatılır. Duru anlatımda yazının doğallığını bozan aşırı süslü ifadelere yer verilmez.
Tutarlılık: Tutarlılık, duygu ve düşüncelerin aralarında herhangi bir çelişkiye yer vermeyecek şekilde, birbiriyle uyumlu bir şekilde verilmesidir. Bu açıdan iyi bir metinde cümleler birbirini destekler, daha anlaşılır hâle getirir. Tutarlılık, yazarla okur arasındaki iletişimde temel öğelerdendir. Çünkü metnin okur tarafından kabul edilmesi, düşüncelerin tutarlılığıyla doğru orantılıdır.
7.    Anlatımın Oluşumu
     Anlatım şiir ve düzyazı olmak üzere ikiye ayrılır. İster şiir ister düzyazı olsun bir metnin oluşumunda o metni oluşturan parçaların dil bilgisi kurallarına, akla ve mantığa uygun olması gerekir. Buna metnin bağlaşıklık ve bağdaşıklık ilkelerine uyumlu olması da diyebiliriz.
     Bağlaşıklık, metindeki dil öğelerinin dil bilgisi kurallarına uygun olarak yan yana getirilmesidir. Buna dil bağlantısı da diyebiliriz.
     Bağdaşıklık, dil öğelerinin ifade ettiği durumlar arasındaki anlam bağıntısıdır. Buna tutarlılık da denir. Öyleyse cümle, paragraf ve metinler bağlaşıklık ve bağdaşıklık ilkelerine uyumlu olarak oluşturulmalıdır. Bir metinde bağlaşıklık ve bağdaşıklık ilkelerine uyulması bağdaştırma, bağlam ve hâlin gereği gibi kavramların daha iyi bilinmesine bağlıdır.
     Bağdaştırma, sözcüklerin yeni bir anlam ifade etmek için yan yana getirilmesidir. Bağdaştırmalar dilde yaygın olarak kullanılan ifadelerle oluşturulursa buna alışılmış bağdaştırma; birbiriyle uyuşmayan kelimelerle yapılırsa buna da alışılmamış bağdaştırmadenir. Yaygın olarak kullanılan “sıcak havalar, kara gözler, dilsiz insanlar” gibi günlük dilde kullanılan sözler alışılmış bağdaştırmadır. Günlük dilde kullanılmayan “yitik düşler, hayal demeti, dilsiz taşlar, korkunun sıcak nefesi” gibi sözler alışılmamış bağdaştırmadır.
     Bağlam, bir cümle veya metinde söz ve söz öbeklerinin bulunduğu yere göre anlam kazanmasıdır.
     “Çocuğun kara saçları dikkatimi çekti.” cümlesinde “kara” sözcüğü “renk” anlamında, “Kara günümüzde yanımızda o vardı sadece.” cümlesinde “kara” sözcüğü “kötü, sıkıntılı” anlamı kazanmıştır. İşte bu, bağlamdır.
     Hâlin gereği, bir cümle veya metinde sözün bağlama uygun bir şekilde kullanılmasıdır.
     Güzel bir ev alana “Güle güle oturun.” demek hâlin gereğidir.
     İyi bir anlatımda bağlaşıklık ve bağdaşıklık ilkelerine uyulmalıdır. Yoksa metinde anlatım bozuklukları oluşur. Cümlede anlam ilişkilerine dikkat edilmemesi anlamsal, dilbilgisi kurallarına uyulmaması ise yapısal anlatım bozukluklarına neden olur.
Anlamsal Anlatım Bozuklukları:Anlamsal bozukluklar, bağdaşıklık ilkesine uymamaktan kaynaklanan bozukluklardır.
     “Kitapları raflara gelişigüzel, özensizce sıralamışlar.” cümlesinde de gereksiz sözcük kullanılması, anlatım bozukluğuna yol açmıştır.
     “Annemin dokuduğu patiği çok beğendim.” cümlesinde sözcüğün yanlış anlamda kullanılmasından kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Çünkü “dokuduğu” sözcüğü yanlış anlamda kullanılmıştır. Bu sözcük “halı, kilim” gibi sözcüklerle birlikte kullanılır. Söz konusu “patik” olduğuna göre bu cümlede “örmek” sözcüğünün kullanılması gerekirdi.
     “Bir haftalık turistik yerlere gezi düzenleyeceklermiş.” cümlesinde sözcüğün yanlış yerde kullanılmasından kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. “Bir haftalık” sözü yanlış yerde kullanıldığından cümlede “turistik yerlerin bir haftalık olduğu” anlamı vardır. Oysa kastedilen anlam, bu değil, “gezinin bir haftalık olduğu”dur. Bu yüzden “Bir haftalık” sözü, “gezi” sözcüğünden önce kullanılmalıdır.
     “Bu akşam eve kesinlikle geç gelebiliriz.” cümlesinde anlamca çelişen sözcüklerin bir arada kullanılmasından kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Bu cümlede “kesinlikle” sözcüğü ile “gelebiliriz” yüklemi anlamca çelişmektedir. Çünkü bu sözcüklerden “kesinlikle” sözcüğü kesinlik bildirirken “gelebiliriz” yüklemi ihtimal anlamı taşımaktadır. Dolayısıyla bu iki sözcüğün aynı cümlede kullanılması anlatım bozukluğuna neden olmuştur.
     “Dikkat et yoksa ayağınız kırılabilir hatta burkulabilir.” cümlesinde mantık hatasından kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Cümlede “hatta” sözcüğü derecelendirme bildiren durumları aktarırken kullanılır. Bu cümleden “kırılmanın” daha ileri durumunun “burkulma” olduğu anlaşılmaktadır. Oysaki “kırılma”, “burkulmadan daha önemli, daha tehlikeli bir durumdur. O hâlde bu iki sözün yerini değiştirmek gerekir. Buna göre cümleyi, “Dikkat et yoksa ayağın burkulabilir hatta kırılabilir.” şeklinde söylemeliyiz.
     “Defterini kimse görmemiş.” cümlesinde anlam belirsizliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Cümlede “Defterini” sözcüğünün aldığı ekler, ona hem II. tekil, hem III. tekil kişiye ait olma anlamı katmaktadır. Yani sözcükte hem “senin defterini” hem “onun defterini” anlamı vardır. Kişi yönünden bu belirsizliği ortadan kaldırmak için cümlenin başına “senin” veya “onun” zamirini getirmek gerekir.
     Yapısal Anlatım Bozuklukları:Yapısal bozukluklar, bağlaşıklık ilkesine uymamaktan kaynaklanan bozukluklardır.
     “Ressam, doğaya farklı bir gözle bakıp tablosuna aktarır.” cümlesinde nesne eksikliğinden kaynaklanan anlatım bozukluğu vardır. Bu cümlede “doğaya” dolaylı tümleci, “bakmak” ve ‘aktarmak” fiilleri için ortak düşünülmüş. Bu yüzden cümlede “doğaya … bakıp, doğaya tablosuna aktarır” anlamı vardır, “doğaya tablosuna aktarır” bölümünde “doğaya” dolaylı tümleciyle “aktarır” yüklemi uyuşmamaktadır, “aktarır” fiili nesne istemektedir. O hâlde “tablosuna” sözcüğünden önce “doğayı” veya “onu” nesnesini getirmek gerekir.
     “Bu insanları küçümseyeceğinize yardım edin.” cümlesinde dolaylı tümleç eksikliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Cümlede “küçümsemek” ve “yardım etmek” fiilleri vardır. “Bu insanları” nesnesi iki fiil için de ortak kullanılmıştır. Ancak “Bu insanları… yardım edin” denmez, “yardım etmek” fiili dolaylı tümleç istemektedir. Dolayısıyla “yardım edin” yükleminden önce “onlara” dolaylı tümleci getirilmelidir.
     “Sararan yapraklar, dallardan usulca düşüyorlar.” “Koyunlar, gölden su içiyorlar.” cümlelerinde de özne-yüklem uyuşmazlığı vardır. Çünkü insan dışındaki varlıkların çoğulları özne olduğunda yüklem tekil olmalıdır.
     “O gün sınıfta bir ben bir de arkadaşım Ali vardı.” cümlesinde özne-yüklem uyumsuzluğundan doğan anlatım bozukluğu vardır. Cümlenin öznesi “ben ve arkadaşım Ali” kişileridir. Yüklem ise üçüncü tekil kişiye göre çekimlenmiştir. Bu durumda “arkadaşım Ali vardı” doğru ama “ben vardı” yanlıştır. Yüklem “bir ben bir de arkadaşım Ali” kişilerini kapsayacak biçimde, yani birinci çoğul kişiye göre (vardık) çekimlenmelidir.
     “Bu tabloları kimse beğenmedi, kıyasıya eleştirdi.” cümlesinde özne-yüklem uyumsuzluğu vardır, “kimse” öznesi, olumsuz cümlelerde kullanılır ki cümlenin ilk yüklemi olumsuzdur. Yani “Kimse … beğenmedi” ifadesi doğrudur. Ancak özne, ikinci cümlenin yüklemi ile uyumlu değildir, “kimse… eleştiriyor” ifadesinde bozukluk vardır. İkinci cümlenin yüklemi olumlu olduğuna göre öznenin de buna uygun olması gerekir. Bu durumda ikinci cümleye “herkes” öznesini getirmek gerekir.
     “Sağlık ve ekonomik alanda çalışmalar yapılıyor.” cümlesinde tamlama yanlışlığı vardır. Çünkü cümlede “sağlık” sözcüğü isim. “ekonomik” sözcüğü sıfattır, “ekonomik alanda” denebilir ancak “sağlık alanda” denemez. Bunun yerine “sağlık alanında” denebilir.
     “Bu ilaç, gribin kısa sürede iyileşeceğini sağlıyor.” cümlesinde ek yanlışlığından kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Cümlede “iyileşeceğini” sözcüğünde “-ecek” sıfat-fiil eki yerine, “-me” isim-fiil eki kullanılmalıdır. Yani sözcük “iyileşmesini” olmalıdır.
     “Yazılarını sanat dergilerine göndermeyi ne geçmişte ne günümüzde düşünüyorum.” cümlesinde yüklem eksikliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır, “günümüzde düşünüyorum” ifadesinde bir bozukluk yoktur ancak “geçmişte düşünüyorum” denmez. Demek ki “geçmişte” sözcüğünden sonra “düşünmedim” yüklemini getirmek gerekir.
     “Düşünceleri mantıklı ama uygulanabilir değildi.” cümlesinde ek fiil eksikliğinden kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Cümlede “düşüncelerin mantıklı olduğu” anlatılmak istenmiştir. Buna göre cümledeki anlatım bozukluğunu gidermek için “mantıklı” sözcüğüne ek eylem getirmek gerekir.
     “Ne kadar dilekçe yazıldıysa da, her nereye başvurulduysa da bir sonuca ulaşamadı.” cümlesinde çat uyuşmazlığından kaynaklanan bir anlatım bozukluğu vardır. Cümlede “yazıldıysa, başvurulduysa” fiilleri edilgen çatılıdır, “ulaşamadı” fiili ise etken çatılıdır. İki edilgen, bir etken fiil olduğuna göre, azı çoğa dönüştürmek gerekir. Yani etken fiil, edilgen yapılmalıdır.
      8.    Anlatım Türlerinin Sınıflandırılması
     Metinlerde yazının türüne ve amacına göre farklı anlatım türleri kullanılır. Bunlar öyküleyici, betimleyici, emredici, destansı, öğretici, açıklayıcı, tartışmacı, kanıtlayıcı, mizahi… gibi anlatım türleridir. Bir metinde bunlardan bir ya da birkaçı kullanılabilir.
1.Öyküleyici Anlatım
2.Betimleyici Anlatım
3.Coşku ve Heyecana Bağlı (Lirik) Anlatım
4.Destansı (Epik) Anlatım
5.Emredici Anlatım
6.Öğretici Anlatım
7.Açıklayıcı Anlatım
8.Tartışmacı Anlatım
9.Kanıtlayıcı Anlatım
10.Düşsel (Fantastik) Anlatım
11.Gelecekten Söz Eden Anlatım
12.Söyleşmeye Bağlı Anlatım
13.Mizahi Anlatım
III. ÜNİTE: ANLATIM TÜRLERİ

   1.    Öyküleyici Anlatım
     Öyküleyici anlatım, yaşanmış ya da yaşanması mümkün olayların yer, zaman ve kişilerle anlatılmasında kullanılan bir anlatım yoludur. Öyküleyici anlatım için bir hareketin, bir olay akışının olması gerekir. Bu anlatımda varlıklar, nesneler bir akış, bir değişme ve gelişme içinde verilir. Olayın olduğu yerde zaman da söz konusudur.
     Öyküleyici anlatımda olay, belli bir zaman diliminde, bir kişi kadrosuyla başlar, gelişir ve bir sonuca ulaşır. Öyküleyici anlatımda her şey hareket hâlinde verilir; varlıklar, durumlar yaşamın akışı içinde gösterilir, bir durumdan başka bir duruma geçiş vardır. Olayların gelişimi ve birbirine bağlanışı hareket öğesiyle sağlanır.
Öyküleyici Anlatım Örneği:
     “Köyde on gün kaldıktan sonra dostlar ve çocuklarımla vedalaşıp yola çıkıyorum. İlk durak uzak yaylalar olacak. Uzun ve biraz da yorucu bir yolculuktan sonra Teyran tepesine geldim. Epey yol aldıktan sonra at da ben de yorulmuştuk. Başımı, ellerimin arasına alıp gözlerimi kapatarak bir süre öylece kaldım. At beni anlamış gibi gelip durdu karşımda; uysallaştı, başını önüne düşürdü. Sonra uzaklaştı.”
     Bu parçada öyküleyici anlatım vardır. Çünkü parçada bir olay anlatımı söz konusudur. Burada bir fotoğraf karesi gibi, yani durgun bir zaman diliminde bir yer ya da kişi anlatılmamıştır. Varlıklar belli bir hareketlilik ve bir zaman akışı içinde verilmiştir.
     Öyküleyici anlatım “öğretici” (anı, günlük, biyografi, otobiyografi) ve “sanat metni” özelliği gösteren yazılarda (öykü, roman, masal) kullanılır. Öyküleyici anlatımda olay, kişi, zaman, mekân ve anlatıcı ortak öğelerdir.
Kişi
     Kişi, öykü ve romanın temel öğesidir. Kişi; öykü ve romanda anlatılan olayları yaşayan kişilerdir. Roman ve öykülerde çoğunlukla olaylar insan etrafında gelişir. Kişi, olaylarda etkindir. Öykü ve romandaki kişilere “öykü veya roman kahramanı” da denir.
“Çocuk uykuya dalmamak için direniyordu ama gözkapaklarını aralamaya gücü yetmiyordu. Yan uyur yarı uyanık halde konuşmalara kulak veriyordu.” (Beyaz Gemi, Cengiz Aytmatov)
     Bu metindeki kişi, çocuktur.
Olay / Olay Zinciri / Olay Örgüsü
     Bir arada bulunmak zorunda olan en az iki kişinin veya iki kişi yerine geçen kavram veya varlığın bireysel farklılıklar sebebiyle karşı karşıya gelmesi veya çatışması sonucu ortaya çıkan eyleme “olay” denir. Olayın ortaya çıkardığı eylem zincirine de ‘olay zinciri” denir.
     Olay örgüsü, olaylar arasındaki bağlantılar ve olayların birbirini izleme sırası anlamına gelmektedir. Olay örgüsü; konunun, kişi-mekân (yer) gibi öğelerin dikkate alınarak örülmesi, işlenmesi, kurgulanması, konuya biçim verilmesi demektir.
     Her öyküleyici anlatımda anlatılacak veya gösterilecek bir olay veya olay örgüsü bulunur. Kurmaca olmayan metinlerde (anı, biyografi…) olay örgüsü değil olay zinciri söz konusudur. Olay; yaşanmıştır veya yaşanması mümkündür. Olay örgüsü ise tasarlanmış, hayal edilmiş bir olaydan hareketle gerçekleştirilen bir düzenlemedir.
     Roman ve hikâyelerde iki tür olay örgüsü görülür:
Düz olay örgüsü: Olayların düz bir sıra hâlinde, kronolojik olarak anlatıldığı olay örgüsüdür.
İlmekli olay örgüsü: Olay akışının iç içe olduğu, arada bir geçmişe dönük olayların anlatıldığı metinlerde görülen olay örgüsüdür.
Mekân (Yer)
     Öykü ve romanda anlatılan olay, değişik mekânlarda (yerlerde) geçer. Bu yerler, doğal çevrelerdir. Bu doğal çevreler; kırsal bölgeler, kent, varoş, bir ada, bir ev… olabilir.
     Biz o güne kadar istasyona tren beklemeye, tren karşılamaya hiç gitmemiştik. İlgili memurlara sorup bilgi almak da gelmiyordu aklımıza… Bu sırada bir siren sesi işittik, trenin istasyona girmekte olduğunu gördük.
     Bu metindeki yer, tren istasyonudur.
Zaman
     Zaman, öykü veya romanda anlatılan olayın geçtiği süredir. Zaman, uzun bir süreyi içine alabileceği gibi, kısa bir zaman diliminden veya bir günden ibaret de olabilir. Roman ve öykülerde zaman “geçmiş zaman / şimdiki zaman / gelecek zaman / geniş zaman” olarak da karşımıza çıkar.
“Kâhya köyün meydanından geçip diğer uçtaki çıkış kapısına vardı. Kapı kapalıydı. At üzerindeyken onu açamazdı. Birilerini çağırdı. Fakat kapıyı açmak için kimse gelmedi. Bunun üzerine kendisi attan inip kapıyı açtı.” (Bir Gencin Dramı, Lev Tolstoy)
     Bu metindeki zaman, görülen geçmiş zamandır.
Anlatıcı
     Hikâyeyi anlatan kişiye anlatıcı denir. Öyküleyici anlatımda bir anlatıcı bulunur. Edebî metinlerden öykü ve romanda anlatıcı yazar tarafından oluşturulmuş kurmaca bir kişidir. Sanat metinlerinde (öykü ve romanda) anlata kurmaca kişi; öğretici öyküleyici metinlerde (anı, otobiyografi, biyografi, günlük) ise gerçek bir kişidir.
     Öykülemede iki farklı anlatıcı vardır. Öykü ve roman gibi kurmaca eserlerde olaylar bu iki anlatıcı tarafından anlatılır:
a. Birinci kişili anlatım: Yazar olayları kendisi yaşamış, görmüş gibi anlatır. Fiiller çoğunlukla birinci tekil kişiye (ben) göre çekimlenir.
    “Bir gün, okuldan dönünce, avlumuza iki yabana atın bağlanmış olduğunu gördüm. Eyerlerine, koşumlarına bakılırsa, dağlardan geliyordu atlar.” (Öğretmen Duyşen, Cengiz Aytmatov)
b. Üçüncü kişili anlatım: Yazar, olayları üçüncü kişinin (o) başından geçmiş gibi anlatır. Yazar, olayların gözlemcisidir. Yazar, olayları kahramandan “o” diye söz ederek anlatır. Fiiller çoğunlukla üçüncü tekil kişiye (o) göre çekimlenir. Görülen geçmiş zaman (-dili geçmiş zaman) kipi kullanılır.
     Yazar romanındaki olayları değişik bakış açılarından yararlanarak yazabilir. Bir metnin bakış açısını bulabilmek için “Olaylar kimin gözünden ve kime göre anlatılıyor?” sorusu sorulur.
     “Kâğıdı güzelce dürdü, büktü, cebine koydu, çalışma saati dolmadan hızla koşarcasına eve gitti.” (Teneke, Yaşar Kemal)
Anlatıcı Bakış Açıları
Anlatmaya bağlı metinlerde, dolayısıyla roman ve hikâyelerde üç tip anlatıcı ve bakış açısı vardır. Sanat metinlerinde anlatıcı; olayı, mekânı, kişileri ve zamanı üç temel bakış açısının birinden hareketle anlatır. Bu bakış açıları şunlardır:
a. Kahraman anlatıcının bakış açısı: Yazar (anlatıcı), romanın temel kahramanlarından biridir. Olayların merkezinde yer alan yazar (kahraman) olayları kendi bakış açısından anlatır. Burada anlatıcı, olayları kahraman kadar bilir. Anlattıkları; gördükleri, duydukları ve bildikleri ile sınırlıdır. Olaylar, düşünceler romanın kahramanı olan anlatıcının ağzından, birinci kişinin ağzından (ben) verilir.
“Ben minderin üstünde sırt üstü yatıyorum; etrafımın telâşını seyrederken kendimi unutuyorum. Hatta bazen kendimi hepsinden fazla sakin buluyorum fakat bu kalabalıklar dağılıp da felâketimle baş başa kalınca dehşet…” (Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa)
b. Gözlemci anlatıcı bakış açısı: Yazar, olayın kahramanlarından biri değildir ve olayların içerisinde yer almaz. Anlatıcı (yazar), olup biteni kamera sessizliğiyle arkadan izler.
Bu bakış açısında yazar, gözlemci (müşahit) konumundadır. Olayları yansız bir şekilde, gözlemlerinden hareketle anlatır. Yazarın bildikleri, kahramanın bilgilerinden daha azdır. Bu bakış açısıyla yazılmış hikâye ve romanlarda gizli bilgilere, duygulara, hayallere ve kişilerin iç dünyasındaki çatışmalara yer verilmez. Olaylar üçüncü kişinin ağzından (o) anlatılır.
     “Paşa, Iğdır Ovası’ndan Başköy’e geçti. Ahuri Koyağına çıktı, oradan Ahuri yaylasına geçti. Hiç kimseyle, ne bir çobanla ne bir yolcuyla, ne bir eşkıyayla karşılaşmadı. Bir kuş, bir ayı, bir tilki, bir kaplan, hiç bir canlıyla da karşılaşmadı.” (Ağrı Dağı Efsanesi, Yaşar Kemal)

c. Hâkim (tanrısal) bakış açısı: Anlatıcı (yazar) olayların içinde yer almaz ve olaylara karışmaz. Anlatıcı her şeyi bilir, kişilerin zihinlerinden geçenleri, geçmişte yaşadıklarını, onların en gizli bilgilerini bütün ayrıntıları ile bilir ve olayları bu bilgiler eşliğinde anlatır. Yazar, olayın kahramanlarından daha fazlasını bilir. Bu bakış açısıyla yazılan metinlerde anlatım üçüncü kişinin ağzından (o) yapılır.
Nuran’ın gitmesiyle zihni hayatı durmuş gibiydi. Sanki genç kadın bu mazi rüyasının bütün canlı ve güzel taraflarını beraberinde götürmüş, yerinde tıpkı Mümtaz’ın hayatı gibi bir kül yığını kalmıştı. O kadar dikkatle hazırladığı, beraberinde yaşadığı kahramanlar, bir daha dirilmelerine imkân olmayan gölgeler, sıska ve cansız kuklalar olmuşlardı. (Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar)
2.    Betimleyici Anlatım
     Betimleme, bir yerin, bir varlığın özelliklerini, bu özelliklerin duyularımızda uyandırdığı izlenimleri sözcükler aracılığıyla, gözümüzde canlanacak şekilde anlatmadır. Betimlemede içinde bulunulan ortam, varlık ve durumlar donmuş olarak ele alınır. Burada varlıklar birer resim, birer fotoğraf olarak vardır. Betimlemeden yararlanılarak yapılan anlatıma ‘betimleyici anlatım” adı verilir. Betimleyici anlatımda sıfatlar çok kullanılır. Bunlar, betimlemesi yapılan varlıkların niteliklerini karşılayan sözcüklerdir.
Betimleyici Anlatım Örneği
     “Burada mavi deniz, mavi gök birbiriyle kucaklaşırdı. Bazen nazlıca, bazen de suları yok denecek kadar azalan bir derenin aktığı yol, o dantel görünüşlü tarihi köşke, bayram yerine, ıhlamur, erguvan, çitlembik, keçiboynuzu, çınar gibi daha birçok görkemli ağaca ulaşırdı. Yolu çevreleyen girdili çıktılı sokaklar, küçük iki katlı evleri bahçeleriyle birlikte koruyordu. Bostanları, arsaları, tahta perdeleri, çeşmeleriyle insana ferahlık veriyordu burası.”
Yazar, parçada bir yol ve bu yol etrafındaki evleri, bahçeleri anlatırken betimleyici anlatımdan yararlanmıştır.
Betimlemeler içeriklerine göre kendi içinde türlere ayrılır:
a. İzlenimsel (Sanatsal) Betimleme
Edebi eserlerde okuru etkilemek, okuyanda güzellik hissi uyandırmak için yapılan betimlemelere izlenimsel (sanatsal) betimleme denir. Bu betimlemede varlıkların nitelikleri, bu niteliklerin duyularımız üzerinde uyandırdığı izlenimler belirtilir.
İzlenimsel betimlemede, düşüncelerimize görünürlük kazandırma, anlatımı renklendirme, okuyucunun hayal gücünü kamçılama amaçlanır. İzlenimsel betimlemede özel ayrıntılar üzerinde durulur. Ayrıntılar arasından seçme yapılıp en belirleyicisi öne çıkarılır. Bilgiler duyusal, izlenimsel bir sıra içinde, kişisel yorum yapılarak verilir.
“Tarla, baştanbaşa insan ve tınazlarla örtülüydü. Sık, yüksek boylu çavdar tarlasının biçilmiş bölümlerinde orakçı kadının sırtı; demet yaparken, parmakları arasında sallanan başaklar; çocuğunun gölgedeki beşiğine eğilen kadın ve peygamber çiçekleriyle örtülü tarlada toplanmış ekin demetleri görünüyordu. Öte yanda, ceketsiz, gömlekli köylüler, kızışmış kuru tarlada toz kaldırarak, araba üstünde ayakta durarak demetleri yerleştiriyorlardı.”
Bu parçada yazar izlenimlerinden ve gözlemlerinden yararlanarak sanatsal (izlenimsel) betimleme yapmıştır.
b. Ruhsal Betimleme
Bir kimsenin, bir şeyin yazılı olarak betimlenmesidir. İnsanların duygularını, düşüncelerini, beğenilerini, tutkularını, alışkanlıklarını kusurlarını… tanıtan betimlemedir. Bu betimlemede kişinin iç dünyasından söz edilir. Görsellikten çok, sezginin ağır bastığı bu betimlemeler sadece insanlara özgüdür.
“Büyükannemin odasında öfkeli, kıpkırmızı yüzünden siniri bozuk olduğu anlaşılan bir oda hizmetçisi vardı. Sinirinden olsa gerek başını, gözünü oynatıp duruyor, sıkıntısını ve öfkesini yüzünde belli ediyordu. Bir an önce işini bitirip odadan çıkmak ister gibi bir hâli vardı.”
Bu parçada hizmetçinin ruh dünyası ortaya konarak ruhsal betimleme yapılmıştır.
c. Fiziksel Betimleme
Kişinin; boyu, ağırlığı, göz rengi, saçları, vücut yapısı, konuşma biçimiyle anlatıldığı betimlemedir. Fiziksel betimlemede kişinin belirgin, çarpıcı özellikleri kalın çizgilerle gözlemden yararlanılarak anlatılır. Burada amaç, fiziksel betimlemesi yapılan kişiyi sözcüklerle âdeta resim çizerek okurun gözünde canlandırmaktadır. Bu tür betimlemede yazar nesnel olabileceği gibi gözlemlerine duygularını da katabilir.
“İki küçük kız dar bir sokakta buluşmuşlardı. Kızlardan biri çok küçüktü, diğeri ise azıcık ondan büyükçe. Anneleri her ikisine de yeni elbiseler giydirmişti. Küçük olan mavi bir elbise giyiyordu, öbürü ise sarı basmadan bir elbise. Her ikisinin de başında kırmızı eşarp vardı.”
Yazar bu parçada nesnel bir tutumla gözlemlerinden yararlanarak fiziksel betimleme yapmıştır.
d. Açıklayıcı Betimleme
Okura bilgi vermek amacıyla genel ayrıntılar üzerinde durularak yazılan betimlemedir. Ayrıntılar yansız olarak, olduğu gibi fotoğrafsal bir gerçeklikle, kişisel duygu ve düşünceler katılmadan verilir. Asıl amaç, sanat yapmak değil, bir konu hakkında bilgi vermektir. Yazar, herkesin görebileceği nesnel gerçekle ilgilenir. Bir mimari yapı, yeryüzü şekilleri, beynin çalışma sistemi gibi konularda yapılan betimlemeler bu türdendir.
     “Penguenler, uçamayan, dimdik durabilen, perde ayaklı deniz kuşlarıdır. Tüyleri kuş tüylerine hiç benzemez. Sırtları siyah veya gri, karın kısımları beyaz ince pulsu tüylerle örtülüdür. Türler birbirinden, başlarındaki renkli tüyleriyle ayrılır. Kuyruklan kısa ve ayakları vücutlarının gerisinde olduğundan rahatlıkla dimdik ayakta durabilirler.”
Yazar bu parçada nesnel gerçeklerden hareketle penguenleri okurun zihninde canlandıracak şekilde anlatmış, dolayısıyla açıklayıcı betimleme yapmıştır.
e. Simgesel Betimleme
Bir kavramı veya varlığı, okurun yorumu ile ulaşacağı şekilde betimlemedir.

AT
Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın;
Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın
Beyhudedir, her uzvuna bir halka bulsa da;
Boştur, köpüklü ağzına gemler vurulsa da…
Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!
Son şanlı macerasını tarihe anlatın:
Zincir içinde bağlı duran kahraman atın

Faruk Nafiz Çamlıbel, “At” başlıklı şiirinde simgesel betimleme yapmıştır. Burada şair, “at” sembolü ile Türk milletini ve onun esaretten kurtuluş mücadelesini betimleyerek anlatmıştır.
Betimlemede Duyulardan Yararlanma
Betimleyici anlatım, temelde duyulara dayanır. Betimlemede betimlenen varlık ya da nesnenin durumuna göre bir ya da daha çok duyuyla ilgili ayrıntıdan yararlanılır. Bir betimlemede görme, işitme, dokunma, tatma ve koklama gibi farklı duyularla algılanan ayrıntılar yer alabilir.
“Boğaziçi’nin Anadolu yakasındaki tenha, bayır ve yarı karanlık köylerin birinde hırçın bir kış akşamıydı. Tarladan köye yürüyerek geliyorduk. Yağmur iri taneler halinde yağıyordu. Rüzgâr uğultuyla esiyor, bizi üşütüyordu. Eserken yağmur, tanelerini etrafa saçıyor, bizi ve her tarafı öyle sırılsıklam ediyordu.”
Bu parçada yazar, betimleme yaparken “görme, dokunma ve işitme” duyusuyla ilgili ayrıntılara yer vermiştir.
 3.    Coşku ve Heyecana Bağlı (Lirik) Anlatım
     İnsan duygu, düşünce ve hayallerini söz, yazı, resim gibi değişik yollarla ifade eder. Bu ifadeyi bazen anlatma, bazen gösterme, bazen de coşkuyla dile getirme şeklinde yapar. Bu anlatımlarda coşkuyla dile getirme insan hayatında önemli bir yer tutar. Çünkü insanın heyecanlarını ve coşkularını ifade etmek için düzenlenen metinlerde daha çok, coşku ve heyecana bağlı anlatım kullanılır.
     Coşku ve heyecana bağlı (lirik) anlatım, üzüntü, sevinç, heyecan, taşkınlık gibi temaların coşkulu bir şekilde ifade edilmesidir. Coşku ve heyecana bağlı anlatım daha çok şiirde kullanılmıştır.
     Farklı sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan edebî anlatım biçimine şiir denir. Şiirin, kendine özgü bir anlatımı vardır. Şiirde dil ve imge aracılığıyla gerçeklik yeniden oluşturulur. Şiirin yoruma açık, yoğun ve özlü bir anlatımı vardır. Şiirde dil, daha çok şiirsel ve heyecana bağlı işlevde kullanılır. Çünkü şiirler daha çok, sevinç, coşku, heyecan, üzüntü, özlem gibi duyguları dile getirmek amacıyla düzenlenir. Şiirde benzetme, kişileştirme, abartma, hatırlatma gibi söz sanatlarından, karşılaştırmalardan, çağrışım gücü yüksek sözcüklerden yararlanılarak imgeler oluşturulur. Sözcükler daha çok, yan ve mecaz anlamlarıyla kullanılır. Duygu ve çağrışım değeri olan söz ve söz öbeklerine sıkça yer verilir.
     Coşku (Lirik) ve Heyecana Bağlı Metinlerin Ortak Özellikleri:
•Daha çok, şiir ve hitabet (söylev)’te kullanılır.
•Sözcükler daha çok yan ve mecaz anlamda kullanılır.
•Duygu, coşku ve heyecanların ifade edilmesi esastır.
•Dil, daha çok, heyecana bağlı işlevde ve şiirsel işlevde kullanılır.
•İmgelerden, söz sanatlarından ve ahenk unsurlarından yararlanılır.
•Kişi, zaman, mekân, olay ve olay örgüsü gibi öğelere pek yer verilmez.
•Okuyucuyu heyecanlandırmak, hüzünlendirmek, sevindirmek, coşturmak amacıyla düzenlenir.
      4.    Destansı (Epik) Anlatım
     “Epik” kavramı Yunanca “epope” sözcüğünden türetilmiştir. Tarih öncesi dönemlerle ilgili “tanrı, tanrıça, yarı tanrı ve kahramanlarla ilgili olağanüstü olayları ele alıp işleyen şiirlere epope (destan) denir. Bu tür metinlerde epik (destansı) anlatımdan yararlanılır.
     Destanların büyük bir bölümü yazı öncesi çağlarda oluşmuştur. Bundan dolayı destanlar sözlü verimler arasında yer alır. Hemen bütün toplumlarda destanların önemli bir yeri vardır. Destanlar, millet hayatında derin izler bırakan savaş, göç gibi önemli tarihî ve toplumsal olayların, kahramanlıkların hikâye edildiği şiirlerdir. Epik şiir türü içinde yer alan destanlarda, olağanüstü özellikleri olan kahramanların, tanrıların savaşları yanında, eski çağ insanlarının yaratılış konusundaki düşünceleri, milletlerin çeşitli özlemleri, hayalleri anlatılır. Destanlar, anlatma ve dinleme ihtiyacından doğmuş, sözlü gelenek içinde ağızdan ağıza aktarılarak gelişimini sürdürmüş ve sonradan yazıya geçirilmiştir.
     Destanlar, bir yönüyle halk gözüyle görülüp duyulan olayların, onun hayaliyle ortaya çıkan masallaştırılmış tarihsel metni özelliği gösterir. Destanların olağanüstü öğeler içermesi, onların bütünüyle tarihsel gerçeklerden kopuk olduğu anlamına gelmez. Olağanüstü öğeler bir kenara bırakılacak olursa destanların milletlerin tarihini aydınlatan önemli bir kaynak olduğu görülür.
     Türk edebiyatı, destanlar yönüyle oldukça zengindir. Bu destanlarda milletimizin duygu, düşünce, hayal ve inançlarını ve yaşamını türlü yönleriyle görmek mümkündür.
Oğuz Kağan Destanı’ndan:
“Bu çocuk, anasının göğsünden ilk sütü emdi ve bir daha emmedi. Çiğ et, çorba ve şarap istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü ve oynadı. Ayakları öküz ayağı gibi [kuvvetli]; beli kurt beli gibi [ince]; omuzları samur omuzu gibi; göğsü ayı vücudu gibi [kuvvetli] idi. Vücudu baştan aşağı tüylü idi. At sürüleri güder, ata biner ve av avlardı. Günlerden, gecelerden sonra yiğit oldu. (Oğuz Kağan bu defa) bir ayı yakaladı. Onu, altın kemeri ile ağaca bağladı ve gitti. Ertesi sabah, tan ağaran çağda yine geldi. Gördü ki canavar ayıyı da almış, götürmüş. (Bu defa) o ağacın dibinde kendisi durdu. Canavar gelip başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile canavarın başına vurarak onu öldürdü. Kılıçla başını keserek alıp gitti. Tekrar aynı yere geldiği zaman gördü ki bir sungur (aladoğan) canavarın içerisini (iç organlarını) yemektedir. Yay ile, ok ile sunguru öldürdü, başını kesti. Ondan sonra dedi ki: “Canavar geyiği yedi, ayıyı yedi, kargım onu öldürdü. Çünkü kargım demirdendi. Canavarı sungur yedi, yay ve okum onu öldürdü. Çünkü okum bakırdandı.”
     Bu metin Oğuz Kağan Destanı’ndan alınmıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi destanda olağanüstülükler söz konusudur. Oğuz Kağan’ın, annesini bir kez emdikten sonra çiğ et ve şarap istemesi, kırk gün sonra büyüyüp yürümesi gerçek yaşamda rastlanmayan olaylardır. Yine destanda o dönemde Türklerin ağırlıklı onlarla et yediklerini, demiri ve bakırı işleyip kullandıkları görülmektedir. Bütün bunlar, o dönemde Türklerin sosyal yaşamı, bilim ve uygarlıkta geldikleri düzeyi göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Destanda “ayakları öküz ayağı gibi, beli kurt beli gibi” söz gruplarında gördüğünüz gibi benzetmelerden yararlanılmıştır. Bütün bunlar, Türklerin o dönemde yalın ve işlenmiş bir dil kullandığını gösteren ipuçlarıdır.
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
 En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
 -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
... Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
 Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
 Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
 Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
 Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
 Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
 Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
 Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
 Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
 Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
 Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
 Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
 Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
 Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
 Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
 Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
 Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
 Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
 Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

 Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
 Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
 Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
 Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
 Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
 O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
 Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
 Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
 Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
 Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
 Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
 Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
 Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
 Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
 Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
 Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
 Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
 Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

 Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
 Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
 Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
 'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
 Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
 O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
 Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
 Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
 Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
 Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
 Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
 Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
 Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
 'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
 Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
 Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
 'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
 Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
 Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
 Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
 Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
 Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
 Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
 Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
 Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
 Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
 Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
 Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
 Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
 Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
 Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
 O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
 Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
 Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
 Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
 Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
 Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
(Mehmet Akit Ersoy)
     Mehmet Akif Ersoy bu şiirde Türk ordusunun Çanakkale Savaşlarında göstermiş olduğu olağanüstü kahramanlığını, yiğitliğini dile getirmiştir. Bu tür anlatımlara destansı (epik) anlatım adı verilir. Destansı anlatımda dil alıcıyı harekete geçirme işleviyle kullanılır.
     Şair, bu şiirde tarihimizde çok önemli yeri olan bir konuyu ele almıştır. O dönemde ülkemizi işgal amacıyla Çanakkale Boğazı na dayanan Batılı devletlere kahraman ordumuzun verdiği destanımsı mücadeleyi gözler önüne sermiştir. Bu savaş denk güçler arasında olmamıştır. Türk ordusu kendisinden kat kat güçlü düşman günlerine karşı iman dolu göğsü ile bir ölüm kalım mücadelesi vermiştir. Bunun sonucunda Mehmetçik kanı pahasına yurdunu savunmuş ve düşmanlara geçit vermemiş, bunun sonucunda işgal güçleri geldikleri gibi gitmişlerdir. Şiirde, destansı bir anlatım söz konusu olmakla birlikte şair, şiirin olanaklarından yararlanmış ve anlatımını sanatlı bir dille yapmıştır. Şiir aruz ölçüsüyle yazılmış, beyitlerdeki mısralar mesnevi nazım şeklindeki gibi kendi arasında kafiyelidir..
“Nerde -gösterdiği vahşetle- ‘Bu bir Avrupalı!’ “
“Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,”

mısralarında işgal güçleri yırtıcı, his yoksulu sırtlana benzetilmiştir.
“Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!”
mısralarında  “hilâl” kelimesi “bayrak”, “güneş” kelimesi şehit olan “askerler’ in yerine kullanılarak ad aktarması (mecaz-ı mürsel) yapılmıştır.
“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”
mısralarında “Bedr in aslanları” sözüyle Bedir Savaşı’na katılan Müslüman askerler hatırlatılarak telmih sanatından yararlanılmıştır.
“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.”
mısralarında ise şair, şehitlerimizi gösterdiği kahramanlıktan dolayı öylesine yüceltmiştir ki onları ne kabre ne de tarihe sığdırabilmiştir. Bundan dolayı bu dizelerde abartmaya başvurulmuştur.
Şiirin bütününde Türk askerinin göstermiş olduğu kahramanlığın vurgulanması nedeniyle şiirin dizeleri “Türk askerinin kahramanlığı” teması etrafında örgülenmiştir.
Epik Anlatımla Yazılan Metinlerin Özellikleri:
•Etkileyici bir niteliği vardır.
•Destanın türünün yiğitçe havası sezilir.
•Olağanüstü özelliklere sahip kişilerin etrafında gelişen olaylar anlatılır.
•Eylemler ön plandadır.
•Daha çok, tarihî konu ve kahramanlıklar ele alınır.
•Sürekli bir hareket söz konusudur.
•Sözcük yan ve mecaz anlamlarıyla kullanılabilir.
•Anlatımda abartıya başvurulduğu görülür.
•Destan, hikâye, roman, şiir ve tiyatro türündeki eserlerde destansı anlatımdan yararlanılır.
•Koçaklamalar, destanlar, millî marşlar ile kahramanlık şiirlerinde epik anlatıma başvurulur.
Dünya edebiyatında epik anlatımdan yararlanılarak pek çok destan ortaya çıkmıştır. “Türeyiş, Göç, Bozkurt, Oğuz Kağan, Alper Tunga, Şu, Ergenekon, Manas, Satuk Buğra Han, Cengiz Han, Ediğe” Türklerin doğal destanlarından bazılarıdır.
“Nibelungen Alman, “Odysseia’ Yunan, “Cid’ İspanyol, Chanson de Roland” Fransız, Gılgamış” Sümer, “Kalevala” Fin, ‘Ramayana, Mahabarata” Hint,” “İgor” Rus, “Şinto” Japon, Şehname İran destanları arasında yer alır.
Dünya edebiyatında doğal destanlar yanında yapma destanların da kaleme alındığı görülür: “Kaybolmuş Cennet” Milton, “Kurtanlmış Kudüs Tasso, Aennesis” Vırgilius tarafından yazılmıştır.
Türk Edebiyatında ise Kayıkçı Kul Mustafa’nın “Genç Osman Destanı”, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Üç şehitler Destanı’ yapma destanlar arasında yer alır.
      5.    Emredici Anlatım
     Kesinlik, vazgeçilmezlik, emir ve yasaklamalar içeren cümlelerde emredici anlatım söz konusudur. “Zincir takmadan yola çıkmayınız!”, “İnşaata baretsiz girilmez!” cümleleri emir ve yasaklar içermesi nedeniyle emredici anlatıma örnektir.
     Emredici anlatımın söz konusu olduğu cümleler, bir işin nasıl yapılması gerektiğine ilişkin talimatlar içerir. “Emniyet kemeri takmadan yola çıkmayınız!” cümlesinde yolcuları emredici bir anlatımla yönlendirme söz konusudur. “Sen zor durumda olanlara yardım et ki başkaları da sana zor gününde yardım etsin.”, sözü bir deneyimi emredici bir dille ifade etmektedir.
     Karşılıklı konuşmalarda da emredici anlatımdan yararlanılır. Bir babanın çocuğuna, “Bugün mutlaka dükkâna uğra!” sözünde emredici anlatıma başvurulmuştur.
     Örneklerde de görüldüğü gibi emredici anlatımda dil, alıcıyı harekete geçirme işleviyle kullanılır.

Emredici Anlatım Örneği
“Veysel der, kafanı nafile yorma
Dünya fani değil çöküp oturma
Adım at ileri avara durma
Yoldaş ol refaha kavuşanlara”
     Bu dörtlükte şair, okurlarla dinleyicilere öğüt vermektedir. Bunu yaparken de “kafanı yorma, çöküp oturma, adım at, avara durma, yoldaş ol” gibi emredici ifadelerden yararlanmıştır.
     Bu dörtlüğün ilk iki dizesinde şair, boş oturmanın doğru olmadığını belirtmiş, dünyanın geçici olduğunu ileri sürüp bir kenara çekilmenin yanlış bir tutum olacağını vurgulamıştır. Üçüncü ve dördüncü dizelerde ise şair, insanların hep ileri doğru adım atması gerektiğini, kalkınmanın yolunun çalışmaktan geçtiğini söylemiştir. Bunun yanında şair okurları refaha, mutluluğa ve zenginliğe ulaşan insanların izinden gitmeleri gerektiğini öğütlemiştir.
     Dörtlükteki dizelerde de görüldüğü gibi emredici anlatımların öğretici, öğütleyici ve açıklayıcı yönlerinin olması nedeniyle bu tür cümlelerde fiil cümlelerine yer verildiği, emir kipiyle çekimlenen fiillerden sık sık yararlanılır.
Emredici Metinlerin Özellikleri:
•Öğretici, açıklayıcı ve öğüt verici yönleri ağır basar.
•Trafik kuralları ile kimi eşyaların ve ilaçların kullanma kılavuzları, yemek tarifleri emredici anlatıma örnek olarak verilebilir.
•Sosyal yaşamın düzenlenmesinde yararlanılır.
•Dil, alıcıyı harekete geçirme işleviyle kullanılır.
6.    Öğretici Anlatım
     Öğretici anlatımla oluşturulan metinler, açıklama, aydınlatma, bilgi verme amaçlarıyla yazılır. Bu metinlerde söz sanatlarına, dilin bünyesine mal olmamış yan anlam ifade eden kelime ve kelime gruplarına yer verilmez. Öğretici metnin anlaşılması ve yorumlanması için okuyucunun verilen bilgiyi kavrayabilecek birikime sahip olması gerekir.
     Öğretici anlatımın kullanıldığı metinlerde anlatım nesnel özellik taşır, açıklık ve kesinlik önemlidir. Alanında gerekli bilgi birikimine sahip kimseler tarafından hemen anlaşılacak şekilde metinler oluşturulur. Yazar, konuyu duygularını işe karıştırmadan açıklamaya çalışır. Grafik, plan, çizelge, tablo vb. dil dışı öğeler ve konu ile ilgili terimlerin kullanılması da söz konusudur.
     Öğretici Anlatım Örneği:
     Türk Edebiyatında “Taziyetname”
     Türk edebiyatında ölüm temasının işlendiği belli başlı edebî türler; “sagu”, “ağıt” ve “mersiye”dir. Bununla beraber ölümle ilgili olduğu hâlde üzerinde pek fazla durulmayan bir tür daha vardır ki o da “taziyetnâme’dir. Taziyetnâme bir mektup türüdür; vefat eden birinin yakınına, akrabasına başsağlığı dilemek amacıyla yazılır. Muhtevalarına bakıldığında bir çeşit mensur mersiye niteliğindedir.
(Dr. Ömer Çakır)
     Bir makaleden alınan bu metinde yazar, edebiyatımızda “taziyename” diye bir tür olduğunu söylüyor ve bu türün özellikleri ile ilgili bilgiler veriyor. Bu bilgiler ansiklopedik bilgiler olarak değerlendirilir. Metine yazarın kendi bakış açısı hâkim değildir. Metinde yazar, “Taziyenameler’le ilgili yalnızca kanıtlanabilir yani nesnel bilgiler vermektedir. Metinde dil, göndergesel işlevde kullanılmıştır.
     Amacı bilgi vermek olan edebiyat türleri öğretici, didaktik sözcükleriyle açıklanır. Türk edebiyatında öğretici eserlerin ilk örneklerini Uygur metinlerinde görürüz. Daha sonra Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig”, Edip Ahmet Yügneki’nin “Atabetü’l-Hakayık” adlı eserleri öğretici nitelikler taşır. Orta Asya döneminde Ahmet Yesevi’nin “Hikmetleri de öğretici eserler arasına girer. XIII. yüzyıl Anadolu’sunda yazılmış eserlerin hemen hepsi öğretici niteliktedir. İçlerinde en ünlü örnek Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin “Mesnevi” adlı eseridir. Osmanlı dönemi Türk edebiyatında Ahmediyye, Muhammediyye gibi eserler, Kâbusname benzeri ahlak kitapları öğretici bir amaca dayanır.
     Tanzimat’tan sonra ise edebiyatın toplumu, insanları eğitmek için bir araç olduğu kabul edilir. İlk çeviri roman olan “Telemak” bile öğretici niteliğinden dolayı Türk okuruna sunulur.
Öğretici Anlatımın Özellikleri:
•Dil, “göndergesel” işlevde kullanılır.
•Söz sanatlarına, dilin bünyesine mal olmamış yan anlam ifade eden kelime ve kelime gruplarına yer verilmez.
•Verilen bilgiler örneklerle ve tanımlarla pekiştirilir.
•Daha çok nesnel cümleler kullanılır.
•Açıklama, aydınlatma, bilgi verme amaçlarıyla yazılır.
•Öğretici metnin anlaşılması ve yorumlanması için okuyucunun verilen bilgiyi kavrayabilecek birikime sahip olması gerekir.
•Gereksiz söz tekrarı yapılmaz.
•Ses akışını bozan, söylenmesi güç sesler ve kelimeler yoktur.
•Dil ve ifade sade, gösterişsiz ve pürüzsüzdür.
•Düşünce ve duygular kısa ve kesin ifadelerle dile getirilir.
•Bu anlatım türü daha çok ansiklopedilerde ve ders kitaplarında kullanılır.
•Tarihî metinler, felsefi metinler, bilimsel metinler ve diğer öğretici metinlerde kullanılır.
KOŞMA

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelince
Onu yad ellere açıcı olma

Mecliste arif ol kelamı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe sen eylik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma

Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik olmaz
Sen iylik etde ozayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma

El ariftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Kati yükseklerden uçucuolma

Muradım nasihat bunda söylemek
Size layık olan onu dinlemek
Sev seni seveni zay etme emek
Sevenin sözünden geçici olma

Karacaoğlan söyler sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma

Karacaoğlan
      7.    Açıklayıcı Anlatım
     Açıklayıcı yazılarda bir problem ortaya konur. Bu yazılar, sorunu ortaya koyan cümle veya cümlelerle başlar. Sorunu çözümleyen açıklamalar, örnekler, karşılaştırmalar ile devam eder. Özetleyip veya yargı bildiren ifadelerle sonuçlanır.
     Açıklayıcı anlatımla oluşturulan metinlerde, dilin göndergesel işlevinde ve kelimelerin gerçek anlamlarında kullanılmasına özen gösterilir. Açıklayıcı anlatımda kesin ve açık ifadenin önemi büyüktür. Tanımlama, açıklayıcı betimleme, sınıflandırma; örneklendirme, benzerlik ve karşıtlıklardan yararlanılarak metinler düzenlenir. Bu metinlerde ifadenin açık olması gerekir.
     Açıklayıcı anlatımda konunun iyi kavranması ve yazının ana düşüncesinin iyi tespit edilmesi çok önemlidir. Edinilen bilgilerin doğru ve düzenli olarak verilmesi gerekir. Gerektiğinde istatistik, levha, grafik, resim gibi gereçlerden; konu ayrıntılarıyla açıklanırken örneklerden ve karşılaştırmalardan yararlanılır. Açık, anlaşılır, sade ve süssüz bir anlatım seçilir.
     Günlük hayatımızda sık sık başvurduğumuz açıklama öğretmek amacıyla kaleme alınan fıkra, makale, deneme, sohbet, eleştiri vb edebî yazılarda kullanılan bir anlatım türüdür. Herhangi bir konuyu geliştirmek ve anlaşılır hâle getirmek istiyorsak mutlaka açıklama yapmak gerekir. Açıklama sonucunda “niçin” ve “nasıl” sorularına cevap bulunarak üzerinde durulan konu aydınlığa kavuşturulur.
Açıklayıcı Anlatım Örneği:
“Açıklama anlaşılır ve inandırıcı bir ifadeyle anlatılmalıdır. Bir eserde okuyucuya yararlı olan bir şeyler yoksa okur ondan uzaklaşır. Bu noktadan hareket edersek yararlılık bir esere estetik yani sanatsal bir değer katar. Güzellik, sanat eserlerinin içeriği ile ilgilidir. Okur, bir eserden okudukları ile hayata bakar, bu bakışını genişletir. Bu sayede ondan yarar sağlar.”
     Bu parçada yazar, sanat eserlerinde yararlılık konusu hakkındaki düşüncelerini açıklıyor. Sözlerini “yapıtlara sanatsal nitelik kazandıran şeyin faydacılık olduğu” düşüncesinde birleştiriyor. Bu düşünceyi en net şekilde “yararlılık bir esere estetik yani sanatsal bir değer katar.” sözleriyle ortaya koyuyor. Sanatta yararlılığın ise içerikle ilgili olduğunu söylüyor. Bu parçada yazar dili, göndergesel işlevde kullanmıştır. Metne yazarın bakış açısı yansımıştır. Yazar, metinde bir konuda bilgi vermenin yanında, bir ana düşünce etrafında cümlelerini sıralamıştır. Cümleleri kurallıdır. Anlaşılır bir dil kullanmıştır.
Açıklayıcı Anlatımın Özellikleri:
•Dil, “göndergesel işlev”de kullanılır.
•Söz sanatlarına, sözcüklerin mecaz ve yan anlamlarına yer verilmez.
•Dil ve ifade sade, gösterişsiz ve pürüzsüzdür.
•Yazarın bakış açısı metne yansır.
•Daha çok, fıkra, makale, deneme, sohbet, eleştiri vb. edebî yazılarda kullanılır.
8.    Tartışmacı Anlatım
     Tartışmacı anlatımda düşünce ve kanaatleri değiştirmek söz konusudur. Anlatıcı öne sürülen düşünce, duygu ve kanaatlere katılmıyorsa onları inceler, değiştirmek ister. Karşı çıkış, değiştirmek isteyiş, değiştirmek istediklerinin yerine ileri süreceği görüşler yeni bir anlatım biçimini gerektirir.
     Tartışmacı anlatım biçiminde düşünceyi geliştirirken ilişki kurma, karşılaştırma, ispat etme ve tanık gösterme gibi yöntemlerden birine ya da birkaçına başvurulur. Metinlerde birbirine karşıt iki düşünce ele alınabileceği gibi bir düşüncenin iki yönü de ele alınıp işlenebilir. Bir düşüncenin doğrulanması, savunulması ya da bir düşünceye karşı çıkılması amaçlanan metinlerde iki görüş vardır. Bunlar tez ve antitez olarak tanımlanır. Tez, karşı çıkılan görüştür. Antitez ise yazarın bu düşünceye karşı ortaya koyduğu görüştür. Yazar iki görüşü birbirine bağlamak için. “ama, fakat, lakin, ancak, yalnız, oysa” gibi karşıtlık bağlaçlarından faydalanır. Metin savunma amaçlıysa önce savunulan görüş ortaya konur. O hâlde, çünkü öyleyse gibi destekleme, açıklama bağlaçları kullanılır.
Tartışmacı Anlatım Örneği:
     “Tiyatro mu, yoksa orta oyunu mu üstün? Bence tiyatro orta oyunundan üstün bir sanattır. Orta oyununda sadece güldürü vardır. Amaç seyirciyi sadece güldürmektir. Bu da söz oyunları ile yer yer kaba sözlerle gerçekleştirilir. Seyirci kulağa hoş gelen sözlerle sadece güler, eğlenir. Tiyatro öyle değildir. Çünkü tiyatro çok boyutlu bir sanattır. O kimi zaman güldürür, kimi zaman ağlatır. Güldürürken de ağlatırken de seyirciyi eğitir, ona bir şeyler verir. Çünkü amacı insana bir şeyler katmaktır. Bu da onun orta oyunundan üstün olduğunu göstermektedir.”
     Bu parçada yazar, tiyatronun ortaoyunundan daha üstün olduğunu anlatırken tartışmacı anlatımdan yararlanmıştır. Yazar, önce kendi görüşünü vermiş, daha sonra da bu görüşü kanıtlayıp düşüncelerini sıralamıştır.
Tartışmacı Anlatımın Özellikleri:
•Dil, “göndergesel” işlevde kullanılır.
•Düşünce ve duygular kısa ve kesin ifadelerle dile getirilir.
•Tartışmacı anlatımda okurla sohbet ediyormuş gibi bir dil kullanılır. Yazar düşüncelerini soru cevaplarla ortaya koymaya çalışır.
•Açıklayıcı anlatımda bir düşünce verilir. Tartışmacı anlatımda ise düşünceye okurun inandırılmasına çalışılır.
•Dil ve ifade sade, gösterişsiz ve pürüzsüzdür.
•Gereksiz ifadelere yer verilmez.
•Karmaşık ve anlaşılması güç cümleler kullanılmaz.
•Ses akışını bozan, söylenmesi güç sesler ve kelimeler yoktur.
•Savunulan ve karşı çıkılan görüşlere yer verilir.
•İki farklı bakış açısının olduğu konular bu türde işlenmeye daha elverişlidir.
•Fıkra, deneme, makale, röportaj gibi öğretici metinlerde kullanılır.
•Yeteneğe, bilgi ve deneyime göre yöntem belirlenir.
•Eleştirici bir bakış açısı kullanılır.

      9.    İspatlayıcı Anlatım
     Ortaya atılan herhangi bir konu, düşünce, görüş veya yargının okuyucu veya dinleyiciye ispat etme yoluyla anlatılması için uygulanan bir anlatım türüdür. Genellikle makale, eleştiri, röportaj gibi yazılı; konferans, açık oturum, münazara gibi sözlü anlatımlarda kullanılır.
     Bu tür anlatımda, önce ortaya atılmış ve kanıtlanması gereken bir konu bulunmalıdır. Bu konu bütün yönleriyle tanıtılır ve sonra savunulan tezin ispatlanmasına geçilir. Bu safhada elde bulunan her türlü belge, başkalarının konu ile ilgili görüşleri, eğer yapıldıysa deney ve gözlem sonuçları birer kanıt olarak ortaya sürülür. Kısaca ispatlayıcı anlatım inandırma, aydınlatma, bir başkasına kendi görüşünü kabul ettirmenin bir toplamıdır.
     Konuşan ve yazan kişi, konuyu, sınırlandırarak ve bakış açısını belirleyerek ortaya koyar. Kanıtlayıcı metinlerde kavramların tanımlanması ve açıklanması önemlidir. Okuyucuyu veya dinleyiciyi ikna etmek, düşündürmek ve yazıda üzerinde durulmak istenen konudan uzaklaşmamak için bazı kelime, kelime öbeği veya cümleler aralıklarla tekrar edilir. Konuşmacı ve yazar, üzerinde durduğu konuyu aydınlatmak ve düşüncelerini kabul ettirmek için örneklere başvurur; konuyu aydınlatmak maksadıyla farklı kişilerin düşüncelerine müracaat eder.
     İspatlayıcı Anlatım Örneği:
     “Öteden beri tartışılagelmiştir şiirin başka bir dile çevrilip çevrilmeyeceği. Kendine özgü bir yapısı olduğundan zordur şiir çevirmek. Anlamlamanın okur merkezli olması, bir dildeki ses ve biçemin diğer dilde yakalanmasının çok zor olması, dillerin sözcüklerinin her zaman birbirini karşılayamıyor olması şiir çevirisini zorlaştıran etkenlerdir. Jean Cocteau, ‘Şiir öyle ayrı bir dildir ki başka hiçbir dile çevrilemez hatta yazılmış göründüğü dile bile’ sözüyle bu gerçeği ortaya koyuyor.”
     Bu parçada yazar, “şiirin, yapısı gereği, çevirisinin zor olduğu” düşüncesini ileri sürmüştür. Bunu inandırıcı kılmak için de kendisiyle aynı doğrultuda düşünen Jean Cocteau adlı sanatçının sözünden yararlanmış, yani onu tanık olarak göstermiştir.
     “Yazar, kimi zaman da örneklere de başvurarak düşüncesini inandırıcı kılar. Sanatçı, güzelliği yaratan değil, keşfeden adamdır. Çünkü sanat zaten var olan bir niteliği, güzelliği araştırmaktır. Sözgelişi güzel bir ağacın resmini yaparak yahut kelimelerle tasvir ederek güzele ulaşılamaz. Ağaç sadece bir işarettir. Güzelliğe bu işaretten hareketle ulaşmak gerekmektedir. Duyularımızla kavradığımız güzel ağaç, biz farkında değilizdir ama, sürekli değişme hâlindedir. Gerçek güzellik, ağacın değişen niteliklerinde değil, değişmeyen özündedir.”
(Beşir Ayvazoğlu)
     Bu parçanın ilk cümlesinde yazar, sanat konusunda bir düşünce ileri sürmüştür. Yazar bu cümlede sanatçının yeni bir güzellik ortaya koymadığını, yani güzelliği yaratmadığını, aksine bir güzelliği keşfettiğini, dolayısıyla sanatın bir çeşit “güzelliği keşfetmek” olduğunu söylüyor. Bunu da ağaç örneğini vererek kanıtlamaya çalışıyor.
     İspatlayıcı Anlatımın Özellikleri:
•İnandırma, aydınlatma, kendi görüşünü kabul ettirme amaçlanır.
•Kavramları tanımlama ve açıklama önemlidir.
•Okuyucu ve dinleyiciyi ikna etmek, düşündürmek ve üzerinde durulan konudan uzaklaşmamak için bazı kelime, kelime gruptan ve cümleler tekrar edilir.
•Konuşmacı ve yazar konuyu aydınlatmak maksadıyla farklı kişilerin düşüncelerine başvurur.
•Sözcükler ve sözcük grupları gerçek anlamında kullanılır.
•Dil, “göndergesel” işlevde kullanılır.
•“Tanımlama, örneklendirme, karşılaştırma, tanık gösterme, sayısal verilerden yararlanma” gibi düşünceyi geliştirme yollarından faydalanılır.
•Kanıtlayıcı anlatımda hitap edilen toplumun kültür düzeyi ve beklentileri önemlidir.

10.  Düşsel (Fantastik) Anlatım
     Düş ya da rüyâ, uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütününe verilen isimdir. Düş kelimesi gerçek olmayan şeyler için, imge için de kullanır. Gerçekleşmesi istenen şeyler, umutlar için de düş kelimesi kullanılabilir. Düşsel kelimesi ise düşle ilgili olan, hayali şeyler için kullanılır. Bu yüzden düşsel ya da fantastik anlatım gerçek olmayan, hayalî anlatım demektir.
     İmgeye dayalı, hayali, olağanüstü olayların anlatımında düşsel (fantastik) anlatımdan yararlanılır. Düşsel ya da fantastik anlatımda olay, konu ve kişiler olağanüstü niteliklere sahiptir. Bu anlatım türünde hayal ürünü olaylar belli bir plan çerçevesinde anlatılır.
     Düşsel (fantastik) anlatımda zaman öğesi bazen “zaman ötesi” bir özellik gösterir; belirli veya belirsiz olabilir. Örneğin masallarda zaman öğesi “bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde”, “zamanın birinde” gibi sözlerle ifade edilir. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere düşsel anlatımda söz konusu olan zaman hayali bir zamandır.
     Düşsel (fantastik) anlatımda mekân gerçekte olmayan, gündelik yaşamda ulaşma olanağı bulunmayan, olağanüstü bir yerdir. Kimi zaman Kaf Dağı’nın ardıdır, kimi zaman periler ülkesidir, kimi zaman da devlerin, cinlerin yaşadığı hayali bir yerdir. Söz konusu mekân, anlatıcının hayal dünyasında yarattığı bir mekândır.
     Olay, yer, kişi ve zaman da çoğunlukla hayalidir. Zaman zaman gerçek yaşamdan kişiler olsa bile bu kişiler, yaptıklarıyla ve nitelikleriyle gerçek olmayan kişilikler hâline bürünür. Düşsel (fantastik) anlatımda insan dışındaki varlık ya da kavramlar kişileştirilebilir. Örneğin masallarda bütünüyle hayal ürünü olan bir kişi çok zor bir işi başarır. Bunu yaparken de çoğu zaman olağanüstü özellikleri olan, büyüleyici bir kişiliğe bürünür.
     Düşsel öğelerin egemen olduğu fantastik romanlarda kahramanların şeytanla, meleklerle, vampirlerle veya daha başka türden hayali varlıklarla konuşması, onlarla etkileşim içinde bulunması söz konusudur.
     Düşsel (fantastik) anlatımlarda olaylar -bütünüyle hayal ürünü olsa da- yaşadığımız dünyanın koşullarına uydurulmuş, gerçek bir zemine oturtulmuş olaylardır. Aynı şekilde kişiler de yaşadığımız dünyanın gerçeklerine göre oluşturulmuş kişilerdir.
     Düşsel (fantastik) anlatım, masallarda, korku romanlarında, bilim kurgu romanlarda ve filmlerde sıkça kullanılan bir anlatım yöntemidir. Bilim kurgu romanlarında ise bilimsel merak ile hayalin yani düşün iç içe geçtiği bir anlatım vardır.
     Düşsel (Fantastik) Anlatım Örneği:
“Ne istiyorsunuz?” diye sorudu Mrs. Ttt. “Siz bir Marslısınız!”
     Adam gülümsedi. “Bu kelime kesinlikle size bildik değil. Bu bir dünya deyimi.” Başıyla adamlarını işaret etti. “Biz Dünya’danız. Ben kaptan Williams. Mars’a ineli henüz bir saat olmadı. İşte buradayız. İkinci Mars Seferi! Bir ilk Mars Seferi yapılmıştı ama başına ne geldi bilmiyoruz. Her neyse işte buradayız. Ve siz de karşılaştığımız ilk Marslısınız!”
     “Marslı mı?” Kadın, kaşlarını kaldırdı.
     “Demek istediğim şu, güneşten bu tarafa dördüncü gezegende yaşıyorsunuz, değil mi?”
     “Çok basit!” diye tersledi kadın onu süzerek
“Ve biz – Kaptan Tombul, pembe elini göğsüne bastırdı – biz de Dünya’danız. Değil mi beyler?”
“Evet, efendim!” dedi bir koro.
“Burası Tyrr gezeni” dedi kadın, “Eğer asıl adını kullanmak isterseniz…”

                                                                                                               (Ray Bradbury)

     Rad Brabury’nin “Mars Yıllıkları” adlı eserinden alınan bu parçada Marsla geçen bir olay anlatılmış. Burada düşsel (fantastik) anlatım söz konusudur. Düşsel (fantastik) anlatımda yazar, düş gücünün sınırsız olanaklarından yararlanarak okurun zihninde yeni ufuklar açmaya çalışır ki bu metinde de yapılmış. Yazarın amacı, okuru bir tür düşsel yolculuklara çıkarmak, gerçek yaşamda göremediği ve bilincine varamadığı şeyleri ona göstermektir. Bu parçada büyüleyici, düşsel mekânlarda geçen olaylar işleniyor. Yazar, ortaya koyduğu kurgu ile okurlarını günlük yaşamdan, yaşamın gerçeklerinden uzaklaştırıyor. Onların hayalî bir dünyada dolaşmasını, dünyanın sıkıntılarından bir süreliğine olsa uzak kalmasını sağlıyor. Böylece yazar, gerçek dünyanın ötesinde alternatif, düşsel bir dünya oluşturuyor.
11.  Gelecekten Söz Eden Anlatım
     Yaşadığımız andan daha ilerideki zaman dilimini gelecek olarak ifade ederiz. Zaten “gelecek” kelimesi, zaman bakımından ileride olan, daha gelmemiş, yaşanacak zamanlar için kullanılır. Gelecekten söz eden anlatıma da geleceğe yönelik duygu, düşünce ve beklentilerin dile getirildiği anlatım diyebiliriz.
     Gelecekten söz eden anlatımda yazar, daha sonra olacak olaylar hakkında öngörülerde, tahminlerde bulunur. Gelecekten haber verir. Gelecekten söz eden kimi metinlerde bilimsel verilerden yararlanılabilir. Bazılarında ise anlatılanlar bütünüyle bilim kurgudan ve kehanetten ibarettir.
     Gelecekten söz eden anlatım, fallarda, burçlara yönelik tahminlerde, bilim kurgu romanlarında, meteorolojik tahminlerde kullanılır. Gelecekten söz eden anlatımlarda henüz olmamış ancak olacak, olabilecek, olması muhtemel ya da olması istenen şeyler anlatılır.
     Gelecekten söz eden anlatımların özünde varsayım ve tahminde bulunma vardır. Bu tür anlatımların yapıldığı metinlerde olasılık ve tahmin bildiren “olasıdır, olacaktır, olabilecektir, belki, ihtimal ki, büyük olasılıkla” gibi sözlerden yararlanılır.
     Gelecekten söz eden anlatımın sınırlarını yazarın düş gücü çizer. Bu açıdan bu anlatım türünde yazarın düş gücü öne çıkar. Gelecekten söz eden anlatım, yazara alabildiğine özgürlük tanıyan bir anlatım şeklidir. Bu anlatımda yazar, gelecekte gerçekleşmesini beklediği bir olayı sınırlarını kendisi çizerek anlatır.
     Gelecekten söz eden anlatım, bilimsel öngörülerde söz konusu olabileceği gibi öykü ve romanlarda da yazar, geleceğe yönelik düşüncelerini, planlarını veya beklentilerini anlatabilir.
     Gelecekten söz eden anlatımda tercih edilen fiiller ya gelecek zaman kipiyle çekimlenir ya da fiil başka bir kipte olsa bile gelecek zaman kipi anlamını taşır. Gelecekten söz eden anlatım, daha çok, “roman, hikâye, tiyatro, deneme, şiir” gibi edebiyat ürünlerinde kullanılır.
Gelecekten Söz Eden Anlatımın Özellikleri:
•Beklentiler, tahminler ve varsayımlar üzerine kurulur.
•Olandan çok, olması istenen veya beklenen olaylar anlatılır.
•Verilerden yola çıkılarak geleceğe yönelik tahminlerde bulunulur.
•Yaşanan andan daha sonraki bir zamanda gerçekleşecek olay ve durumlardan söz edilir.
•Anlatımda kullanılan fiiller ya gelecek zaman kiplidir ya da fiilin kipi, gelecek zaman anlamı taşır.

Gelecekten Söz Eden Anlatım Örneği:

“Bundan elli yıl sonra, dünyanın yüzde 80′inde ulaşım sorunu olmayacak. Her ülke, metro sistemini mükemmel bir hâle getirecek. Şimdiki yollar ise insanların çok daha iyi bir hayat sürmesi için kullanılacak. Hava trafiği biraz yoğunlaşacak ancak, şimdiki trafiğe göre çok rahat olacak. 10 kişiden 7′sinin uçan arabası olacak. Ancak özel bir sistem sayesinde, hava trafiği diye bir sorun söz konusu bile olmayacak. Şehirlerarası yolculukların hepsi, özel uçaklarla yapılacak.”

     Yazar, bu parçada geleceğe yönelik tahminlerini, beklentilerini dile getirmiştir. Gelecekten söz eden anlatımın bir özelliği olarak bu parçada anlatılanlar içinde bulunduğumuz zamandan daha sonraki bir zaman dilimini kapsamaktadır. Yazar geleceğe yönelik hayal ve düşüncelerini şimdiden açıklamıştır.
     Gelecekten söz eden anlatım ile düşsel anlatım kimi zaman karıştırılabilmektedir. Bu bakımdan bu iki anlatım arasındaki benzerlik ve farklılıklar şunlardır:
•Her iki anlatımda da yazar, kendi zihninden geçenleri dile getirir.
•Her iki anlatımda da yazarın, kendi düş dünyasındakiler yer alır.
•Gelecekten söz eden anlatımda her ne kadar, olması istenen olaylar anlatılmak istense de gerçeklerden yola çıkılarak tahminler dile getirilir. Bu açıdan, gelecekten söz eden anlatımın gerçeğe daha yakın olduğu söylenebilir.
•Düşsel anlatımda yazar, gerçeklikle ilgisi olmayan, kurmaca olayları, durumları, kişileri, zamanları ve mekânları dile getirir. Buradan hareketle düşsel anlatımın kullanıldığı metinlerin gerçekle bağının olmadığı ya da bu bağın son derece zayıf olduğu söylenebilir.

12.  Söyleşmeye Bağlı Anlatım
     İki veya daha fazla kimsenin, bir konu üzerinde, karşılıklı konuşturulmasına söyleşmeye bağlı (diyalog) anlatım denir. Söyleşmeye bağlı anlatımda iki kişinin karşılıklı konuşmasına “diyalog”, kişinin kendi kendine yaptığı konuşmaya ise “monolog” denir.
     Söyleşmeye bağlı anlatım bulunulan mevki, bağlam ve konuşulan kişiye göre değişebilir. Çünkü kişi, yakınlarıyla daha rahat ve içten konuşabilirken resmî bir kurumda ciddi bir üslupla konuşmak zorunda kalır. Televizyonlardaki söyleşmeye dayalı programlar tartışma sanat ve spor programlarıdır. Bu programların her birinde farklı söyleşme şekli olabilir. Birisinde bir yönetici eşliğinde ve masa etrafında 3-5 kişinin bir konu hakkında doğaçlama yoluyla söyleşmesi olabilirken diğerinde iki kişi sırayla bir konu hakkında önceden yaptıkları hazırlıklar doğrultusunda konuşabilirler.
     Söyleşmeye Bağlı Anlatımın Kullanıldığı Metin Türleri: “Sohbet, diyalog, mülâkat, röportaj, roman, hikâye, tiyatro, manzum hikâye” gibi türler söyleşmeye bağlı anlatım çevresinde oluşur. Bu metinler daha çok. “diyaloglardan oluşur. Ancak bu metinlerdeki kahramanların iç konuşmaları “monologlara dayanır.
     Bir mülâkatta, röportajda ya da sohbette yalnızca konuşma varken tiyatroda hem konuşma hem de konuşmanın bağlamı vardır. Söyleşmenin yeri, zamanı, biçimi, sahneye giriş – çıkış gibi unsurlar belirtilir. Tiyatronun en belirgin yönlerinden biri de göstermeye dayalı olmasıdır. Tiyatro, olayı anlatmaz; gösterir.
     Söyleşmeye Bağlı Anlatımın Özellikleri:
•Jestler, mimikler ve bedensel davranışlar anlatımı destekler.
•Karşılıklı konuşmaların seviyesi, bağlama ve konuşan kişilere göre değişir.
•Görme ve işitme duyularıyla ilgili ayrıntılardan yararlanılır.
•Vurgu ve tonlama anlatımın etkisini artırır.
•Söyleşmenin yeri, zamanı, biçimi, sahneye giriş, sahneden çıkış gibi unsurlar söz konusudur.
•Tekrarlar ifadeyi kuvvetlendirir.
•Dil, göndergesel veya sanatsal işlevde kullanılır.

     Söyleşmeye Bağlı Anlatım Örneği:
     “Tekrar sordu:
     - Söyle yavrum, o roman ne diyor?
     Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabı dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile, “Büyükanneciğim, Fransızca bir roman iste…” dedi. Lakin büyük nine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu:
     - Adı ne?
     - Desenchant…
     - Ne demek?
     - Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar demek.
     - Onlar kimmiş?
     - Biz… Türk kadınları…”

(Ömer Seyfettin, Bahar ve Kelebekler)
      13.  Mizahi Anlatım
     İnsanın gülmesine sebep olabilecek olayların, durumların, karşılaştırmaların, kelime ve kelime gruplarının mizaha başvurularak anlatılmasıdır. Mizahi anlatımda amaç, okuyucuyu düşündürmek ve eğlendirmektir. Bu anlatımın diğer bir amacı da eleştiridir. Kişilerin, kurumların, toplumların eksik, kusurlu, hatalı söz ve davranışları mizahi anlatımla eleştirilir. Bu eleştiriyle eksikliklerin, hataların, kusurların ortadan kaldırılması amaçlanır.
     Mizahi unsurları oluşturmada karşılaştırmalar, durumlar, hareketler, kelime ve kelime gruplarından da yararlanılabilir. Bu anlatımda dil, bir olayı anlatmak için kullanılır.
     Mizahi anlatımda kusurlara, eksikliklere, hatalara dikkati yoğunlaştırabilmek için abartmalardan yararlanılır. Abartma yönüyle kişilerin, kurumların, toplumların eksilikleri gözler önüne serilir. Bu bakımdan mizahi anlatımda gerçeklerden sapma söz konusu olabilir. Mizahi anlatımda dilin kullanımı çoğunlukla değiştirilerek gülünç durumlar ortaya çıkarılır. Bazen de argo yoğun şekilde kullanılabilir. Mizahi anlatımlarda günlük konuşmaya ait unsurlardan sıkça yararlanılır.
     Mizahi Anlatımın Kullanıldığı Metin Türleri: “Karagöz, orta oyunu, meddah, köy seyirlik oyunu” gibi geleneksel tiyatro türlerinde mizahi anlatımdan bolca yararlanılır. Bu türlerin ortak yönü gülmecenin şive taklitlerine ve dil oyunlarına dayanmasıdır. Bu türler doğaçlamayla gelişir. Önceden belirlenen yazılı bir metne bağlı kalınmaz. “Komedi” türü tiyatrolar, “taşlama” ve “hiciv” türündeki şiirler, “fıkralar” mizahi anlatıma ait unsurları içerir. “Roman, hikâye, tiyatro, sohbet, deneme” gibi türlerde yer yer mizahi anlatıma başvurulur. Bu türlerde kalem oynatan sanatçılar anlatımı etkili kılmak için mizah unsurundan yararlanabilir. “Karikatürler” de mizahi anlatımın içinde yer alır.
     Mizahi Anlatımın Özellikleri:
•Olayların gülünç, alışılmadık ve çelişkili yönleri yansıtılır.
•Okuyucuda uyandırılmak istenen etkiye göre düzenlenir.
•Ses, hareket, konuşma ve görünüş taklitleri mizah unsuru olarak kullanılır.
•Mizahi unsurlarda abartı ve gerçekten sapma vardır.
•Mizahi unsurları oluşturmada karşılaştırmalar, hareketler, kelime ve kelime gruplarından faydalanılabilir.
•Dil daha çok, sanatlı (şiirsel) fonksiyonuyla kullanılır.

Mizahi Anlatımla İlgili Kavramlar:
İroni: Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme.
Humor: Ciddi bir tavırla söylendiği hâlde alay olduğu belli olan ince, hoş nükte.
Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri.
Komik: Gülme duygusu uyandıran, güldürücü, gülünç.
Kara mizah: Yalnız güldürmeyi değil, düşündürmeyi ve yergiyi de amaçlayan mizah türü.
Parodi: Ciddi sayılan bir eserin bir bölümü veya bütününü alaya alarak biçimini bozmadan ona bambaşka bir özellik vererek biçimle öz arasındaki bu ayrılıktan gülünç etki yaratan bir oyun türü.
Taşlama: Bir kişiyi, bir yeri, bir şeyi vb. kusurlu yanlarını alaycı bir dille yeren halk şiiri türü.
Hiciv: Bir kişiyi, bir yeri, bir şeyi vb. kusurlu yanlarını alaycı bir dille yeren divan şiiri türü.
Karikatür: İnsan ve toplumla ilgili her tür olayı konu alarak abartılı biçimde belirten, düşündürücü ve güldürücü resim.
Mizahi Anlatım Örnekleri:
“Hacivat: – Vay Karagöz’üm, benim iki gözüm merhaba!
Karagöz: – Hoş geldin suda pişmiş balkabağı!
Hacivat: – Aman Karagöz’üm, beni gelir gelmez darp etmenizin sebebi?
Karagöz: – Bizim bekçinin ne poturu var ne de cübbesi.
Hacivat: – Yazıklar olsun sana Karagöz! Adam olmamışsın, hâşâ huzurdan şu dünyaya eşek gelmişsin, gidiyorsun.
Karagöz: – Ona yarabbi şükür.”

     “Nasrettin Hoca Fıkraları
Nasrettin Hoca fıkralarında güldürürken düşündürmek esastır. Bu fıkralarda asıl konu, insandır. İnsanın gülünç tarafları, yanlışları, zaafları, sakarlıkları ve çaresizlikleri ele alınır. Nasrettin Hoca fıkralarında ahlaki kurallara da sıkı sıkıya bağlılık görülür. Bu fıkralarda bayağılıktan, müstehcenlikten, ayıp ve küfürlü sözlerden uzak durulur. Asla alaycı, küçük düşürücü bir tutum izlenmez. Eleştiri, kişilerin veya toplumun yanlış davranışlarınadır. Halkın anlayacağı bir dil kullanılır. İnsana, topluma, çevreye ve diğer varlıklara karşı saygı ve sevgi esastır. Temel amaç da yol göstermek, yanlışı kişinin kendisinin bulmasını sağlamaktır.
Dünyada meraklılar çok…
Biri hocaya:
- Şu dünya ne kadar tuhaf, demiş.
Hoca aksakalını sıvazladıktan sonra:
- Neresi tuhaf? diye sormuş.
- Sabah oldu mu insanların her biri bir tarafa gidiyor.
Bazıları bu yana bazıları bu yana… Neden ki?
Hoca çok fazla düşünmeden şu cevabı vermiş:
- Neden olacak, hepsi bir tarafa gitse dünyanın dengesi bozulur da ondan.”

Powered by OrdaSoft!