9. Sınıf Dil ve Anlatım Konuları
I. ÜNİTE: İLETİŞİM, DİL VE KÜLTÜR
 1.    İletişim
     İletişim, kısaca “karşılıklı iletmek” anlamında bir kavramdır. Bir elektrik düğmesine bastığımızda ampule doğru bir akım iletilir ve ampul yanar. Buradaki akım, elektriği iletme olayıdır. Burada olduğu gibi iletişimde de bir iletme olayı söz konusudur. Yalnız iletme işi “duygu, düşünce, bilgi” iletmek şeklinde olur. Kısacası iletişim, insanlar arasında gerçekleşen duygu, düşünce ve bilgi alışverişidir.
     Bu alışveriş, yani iletişim genellikle konuşmayla gerçekleşir. Fakat göz işareti, gülümseme, susma, ağlama, müzik, resim, kitap, gazete, sinema, heykel ve mimariyle de iletişim sağlanabilir. Nitekim insanlar tarih boyunca duman, mektup, kuş, ıslık, trafik işaretleri, internet gibi değişik iletişim araçları kullanmışlardır.
İletişimin Önemi
     İnsan toplu hâlde yaşayan bir varlıktır. Dolayısıyla İletişim, toplumsal bir varlık olan insan yaşantısının kaçınılmaz ve önemli bir boyutunu oluşturur. Toplum içinde yaşayan her insan, farkında olsun veya olmasın, birbirleriyle iletişim içindedir. İnsanlar duygu, düşünce ve hayallerini, sorunlarını birbirlerine iletişimle aktarırlar. İletişimle insanlar birbirlerini anlarlar, sorunlarını paylaşırlar, problemlerine çözümler üretirler. Yani insan hayatının merkezinde iletişim vardır. İnsan ailesiyle, arkadaşlarıyla, komşularıyla, çevresiyle sürekli iletişim hâlindedir. Tarih boyunca insanlar hep iletişime önem vermişler ve sürekli iletişim hâlinde olmuşlardır.
     İlk insanların mağara duvarındaki resimleri birilerine bir şeyler anlatmak için bir araçtı. Duman, ateş, güvercin bile anlaşma aracı olarak kullanılmıştır. Şimdi elimizde sayısız iletişim yolu var ve insanoğlu dünyanın bir ucundaki, hatta uzaydaki biriyle iletişim kurabiliyor.
     İletişimin gerçekleşmediği durumlarda ise insan, kendini boşlukta görür ve büyük bir yalnızlık hisseder. Hatta hiç konuşmayan insan zamanla konuşmasını bile unutabilir. Özellikle günümüzde iletişimsizlik sorunları yaşanmaktadır. Çoğu zaman telefon, İnternet gibi araçlarla çok uzaktaki insanlarla iletişim kurarken yanı başımızdaki arkadaşlarımızla, annemizle, babamızla, kardeşimizle sağlıklı bir iletişim kuramıyoruz.
     İletişimin Öğeleri
     İletişim, tüm tarafların üzerinden bilgi alışverişi yapılacak ortak bir dili anlamalarına ihtiyaç duyar. İletişimin gerçekleşmesi için bazı unsurların bir araya gelmesi gerekir. İletişimde belirli mesajlar kodlanarak bir kanal aracılığıyla bir kaynaktan bir hedefe (alıcıya) aktarılır.
     Örneğin bir konuşmacı (kaynak) ortak bir dil aracılığıyla kodladığı kelimeleri (ileti) ses dalgaları (kanal) yoluyla alıcıya (hedef) aktarır. Dolayısıyla iletişimin “gönderici, alıcı, ileti, kanal, bağlam, dönüt” gibi öğeleri vardır. Şimdi bu öğeleri sırasıyla açıklayalım:
1. Gönderici
     Gönderici iletiyi hazırlayan, gönderen kişidir. Gönderici iletişimin en önemli öğesidir. Çünkü gönderici olmadan iletişim gerçekleşmez. İletiyi aktaran göndericiye kaynak ya da verici de denir. Dinleyiciye bir şey söyleyen kişi göndericidir.
     2. İleti
     Göndericinin aktardığı duygu, düşünce, hayal, istek ve bilgilere “ileti” denir. Başka bir deyişle ileti, göndericinin alıcıya aktardığı mesajdır. Dolayısıyla konuşanın (gönderici) anlattığı, bildirdiği şeylerin hepsi ileti kavramına dâhildir. Sözü söyleyenin, dinleyene söylediği söz iletidir.
     3. Alıcı
     Duygu, düşünce, istek ve bilgilerin aktarıldığı kişi ya da kişilerdir. Başka bir deyişle alıcı, iletinin gönderildiği insan ya da topluluktur. Ortada bir ileti vardır, bu iletinin pek tabii bir de “alıcısı” olmalıdır. Bu da konuşmayı dinleyen kişidir. Dinler ve “iletiyi” alır.
     4. Şifre (Kod)
     İletişimdeki iletiler şifrelenerek aktarılır. Gönderici, iletisini konuşmanın yanı sıra yazıyla, resim çizerek, rakamlarla ya da hareket yaparak anlatmayı da deneyebilir. İşte bu tür iletişim şekillerine “şifre” denir.
5. Bağlam
     İletişime katılan öğelerin birlikte meydana getirdiği ortama bağlam denir. Başka bir deyişle göstergenin öteki öğelerle birlikte ve onlarla birleşerek, bütünleşerek onların da yardımıyla bir kavramı yansıtmasıdır. Bir kelimesin hangi anlamda kullanıldığını bağlamına göre belirleriz. Bir kelimesin anlamını belirlemede bağlam devreye girer. Bu açıdan bağlam, iletişimde çok önemli bir yere sahiptir. Örneğin “sıfır” kelimesi değişik bağlamlarda değişik anlamlar ifade eder.
     Bu sözcük, “Pazarda sıfır gibi bir araba buldum ve onu hemen aldım.” cümlesinde aracın hasarsızlığını, kullanışlılığını, yeniliğini bildiriyor. Yani olumlu anlamda kullanılmıştır. “Sorma, su içsem kilo alıyorum, bütün rejimleri denedim, netice sıfır.” cümlesinde ise “sıfır” kelimesi “kötü, başarısız, verimsiz” anlamında kullanılmıştır. Yani olumsuz anlamda kullanılmıştır.
     6. Kanal
     İletinin göndericiden alıcıya ulaştığı yol veya araca kanal denir. İletişimde gönderici iletisini alıcıya söz, yazı, rakam gibi belli araçlar yardımıyla aktarır. İşte iletişimin bir parçası olan bu araçlara kanal adı verilir. Konuşmada kanal sözdür.
     7. Filtre
     Filtre, alıcının iletiyi kendine göre yorumlama biçimidir. Bu açıdan filtre, algılamayla ilişkili bir öğedir. Algı, kişinin belli bir bilgiyi duyma, anlama ve değerlendirme sürecidir. Kişinin durumu, istekleri, geçmiş yaşamı, önyargıları ile sosyal ve kültürel unsurlar algılamayı etkilemektedir. Tüm bu unsurlar, kişilerin aynı iletiyi farklı yorumlamasına kapı aralamaktadır. Bu durum da iletişimdeki filtre kavramıyla açıklanmaktadır.
8. Dönüt (Geri Bildirim)
     Alıcının, göndericiye verdiği tepkiye (cevaba) dönüt denir.
     Hakan, arkadaşı Caner’e cep telefonundan: “Toplantı başladı mı?” mesajını gönderdi. Caner de onun mesajını: “Hayır, daha başlamadı.” diye cevapladı.
     Yukarıdaki iletişimde iletişimi başlatan kişi Hakan’dır. O hâlde Hakan “gönderici (kaynak)” durumundadır. Hakan’ın soru yönelttiği kişi olan Caner ise “alıcı”dır. Gönderici olan Hakan’ın, alıcı olan Caner’e aktardığı “Toplantı başladı mı?” sözü, yani mesajı “ileti”dir. Gönderici, iletisini telefonla aktardığı için burada telefon “kanal” durumundadır. Gönderici ve alıcının sözlerini yansıtan harfler veya dil (Türkçe) “şifre’dir. Alıcının (Caner), göndericiye (Hakan) verdiği “Hayır, daha başlamadı.” cevabı ise bu iletişimdeki “dönüt”ü oluşturmaktadır.
     İletişimde Gönderici, Alıcı ve İleti İlişkisi
     İletişim kısaca, “gönderici” tarafından “ileti’nin bir “şifre” aracılığıyla, bir “iletişim kanalıyla “alıcı “ya gönderilmesiyle oluşur. Şifrelenmiş mesajı alan ve çözen alıcı, mesajı taşıyan sembolleri algılayıp onlara anlam vererek iletişimi sonlandırır ya da kendisi bir mesaj göndererek bu sefer gönderici konumuna geçer. İletişim bu şekilde devam eder.
İletişimde Göstergelerin Yeri ve Önemi
     Kendi dışında bir başka şeyi gösteren, düşündüren, onun yerini alabilen nesne, görünüş ve olgulara gösterge denir. Örneğin kelimeler bir göstergedir. Buna göre adlarımız bizim göstergemizdir. “Hasan” kelimesi bir insanın göstergesidir. Aynı şekilde “vazo” kelimesi “vazo nesnesi”nin göstergesidir. “Vazo” kelimesi vazonun kendisi değildir ama vazoyu karşılar. Yazıda, konuşmada vazonun yerine geçer. Bu kelime, vazoyu gösterdiği, düşündürdüğü, onun yerini alabildiği için “gösterge” diye adlandırılır. Kısaca gösterge; kendisi o şey olmadığı hâlde, o şeyi çağrıştırarak iletişim kurmayı sağlayan araçtır, nesnedir, olgudur.
     Göstergelerin ses ve anlam yönü vardır. “Odun” göstergesi “o, d, u, n” seslerinden oluşmuştur ve anlamı “yakmak için kullanılan sert bir nesne’dir. Buna göre her gösterge “gösteren” ve “gösterilenden” oluşur. Harflerden oluşan sözcük, resim, şekil, işaret vb. öğelere gösteren denir. Göstergenin insanların zihninde çağrıştırdığı görüntü ve anlamlara ise gösterilen denir.
Gösterge Çeşitleri
     1. Dil Göstergesi
     Yazıyla veya sözle gerçekleştirilen her türlü etkinlik dil göstergesiyle ilgilidir. “Kedi” kelimesi bir dil göstergesidir. Bu gösterge, “k. e, d, i” seslerinden oluşmuştur. Kelimeyi oluşturan sesler gösteren, kelimenin çağrıştırdığı anlam ise gösterilendir.
2. Dil Dışı Göstergeler
Resim, şekil, işaret, hareket, jest, mimikler vb. dil dışı göstergelerdir. Dil dışı göstergeler ikiye ayrılabilir:
a. Doğal gösterge: Doğal olan her şey doğal göstergedir. Yağmurun yağması, deprem, sel, sonbaharda yaprakların sararması vb. doğal göstergedir.
b. Sosyal gösterge: Sosyal durumları anlatan göstergelerdir. Görgü kuralları, trafik lambaları vb. unsurlar sosyal göstergedir.
Göstergelerin Ayırıcı Özellikleri
Dil göstergeleri diğer göstergelerden daha farklı ve daha gelişmiştir. Dil, en kullanışlı gösterge diye adlandırılabilir. Çünkü insanın anlatma kabiliyetinin en gelişmiş aracı dildir. Dille gerçekleştirilen iletişim: resim, şekil, işaret gibi dil dışı unsurlarla gerçekleştirilen iletişimden daha etkilidir. Dil. ruh hâllerinin ve duyguların anlatılmasında da kullanılabilir. Dil göstergeleri kendi anlam değerlerinden başka anlamları da ifade eder.
“Altın” kelimesi bilinen “değerli maden” anlamında kullanılabildiği gibi “çok değerli” ya da “sarı rengin bir tonu” anlamında da kullanılabilir. Bu özelliğiyle dil göstergeleri geniş bir anlatma imkânına sahiptir.
2.    İnsan, İletişim ve Dil
İnsan, toplum hâlinde ve bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan bir varlıktır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik, konuşması, yani dile sahip olmasıdır.
      Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, kendisine özgü yasaları olan ve ancak bu yasalar çerçevesinde gelişen, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış seslerden örülmüş bir anlaşma sistemidir. İletişim ise bir düşüncenin, bir duygunun konuşma yoluyla, yüz, el, kol ve baş hareketleriyle ya da yazı, telefon, radyo, televizyon, İnternet gibi bildirişim araç ve gereçlerinden yararlanarak bir kimseden başka bir kimseye iletimidir. İnsanların anlaşma ve paylaşma ihtiyacından doğan iletişim, hayatın akışını sağlayan unsurlardan biridir.
      İnsanlar duygu, düşünce ve hayallerini diğer insanlara daha çok konuşma yoluyla iletirler. Yani insanlar daha çok dil aracılığıyla iletişim kurarlar. Dil, sembollerle anlaşma yöntemlerinden biridir. Kısacası dil bir semboller sistemidir, insanların düşündüklerini ve duyduklarını bildirmek için kelimelerle veya seslerle yaptıkları anlaşma sistemidir.
      Dille kurulan iletişim en gelişmiş anlaşma yöntemidir. İnsanlar dil dışında araçlar yardımıyla da anlaşabilmektedir. Mektup, çizgi, şekil, sinema, tiyatro, televizyon, internet, telefon, müzik, resim de birer iletişim aracı olarak sayılabilir. Örneğin ilk insanlar dumanı bir iletişim aracı olarak kullanmışlardır. Günümüzde işitme engelliler işaret diliyle anlaşmaktadırlar. Ama en gelişmiş, en yaygın ve en sevilen anlaşma aracı dildir. Çünkü dille gerçekleştirilen iletişim, diğer araçlarla gerçekleştirilen iletişimden çok daha kolay ve kullanışlıdır. Diğer araçlarla gerçekleştirilen iletişim çok sınırlıdır, hem de zordur.
      İnsan, dil olmadan iyi bir iletişim kuramaz. Tam anlamıyla anlatma ve anlaşma, yani iletişim dil yardımıyla sağlanır. Dil, insanın duygularını, düşüncelerini, isteklerini bütün canlılığıyla ortaya koyma olanağı sağlar. İnsanın öteki insanlarla anlaşabilmesine, onlarla birleştirici bağlar kurabilmesine imkân sağlar. Dil, bireyleri birbirine bağlayarak onların toplum potasında birleşmesini sağlar. Bu açıdan dil, toplum hayatının can damarıdır. İnsanın, kendisi için hayati bir öneme sahip olan dilin inceliklerini, ayrıntılarını çok iyi öğrenmesi ve onu özenli bir şekilde kullanması gerekir. Çünkü insanın dili kullanmadan sosyalleşmesi, toplum hayatında kendine başarılı bir yer edinmesi, diğer insanlarla sağlıklı bir iletişim kurabilmesi mümkün değildir.
      Dilin Oluşumu
     Dilin ortaya çıkışı, yazının öğrenilmesi, dillerin çeşitliliği gibi konular insanları daima meraklandırmıştır. İnsanlar “Dilin asıl kaynağı nedir?”, “Dil nasıl meydana gelmiştir?”. “İlk konuşmalar nasıl olmuştur?” gibi sorulara sürekli cevap aramışlar ama bu sorulara kesin bir cevap bulamamışlardır. Dilin meydana gelişi ve ortaya çıkışıyla ilgili bilim adamları arasında kesin bir görüş birliği yoktur. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda dilin kaynağı ile ilgili ancak birçok teori ortaya konmuştur. Bunlardan birkaçına kısaca değinelim:
a. İlahi kaynak: Bu teoriye göre Allah, insanı yarattı ve yarattığı insana dili öğretti. Zaten birçok dinde Allah’ın insana dili kullanmayı doğuştan bir yetenek olarak verdiği kabul edilir.
b. Doğal ses kaynağı: Bu teoriye göre dil doğal seslerin taklidi şeklinde oluşmuştur. Mesela bomba “bom” diye patlaması sonucu bu ismi almıştır.
c. Sözlerin ve jestlerin birleşimi: Beden hareketlerini temel alan bu teoriye göre dil, fiziksel jestlerin ve ağız yoluyla üretilen seslerin arasındaki bağdan oluşmuştur. Buna göre insanlar önce iletişim için bazı jestler oluşturdular ve daha sonra zamanla bu hareketler ağızdan çıkan seslerle birleşti. Mesela insanın kızgınlık belirtisi olarak “homhom” yapmasından “homurdanmak” kelimesi, bir şeyi üflerken “püf püf” yapmasından “üflemek” kelimesi ortaya çıkmıştır.
d. Fiziksel uygunluk: Bu teoriye göre kelimeler insanların söyledikleri şarkılardan oluşmuştur. İlk insanlar güç işler görürken ritmik birtakım sesler çıkararak çalışmalarını kolaylaştırıyorlardı. Bu sesler daha sonra şarkılara ve kelimelere dönüşmüştür.
Dilin Fonksiyonları (İşlevleri)
     Kafasında kurduğu olayları bir öykü ya da bir roman biçiminde yansıtan yazar ile bilimsel araştırmasını makale şeklinde ortaya koyan bir bilim adamı dili aynı işlevde kullanmaz. Çünkü bunların amacı farklıdır. Yazar kendi kurduğu dünyayı kelimelerin yan, mecaz ve çağrışımsal anlamlarından da yararlanarak öznel bir şekilde aktarır. Bilim adamı ise var olan gerçekliği değiştirmeden, kelimelerin daha çok gerçek anlamlarından yararlanarak bilimsel bir üslupla aktarır. Dolayısıyla dili farklı işlevlerde kullanmış olurlar. Kısaca dil, her zaman aynı şekilde ve aynı işlevde kullanmaz. Dilin işlevi insanın dili kullanma amacına göre değişiklik arz eder. Şimdi dilin işlevlerini kısaca açıklayalım:
1. Göndergesel Fonksiyon (İşlev)
     İletinin, dilin göndergeyi olduğu gibi ifade etmesi amacıyla oluşturulmasıdır. Dilin bilgi verme işlevidir. İletişimde bilgiler alıcıya nesnel bir anlatımla aktarılıyorsa bu, dilin göndergesel işlevde kullanıldığını gösterir. Dilin göndergesel işlevi daha çok, öğretici metinlerde, ders kitaplarında, ansiklopedilerde, kullanma kılavuzlarında, bilimsel metinlerde karşımıza çıkar.
     “İstanbul’da Sarayburnu sırtlarında kurulan ve yaklaşık 400 yıl Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezi olan Topkapı Sarayı, dünyada günümüze gelebilmiş sarayların en eskisi ve genişidir.”
     Bu cümlede Topkapı Sarayı ile ilgili bilgi aktarılmıştır. Bilgiye herhangi bir yorum eklenmemiş, yani bilgi nesnel bir üslupla aktarılmıştır. Dolayısıyla bu cümlede dil, göndergesel işlevde kullanılmıştır.
     2. Heyecana Bağlı İşlev
     Gönderici (kaynak) iletisini, duygu ve heyecanlarını dile getirme amacıyla aktarmışsa. dil “heyecana bağlı işlev’ de kullanılmıştır. Bu işlevde duygular, heyecanlar söz konusudur. Dilin heyecana bağlı işlevinde yorum, öznellik hâkimdir. Özel mektuplar, lirik şiirler, eleştiri yazıları, hitabetler (söylev) dilin bu işleviyle oluşturulur.
     “Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!”
     Bu cümlede dil heyecana bağlı işlevde kullanılmıştır.
3. Şiir Fonksiyonu (Sanat İşlevi)
     İletinin iletisi kendinde ise dil “şiirsel işlev” inde kullanılmış demektir. İleti, bir anlam aktarmaktan çok, karşı tarafta farklı çağrışımlar uyandırır. Bu durumda ileti, kendi dışında herhangi bir şeyi, herhangi bir olguyu ifade etmez, yansıtmaz. Obje, iletinin kendisidir ancak bu; iletinin insandan, hayattan ve yaşanandan soyutlanması değildir. Burada sanata özgü gerçeklik söz konusudur.
     Örneğin, dilin şiirsel işlevde kullandığı metinler olan şiirlerde şiirin amacı, o şiirin kendisidir. Edebî sanatlardan, mecaz anlamlı ve çağrışımlı sözcüklerden yararlanılarak imgeler oluşturulur, sözcükler daha farklı anlamlarda kullanılır. Dilin bu işleviyle, daha çok, edebî metinlerde karşılaşılır.
Gün geçer, azalır sevgi;
Değişir her şeyin rengi
Bugün değil, yarın belki
Unutursun Mihriban’ım.

Düzen böyle bu gemide;
Eskiler yiter yenide.
Beni değil, sen seni de
Unutursun Mihriban’ım.

     Bu mısralarda dil, şiir fonksiyonu ile kullanılmıştır. Çünkü dörtlüklerde bir bilgi ya da anlam aktarmaktan çok, okuyanda çeşitli çağrışımlar uyandırmak amacı vardır.
     4. Alıcıyı Harekete Geçirme Fonksiyonu
     İleti, alıcıyı harekete geçirmek üzere düzenlenmişse dil alıcıyı harekete geçirme işlevinde kullanılmıştır. Bu işlevde amaç, alıcıda bir tepki ve davranış değişikliği oluşturmaktır. Propaganda amaçlı yapılan siyasi söylevlerde, reklam metinlerinde, el ilanlarında genellikle dil, bu işleviyle kullanılır.
     “Çocuklar, tören başladı; hemen aşağıya inin!” cümlesinde dil, alıcıyı harekete geçirme işlevinde kullanılmıştır. Burada öğrencilerde bir hareket meydana getirmek için yönlendirme söz konusudur.
5. Dil Ötesi İşlev
Dille ilgili bilgiler vermek üzere düzenlenen iletilerde dil, dil ötesi işlevde kullanılır. Dil ötesi işlevin yer aldığı metinlerde iletiler, dili açıklamak, dille ilgili bilgi vermek için düzenlenir.
“Fiil anlamı taşıyan ancak fiillerin özelliklerini tam olarak yansıtmayan ve cümlede isim soylu kelimeler gibi görev üstlenen kelimelere fiilimsi (eylemsi) denir. Bilindiği gibi Türkçede -(i)msi eki benzeyen anlamına gelir. Buna göre fiilimsi de “fiile benzeyen” demektir. Fiillerin üç temel özelliği vardır: Fiiller iş hareket, oluş bildirir; mastar eklerini (-mek, -mak) alır, kip eklerini alır. Fiilimsiler ise mastar eklerini ve kip eklerini alamaz. Sadece iş, hareket, oluş bildirmesi bakımından fiile benzer.”
Bu metinde dille ilgili olan fiilimsiler konusunda bilgi verilmiştir. Demek ki burada dil ötesi işlev söz konusudur.
6. Kanalı Kontrol İşlevi
İletişim sırasında ileti, kanalın iletiyi iletmeye uygun olup olmadığını öğrenmek amacıyla düzenlenmişse dil, kanalı kontrol işlevinde kullanılmıştır. Bu işlevde, iletişim kanallarını denetleme amacı güdülür.
Uyuyan birini uyandırıp ona: “Uyandın mı? Sana söyleyeceklerim var?” demesi gibi.
Arkadaşların birbirleriyle konuşmalarında, eğitim sırasında, söylevlerde, törenlerde vs. dilin kanalı kontrol işlevinden yararlanılır.
Konuşmacı, salondakilere: “Sesimi duyuyor musunuz?” dedi.
Cümlede “Sesimi duyuyor musunuz?” sorusu dilin, kanalı kontrol işlevinde kullanıldığını gösterir.
      3.    Dil-Kültür İlişkisi
     Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan doğal bir araçtır. Dil, diğer insanlarla bütün ilişkilerimizde bize aracılık eden, sosyal bağlarımızı düzenleyen bir araç olarak hayatımızın her aşamasında vardır. Evde, okulda, sokakta, çarşıda, iş yerinde ve her yerde onunla beraber yaşıyoruz.
     Kültür ise bir milletin tarih boyunca ortaya koyduğu ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevi özelliklerdir. Kültür, bir toplumun duyuş, düşünüş ve yaşayış biçiminin bir sonucudur. Kültür, bir toplumun kimliğidir, onu diğer toplumlardan ayıran değerlerdir.
     Dil her şeyden önce sosyal ve millî bir varlıktır. Millî damgası en belirli olan kültür unsurudur. Dil bazı insanların veya zümrelerin değil, bütün milletin ortak malıdır. Fertlerin üstünde, bir milleti ilgilendirir. Bütün bir milletin duygu ve düşünce hazinesini oluşturur. Bir milleti ayakta tutan, bireyleri birbirine bağlayan, sosyal yaşamı düzenleyen ve devam ettiren, millî şuuru besleyen bir unsur olarak dilin kültür yaşamında oynadığı rol çok büyüktür.
     Dil öncelikle kültürel unsurların ortaya çıkması için ortam hazırlar. Kültür ve sanat etkinliklerinin çoğu dille gerçekleştirilen etkinliklerdendir. Bu bakımdan dil, kültür alanının oluşmasını sağlar. Dolayısıyla kültür, dil tarlasında biten, büyüyen ve meyve veren bir ağaca benzetilebilir. Dil, kültür öğelerinin korunmasına olanak sağlar. Kültür öğeleri dil yardımıyla kayda geçirilir. Dil yoluyla yaygınlaşır.
     Dil, bir kültür aktarıcısı, bir kültür taşıyıcısıdır. Bir milletin tarihi, değer ölçüleri, folkloru, müziği, edebiyatı, bilimsel birikimi, dünya görüşü o milletin kültürünün birer parçasıdır. Bütün bu ortak değerler dil aracılığıyla gelecek kuşaklara aktarılır. Kültürel değerler yüzyılların süzgecinden süzüle süzüle kelimelerde, deyimlerde sembolleşerek hep dil hazinesine akıtılmakta, özünü orada saklamakta ve gelecek kuşaklara intikal etmektedir. Gelenek ve görenekler, dünya görüşü, din, sanat, tarih vb. dil sayesinde nesilden nesile aktarılmaktadır. Kültür, bu sayede kesintiye uğramadan varlığını devam ettirmektedir.
     Toplumlar yüzyıllar boyu maddi ve manevi alanda, kültürel değere sahip olan çok sayıda eser üretmişlerdir. Bu eserler gelecek kuşaklara dil sayesinde aktarılır. Örneğin İslamiyet’ten önceki döneme ait olan ve Türk kültürünün önemli bir parçası olan destan, koşuk, sagu, savlar, Orhun Yazıtları dil sayesinde günümüze dek yaşamışlardır. Günümüz insanları o eserleri okuyarak o dönemle ilgili bilgi sahibi olabilmektedir. Bu bilgilenme dil sayesinde olmaktadır. Bu bakımdan dil önemli bir kültür taşıyıcısıdır.
     Kişiyi nasıl, inançları ayakta tutuyorsa bir milleti de dünya milletleri arasında ayakta tutan, ona canlılık veren kültür değerleridir. Kültüre dinamizm kazandıran unsur ise dildir. Dil olmazsa kültür durağanlaşır, canlılığını yitirir. Bu bakımdan dil bir milletin ruhu gibidir. Ruh gidince ceset işe yaramaz.
     Dil ile kültür arasındaki ilişkiyi şu şekilde özetleyebiliriz:
•Dil ile kültür birbirini tamamlayan ayrılmaz bir bütündür.
•Kültür ve dil bir milletin en önemli ortak özelliklerindendir.
•Kültür ve dil, toplumu oluşturan bireylerin iletişiminde önemli rol oynar.
•Bir toplumun oluşmasında ve ayakta kalmasında ortak dil ve kültürün önemli bir payı vardır.
•Hem dilin hem de kültürün kendine özgü kuralları ve özellikleri vardır.
•Dil ve kültür geçmiş ile gelecek arasında bir köprü vazifesi görür.
•Kültür ve dil bir toplumun yaşayış biçiminden önemli izler taşır.
•Dil ve kültür bir toplumun oluşmasında ve varlığını sürdürmesinde önemli etkendir.

     Çok köklü bir dilimiz olduğu için Türkçemiz bugünlere gelene dek birçok alt dala ayrılmış ve bu alt dallar dil biliminde “lehçe”, “şive” ve “ağız” olarak adlandırılmıştır.
Lehçe
Bir dilin, tarihî gelişim sürecinde, bilinen dönemlerden önce o dilden ayrılmış ve farklı biçimde gelişmiş kollarına lehçe denir. Başka deyişle lehçe, bir dilin çok uzun zaman önce, yazılı metinlerle izlenemeyen karanlık dönemlerinde kendisinden ayrılan ve ayrıldığı dilden hem ses hem biçim olarak ayrılıklar içeren koludur.
Lehçeler ana dilden ses, şekil ve kelime bakımından büyük ayrılıklar gösterir. Coğrafi değişmeler ve kültürel farklılaşmalar bu ayrılmada önemli rol oynamıştır. Örneğin, Türk dilinden bilinmeyen bir dönemde ayrılan Yakutça ve Çuvaşça, Türkçenin iki ayrı lehçesidir.
Şive
Bir dilden ayrılmış ve zaman içinde ayrı dil olarak kullanılmaya başlanmış ama birbirinden çok uzaklaşmamış kollarına şive denir. Ayrılıklar, lehçede olduğu kadar keskin değildir. Değişiklik yapıda değil, daha çok, sesletim sistemindedir. Türkiye Türkçesinde “Yeni yılınız kutlu olsun.” denirken, Özbekçe şivesinde “Yangiyilingizkutlibolsin.” denir. Türkmence, Kırgızca, Azerice vb. Türkçenin şiveleridir.
Ağız
Bir ülke içinde aynı dilin farklı konuşma şekillerine ağız denir. Ağız, yörelere göre söyleyiş farklılıklarıdır. Bu farklılıklar yalnızca söyleyişte görülür, yazılış aynıdır. Zaten söz konusu olan, biçimsel bir başkalık değil, bir ses değişimidir. Söz gelimi, tokat ağzında “kadar” için “gadder”, “zira” için “zere”, “tekme” için “dekmük” sözcükleri kullanılır. Türkiye Türkçesinin konuşulduğu Anadolu’da “Karadeniz Ağzı, Konya ağzı, Sivas ağzı, Denizli ağzı” gibi ağızlar vardır.
Argo
Bir dilin parçası olmakla birlikte, toplumun belli bir çevresi tarafından kullanılan, kendine özgü sözcük, deyim ve deyişlerden oluşan özel dile argo denir. Genelde toplumun alt tabakalarında, yeraltı dünyasında, kapalı topluluklarda, göçmenlerde, eğlence ve futbol dünyasında, bazı İnternet sitelerinde kullanılan argo, hemen her ülkede aydın kesim arasında da tutunabilmektedir. Örneğin “avantacı” kelimesi, “çıkara, bedavacı” anlamıyla; “bayılmak” kelimesi “vermek, ödemek” anlamıyla toplumun hemen hemen her kesiminde argo olarak kullanılmaktadır.
Argo, uydurma bir dildir. Argoda kelimelerin anlamı örtüktür. Kelimeler bozulur, yabancı kelimelerle birleştirilir, onlara yeni anlamlar yüklenir. Argo daha çok, mizah ve küfürlü söyleyişlerde kullanılır.
Yazı Dili
Bir dilde birliği, anlaşmayı sağlamak için yazıda kullanılan ortak dile yazı dili denir. Yazı dili kitap dili, kültür dili ya da edebî dil olarak da adlandırılır. Aslında yazı dili de başlangıçta o dilin öne çıkan ağızlarından biridir. Yalnız bu ağız, zamanla yaygınlaşarak ortak dil şeklinde kullanılmaya başlanır. Artık kitaplar, dergiler, yazılar o ağızla yazılır.
İşte başlangıçta bir ağızken toplumun genelinin kullanmaya başladığı bu dile yazı dili veya edebî dil denir. İstanbul ağzı, başlangıçta bir ağızken daha sonra yaygınlaşmış ve ülkemizde yazı dili olarak benimsenmiştir. Yazı dili. konuşma dilinin söz değerlerinin yazıya geçirilmiş biçimidir.
Konuşma Dili
İnsanların günlük yaşamında, evde, sokakta diğer insanlarla iletişim kurarken kullandığı dildir. Günlük yaşayışta kullanılan ve yazı dilinden az çok farklarla ayrılmış bulunan dil, günlük konuşma, günlük dildir. Bu dil doğal olduğu için cümlenin kurallı olup olmadığına, kelimelerin doğru sıralanıp sıralanmadığına, söyleyişin düzgün olup olmadığına pek dikkat edilmez. Bu nedenle zaman içinde bölgeden bölgeye değişen bazı söyleyiş ve kelime farklılıkları ortaya çıkar.
Konuşma dilinde sözcükler yazı dilinden az çok farklı şekillerde ifade edilebilir. Kimi sesler değişebilir, bazı heceler yutulabilir. Örneğin yazı dilinde gösterdiğimiz “geleceğiz” kelimesi konuşma dilinde “gelicez” biçiminde karşımıza çıkabilir. Konuşma dilinde ses tonu da önemlidir. Birçok anlam konuşurken ses tonuyla verilebilir.
II. ÜNİTE: DİLLERİN SINIFLANDIRILMASI VE TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ

1.    Dillerin Sınıflandırılması
     Her millet, her kavim aralarındaki anlaşmayı sağlamak için bir iletişim sistemi, yani bir dil meydana getirmiştir. Bundan dolayı dünyada yüzlerce dilin varlığından söz edebiliriz.
     Diller, dil bilginleri tarafından araştırıldığında bazılarının arasında şaşırtıcı benzerlikler görülmüştür. Bu benzerliklerden hareketle dillerin gruplara ayrılarak incelenmesinin daha doğru olacağı sonucuna varılmıştır. Diller arasındaki ses sistemi, yapı, söz dizimi gibi özellikleri göz önüne alınarak “dil aileleri” kavramı ortaya atılmış ve dil gruplarına “dil ailesi” adı verilmiştir. Diller de genel olarak “Kökenlerine Göre Diller” ve “Yapılarına Göre Diller” olmak üzere iki ana gruba ayrılmıştır.
1.Kökenlerine Göre Diller
     Kökenlerine göre tasnif edilen dil gruplarının her birine dil ailesi denir. Kaynak (köken) bakımından birbirine yakın olan diller dil ailelerini oluşturur. Dil ailelerinin belirlenmesi, uzun bilimsel çalışmalar sonucunda mümkün olmuştur. Dillerin birbirleriyle bir dil ailesi oluşturacak şekilde akrabalıklarının saptanmasında o dillerin ses yapısı, şekil yapısı, cümle yapısı, köken bilgisi ve ortak kelimeleri bakımlarından benzerlikleri araştırılmıştır. Bu araştırmalarda kaynak olabilecek ana dillere ulaşılmıştır. Dillerin kökenini oluşturan bu ana dillere ait metinlere ulaşılamasa da gruptaki diller arasında yukarıda sayılan noktalar bakımından benzerliklerin bulunması, zamanla birbirinden uzaklaşan dillerin, bilinmeyen bir yerde ve zamanda konuşulan ana dilden ortaya çıktığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu saptamalardan sonra diller kökenleri bakımından “Hint-Avrupa Dilleri, Ural-Altay Dilleri, Hami-Sami Dilleri, Çin-Tibet Dilleri ve Bantu Dilleri” olarak gruplanmıştır.
A. HİNT-AVRUPA DİLLERİ
     En büyük dil ailesini oluşturur. Bu ailenin içinde yer alan diller, Hindistan’dan Avrupa’ya, Asya’dan Amerika’ya değin geniş bir coğrafyada konuşulur. Günümüzde dünyada en çok konuşulan 20 dilden 12′si Hint-Avrupa dil grubuna aittir.
     Hint-Avrupa Dilleri, Asya dilleri ve Avrupa dilleri olmak üzere iki ana kola ayrılır. Asya kolunda Hintçe, Farsça, Tacikçe gibi Hint-İran dilleri yer alır. Avrupa kolunda ise Slav dilleri, Germen dilleri, Latin dilleri olmak üzere üç büyük dal yer alır. Rusça, Sırpça, Lehçe, Bulgarca gibi diller Slav dilleri koluna; Almanca, İngilizce, Felemenkçe gibi diller Germen dilleri koluna; İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Rumence gibi diller ise Latin dilleri koluna girer.
     B. URAL-ALTAY DİLLERİ
     Ural-Altay dil ailesi, Altay ve Ural olmak üzere iki kola ayrılır. Altay kolunda Türkçe, Moğolca, Korece, Japonca gibi diller yer alır. Ural kolunda ise Macarca, Fince, Estonca gibi diller yer alır.
     Ural-Altay dil ailesindeki diller arasında, diğer dil ailelerinde olduğu kadar sağlam bir bağ yoktur. Bu aile içinde yakınlık, kaynaktan yani kökenden çok, yapı yönüyledir. Eklemeli diller olması, bazı eklerin hem eylemlerde çekim eki hem de sözcük türetmede yapım eki gibi kullanılması, sözcük başında ünsüz yığılışmasının bulunmaması, ünlü uyumu kuralı bulunması Ural-Altay dillerinin ortak özelliklerindendir.

C. HAMİ-SAMİ DİL AİLESİ
Orta Doğu ya ve Afrika’ya yayılmış yerlilerce konuşulan dillerdir. Yaklaşık 250 dilden oluşan Hami-Sami dilleri iki gruba ayrılır. Hami kolunda Eski Mısır dili, Libya-Berberi dili gibi diller yer alır. Sami kolunda ise Arapça, İbranice gibi diller yer alır.
D. ÇİN-TİBET DİL AİLESİ
Doğu Asya ülkelerinde konuşulan 300 kadar dilden oluşur. Çince, Tibetçe, Birmanca, Dzongka gibi diller Çin-Tibet dil ailesi içinde yer alır.
E. BANTU DİL AİLESİ
Afrika’da ve özellikle de Orta ve Güney Afrika’da yerliler arasında konuşulan dillerin oluşturduğu dil ailesidir. Lubaca, Kongoca, Swahili, Pölce, Susuca, Gurca gibi diller, Bantu dil ailesi içinde yer alır.
2.Yapılarına Göre Diller
Dünya dilleri, dili oluşturan kelime ve eklerin yapı bakımından gösterdikleri benzerliklere göre “Tek Heceli Diller, Eklemeli Diller, Çekimli Diller” olmak üzere üç grupta incelenir.
A. TEK HECELİ DİLLER
     Bu gruptaki dillerde sözcükler tek bir heceden oluşur. Cümleyi meydana getiren sözcükler hiçbir ek almaz ve şekil değişikliğine uğramaz. Bu dillerde kelimesin görevi cümle içindeki sırasından ve vurgusundan anlaşıldığı için sözcükleri ayırt etmek üzere çok zengin bir vurgu sistemi oluşturulmuştur. Kelime türleri özel seslerle ayırt edilmediği için aynı kelime yerine göre hem isim, hem sıfat, hem fiil, hem edat vb. olabilmektedir. Çince ve Tibetçe bu grubun tipik dillerindendir. Bazı Himalaya ve Afrika dilleriyle Endenozya dilleri ve Vietnam dili de bu gruba dâhil edilir.
B. EKLEMELİ DİLLER
     Eklemeli dillerde kelime kökleri ve ekler vardır. Kelime kökleri tek veya çok heceli olabilir. Bu dillerde yeni kelime türetilirken veya kelime cümle içinde kullanılırken ekler devreye girer. Yani kelimelerde değişiklik eklerle sağlanır. Eklerle hem yeni kelimeler türetilir hem de kelimelere yeni anlamlar yüklenir. Kelime sonundaki değişiklik ileriye doğrudur, geriye işlemez. Yani kökte pek bir değişme olmaz. Bundan dolayı köklerle ekler birbirinden kolaylıkla ayrılabilir.
     Bu grubun bazı dillerinde ekler kelime sonuna geldiği gibi kelime başına getirilen ekler de vardır. Bundan dolayı Eklemeli Diller “Ön Eklemeli Diller” ve “Son Eklemeli Diller” olmak üzere iki grupta da düşünülebilir.
     Türkçe eklemeli diller grubuna dâhildir. Ama kelimeler başa ek almaz. Dolayısıyla Türkçeye “son eklemeli bir dil” diyebiliriz. Örneğin “göz” kelimesinin sonuna -lük eki getirilerek göze takılan alet adı türetilir.
     Bu dil grubunda Türkçenin yanı sıra Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Macarca, Japonca, Korece, Fince ve Samoyetçe vardır.
     C. ÇEKİMLİ DİLLER
     Çekimli dillerde de tek ve çok heceli kökler ile çeşitli ekler vardır. Yalnız ekler kelimenin önüne, ortasına veya sonuna gelebilir. Ayrıca bu dillerde çekim sırasında ve yeni kelimeler türetilirken kelime kökleri genellikle değişir ve tanınmayacak hâle gelir. Örneğin Hint-Avrupa dillerinde kelime kökünde görülen değişiklik kökü tanınmayacak bir şekle sokar, ortaya çıkan yeni kelimede kökü hatırlatacak bir ses, bir işaret bulunmaz.
     Almancadaki atmak, fırlatmak fiilinin werfen / warf / geworfen şekillerine girmesi gibi. Bu grupta yer alan bazı dillerde ise kelime kökü ile yeni kelime veya kelime çekimi arasında daima açık bir bağ, ilgiyi gösteren bir iz vardır. Kelime kökündeki asıl sesler yeni kelimede veya kelime halinde hep aynı kalır. Çekimli dillerin tipik bir örneği olan Arapçada, kelimenin çekirdeğini oluşturan ünsüzler değişmezken belli kalıplarla yeni kelimeler türetilir. Aynı kökten olan “ders, medrese, müderris, tedrisat” kelimelerinde d, r, s ünsüzleri sabit kalırken ünlüler ve bazı gramer unsurları değişmektedir. Sami dilleri, Hint-Avrupa dilleri bu gruba girer.
Türk Dilinin Tarihi Gelişimi ve Türkiye Türkçesi
     Türkçenin tarihî gelişimi dönemler hâlinde ele alınabilir. Türkçenin İlk Türkçe ve Ana Türkçe döneminden kalan yazılı belge elimizde olmadığı için bu dönemler “karanlık dönem” sayılmaktadır. İlk Türkçe döneminde Altay dilleri olan Moğolca, Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca dillerinin daha birbirinden ayrılmadığını söyleyebiliriz. Ana Türkçe döneminde ise Türkçenin Altay dilinden ayrılmış, farklı özellikler göstermeye başlamış ve artık kendi başına bir dil olmuştur. Karanlık dönemde Türkçenin iki temel lehçesi olan Yakutça ve Çuvaşça ortaya çıkmıştır.
     Türkçenin Eski Türkçe ve sonraki dönemlerine ait metinler günümüze kadar ulaşmıştır. Dolayısıyla bu metinlerden hareketle Türkçenin tarihî gelişimi rahat bir şekilde takip edilebilmektedir. Türkçenin metinlerden yola çıkılarak izlenebilen dönemleri şunlardır:
     A. ESKİ TÜRKÇE
     Türkçenin yabancı etkilere en kapalı dönemi olan Eski Türkçe, 6. ve 13. yüzyıllar arasında etkili olmuştur. Bu dönem Göktürkler, Uygurlar ve Karahanlılar devrini kapsar. Türkçenin ilk yazılı belgeleri bu döneme ait olduğundan Eski Türkçe için Türk yazı dilinin ilk devresi denebilir. Bu dönemdeki dilin tarihî seyrini izlemek için başta Orhun Kitabeleri olmak üzere elimizde bol miktarda yazılı kaynak vardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler üç grupta toplanır.
a. Köktürk metinleri: “Türk” adıyla kurulan MS 552-745 yılları arasında hüküm süren Göktürklerin yazmış olduğu metinlerdir. Göktürkler kendi geliştirdikleri Göktürk alfabesiyle taşlar üzerine yazılar yazmışlar, kitabeler oluşturmuşlardır. Çok sayıda olmasına rağmen “bengi taş” da denen bu kitabelerin en ünlüleri Kül Tigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk adına diktirilen ve Köktürk Kitabeleri (Orhun Abideleri) adıyla bilinenlerdir.
     “Ol  yirgerübarsar Türk budun ölteçi sen. Ötüken yiroluruparkıştirkişısarnenbunung yok.” (Türk milleti! Oraya gidersen öleceksin. Ötüken mevkiinde oturup ticaret kervanı gönderirsen sıkıntın yok…)
b. Uygur metinleri: Tarih sahnesinde Köktürklerden sonra çıkan Uygurların oluşturdukları metinlerdir. Budizm’i ve Maniheizm’i benimseyen Uygurlar, yeni dinlerinin de etkisiyle çeşitli taşlar ve kâğıtlar üzerine Uygur yazısı ile metinler yazmışlardır. Bu eserlere Doğu Türkistan’daki kazılar sonunda ulaşılmıştır. Bu kazılarda bulunan yüzlerce eserin çoğu Budizm’le ilgilidir.
Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın), AltunYaruk (Altın Işık), Irk Bitig (Fal Kitabı), Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade ile Kötü Düşünceli Şehzadenin hikâyesi) Uygurlara ait metinlerdendir.
c. Karahanlı metinleri: 840-1212 tarihleri arasında, devlet ve medeniyet kuran Karahanlılara ait olan metinlerdir. İlk Müslüman Türk devleti olan Karahanlılar döneminde İslami dönemin etkilerini taşıyan Divân-ı Hikmet, Atabetü’l-Hakayık, DîvânüLûgati’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi eserler yazılmıştır.
Türkler, 12. yüzyıldan itibaren batıya ve kuzeye doğru yayılarak yeni yerleşim yerleri edinmiş, değişik kültürlerle içli dışlı olmuşlardır. Türklerin medeniyet dairesinde yapmış oldukları bu değişiklikler dillerine de yansımış, Türkçenin yapısında önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Türkçe, bu dönemde Batı Türkçesi ve Kuzey-Doğu Türkçesi olmak üzere iki kola ayrılmıştır:
B. BATI TÜRKÇESİ
Eski Türkçe devresinden sonra Orta Asya’dan batıya doğru yayılan Batı Türklerinin kullandığı dildir. Batı Türkçesi 13. yüzyıldan günümüze kadar gelmiştir. Oğuz şivesine dayanan Batı Türkçesi gelişimini Eski Anadolu Türkçesi, Oğuzca ve Çağdaş Dönem Türkçesi şeklinde sürdürmüştür. Fakat Oğuzca içinde Doğu ve Batı Oğuzca olarak iki daire belirmiştir. Bunlardan Doğu Oğuzcası Azeri Türkçesi, Batı Oğuzcası ise Osmanlı Türkçesidir. Bu iki dil arasındaki fark, Azeri Türkçesinin, Kuzey-Doğu Türkçesinin etkisinde daha çok kalmasından kaynaklanmaktadır. Azeri Türkçesi daha çok Azerbaycan, Kafkasya, Irak ve Doğu Anadolu sahalarında; Osmanlı Türkçesi Orta Anadolu, Batı Anadolu, Balkanlar gibi geniş bir coğrafyada konuşulur. Batı Türkçesinin dönemleri şunlardır:
a. Eski Anadolu Türkçesi: Batı Türkçesinin ilk devresidir. Eski Türkçenin izlerini taşıyan bu Türkçe, 13 ve 15. asırlarda Anadolu’da konuşulan Türkçedir. Batı Türkçesinin geçiş evresidir. Bundan dolayı bu döneme Batıdaki Orta Türkçe diyebiliriz. Bu dönemde Arapça ve Farsça unsurlar henüz fazla değildir fakat yabancı terkipler kullanılmaya başlanmıştır. Eski Anadolu Türkçesi Selçuklular, Anadolu Beylikleri ve ilk Osmanlıların yazı dilidir. Yunus Emre’nin “Divan”ı, “Risatetü’nNushiye’si, Süleyman Çelebi’nin Mevlit’i, Âşık Paşa’nın “Garipname”si, Hoca Dehhani’nin kaside ve gazelleri bu dönemin en güzel örnekleridir.
b. Osmanlı Türkçesi: Batı Türkçesinin ikinci devresidir. 16. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar devam eder. Eski Anadolu Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki dönemdir. Eski Türkçenin etkileri kaybolmuş, dile yeni gramer şekilleri girmiştir. Bu dönemde kültürel etkileşimden dolayı dilimizde Arapça ve Farsça unsurlar, kelime ve terkipler bolca yer almıştır.
c. Türkiye Türkçesi: Batı Türkçesinin üçüncü ve son devresidir. 1908 Meşrutiyeti ile başlayan ve günümüzde de varlığını sürdüren bir yazı dilidir. Bugün bu devrenin içinde bulunuyoruz. Gramer özellikleri Osmanlıcayla benzerlik gösteren bu dönemde, dil oldukça sadeleşmiş, cümle kısalmış, yabancı sözcük ve tamlamalar büyük ölçüde bırakılmıştır. Bu dönemde İslami kültür unsurlarının Türkçe üzerindeki etkisi azalmış, Batılı kültür unsurlarının etkisi ise artmıştır. Günümüzde Kıbrıs, Balkanlar ve Anadolu’da konuşulan Türkçe, Türkiye Türkçesi olarak değerlendirilmektedir.
C. KUZEY-DOĞU TÜRKÇESİ
Orta Asya’da ve Hazar’ın kuzeyinde yaşayan Türklerin, Eski Türkçeden sonra kullandıkları yazı dilidir. Eski Türkçenin bir devamı niteliğinde olan bu dil, aynı zamanda Orta Asya ve kuzeydeki yeni yazı dillerine bir geçiş aşaması oluşturmuştur. Bu özelliğinden dolayı Kuzey-Doğu Türkçesi “Orta Türkçe” olarak da isimlendirilmiştir. Kuzey ve Doğu kolu 13-14. yüzyıllara kadar birlikte kullanılmış ve bir geçiş süreci yaşamıştır. Bu geçiş sürecinden sonra 15. yüzyıla gelindiğinde birbirinden iyice farklılaşmış ve bunun sonucunda “Kuzey Türkçesi” ve “Doğu Türkçesi” diye iki kola ayrılmıştır.
a. Kuzey Türkçesi: 15. yüzyıldan günümüze kadar gelen ve Kuzey Türklerinin kullandığı yazı dilidir. Kuzey Türkçesinin temeli Kıpçak şivesine dayanır. Bu nedenle “Kıpçakça” veya “Tatarca” olarak da anılmaktadır. Bu dönemin dil özelliklerini “Kodeks Kumanikus, Tercüman’üt Türkî ve Arabî, Hüsrev ü Şirin Tercümesi, Gülistan Tercümesi” gibi eserlerde görmek mümkündür.
b. Doğu Türkçesi: 15. yüzyılda farklı bir dil özelliği kazanan, Orta Asya Türkleri tarafından kullanılan ve günümüze kadar yaşayan yazı dilidir. Doğu ve Batı Türkistan şivesine dayanan Doğu Türkçesi “Çağatayca” olarak da bilinir. Çağataycanın bu parlak döneminde yazılan “Şecere-i Terakime, Şecere-i Türk, Mecalisü’nNefais, Muhakemetü’lLügateyn, Kısasü’lEnbiyâ, Nehcü’lFerâdis” gibi eserlerde dönemin dil özelliklerini görmek mümkündür.
D. ÇAĞDAŞ DÖNEM TÜRKÇESİ
Çağdaş Türkçe şu anda Türk devletlerinde ve Türklerin yaşadığı bütün bölgelerde devam etmektedir. Bu dönem Türkçesi kendi içinde Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Türkmenistan Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Uygur Türkçesi gibi bölümlere ayrılmıştır.
III. ÜNİTE: SES BİLGİSİ VE TELAFFUZ (SÖYLEYİŞ)
      1.    Türkçenin Ses Özellikleri
Bir dil, “yazı dili” ve “konuşma dili” olmak üzere ikiye ayrılır. Yazı dilinin temel öğesi “harf”, konuşma dilinin temel öğesi ise “ses”tir. Akciğerlerden gelen havanın ağız yolundan çıkışı sırasında oluşan titreşimlere “ses” denir.
 Küçük veya büyük bütün dil birlikleri seslerden oluşur. Dilin bütün birliklerinde karşımıza dilin “ses” dediğimiz parçalanamayan öğesi çıkar. Dolayısıyla ses, dilin bölünemeyen en küçük birliğidir. Sesleri karşılayan işaretlere “harf” denir. Dildeki sesleri karşılayan harflerin bütünü alfabeyi meydana getirir.
 Türkler tarih boyunca sırasıyla “Göktürk, Uygur ve Arap” alfabelerini kullanmışlardır. Cumhuriyet Döneminde ise 29 harften oluşan Latin alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. Bu alfabede 8′i ünlü (sesli). 21’i ünsüz (sessiz) olmak üzere 29 harf vardır. Bu ünlü ve ünsüzlerin bazı özellikleri vardır.
 Ses Bilgisi
 Türkçedeki sesleri karşılayan harflerin bir ses değeri, özelliği vardır. İşte ses bilgisi konusu, Türkçedeki ünlü ve ünsüzlerin özellikleriyle ilgili kurallara dayanmaktadır.
 Ünsüzlerin Özellikleri
 Ses yolunda bir engele çarparak çıkan seslere ünsüz denir.
Ünsüzler
Sürekli
Süreksiz
Sert ünsüzler:  f, h, s, ş,  ç, k, p, t
 Yumuşak ünsüzler: ğ, j, 1, m, n, r, v, y, z,  b, c, d, g
 Örneğin: “ç” süreksiz ve sert, “ğ” yumuşak ve sürekli, “ş” sert ve sürekli bir ünsüzdür. Ünsüzlerle ilgili özellikler şunlardır:
 Dilimizde yirmi bir ünsüz vardır. Bunlar: b, c, ç, d, f, g, ğ, h, j, k, I, m, n, p, r, s, ş, t, v, y, z. Ünsüzler ses tellerinin titreşime uğrayıp uğramamasına göre iki gruba ayrılır:
 Ses tellerinin titreşmesiyle oluşan ünsüzlere tonlu (yumuşak) ünsüzler adı verilir. Tonlu ünsüzler şunlardır: b, c, d, g, ğ, j, l, m, n, r, v, y, z. Ses telleri titreşmeden oluşan ünsüzlere tonsuz (sert) ünsüzler denir. Tonsuz ünsüzler: ç, f, h, k, p, s, ş, t.
 Ünlülerin Özellikleri
 Ses yolunda bir engele çarpmadan çıkabilen seslere ünlü denir.
 Düz Yuvarlak
 Geniş Dar Geniş Dar
Kalın:     a ı o u
İnce :    e i ö ü
Ünlülerden birkaçının özelliklerine bakalım; “a” ünlüsü, düz, kalın ve geniş bir ünlüdür, “ü” yuvarlak, ince, dar bir ünlüdür, “a, e” ünlüleri düz ve geniş ünlülerdir.
     Büyük Ünlü Uyumu
     Türkçede bir kelimesin ilk hecesinde ince bir ünlü varsa daha sonraki hecelerinde de ince bir ünlü; ilk hecesinde kalın bir ünlü varsa daha sonraki hecelerinde de kalın bir ünlü bulunur. Buna büyük ünlü uyumu denir.
     “Buranın güzellikleri saymakla bitmez.”cümlesindeki bütün sözcükler büyük ünlü uyumuna uymaktadır. “Buranın” kelimesinün ilk ve sonraki hecelerinde kalın ünlüler (u, a, ı) bulunmaktadır. “Güzellikleri” kelimesinün ilk hecesinde “ü” ince ünlüsü vardır. Diğer hecelerdeki “e, i” ünlüleri de incedir. “Saymakla” kelimesinün tüm hecelerinde kalın ünlüler, “bitmez” kelimesinün bütün hecelerinde ise ince ünlüler vardır.
     “Eriğin ekşimtırak bir tadı vardı.” cümlesinde “ekşimtırak” kelimesi büyük ünlü uyumuna uymaz. İlk hecede “e” ince ünlüsü vardır. İkinci hecede yine ince bir ünlü olan “i” bulunmasına karşın, sonraki hecelerde “ı, a” kalın ünlüleri vardır. Dolayısıyla “ekşimtırak” kelimesi büyük ünlü uyumuna uymaz.
     “Anne, elma, kardeş, hangi, şişman, dahi, inanmak…” gibi çok az sayıda Türkçe sözcük, asıl şekilleri bozulduğu için büyük ünlü uyumuna aykırı durumdadır.
•Aslı “ana” iken “anne” olmuştur.
•Alma > elma,
•Karındaş >kardaş> kardeş
•Kangı> hangi…

     Büyük ünlü uyumu başka dillerden alınmış kelimeler için söz konusu değildir: ahenk, badem, ceylân, çapari, çiroz, dükkân, fidan, gazete, hamsi, kestane, kiraz, kitap, liman, limon, maden, manifatura, metal, meydan, mikrop, minare, model, nişan, nişasta, pehlivan, rüzgâr, selâm, terazi, tercüman, tezgâh, tiyatro, valiz, vida, viraj, yadigâr, ziyafet, ziyaret. Ancak bazı alıntı sözler büyük ünlü uyumuna uydurulmuştur:duvar (<di:va:r), kalıp (<ka:lib), pırlanta (<brillante), surat (<su:ret).
     Dilimizdeki -daş (-taş), -gil, -ken, -ki, -leyin, -(ı, i, u, ü)mtırak, -(ı, i, u, ü)yor ekleri de bu kurala uymaz: gönüldaş, meslektaş; dayımgil, baklagiller; çalışırken, durmazken; akşamki, yarınki; akşamleyin, sabahleyin; ekşimtırak, yeşilimtırak; geliyor, gülüyor, içiyor, örüyor.
Küçük Ünlü Uyumu
     Küçük ünlü uyumunu iki yönden inceleyebiliriz:
     Birincisi, Türkçede bir kelimesin ilk hecesinde düz bir ünlü varsa, sonraki hecelerinde de düz ünlü bulunur, (a, e, ı, i > a, e, ı, i)
     “Çilekleri tabağa koyun.” cümlesinde “çilekleri” ve “tabağa” sözcükleri küçük ünlü uyumuna uyar. “Çilekleri” kelimesindeki ilk hecede “i” düz ünlüsü, sonraki hecelerde de “e, i” düz ünlüleri vardır, “tabağa” kelimesinde de ilk ve sonraki hecelerde düz ünlü olan “a” bulunmaktadır.
     Türkçede bir sözcükte yuvarlak bir ünlü varsa (o, ö, u, ü) sonraki hecelerde dar – yuvarlak (u, ü) veya düz-geniş (a, e) ünlüler bulunur.
     “Gözlüğünü aldın mı?” cümlesinde “gözlüğünü” kelimesinün ilk hecesinde “ö” yuvarlak ünlüsü vardır. Sonraki hecelerde ise “ü” dar-yuvarlak ünlüsü bulunmaktadır. Dolayısıyla “gözlüğünü” kelimesi küçük ünlü uyumuna uyar.
     “Ormanlık alanda piknik yapacağız.” cümlesinde “ormanlık” kelimesi de küçük ünlü uyumuna uyar. İlk hecedeki “o” yuvarlak ünlüsüyle son hecedeki “ı” düz – dar ünlüsü zihinleri karıştırabilir. Ancak küçük ünlü uyumunda, yan yana olan hecelerdeki ünlülerin uyumuna bakılır. Buna göre ilk hecede “o” yuvarlak ünlüsünden sonra ikinci hecede “a” düz-geniş ünlüsü gelmiştir, “a” düz – geniş ünlüsünden sonra da yine bir düz ünlü olan “ı” gelmiştir.
     Türkçede büyük ünlü uyumuna uymayan sözcüklerde, küçük ünlü uyumu aranmaz.
     “Kardeşim okuldan daha gelmedi.” cümlesinde “kardeşim” kelimesinün ilk hecesinde kalın, sonraki hecelerinde ince ünlü olduğu için bu sözcük büyük ünlü uyumuna uymaz. Dolayısıyla bu sözcükte küçük ünlü uyumu da aranmaz. Tek heceli sözcüklerde, birleşik sözcüklerde ve yabancı sözcüklerde ünlü uyumu aranmaz.
Ses Olayları
a. Ünlü Türemesi
     Bazı kelimeler ek alırken kelime ile ek arasında bir ünlü ortaya çıkar. Buna ünlü türemesi adı verilir.
“Azıcık aşım, kaygısız başım.” cümlesinde “az” kelimesi “-ak” ekini alırken arada “ı” ünlüsünün türediğini görüyoruz: güpegündüz, gencecik, biricik vb. kelimelerinde de ünlü türemesi vardır.
b. Ünlü Düşmesi
Türkçede iki heceli olan ve ikinci hecesinde dar ünlü (ı, i. u, ü) bulunan kimi kelimelere ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde kelimenin ikinci hecesindeki dar ünlü düşer. Buna ünlü düşmesi ya da hece düşmesi denir.
Akıl-ım>  aklım
Şekil-ini          >  şeklini
Boyun-u         >boynu
omuz-um       > omzum

Birleşik kelimelerde iki skelimenin birleşimi sırasında ünlü düşmesi görülebilir.
Cuma ertesi     >          cumartesi
Kayın ana       >          kaynana
Kayın ata       >          kaynata
Kahve altı       >          kahvaltı

“etmek, olmak, eylemek” yardımcıfiillerle yapılan birleşik fiillerde de ünlü düşmesi görülebilir.
Kayıp olmak   >          kaybolmak
Kayıp etmek  >          kaybetmek
Kayıt etmek    >          kaydetmek
Seyir etmek     >          seyretmek

Bazı kelimelerin türetilmesi sırasında ünlü düşmesi görülür.
sıyır-ık>          sıyrık
ayır-ıl-an         >          ayrılan
devir-ik>          devrik
buyur-uk>          buyruk
c. Ünlü Daralması
Türkçede “y” ünsüzünün daraltıcı bir özelliği vardır. Buna göre “a, e” düz – geniş ünlüleriyle biten sözcüklere şimdiki zaman eki “-yor” getirildiğinde, kelimesin sonundaki düz – geniş ünlüler daralarak “ı, i, u, ü” ye dönüşür. Buna ünlü daralması denir.
“Annemin kaç gündür yüzü gülmüyor.” cümlesinde “gülme-” fiiline “-yor” şimdiki zaman eki getirilmiş ve fiilin sonundaki “e” ünlüsü daralarak “ü”ye dönüşmüştür. Dolayısıyla ünlü daralması olmuştur.
Yaşa-yor         >          yaşıyor
Bilme-yor        >          bilmiyor
Ye-y-enler       >          yiyenler
İste-yor           >          istiyor
kelimelerinde de ünlü daralması olmuştur.
d. Ünsüz Benzeşmesi
Sert ünsüzlerle biten sözcüklerden sonra “c, d, g” yumuşak ünsüzleriyle başlayan bir ek geldiğinde, ekin başındaki yumuşak ünsüzler sertleşerek “ç, t, k” olur. Buna ünsüz benzeşmesi veya ünsüz uyumu denir.
“Her işte bir hayır vardır.” cümlesinde “iş” kelimesi “ş” sert ünsüzüyle bitmiştir. Sonra da sözcüğe “-de” hâl eki getirilmiştir. Kelimesin sonundaki sert ünsüzden dolayı ekin başındaki “d” yumuşak ünsüzü sertleşerek “t” olmuştur. Dolayısıyla “işte” kelimesinde ünsüz benzeşmesi vardır.
Seç-gi –           >          seçki
Simit-çi>          simitçi
1955-de          >          1955-te

kelimelerinde ünsüz benzeşmesi vardır
e. Ünsüz Yumuşaması
Türkçede “p, ç, t, k” sert ünsüzleriyle biten kelimelerin sonuna ünlüyle başlayan bir ek geldiğinde kelimesin sonundaki sert ünsüzler yumuşayıp “b, c, d, g, ğ” olur. Buna ünsüz yumuşaması denir.
p> b
ç> c
t> d
k> ğ’ye dönüşür.

“Bu, bardağı taşıran son damlaydı.” cümlesinde “bardak” kelimesine ünlüden oluşan “-i” hâl eki gelmiş ve kelimesin sonundaki sert ünsüz olan “k”, yumuşayarak “ğ ‘ye dönüşmüştür. O hâlde “bardağı” kelimesinde ünsüz yumuşaması olmuştur.
“Kardeşim bu rengi çok sever.” cümlesinde “renk” kelimesine “i” ünlüsü gelmiş ve kelimesin sonundaki “k” ünsüzü “g ‘ye dönüşmüş, yani ünsüz yumuşaması olmuştur.
ilaç-ı -              >          ilacı
armut-un         >          armudun
dolap-ım>          dolabım
icat-ı                >          icadı

kelimelerinde de ünsüz yumuşaması vardır.
Sert ünsüzle biten kelimelerle “etmek, olmak” yardımcı fiillerinin oluşturduğu birleşik fiillerde ünsüz yumuşaması görülür.
Kayıp etmek   >          kaybetmek
Kayıt olmak    >          kaydolmak

Tek heceli sözcüklerde genellikle ünsüz yumuşaması olmaz.

Kaç-a              >          kaça

Süt-ü               >          sütü

kelimelerinde ünsüz yumuşaması olmamıştır. Ancak,

Çok-u              >          çoğu
Renk-i             >          rengi

kelimelerinde ünsüz yumuşaması olmuştur.

Özel isimlerde ünsüz yumuşaması konuşma sırasında olsa bile bu, yazıda gösterilmez.
“Zonguldak’ın nesi meşhur?” cümlesinde özel isim olan “Zonguldak’ın” kelimesi konuşma sırasında “Zonguldağın” biçiminde telaffuz edilir. Ancak bu yumuşama, görüldüğü gibi, yazıda gösterilmez.
Türkçeye yabancı dillerden geçmiş “sanat, hukuk, hürriyet vb.” sözcüklerde ünsüz yumuşaması görülmez.
f. Ünsüz Türemesi
“Affına sığınıyorum.” cümlesinde “af” kelimesi ünlüyle başlayan bir ek alırken ikinci bir ünsüz (f) türemiştir. İşte “af, zan, his, şık vb.” kelimelerin sonuna ünlüyle başlayan bir ek gelirse kelimesin sonunda bir ünsüz daha ortaya çıkar. Buna ünsüz türemesi denir.
Zan-ımca>          zannımca
His-ine             >          hissine
Af-ı                    >          affı

kelimelerinde de ünsüz türemesi olmuştur.

“etmek, olmak” yardımcı eylemleriyle yapılan bileşik fiillerde de ünsüz türemesi görülebilir.

Ret-etmek       >          reddetmek
Af-etmek        >          affetmek
Hal-olmak       >          hallolmak

g. Ünsüz Düşmesi
“k” ünsüzüyle biten kimi sözcükler, ek aldığında kelimesin sonundaki bu ünsüz bazen düşer. Buna ünsüz düşmesi denir.
“Alçacık bir ağacın altında oturduk.” cümlesinde “alçacık” kelimesinde ünsüz düşmesi olmuştur. “Alçak” kelimesi “-cık” ekini alırken kelimesin sonundaki “k” ünsüzü düşmüştür.
Ufak-cık         >          ufacık
Büyük-cek>          büyücek
kelimelerinde de ünsüz düşmesi olmuştur.
h. Kaynaştırma Ünsüzleri
Türkçede iki ünlü yan yana bulunmayacağından ünlü ile biten bir sözcüğe yine ünlü ile başlayan bir ek geldiğinde araya “y, ş, s, n” kaynaştırma ünsüzlerinden uygun olanı (koruyucu ünsüzler) girer.
“O, konuşmayı pek sevmezdi.” cümlesinde “konuşma” kelimesi ünlüyle bitmiştir. Bu sözcük “ı” ekini almıştır. İki ünlü yan yana bulunamayacağından, araya “y” kaynaştırma ünsüzügirmiştir.
Annesi, yirmişer, elmaya kelimelerinde de kaynaştırma ünsüzü vardır.
i. n>m Değişmesi
Türkçede kullanılan bazı kelimelerdeki b ünsüzünden önce gelen n ünsüzü m’ye dönüşür:saklanbaç, penbe, çenber, anbar, saklambaç, pembe, çember, ambar
Yukarıdaki kelimelerde n ünsüzü m’ye dönüşmüştür.
j. Ulama
Ünsüzle biten bir kelimesin ünlü ile başlayan bir sözcüğe eklenmesidir.
Teyzem_ananas_aldı.
Konunun_önemlibölümlerinin_altını çizdim.

Sözcükler arasında noktalama işareti varsa ulama yapılamaz.
Orhan, elmaları birer birer soydu.
Burada Orhan ve elmakelimeleri arasında noktalama işareti olduğu için ulama yapılamaz.
2.    Telaffuz (Söyleyiş)
     İnsanlar arasındaki en önemli iletişim aracı dildir. İnsanlar duygu, düşünce ve duygularını birbirlerine daha çok, dil aracılığıyla, yani konuşarak aktarırlar. Ne kadar iyi konuşurlarsa bu aktarma işini o kadar iyi yaparlar. Özellikle günümüzde insanların sosyal hayatlarında başarılı olabilmeleri, güzel konuşma ve iyi iletişim kurma yetenekleri ile doğru orantılıdır. Bundan dolayı güzel konuşma toplum içinde hayatın her aşamasında aranan bir özellik olmuştur. İnsanlar bu özelliğe sahip olabilmek için konuşmalarını geliştirmeye çalışmışlar, muhataplarını etkileyecek güzellikte konuşma için kelimelerin telaffuzuna (söyleyiş) çok önem vermişlerdir.
Ses ve Telaffuz İlişkileri
Telaffuzun temelini gırtlaktan çıkan ses oluşturur. Yani ses ile telaffuz arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur. Bundan dolayı iyi bir telaffuz için her şeyden önce ses çıkışını netleştirmek gerekir.
Tonlama
Konuşurken ya da bir metni okurken sesin hep aynı düzeyde tutulması monotonluğa neden olur. Tek düzelikten kurtulmak için sesimizi cümlelerin anlam özelliğine ve duygu değerine göre alçaltıp yükseltmemiz, inceltip kalınlaştırmamız, sertleştirip yumuşatmamız gerekir. Bu şekilde sesin sürekli değişmesi, alçalıp yükselmesi, sertleşip yumuşamasına tonlama denir.
Boğumlama
Konuşma ya da okuma esnasında kelimelerin dinleyiciler tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için kelimesi oluşturan hecelerin net ve düzgün şekilde söylenmesine boğumlanma denir.
Duraklama
İnsan konuşurken nefes alıp verir. Nefes alıp vermesi de konuşmasını kısa bir süre duraklatır. Konuşmanın bu şekilde duraklatmasına duraklama denir. Yani duraklama sözün akışını bozmadan konuşmacıya ya da okuyucuya bir nefes payı bırakma işidir. Duraklama iyi bir konuşma için çok önemlidir. Duraklama ahengi sağlayan en önemli unsurdur. Duraklamasız bir konuşma ise telaffuzu ve anlaşılmayı olumsuz etkiler.
Duraklar, yazı dilinde noktalama işaretleriyle karşılanır. Bir metni okuyan kişi nefes molalarını virgül, (,) nokta (.), noktalı virgül (;) gibi noktalama işaretlerine denk getirir. Aşağıdaki cümlelerde geçen noktalama işaretleri aynı zamanda cümledeki duraklamaları göstermektedir. Cümleleri önce duraklamalara dikkat etmeden, yani bir solukta okumaya çalışıp sonra duraklamalara, eğik çizgilerin bulunduğu yerlere, dikkat ederek okuduğumuzda bir metin için duraklamanın ne kadar önemli olduğunu anlarız.
Her insan, / başarıya ulaşabilir. / Bunun için önce hedef belirlemeli, / sonra bir çalışma planı yapılmalıdır. / Sonra bu plan çerçevesinde çalışmaya başlamalıdır. / İnsan, / planlı bir şekilde ve sürekli çalıştığında hedeflerine ulaşır. / Bu konuda söylenmiş güzel bir atasözümüz vardır: / “Azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz.”
Durak yerleri sadece düzyazılarda değil, şiirlerde de vardır. Durak yerleri aruz ölçüsüyle yazılmış şiirlerde aruz kalıplarıyla sağlanırken, hece ölçüsüyle yazılmış şiirlerde hece sayısının eşitliği ile sağlanır. Örneğin aşağıdaki dizeler “6+5″ duraklı olarak yazılmıştır.

Bülbül ne yatarsın / yaz bahar oldu
Çağrışup ötmenin / zamanı geldi
Serviler yeşerdi / çiçekler doldu
Cana can katmanın / zamanı geldi

Gevheri

Göremedim / baharını / yazını
Çalamadım / curasını / sazını
Özge yârin / nice çekem / nazını
Gözlerimden / akan seller / iniler

Dadaloğlu

Mısraları ise “4+4+3″ duraklı olarak yazılmıştır.
Vurgu
Kelimelerde ses bütünlükleri olarak heceler vardır. Bu heceler arka arkaya söylenerek kelimeleri ve dili ortaya çıkarır. Yani kelimelerin telaffuzu hecelerin arka arkaya söylenmesiyle oluşur. İşte bu söylenişte her hece aynı kuvvetle söylenmez. Kelimeler ve cümlelerin söylenişi dalgalı, inişli çıkışlı bir yol izler. Bu dalgalar, bu iniş çıkışlar ise bazı hecelerin diğerlerinden daha kuvvetli söylenmesi ile olur. Sözcükte kuvvetli söylenen hece üzerindeki baskıya vurgu adı verilir. Vurgulu hece, üzerine basılan, üzerine vurulan hece demektir.
Vurgu, söze anlam değeri katar. Konuşmaya ahenk verir. Dinleyenin ilgisini çeker, anlamın kavranmasını kolaylaştırır. Duyguları belirginleştirir. Bundan dolayı Türkçede kelime vurgusuna, yani hecelerden bazısını daha baskılı okuma kuralına, özellikle dikkat edilmesi gerekir. Bu, telaffuzun inceliklerindendir.
Türkçe kelimelerde vurgu genellikle son hecede bulunur: “Gözlük, yumurta, çekingen, açık, arkadaş…”
Ver adlarında ve coğrafi isimlerde vurgu genellikle ilk hecededir: “Konya, Ankara, Meriç, Avrupa…”
“-istan” eki ile biten coğrafi isimlerde vurgu sondadır: “Türkmenistan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan…”
Sonu “-ya” ile biten yer adlarında vurgu sondan bir evvelki hecede bulunur: “Britanya, Sakarya, Almanya…”
Pekiştirilmiş sözcüklerde ve ünlemlerde vurgu ilk hecededir: “Sapsarı, masmavi, simsiyah, haydi, peki…”
Olumsuzluk eki, vurguyu kendinden önceki heceye aktarır:“Gelmemiş, konuşmasın, yazmasınlar…”
Türkçede bir sözcük ek aldıkça vurgu eke kayar:“Bu çiçekleri bahçemize dikelim.”
Vurgu, sadece kelimelerde değil, cümlelerde de yapılır. Çünkü cümlelerde de asıl anlatılmak istenen şey vurgulanır. Yani cümlelerde bazı kelime ya da sözler ötekilere göre daha baskılı söylenir.
Cümlede vurgulanmak istenen söz, yargının tamamlandığı öğeye, yani yükleme yaklaştırılır: “Babam, Ankara’ya uçakla dün gitti.” cümlesinde vurgu zaman kavramı üzerindedir. Çünkü “dün” kelimesi yükleme en yakın öğedir. “Babam, uçakla dün Ankara’ya gitti.” cümlesinde ise yer kavramı (Ankara), yükleme yaklaştırılarak vurgulanmıştır.
Soru eki “mi” ile “de, ki” bağlaçları vurguyu kendinden önceki sözcüklere kaydırır.
“Bu kitabı sen mi bana hediye etmiştin?” cümlesinde “mi” soru eki vurguyu kendinden önceki “sen” kelimesine çekmiştir. “Annem de bu kitabı okumam için bana almış.” cümlesinde “annem” kelimesi cümlenin başında yer aldığı hâlde “de” bağlacından dolayı vurguludur.
Soru anlamının “soru sözcükleri” ile sağlandığı cümlelerde vurgu, soru kelimesinün kendisindedir. “Bu kitabı masanın üzerine kim bırakmış?” cümlesinde “kim” kelimesi cümleye soru anlamı kattığı için vurguludur.
Ulama
Ünsüzle biten kelimenin ünlüyle başlayan kelimeye bağlı okunmasına ulama denir. Ulama yazıda gösterilmez, okurken ya da konuşurken yapılır. Sözcükler arasında herhangi bir noktalama işareti varsa ulama yapılmaz.
Gönlünü Şirin’in_aşkı sarınca
Yol almış hayatın_ufuklarınca.
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış_akmaya çoban çeşmesi

Ulamanın dile birçok katkısı vardır. Ulama her şeyden önce dili inceltir, konuşmaya akıcılık ve rahatlık verir. Kişinin rahat konuşmasını sağlar, anlamayı kolaylaştırır. Ulama dilin kendine özgü tınısını ortaya çıkarır. Ulama yapılmadığında okuma ya da konuşma kesik kesik olur. Konuşurken ya da okurken kelimeler, zincirin halkaları gibi birbirine geçmiş olmalıdır. Bu da ulamayla sağlanır. Kelimelerini ayrı ayrı söylemeye çalıştığımızda telaffuzunda zorlandığımız “Diyanet İşleri” sözü de “di ya ne tiş le ri” şeklinde dilimizden akıverir. Aynı şekilde, söylerken takıldığımız “basın açıklaması” sözü de “basına çık la ması” diye kolayca söylenebilir.
IV. ÜNİTE: KELİME (SÖZCÜK) BİLGİSİ
      1.    Kelimede Anlam ve Kavram
Sözcükler, farklı anlamları, anlam birimlerini içinde barındıran bir yapıdır. Bunlar sırasıyla şöyledir:
•Kavram: Bir varlığın veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, mefhum, konsept.
•İmge: Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi arzulanan şey, hayal, hülya.
•Gösteren: Bir kelimesi meydana getiren seslerin her biri, harf.
•Gösterilen: Kelimesin kavram yönü. yani gösterenin oluşturduğu içerik, anlam.
•Kavramlaştırma: Bir varlığı, olayı, duyguyu ve düşünceyi seslerle (kelimelerle) simge hâline getirme.
•Anlamlandırma: Kelimesin ya da aktarılan iletinin içerdiği anlamı çözümleme, ona anlam verme.
Dildeki sözcükler, “gösteren” ve “gösterilen” unsurlarından oluşur. Sözcükleri gösteren, ifade eden harfler olduğu gibi, bunların çağrıştırdığı gösterilen, yani içerik ve anlam vardır. Örneğin “a, b, i, n” birer harftir. Ancak bu harfler “b, i, n, a” biçiminde dizildiğinde kendisi dışında bir anlam ifade eder. “Bina” dendiğinde her insanın zihninde ayrı bir görüntü, farklı bir bina canlanır. İşte “b, i, n, a” harfleri gösteren durumundayken bu kelimenin zihnimizde oluşturduğu içerik, anlam “gösterilen”dir.
İnsanoğlu varlıkları, duygu ya da hayalleri, ses bileşenleri yardımıyla simge hâline getirir. Böylece kavramlar oluşturulur. Kavramlaştırma, var olandan hareketle gerçekleştirilen bir tür soyutlama sayılır. Anlamlandırma sürecinde kavram bir taraftan ses imgesine, gösterilene, öte taraftan adlandırılacak hususa (göndergeye) bağlıdır. Bu yönden bakıldığında dildeki kelimeler; nesne, olay, duygu veya düşüncelerin simgeleri niteliğindedir.
Sözcükler, harflerin rastgele dizilmesinden ibaret unsurlar değildir. Bir sözcük duyulduğunda veya okunduğunda onun karşıladığı varlık, kavram, olay, durum vb. insanın zihninde canlanır. Bu, sözcükleri anlamlandırma sürecidir. Bu anlamlandırma aynı dili bilen ve konuşan insanlar arasında gerçekleşir. Anlamlandırma aynı zamanda iletişimi de sağlar. Aktarılan bir iletiyi karşıdaki kişi anlamlandırmıyorsa iletişim gerçekleşmez.
Dilde hemen her kelimenin bir anlamı vardır. Bazı kelimeler zamanla birden fazla anlam kazanabilir. Bu durumda kelimelerin anlamı, bağlama göre, yani kullanıldığı ortama ve cümleye göre değişkenlik gösterir. Günlük hayatta bir anlamı karşılayan bir sözcük, zaman içinde felsefe, sanat ya da bilim dalının vb. geçmişten gelen birikimlerini yüklenebilir. Böylece sözcük felsefede kavram, bilimde terim, sanatta da imge olabilir. Örneğin “hücre” kelimesi biyolojiyle ilgili bir “terim” olduğu gibi, şiirde hapishane anlamını taşıyan bir “imge” olarak kullanılabilir. Ayrıca “hücre” kelimesi, günlük hayatta “küçük oda” anlamında da kullanılabilir.
Tüm bunlar da göstermektedir ki sözcükler bağlama göre farklı anlamlar kazanabilmektedir.
Somut ve Soyut Anlam
Beş duyudan biriyle algılayabildiğimiz varlıkları karşılayan sözcükler somut anlamlıdır. Beş duyumuzdan biriyle algılayamadığımız fakat varlığına inandığımız kavramları karşılayan sözcükler soyut anlamlıdır.
“Ağaç, uçak, silgi, kitap, hava, sıcaklık vb.” sözcükler somut anlamlıdır. Bu kelimelerin karşıladığı varlıkları beş duyumuzdan en az biriyle algılayabiliyoruz.
“Üzüntü, sevgi, eziyet, korku, mutluluk vb.” sözcükleri beş duyumuzun hiçbiriyle algılayamıyoruz. Ancak bu kavramların var olduğuna inanıyoruz. Dolayısıyla bu sözcükler soyut anlamlıdır.
“Soğuk su içersen tabii ki hasta olursun.” cümlesinde “soğuk” ve “su” sözcükleri somut anlamlıdır. Çünkü “soğuk” dokunma duyusu ile, “su” hem görme hem dokunma duyusuyla algılanabilir.
“Öfke ile kalkan zarar ile oturur.” cümlesinde “öfke” ve “zarar” sözcükleri beş duyudan herhangi biri ile algılanamaz. Dolayısıyla bu sözcükler soyut anlamlıdır.
“Tatlı üzümleri keyifle yediler.” cümlesinde “tatlı” kelimesi somuttur. Çünkü tatma duyusu ile algılanabilen bir özellik taşımaktadır. Yine “üzüm” kelimesi de somuttur çünkü bu da duyu organlarıyla aklanabilmektedir. Ancak “keyif” kelimesi soyuttur, bu sözcük duyu organlarıyla algılanamaz.
Soyutlama
Somut anlamlı bir sözcük, zaman içinde soyut bir anlam kazanabilir. Buna soyutlama adı verilir.
Somut anlamıyla “bazı maddelerin dilde bıraktığı yakıcı duyu, tatlı karşıtı” demek olan “acı” kelimesi, “Acı haber köye kısa sürede ulaşır.” cümlesinde “üzücü” anlamına gelerek soyut bir anlam kazanmıştır. Böylece sözcük mecaz anlam yüklenmiştir.
“Yerinden bir anda fırladı, ateş fışkıran gözlerle etrafına bakmaya başlamıştı.” cümlesindeki “ateş” kelimesi somut anlamıyla “yama cisimlerin tutuşmasıyla beliren ısı ve ışık” demektir. Ancak bu cümlede “öfke, hırs, hınç” anlamında, yani soyut anlamda kullanılmıştır.
Somutlama
Soyut anlamlı kimi kelimeler zamanla somut bir anlam kazanabilir. Buna somutlama denir.
Soyut anlamlı olan “sevgi” kelimesi, “Sevgi, bu akşam tiyatroya gidecekmiş.” cümlesinde bir insanı karşılayacak biçimde kullanılmış ve somut hâle gelmiştir.
“İyiler, dünyada az yaşarmış.” cümlesinde de normalde soyut anlamlı olan “iyi” kelimesi somut bir anlamı ifade etmektedir. Burada sözcük “iyi insanları” karşılamaktadır. İnsan da somut bir sözcük olduğuna göre somutlama yapılmıştır.
Somutlama, bir cümlede benzetme yoluyla da yapılabilir.
“Hayatım, bir film şeridi gibi gözümün önüne geldi.” cümlesinde soyut bir anlam taşıyan “hayat” kavramı, “film’e benzetilerek somutlama yapılmıştır.
      2.    Kelimelerin Farklı Anlamlarda Kullanımı
1. Gerçek ve Mecaz Anlam

Bir kelimesin söylendiğinde akla gelen ilk anlamına gerçek anlam denir. Bu, kelimesin temel anlamıdır. Kelimesin, gerçek anlamından tamamıyla uzaklaşarak kazandığı anlama ise mecaz anlam adı verilir.
“Esmek” kelimesi,“Denizden serin bir rüzgâr esiyor.”cümlesinde gerçek anlamıyla kullanılmıştır. Burada “havanın bir yönden bir yöne akması” anlamında kullanılmıştır.“Bu yolculuk fikri nereden esti?” cümlesinde “yapılması önceden düşünülmüş olmamak, bir şeyi aniden yapmaya karar vermek” anlamında kullanılmıştır. Bu. kelimesin gerçek anlamından uzak olan anlamıdır. Dolayısıyla “esmek” kelimesi bu cümlede mecaz anlamıyla kullanılmıştır.
“Şehrin geniş caddelerinde bir süre yürüdük.” cümlesinde “geniş” kelimesi gerçek anlamda kullanılmıştır. Çünkü sözcük bu cümlede “eni çok olan, enli” anlamında kullanılmıştır.“İstanbul gibi büyük kentlerde geniş iş olanakları vardır.” cümlesinde “geniş” kelimesi ise mecaz anlamda kullanılmıştır. Çünkü sözcük, bu cümlede “eni çok olan” anlamında kullanılmamıştır. Yeni bir anlam kazanmış, “çok” anlamında kullanılmıştır.
“Düğmeyi dikmek için beyaz, ince ip gerekiyor.” cümlesinde “ince” kelimesi “boyut olarak benzerlerinden daha dar ve kalınlığı az olan” anlamında kullanılmıştır. Yani “kalın” kelimesinün karşıtı anlamındadır. Bu, gerçek anlamdır.“Doğum gününde ona çiçek alman ince bir davranıştı.” cümlesinde ise gerçek anlamından uzaklaşmıştır. Burada “zarif, kibar” anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla bu cümledeki “ince” kelimesi mecaz anlamıyla kullanılmıştır.
“Katı maddeler ışığı geçirmez.” cümlesinde “katı” kelimesi “sert, yumuşak karşıtı” anlamında kullanılmıştır. Bu, gerçek anlamdır.“Bu katı davranışı sana yakıştıramadım.” cümlesinde ise gerçek anlamından uzaklaşmıştır. Bu cümlede sözcük “hoşgörüsüz, acımasız, merhametsiz” anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla bu cümledeki “katı” kelimesi mecaz anlamıyla kullanılmıştır.
2. Yan Anlam (Yakıştırmaca Anlam)
İlk başta bir varlık ya da kavramı karşılayacak biçimde kullanılan kelimelerin, gerçek anlamlarından uzaklaşarak kazandığı diğer anlamlara yan anlam denir.
“Kolumda dayanılmaz bir sızı vardı.” cümlesinde “kor kelimesi, “insan vücudunda omuz başından parmak uçlarına kadar uzanan bölüm” anlamında kullanılmıştır. Bu. kelimesin gerçek anlamıdır.
“Pencerenin kolu elimde kaldı.” cümlesinde ise “kol” kelimesi, yan anlamıyla kullanılmıştır. Burada kol kelimesi, insan organından hareketle, benzerlik ilişkisiyle oluşturulmuştur.
“Sandalyenin bir ayağı kırılmış.”
“Ayakkabısının burnu epey aşınmış.”
“Uçağın kuyruk kısmında arıza meydana gelmiş.” cümlelerindeki altı çizili sözcüler de yan anlamıyla kullanılmıştır.
Cümlede mecazlı anlatım değişik yollarla sağlanır. Bu yollar arasında “dolaylama, ad aktarması, istiare, kişileştirme, konuşturma, kinaye ve tariz” sayılabilir.
a. Mecaz-ı mürsel (ad aktarması): Günlük konuşmalarımızda bir varlık ya da kavramı anlatırken bazen o varlık ya da kavramı söylemez, onun bir özelliğini ya da bir parçasını söyler, böylece o varlık ya da kavramı anlatırız. İşte benzetme amacı olmaksızın bir kelimesin yerine başka bir kelimesin kullanılmasına ad aktarması adı verilir. Buna mecaz-ı mürsel ya da düz değişmece denir.
“Babamı cepten arar mısın?” cümlesinde “cep” kelimesi benzetme anlamı olmaksızın “telefon” yerine kullanılmıştır. Dolayısıyla burada ad aktarması vardır. Ad aktarması değişik şekillerde karşımıza çıkar:
Bir varlığın belirgin özelliği söylenerek o varlık çağrıştırılır.
“Bursa’dan Yalova’ya giderken arabalıya biner, karşıya öyle geçeriz.” cümlesinde “arabalı” sözü ile anlatılmak istenen “arabalı vapurdur. Burada vapur söylenmemiş, onun yerine en önemli özelliği olan araba taşımaktan hareketle “arabalı” kelimesi kullanılmıştır.
Bir varlığın bütünü söylenir, onunla o varlığın bir parçası ya da içindekiler çağrıştırılır.
“Hastaneyi ara da çocuk için randevu al.” cümlesinde “hastane” bütündür. Bu sözle hastanedeki görevli anlatılarak ad aktarması yapılmıştır.
Sanatçı söylenerek o sanatçının eserleri çağrıştırılır.
“Peyami Safa’yı okumak istiyorum bu yaz.” cümlesinde okunan yazar değil, onun eserleridir.
Yazar ismi söylenmiş ama onun eserleri anlatılmak istenmiştir.
“Ankara olaya tepki gösterdi.”
“İki tabak yedi ama yine de doymadı.”
“Salon, sanatçıları alkış yağmuruna tuttu.”
“Çevredeki meraklı gözlerden rahatsız olmuştu.” cümlelerindeki altı çizili bölümlerde de ad aktarması yapılmıştır.
b. Dolaylama: Bir varlığı ya da kavramı birden fazla sözcükle karşılamaya dolaylama denir. Bu daha çok genel kabul görmüş, toplum tarafından öyle ifade edilegelmiş varlıklar için geçerli olan bir durumdur.
“Balık” kelimesi yerine “derya kuzusu”.
“Aslan” kelimesi yerine “ormanlar kralı”,
“Kaleci” kelimesi yerine “file bekçisi”,
“Kömür” kelimesi yerine “kara elmas”
sözü birer dolaylamadır.
c. Kişileştirme (teşhis): İnsan dışındaki varlıklara, insana özgü nitelikleri vermektir.
“Ay suda bestelerken en güzel şarkıyı
Küreklerim de suya en derin şiiri yazdı”
mısralarınde kişileştirme söz konusudur. İnsana özgü nitelikler olan “şarkı bestelemek”, “ay”a; “şiir yazmak” da “kürekler” e verilmiştir.
d. İntak: İnsan dışındaki varlıkları konuşturma sanatına ise “intak” denir.
“Akıl ersin, ermesin sevdama
Senden yanayım, dedi yeşeren dal senden yana.”
mısralarınde “dal” konuşturulduğundan intak vardır.
e. İğretileme (istiare): Bir kelimesin benzetme ilgisiyle başka bir sözcük yerine kullanılmasıdır. İstiarede aralarında benzerlik ilgisi bulunan iki varlık ya da kavramdan biri söylenerek diğeri kastedilir.
“Yuvayı yapan dişi kuştur.” atasözünde “dişi kuş” sözüyle kastedilen “kadın”dır. Kadın, dişi kuşa benzetilmiştir. Ancak benzetme unsurlarından sadece biri (dişi kuş) söylenmiştir. Dolayısıyla burada istiare vardır.
“Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var?” cümlesinde benzetme ilgisi kurularak “ağaran (beyaz) saçlar” yerine “kar” kelimesi kullanılmıştır. Ancak sadece kendisine benzetilen unsur olan “kar” kullanılmış ve istiare yapılmıştır.
f. Kinaye: Bir kelimesi hem gerçek hem mecaz anlama gelecek biçimde kullanmaktır. Ne var ki kinayede genellikle mecaz anlam kastedilir.
“Atılan ok geri gelmez.” atasözünde kinaye yapılmıştır. Gerçek anlamda atılan ok geri dönmez. Buradaki mecaz anlam ise “iyi düşünmeden yapılan işlerin, söylenen sözlerin sonunun pişmanlık olduğu ‘dur ve anlatılmak istenen de budur.
“Ey benim sarı tamburam
Sen ne için inilersin
- İçim oyuk derdim büyük
Ben onun’çüninilerim”
mısralarınde “içim oyuk” sözünde kinaye vardır. Bir tür çalgı olan “tambura’ nın gerçekte içi oyuktur ancak burada kastedilen -dertli olmak”tır.
g. Tariz: Söylenmek istenen sözü düşündürücü ve imalı bir biçimde belirtmeye tariz denir.
Hediye namıyla bir şey gönderme
Âdet edip hiç misafir kondurma
Komşunun evi yanar iken söndürme
El kârıyçin bir adım da uzanma
dörtlüğünde şair söylediklerinin tam tersini kastederek tariz yapmıştır.
3. Terim Anlam
Bilim, sanat, meslek dalı ya da herhangi bir konu ile ilgili belirli bir anlamı olan sözcüklere terim anlamlı sözcükler denir.

Örneğin resimde kullanılan “palet, tuval”,

Matematikte kullanılan “karekök, altıgen, tam sayı”,

Edebiyatta kullanılan “ölçü, redif, uyak, gazel, koşma”,

Tiyatroda kullanılan “perde, oyun, dekor” gibi sözcükler terim anlamlı sözcüklerdir.

Terim anlamlı sözcükler, günlük hayatta yeni anlamlar yüklenebilir.

“Trakya ağzıyla konuşuyor.” cümlesindeki “ağız” kelimesi dille ilgili bir terimdir.

“O günden sonra ağzını bıçak açmadı.” cümlesindeki “ağız” kelimesi ise terim değildir.
-    Anlam İlişkilerine Göre Kelimeler
Sözcüklerde Eş Anlamlılık

Kimi sözcükler yazımları farklı olduğu hâlde aynı anlamı karşılar. İşte bu sözcüklere eş anlamlı ya da anlamdaş sözcük denir.

“sözcük-kelime, kafa-baş, yaşam-hayat, cevap-yanıt vb.” sözcükler eş anlamlıdır. Bu sözcükler, yazılışı yönünden farklı olsa da aynı anlamı karşılamaktadır.

Eş anlamlı sözcükler aynı anlamı karşılasa bile birbirinin yerine her zaman kullanılamaz.
“Kara” kelimesinün eş anlamlısı “siyah” kelimesidür.
“Karadır bu bahtım kara
Sözüm kâr etmiyor yâra”
mısralarındeki “kara” kelimesinün yerine aynı anlamı karşılayan “siyah” kelimesinü getirelim. “Siyahtır bu bahtım siyah” dediğimizde cümlenin anlam ve anlatımının bozulduğunu görüyoruz.
Sözcüklerde Zıt Anlamlılık
Türkçede nasıl kimi sözcükler eş anlamlı ise bazı sözcükler de birbirinin karşıt anlamlar taşımaktadır. İşte bu tür sözcüklere karşıt anlamlı veya zıt anlamlı sözcükler denir.
“sevinmek – üzülmek, ileri – geri, gitmek – gelmek, hareketli – durağan vb.” sözcükler zıt anlamlıdır.
Eş anlamlılıkta olduğu gibi karşıt anlamlılıkta da kelimelerin karşıtını bulurken kelimelerin cümlede kazandığı anlama dikkat etmek gerekir.
“Kara günümüzde yalnız o vardı yanımızda.” cümlesinde “kara” kelimesinün karşıt anlamlısı “ak” değildir. Çünkü “kara” kelimesi bu cümlede “kötü” anlamında kullanılmıştır. O hâlde karşıt “iyi” kelimesi olabilir:
“İnsanın iyi günü de olmaz olur mu?”
Eylem soylu sözcüklerde karşıt anlamlılığı bulurken “olumsuz” ifadeler sizi şaşırtmasın. Kelimelerin olumsuzu, karşıt anlamlılığı oluşturmaz.
“Babam bugün İzmir’e gitti.” cümlesindeki “gitmek” kelimesinün olumsuzu o kelimesinün karşıt anlamlısı değildir. Çünkü “gitmek” “bir yerden başka bir yere varmak”tır. “Gitmemek” ise “gitme işinin yapılmaması”dır. Karşıtlığın oluşması için ise “gitme” eyleminin karşıtının oluşması gerekir: “Babam bugün İzmir’den geldi.” cümlesinde olduğu gibi.
Sözcüklerde Yakın Anlamlılık
Türkçede bazı sözcükler, aynı anlamı karşılamasa da cümlelerde aynı anlamı karşılayacak şekilde kullanılabilir. İşte böyle sözcükler, yakın anlamlıdır. Eş anlamlı sözcüklerde bire bir anlam eşitliği varken yakın anlamlı sözcüklerde anlamca yakın olma özelliği vardır. Yakın anlamlılık, kelimelerin cümledeki kullanımlarına göre ortaya çıkan bir durumdur.
“Ressam son tablosunda canlı renkleri seçmiş.” cümlesindeki “canlı” kelimesiile,
“Bu sene elbiselerde parlak renkler kullanılmış.” cümlesindeki “parlak” kelimesi yakın anlamlıdır. Her iki kelimesi tek başına ele aldığımızda farklı anlamlar karşımıza çıkar. Ancak bu sözcükler her iki cümlede “göz alıcı” anlamında kullanılmıştır.
Sözcüklerde Sesteşlik
Kimi sözcükler, aynı ses değerlerine sahiptir, yani bu kelimelerin yazılışı aynıdır. Ancak bu sözcükler farklı anlamları karşılar. İşte böyle sözcükler sesteş veya eş seslidir.
“Köyün içinden geçen çay, yazları kuruyordu.”
“Bir bardak çay içince tüm yorgunluğunu unuttu.”
Birinci cümledeki “çay” kelimesi “akarsu” anlamını taşımaktadır. İkinci cümledeki “çay” ise “çeşitli bitkilerin yapraklarının demlenmesiyle elde edilen içecek” anlamındadır. Dolayısıyla “çay” sözcükleri sesteştir.
“Bu çiçekleri size ben getirdim.”
“Yüzünde küçük bir ben vardı.”
cümlelerindeki “ben” sözcükleri sesteştir. “Ben” kelimesi birinci cümlede “I. tekil kişi zamiri”, ikinci cümlede “siyah nokta” anlamındadır.
Bir kelimesin sesteş olabilmesi için her iki anlamının da temel anlam olması gerekir. Bir yerde gerçek, diğer yerde mecaz anlamıyla kullanılan sözcük sesteş kabul edilmez.
Örneğin yüz” kelimesinü ele alalım.
“Masanın yüzü çok kirlenmiş.” cümlesinde “yüz” kelimesi “yan, taraf” anlamında kullanılmıştır.
“Bu yüz bana tanıdık geliyor.” cümlesinde “kişi”,
“Ne yüz ile geliyorsun ki bana?” cümlesinde “utanma, sıkılma” anlamında kullanılmıştır. Bu örnekler, “yüz” kelimesinün diğer anlamlarıdır. Dolayısıyla bu sözcükler kendi aralarında sesteş olarak kullanılamaz. Ancak;
“Sabahleyin yüzünü yıkamasını yüz kere söyledim.” cümlesindeki “yüz” sözcükleri sesteştir. Çünkü birincisi “çehre, surat”, ikincisi “sayı” anlamındadır.
Yansıma Sözcükler
“Çalılıkların arasında bir çıtırtı duydum.” cümlesindeki “çıtırtı” kelimesi gibi, doğadaki sesleri karşılayan sözcüklere yansıma adı verilir. “Şırıl, horul, vızır. pat. çat vb.” sözcükler de bir sese karşılık geldiğinden yansımadır.
Yansıma sözcüklerden fiil ya da isim türeyebilir.
“Yokuşu tırmanırken arabamızın lastiği patladı.” cümlesinde “patlamak” fiili yansımadan türemiştir, “pat” kelimesi yansımadır, sonra bu sözcük ek almış ve “pat-la-” fiili türemiştir.
“Arıların vızıltısı ta buraya kadar geliyor.” cümlesinde “vızıltı” ismi, yansıma olan “vız” kelimesinden türemiştir.
-    Kelimelerde Anlam Değişmeleri
Anlam Genişlemesi
Bazı sözcükler, anlam genişlemesi yoluyla yeni anlamlar kazanabilir. Bunun yanında sözcükler anlam daralmasına da uğrayabilir. Başlangıçta birden çok anlam içeren bir sözcük, o anlamlarını yitirerek zaman içinde tek bir anlamı içerir duruma gelebilir.
Örneğin, “yağlı” kelimesi “yağı çok olan” anlamını taşır. Bu, yağlı kelimesinün temel anlamıdır.
“Yağlı bir müşteri görse hemen ellerini ovuşturur.” cümlesinde “varlıklı, zengin” anlamında kullanılmıştır.
“Böyle yağlı bir iş hiç kaçırılır mı?” cümlesinde ise “yağlı” kelimesi, “çok fazla zahmet çekmeden, bol kazanç sağlayan” anlamında kullanılmıştır. Görüldüğü gibi “yağlı” kelimesi anlam genişlemesi yoluyla yeni anlamlar kazanmıştır.
Anlam Daralması
Bir kelimesin anlattığı varlık, nesne ya da eylemin ancak bir bölümünü, bir türünü anlatır duruma gelmesidir. Dilimizdeki davar kelimesi her türlü “mal ve varlık”ı karşılarken günümüzde yalnızca “koyun” ve “keçi” türündeki hayvanları karşılayacak biçimde kullanılmaktadır. İşte bu sözcükte anlam daralması vardır. Günümüzde “incir” anlamına gelen ‘yemiş’ kelimesi eskiden bütün meyveleri karşılayacak bir anlama sahipti. Demek ki “yemiş” de anlam daralmasına uğramıştır.
Anlam Değişmesi
Bir kelimesin başlangıçta karşıladığı anlamdan uzaklaşarak zaman içinde başka bir anlamı karşılayacak duruma gelmesidir.
“Tütün” kelimesi eskiden “duman” anlamında kullanılırken bugün “Nikotin içeren yapraklı bitki” anlamında kullanılmaktadır. Görüldüğü üzere sözcük, anlam değişmesine uğramıştır. Geçmişte “kolay, değersiz, hakir” anlamında kullanılan “ucuz’ kelimesi, şimdilerde genellikle, “pahalı karşıtı, düşük fiyatlı” anlamında kullanılmaktadır.
a. Anlam iyileşmesi: Kimi kelimelerin başlangıçta kötü bir anlam taşırken zaman içinde iyi bir anlam karşılayacak hâle gelmesidir.
Yavuz” kelimesi eskiden “kötü, hırsız” anlamını taşırken daha sonra “yiğit, kahraman” anlamını karşılar duruma gelmiştir ki bu, anlam iyileşmesi vardır.
Çok eskiden “emek” kelimesi “acı, eziyet” anlamlarını içerirken günümüzde “bir işin yapılması için harcanan beden gücü” anlamını yüklenmiştir.
b. Anlam kötüleşmesi: Bir kelimesin başlangıçta iyi bir anlam taşırken zaman içinde kötü bir anlamı karşılayacak hâle gelmesidir.
Dilimize Arapçadan geçen ukala kelimesi “akıllılar” anlamını taşırken bugün “kendini akıllı ve bilgili sanan, bilgiçlik taslayan” anlamında kullanılmaktadır.
“Canavar” kelimesi başlangıçta “canlı, yaşayan, hayvan” gibi anlamlan karşılamıştır. Fakat zamanla olumsuz bir anlam karşılar hâle gelmiştir. Demek ki bu sözcükte anlam kötüleşmesi vardır.
Çok Anlamlılık
Bir kelimesin ilk başta tek bir anlam taşırken zaman içinde başka anlamları karşılamasına çok anlamlılık denir.
Örneğin temel anlamı “sert şeyleri vurarak veya ezerek parçalamak” olan kırmak kelimesinün zaman içinde 10’dan fazla anlam kazandığını görmekteyiz.
Ayrıca “geçmek” kelimesi,
“Elindeki kitabı bırakıp diğer odaya geçti.” cümlesinde “bir yerden başka bir yere gitmek” anlamında,
“Seven, yârinden geçer mi?” cümlesinde “bırakmak, vazgeçmek” anlamında,
“Bu hastalık sana kimden geçti acaba?” cümlesinde “bulaşmak, sirayet etmek” anlamında,
“Bütün günüm seni beklemekle geçti.” cümlesinde “harcamak” anlamında kullanılmıştır.
Kelimenin başka anlamları da vardır. Demek ki “geçmek”, çok anlamlı bir sözcüktür.
      3.    Kelime Grupları
Bir dildeki anlamlı en küçük söz birliklerine sözcük adı verilir. Sözcükler cümle içinde başka kelimelerle anlam ilişkileri kurarak gruplar oluşturur. Bu durumda o sözcük grupları da çeşitli anlamlan karşılar. Bir varlığı, bir kavramı, bir durumu veya bir eylemi karşılamak için belli kurallara göre oluşan kelime topluluğuna sözcük grubu denir. Türkçede başlıca şu sözcük grupları şunlardır:
İkilemeler
Anlamı güçlendirmek için aynı kelimelerin tekrarlanması, anlamları birbirine yakın, karşıt olan veya sesleri birbirini andıran kelimelerin yan yana kullanılmasıyla oluşan sözlere ikileme denir.
“Yağmur, yavaş yavaş şiddetini artırıyordu.” cümlesinde “yavaş yavaş” sözü ikilemedir.
“Doğru dürüst bir iş bulamamış.” cümlesinde “doğru dürüst” sözü ikilemedir. Bu ikilemeyi oluşturan sözcükler yakın anlamlıdır.
“Aşağı yukarı yarım saat sonra kasabaya ulaşırız.” cümlesinde “aşağı yukarı” ikilemesi karşıt anlamlı sözcüklerden oluşmuştur.
“Minik dere şırıl şırıl akıyor.” cümlesinde “şırıl şırıl” ikilemesi yansıma sözcüklerden meydana gelmiştir.
“Üzerinde eski püskü bir palto vardı.” cümlesinde “eski püskü” ikilemesini, biri anlamlı (eski) biri anlamsız (püskü) sözcük oluşturmuştur.
Deyimler
Anlatımı güçlendirmek, söze güzellik katmak amacıyla birden çok kelimesin genellikle mecaz anlama gelecek biçimde kaynaşmasıyla oluşan sözlere deyim denir. Deyimler, kalıplaşmış olduğundan onu oluşturan sözcükler değiştirilemez.
“Bu işçilerin, ekmeğini taştan çıkarmak için ölürcesine çalıştıklarını gördüm.” cümlesinde “ekmeğini taştan çıkarmak” sözü deyimdir. Üç kelimesin kalıplaşmasıyla oluşan bu deyim, gerçek anlamından uzaklaşarak “geçimini sağlamakta çok becerikli olmak” anlamını kazanmıştır.
“Müdür beyi görünce nedense dili çözülüverdi.”
“Küçük çocuk, koca adamları parmağında oynatıyor.”
“Ağaçları bıçağıyla kazıdığını gördüğümden bu yana iyice gözümden düştü.”
cümlelerindeki altı çizili sözler de deyimdir.
Sınavlarda genellikle deyimlerin açıklamasına yönelik sorulara yer verilmektedir. Bu yüzden cümlede deyimin açıklamasının verilip verilmediğini ya da deyimin doğru açıklanıp açıklanmadığını iyi saptamak gerekir.
“Bu sevimli ihtiyar, bize her türlü yardımı yapmış, elinden geleni ardına koymamıştı.” cümlesinde “elinden geleni ardına koymamak” deyiminin yanlış açıklandığını görüyoruz. Bu deyim, “yapabileceği her türlü kötülüğü yapmak” anlamını taşır. Dolayısıyla olumsuz durumlar için kullanılır. Bu cümlede ise olumsuz bir durum söz konusu değildir.
“En zor işleri bile tereyağından kıl çeker gibi kolayca hallederdi.” cümlesinde “tereyağından kıl çeker gibi” deyiminin anlamı “bir işi kolayca yapmak”tır. Buna göre cümledeki “kolayca hallederdi” sözü deyimin açıklamasıdır.
Atasözleri
Yıllara dayalı bilgi, birikim ve deneyim sonucu söylenen özlü sözlere atasözü adı verilir. Atasözlerinin söyleyeni belli değildir. Ayrıca atasözleri genel anlamlar içerir ve yargı bildirir. Atasözlerinin de kalıplaşmış bir yapısı olduğundan onları oluşturan kelimelerin yerine başka sözcükler getirilemez.
“El, elin eşeğini türkü söyleyerek arar.” sözü bir atasözüdür. Bu atasözü “kişinin başkalarının işini önemsemeden yaptığı” anlamını içerir.
“Minareyi çalan, kılıfını hazırlar.” atasözü “Kolay kolay gizlenemeyecek bir suçu işleyecek olan kişi, bunun önlemini alır.” anlamındadır.
Kimi atasözleri anlamca aynı doğrultudadır, kimi atasözleri ise anlamca birbiriyle çelişir.
“Gün doğmadan neler doğar.”
“Kara gün kararıp kalmaz.”
atasözleri “sıkıntıların devamlı olmadığı, bir gün elbet biteceği” anlamını taşır.
“İyilik eden iyilik bulur.”
“İyiliğe iyilik olsaydı, koca öküze bıçak olmazdı.”
atasözleri anlamca birbiriyle çelişmektedir. Birinci atasözünde “iyiliğe iyilikle karşılık verileceği” savı ortaya konurken, ikincisinde bunun tam tersi bir görüş belirtilmiştir.
Atasözleri çoğunlukla mecaz anlamlar içerir.
“İşleyen demir ışıldar.” atasözü mecaz anlamlıdır. Bu atasözü “Tembel tembel oturanlar hantallaşır; çalışanlar açılır, daha yararlı işler yapar.” anlamını taşır.
“Bugünün işini yarına bırakma.” atasözü ise gerçek anlamlıdır.
Atasözleri deyimler gibi kalıplaşmış sözlerdir. Deyimler bir duyguyu, düşünceyi, anlık bir durumu kısa ve etkili bir şekilde bildirir. Atasözlerinin deyimlerden farkı yargı bildirmeleri, cümle hâlinde olmaları ve daha çok doğa, insan ve hayat karşısında toplumun felsefesini, dünya görüşünü yansıtmalarıdır. Ayrıca deyimler genellikle mastar hâlindedir.
“Gönül kimi severse güzel odur.” sözü “Herkesin bir güzellik ölçütü vardır ancak bir kimse için güzel, gönlünün sevdiğidir.” anlamında bir atasözüdür.
“Gönül vermek ise “sevmek, âşık olmak” anlamında bir deyimdir. Görüldüğü üzere atasözü yargı bildirmekte, deyim ise mastar hâlindedir.
Yansıma Grubu
Doğadaki seslerin taklidi sonucu ortaya çıkan sözcüklere yansıma dendiğini belirtmiştik. Bu yansımaların oluşturduğu kelime grupları da vardır.
“Tenceredeki su fokur fokur kaynıyor.” cümlesindeki “fokur fokur” sözü bir yansıma grubudur. Bu söz, tenceredeki suyun kaynarken çıkarmış olduğu sesi karşılamaktadır.
“Koridordan takır tukur sesler geliyor.” cümlesindeki “takır tukur” da yansıma grubudur.
Söz Öbekleri
Cümlede bazı sözcükler başka kelimelerle anlam ilişkisine girerek söz öbeği oluşturur. Tek başına bir anlamı olan bu sözcükler, söz öbeği oluşturduğunda başka bir anlamı karşılar hâle gelir.
“Bu sanatçı, eserlerine içinde yaşadığı ulusun boyasını sürüyor, onun başarısının altında da bu yatıyor.” cümlesindeki altı çizili sözle sanatçının “eserlerinde ulusal değerleri anlattığı, bu değerlerden beslendiği” anlatılmak istenmiştir.
“Genç bir araştırmacının bulduğu bu el yazması kitap, tarihe tutulmuş bir ışıktır.” cümlesindeki altı çizili sözle “geçmişteki bilinmezlikleri aydınlatmak” düşüncesi anlatılmak istenmiştir.
TAMLAMA GRUBU
Anlamca ilgili sıfat, isim, zamir türünde kelimelerin kurdukları söz öbeklerine tamlama adı verilir. Tamlamalar birer kelime grubudur.
SIFAT TAMLAMASI
Bir sıfatın bir ismi tamlamasıyla oluşan tamlamalara sıfat tamlaması denir.
“Kuru ekmekleri ufalayarak pencereme koymuştum.”
“Sabahleyin iki güvercin pencereme kondu. Minicik gagalarıyla ekmek kırıntılarını yemeye başladı.”
Bu parçadaki “kuru ekmekler, iki güvercin, minicik gagalar’” sözleri sıfat tamlamasıdır ve bu sözler birer kelime grubudur.
AD (İSİM) TAMLAMASI
Anlamca ilgili en az iki ismin birbirini tamamlaması sonucu oluşan tamlamalara isim tamlaması adı verilir. İsim tamlamaları “tamlayan ve tamlanan’dan oluşur.
Ben-im            palto-m
Sen-in              palto-n
O-nun              palto-su
Biz-im             palto-muz
Siz-in               palto-nuz
Onlar-ın          palto-ları
tamlayan eki               iyelik eki
Tamlayan                    Tamlanan
1. Belirtili Ad Tamlaması
Tamlayanın, tamlayan ekini, tamlananın da tamlanan ekini aldığı isim tamlamasıdır.
“Kamyonun kasasında iri iri karpuzlar vardı.” cümlesindeki altı çizili tamlama belirtili isim tamlamasıdır.
Kamyon-un                kasa-sı
tamlayan eki               tamlanan eki
tamlayantamlanan
“Kitabın arasından bir mektup çıkmış.”
“Çocuğun gözleri ışıl ışıldı.”
“Irmağın suyu buz gibiydi.”
“Bilgisayarın monitörünü yenilemeliyiz.”
cümlelerindeki altı çizili tamlamalar da belirtili isim tamlamasıdır.
2. Belirtisiz Ad Tamlaması
Tamlayanın, tamlayan ekini almayıp, tamlananıntamlanan ekini aldığı isim tamlamasıdır.
“Çocukken tren yolculuğunu çok severdim.” cümlesinde “tren yolculuğu” tamlaması belirtisiz isim tamlamasıdır.
Tren                yolculuk(ğ)-u
tamlanan eki
tamlayan         tamlanan
“Öğleyin buğday tarlasına gittik.”
“Çocuk ayakkabıları daha pahalı oluyor.”
cümlelerindeki altı çizili tamlamalar belirtisiz ad tamlamasıdır.
3. Takısız İsim Tamlaması
Takısız isim tamlamalarında tamlayan da tamlanan da kendi eklerini almaz. Takısız isim tamlamalarında tamlayan, tamlananın neyden yapıldığını veya neye benzediğini bildirir.
“Yün çorap” tamlamasında tamlayan, tamlananın neyden yapıldığını; “aslan asker” tamamlamasında ise tamlayan, tamlananın neye benzediğini bildirmektedir.
BİRLEŞİK FİİL GRUBU
Bir tanesi fiil olmak koşuluyla birden çok sözcükten oluşan fiillere birleşik fiil denir. Birleşik fiiller, birden çok kelimeden oluştuğu için birer kelime grubudur. Yardımcı fiillerle yapılan “hasta olmak, merak etmek, sabretmek, hissetmek” gibi birleşik fiillerle herhangi bir fiille başka bir kelimesin anlamca kaynaşıp kalıplaşmasıyla oluşan “hata yapmak, göze girmek, meydana gelmek, varsaymak, karar vermek” gibi birleşik fiiller birer kelime grubudur. Deyimler bu gruba girer.
SIFAT GRUBU
Belirtisiz ad tamlamaları başka bir ismi nitelerse sıfat grubu olur.
“Çamur deryası sokaklardan geçtik.” cümlesinde altı çizili bolüm sıfat grubudur.
Birincisinde sıfat tamlamasındaki isme “-lı, -li” eki getirilerek yapılır.
“Geniş bahçeli bir evi vardı.” cümlesinde alt çizili söz sıfat grubudur.
Bir sıfat tamlamasında sıfatla ismin yerini değiştirip isme -ı, -i, -sı, -si” iyelik eki getirilerek sıfat grubu yapılır.
“Bahçesi geniş bir evi vardı.” cümlesinde alt çizili söz sıfat grubudur.
FİİLİMSİ GRUBU
Fiilimsilerin kendinden önceki veya sonraki kelimelerle oluşturdukları gruplara “fiilimsi grubu” denir.
İsim-fiil grubu
Fiillere “-ma-(y), -ış. -mak” eklerinden birinin getirilmesiyle isim fiil yapılır. İsim fiiller bazen grup oluşturabilir.
“Çocuğun şiir okuyuşunu beğendim.” cümlesinde altı çizili bölüm isim fiil grubudur.
“Yazı yazmak kolay değildir.”
cümlesinde altı çizili bölüm isim fiil grubudur.
Sıfat-fiil grubu
Fiillere “-an, -ası. -mez, -ar, -dik, -ecek, -miş” eklerinden birinin getirilmesiyle sıfat fiil yapılır. Sıfat fiiller grup oluşturur.
“Ülkesini seven insan, vergisini verir.” cümlesinde altı çizili bölüm sıfat fiil grubudur.
“Okunacak kitaplar masada duruyordu.” cümlesinde altı çizili bölüm sıfat fiil grubudur.
Zarf-fiil grubu
Fiillere “-a, -ıp, -arak, -dıkça, -madan, -alı, -maksızın, -r …-mez …” eklerinden birisinin getirilmesiyle zarf fiil yapılır. Zarf fiiller grup oluşturabilir.
“Kapıyı kapatıp geliyorum.” cümlesinde altı çizili bölüm zarf fiil grubudur.
“Hava karardıkça yürümek güçleşiyordu.” cümlesinde altı çizili bölüm zarf fiil grubudur.
BAĞLAMA, EDAT, ÜNLEM GRUPLARI
Bağlaçlar, edatlar ve ünlemler grup oluşturabilir.
“Şiiri ve romanı çok severim.” cümlesinde altı çizili bölüm bağlama grubudur.
“Arkadaşın da senin gibi üzgündü.” cümlesinde altı çizili bölüm edat grubudur.
“Ey Türk gençliği! Birinci görevin Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini sonsuza kadar korumak ve savunmaktır.” cümlesinde altı çizili bölüm ünlem grubudur.
UNVAN VE SAYI GRUPLARI
Unvan bildiren kelimelerle sayı adları grup oluşturabilir.
“Ayşe Hanım, birazdan gelecek.” cümlesinde altı çizili bölüm unvan grubudur.
“Bu sokakta on sekiz ev var.” cümlesinde altı çizili bölüm sayı grubudur.
“Sınavdan dört yüz altmış üç puan almış.” cümlesinde altı çizili bölüm sayı grubudur.
V. ÜNİTE: CÜMLE BİLGİSİ
      1.    Cümlede Anlamın Oluşumu
Cümleler, kelime ve kelime gruplarından tam bir yargı bildirmesiyle yönüyle ayrılır. Cümle, bir anlam ifade etmek üzere anlamlı kelime ve kelime gruplarının bir kurala uygun biçimde düzenlenmesiyle oluşur; cümledeki dil birlikleri arasında anlam ilişkisi bulunur, buna da “bağdaştırma”denir.
Cümlede anlam, cümleyi meydana getiren kelime ve kelime gruplarının anlamlarının toplamı değildir. İletişimde, gönderici durumundaki kişi ile alıcı durumundaki kişi ve kişiler arasındaki ilişkinin cümlede anlamın oluşmasında rolü vardır. Cümlenin bu özelliği bağlamla ilgilidir. Belli bir bağlamı olmayan cümle, anlam bakımından soyuttur.
Cümlede anlam oluşurken dil birlikleri dil bilgisi ögeleriyle birleşir; anlam değerleri bakımından birbirini tamamlar. Cümlede anlamın oluşumunda yüklemin ve özne-yüklem ilişkisinin rolü büyüktür. Cümleleri anlamına göre değerlendirirken, yüklemin anlamına bakılır.
      2.    Bildirdikleri Kiplere Göre Cümleler
         -   Haber Cümleleri
Haber verme, bilgi aktarma amacıyla oluşturulan cümlelerdir. Bu cümleler, bir eylemin gerçekleştiğini, gerçekleşmekte olduğunu, gerçekleşeceğini bildirir. Kişi, birine bir düşünce ve duygu açıklayacağı zaman bu tür cümleleri kullanır. Ders kitapları, öğretici metinler, gazete yazıları, haber dergileri, televizyonun haber bültenlerindeki metinler haber cümleleriyle yazılır. Bunların yüklemi, haber kiplerinden biriyle çekimlenmiş bir fiildir. Haber cümleleri bilgi vermek veya bir konuda bilgisinin olduğunu belirtmek için söylenir. Cümlede verilen bilgiler doğru ya da yanlış olabilir. Bu onun haber cümlesi niteliğini engellemez.
Karşı kıyıdakiler kavga ediyor.
Koltukta uyumuşsun.
Yarın yazılı var.
Haber cümlesinin yüklemi fiilin dışındaki sözcüklerden, yani isim grubundan da olabilir. İsmin yüklem olması ek-fiille gerçekleşir.
Yeni kurulacak uydu kentin adı Yeşil Oba’ymış.        
Yazarın son kitabında ilginç olaylar var.
Haber cümlelerinde dil daha çok göndergesel (ilk anlam) işlevde kullanılır. Yan anlamlı kelimeler pek kullanılmaz.
Kanser için yeni bir tedavi metodu geliştirildi.
Üç ay sonra kentimizde büyük bir fuar düzenlenecek.
Haber cümlelerinde kelime ve kelime grupları göndergesel işlevde kullanıldığında cümlenin anlamı nesneldir.
Orta Anadolu karasal iklimin görüldüğü bir bölgedir. Gece gündüz arasında ısı farkı çoktur. (Nesnel)
Göndergesel işlev heyecana bağlı işlevle zenginleştirilirse bilgiler kişisel değerlerle (öznel) anlatılmış olur.
Orta Anadolu karasal iklimin krallık alanıdır. Gündüz insanın tepesinden giren güneş gece yerini zalim bir soğuğa bırakır. (Öznel)
Haber Cümlelerinin Özellikleri
•Haber cümlelerinde dil daha çok göndergesel işlevde kullanılır.
•Haber cümleleri, mekân ve zamana da bağlı olarak bu göndergeler hakkında bilgi, düşünce, kanaat ve tavır bildirir; göndergelerin durum ve görünüşlerini belirtir; haber cümlelerinde kavram, eşya, olay, kişi ve görünüş gibi hususlar cümlenin göndergesidir.
•Haber cümlelerinde kelime ve kelime grupları yalnızca göndergesel işlevde kullanıldığında cümlenin anlamı nesnel olur; göndergesel işlev, heyecana bağlı işlevle zenginleştirildiğinde nesnel olanın kişisel değerlerle (öznel) anlatılmasını sağlar.
•Bir eylemin gerçekleştiği, gerçekleşmekte olduğu, gerçekleşeceğini bildiren cümleler; bilgi vermek veya bir konuda bilgisinin olduğunu belirtmekle görevlidir.
•Haber cümlelerinde verilen bilgiler doğru ve yanlış olabilir.
•Haber cümleleri bilgi ve haber aktarmak üzere düzenlenir; alıcı durumundaki kişi, verilen haber ve bilgi karşısındaki tavrına göre cümlede bazı düzenlemelere ihtiyaç duyabilir. Dinleyicinin haberin doğruluğuna kanaat getirmesi için haberi pekiştiren söz ve söz grupları kullanılır.
•Gönderici, verdiği haberin dile getirdiği bilginin doğruluğunu yemin ifade eden sözlerle bildirebilir.
•Haber cümleleri, dinleyicinin bilmediği bir hususu öğretir veya dinleyenin bildiğini söyleyenin de haberdar olduğunu ortaya koyar.
•İsim cümleleri de haber kipindeki cümleler gibi bilgi vermek üzere düzenlenir.
-    Dilek- İstek Cümleleri
İstenilen, tasarlanan bir eylemi, eylemler hakkında bir niyet ve duyguyu ifade eden cümlelere dilek-istek cümleleri denir. Dilek-istek cümlelerinin doğru ve yanlış olmalarına imkân yoktur, gerçekleşmesi mümkün olsun veya olmasın bir husus için duyulan özlemi ifade eder.
Dilek-Şart Cümleleri: Dilek şart cümleleri fiil kök ya da gövdesine -sa/-se ekleri getirilerek kurulur.
“Ah bir zengin olsam.”
“Okulumu bitirsem, yüzmeyi öğrensem.”cümlelerinde şarta bağlı bir dilek anlatılmaktadır.
İstek Cümleleri: Bu tür cümleler kişinin kendi kendine yapmak istediği eylemi ifade eder.
“Kalkayım, eve gideyim,
Haydi, bize gidelim. Burada iki gün kalalım.” cümleleri bu tür cümlelerdir.
Gereklilik Cümleleri: Mutlaka yapılması gerekir anlamı ifade eden cümlelerdir.
Başarmak için çalışmalıyım.
Eve gitmeliyim.
Emir Cümleleri: Bir buyruğu bir emri ifade eden cümlelerdir.
oku, çalış, git, gel, vb.
Ünlem Cümleleri: Sevinç, öfke, şaşkınlık vb. duyguların ses tonuyla vurgulanarak belirtildiği cümlelere ünlem cümlesi denir.

“Ne muhteşem bir manzara!” cümlesinde görülen manzarayla ilgili beğeni duygusu ortaya konmuştur. Dolayısıyla bu cümle ünlem cümlesidir.
-    Haber ve Dilek Kiplerinde Soru
Soru anlamı taşıyan cümlelere soru cümlesi denir. Soru cümlelerinin sonunda soru işareti kullanılır.
“Bu yemeği ilk defa mı yiyorsunuz?” cümlesi soru anlamı taşımaktadır. Soru, sözü edilen yemeğin ilk defa yenip yenmemesine yöneliktir. Dolayısıyla bu, soru cümlesidir.
“Tabloları koridora kim asmış?”
“Hayvanat bahçesine ne zaman gidecekler?”
“Sen de bir ses duydun mu?”
cümleleri de soru anlamı taşıdığından soru cümlesidir.
Soru unsurunun bulunduğu kimi cümleler soru cümlesi değildir. Çünkü bu cümlelerde bir cevap bekleme amacı yoktur. Bu tür cümleleresözde soru cümlesi denir.
“Dosyaları kimin aldığını bilmiyorum.” cümlesinde “kim” kelimesi cümlelere soru anlamı katar. Ancak cümlede “kim” kelimesinün sağladığı soru anlamını “bilmiyorum” yüklemi ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla cümle, soru anlamı taşımadığına göre soru cümlesi değildir.
“Bahar geldi mi bütün doğa canlanır.” cümlesinde “mi” soru eki olsa da, cümlede soru anlamı yoktur. O hâlde bu cümle de soru cümlesi değildir.
Soru Cümlelerinin Özellikleri
•“Ne, kim, nasıl, hangi, kaç” gibi soru kelimeleri ile cümlede ögelerin ve onları tamamlayan kelimelerin sonuna “mi” soru edatı getirilerek soru cümleleri kurulur, vurguyla soru cümlesi düzenlenebilir.
•Soru cümleleri, iletişim tablosundaki göndericinin, yani konuşan kişinin bilmediği bir şeyi öğrenmek ve bildiği bir şeyin doğruluğunu teyit ve itiraf ettirmek üzere düzenlenen cümle çeşididir.
•Mutlaka cevap bekleyen soru cümlelerine “gerçek soru cümleleri” denir; gerçek soru cümlelerinde eylemin gerçekleşip gerçekleşmediği, anlaşılmayan bir hususun bulunup bulunmadığı sorulur.
•Özne, nesne, yer tamlayıcısı, zarf durumundaki varlık ve kavramları öğrenmek için düzenlenen soru cümleleriyle anlaşılmayan bir hususu tekrarlatmak için düzenlenen cümlelere de gerçek soru cümleleri denir.
•Sözde soru cümlelerinde cevap beklenmez; dikkat çekmek, dinleyen kişiyi uyarmak, sözü daha güzel ifade etmek maksadıyla sözde soru cümlelerine başvurulur.
•Rica, abartma, karşılaştırma ve sitem ifade etmek için de soru cümlesi kullanılabilir.
•Art arda gelen soru cümlelerinde soru işareti son cümlenin sonuna konur.
-    Haber ve Dilek Kiplerinde Olumluluk – Olumsuzluk
Olumlu Cümle
Eylemin ya da yargının gerçekleştiğini, gerçekleşmekte olduğunu ya da gerçekleşeceğini bildiren cümlelerdir.
“Otobüs, yolcularını köy meydanında indirdi.”cümlesinin yüklemine baktığımızda “indir-” eyleminin gerçekleştiğini görüyoruz. O hâlde bu, anlamına göre olumlu bir cümledir.
“Konuklarını bu salonda ağırlayacak.”cümlesinde “ağırla-” eyleminin gerçekleşeceği belirtilmiştir. Dolayısıyla bu cümle, anlamına göre olumlu bir cümledir.
“Bu ayakkabı çok sağlammış.” cümlesinin yüklemini inceleyelim; burada “sağlam olma” yargısının gerçekleştiğini görüyoruz. Buna göre cümle, anlamca olumludur.
“Romanın anlatımı çok akıcıydı.”
 “Son günlerde biraz dalgındı.”
 “Bu filmden çok etkilenmişler.”
cümlelerinde de yargının gerçekleştiğini görüyoruz. Dolayısıyla bu cümleler de anlamına göre olumludur.
Olumsuz Cümle
Yargının veya eylemin gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini bildiren cümlelere olumsuz cümle denir. Cümleler genellikle “-ma, -me” eki, “yok, değil” sözcükleri gibi unsurlarla anlamca olumsuz yapılır.
“Yazarın son romanını henüz okumadım.” cümlesi anlamına göre olumsuz bir cümledir, “-ma” olumsuzluk ekinden de anlaşılacağı gibi “okuma” eylemi gerçekleşmemiştir.
“Bu şoför pek dikkatli değil.” cümlesi de anlamca olumsuzdur, “dikkatli değil” yükleminden, “dikkatli olma” yargısının gerçekleşmediğini anlıyoruz.
“Eve geç geleceğini neden haber vermedin?”
“Hastanede hiçbir doktor yoktu.”
“Ne kitap ne gazete okuyor.”
“Bu eşyalar bizim değilmiş.”
“Bu topraklar gerçekten verimsizmiş.”
cümleleri de anlamına göre olumsuzdur.
Kimi cümleler biçimce olumsuz olduğu hâlde anlamca olumludur. Bu tür cümlelerde genellikle iki olumsuzluk unsuru bulunur.
“Bizimle gelmeyi o da istemiyor değil.” cümlesinde “-me” olumsuzluk eki ve “değil” kelimesi olmak üzere iki olumsuzluk unsuru vardır. Ancak cümlenin anlamına baktığımızda yüklemde “istiyor” anlamının olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu cümle biçimce olumsuz, anlamca olumludur.
“Böyle güzel bir etkinliğe hiç katılmaz mıyım?” cümlesi de biçimce olumsuzdur. Çünkü yüklemde olumsuzluk eki kullanılmıştır. Fakat cümle “katılırım” anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla bu cümle de biçimce olumsuz, anlamına göre olumludur.
“Bu konuyu anlamayacak değilim.”
“Bu kadar küçük çocuk dövülür mü hiç?”
“Onun neler yapmak istediğini bilmez miyim?”
cümleleri de yapıca olumsuz olduğu hâlde anlamca olumludur.
      3.    Metinde Kazandıkları Anlamlara Göre Cümleler
Cümleler bir duyguyu, düşünceyi, ya da olguyu aktarırlar. Dolayısıyla her cümlenin bir anlamı, iletisi vardır. Buna göre cümleleri anlamsal yönden inceleyebiliriz.
Yakın Anlamlı Cümleler:Kimi cümleler içerdikleri düşünce ya da iletileri yönüyle birbirine çok yakındır. İşte bu tür cümlelere yakın anlamlı cümle denir.
“Gerçek sanat yapıtı yaşamdan beslenir.”
“Büyük sanatçı, yapıtlarında yaşamı anlatır.”
     Birinci cümlede “gerçek sanat yapıtının yaşamdan beslendiği, yani gerçek yaşamı anlatması gerektiği” anlamı vardır. İkinci cümle de “büyük sanatçının yapıtlarında gerçek yaşamı anlattığı” anlamını içerir. Öyleyse bu cümleler yakın anlamlıdır.
“Bir dönem geçmişteki ustaların izinden gitmeyen yazar yoktur.”
“Hemen her yazarın bir süreliğine büyük yazarlara özendiği olmuştur.”
     Her iki cümlede de “yazarların, belli bir dönemde büyük sanatçıların etkisinde kaldığı” anlamı vardır.
Birbirleriyle Anlamca Çelişen Cümleler: Kimi cümleler, içerdikleri anlam yönüyle birbirleriyle uyuşmaz, birbirinin tam tersi düşünceleri aktarır. Bu tür cümleler anlamca birbiriyle çelişir. Böyle cümlelerde birinde “ak” denen şeye, ötekinde “kara” denir.
“Öykücü, çevresinde gözlemlediklerini yorumlayarak öyküsünü kurar.”
“Öykü yazarı, gördüklerini onlara bir şey katmadan öyküsüne aktarır.”
     Birinci cümlede “öykücünün, gözlemlediklerini yorumlayarak, yani ona düş gücünü katarak aktardığı” anlamı vardır. İkinci cümlede ise “öykü yazarının, gözlemlerini olduğu gibi, yani yorumlamadan aktardığı” anlamı söz konusudur. Her iki anlam birbirinin tam tersidir. Dolayısıyla bu cümleler anlamca çelişmektedir.
“Yazarlar, eserlerini oluştururken elbette okuru görmezden gelmez.”
“Bir yazar, eserini kaleme alırken kimseyi dikkate almaz, kendi bildiği gibi davranır.”
cümleleri de anlamca birbiriyle çelişmektedir. İlk cümlede “yazarın okuru dikkate alması gerektiği”, ikinci cümlede ise “yazarın kimseyi dikkate almadığı, kendi bildiğini yaptığı” anlamı vardır.
     Cümlede bir düşünce doğrudan aktarılabileceği gibi dolaylı yönden de aktarılabilir.
Doğrudan ve Dolaylı Anlatımlı Cümleler:Bu cümleler aktarma cümleleridir. Bir kişiye ait sözü hiçbir değişiklik yapmadan aktarmaya doğrudan anlatım; o sözü bazı biçimsel değişiklikler yaparak iletmeye ise dolaylı anlatım denir. Her iki anlatımda da aktarılacak sözde hiçbir anlamsal değişiklik olmaz.
Bir şairin, Her güzel şey şiirdir, sözünü ele alalım;
Şair: “Her şey şiirin konusu olabilir.” dedi.
Şair, her şeyin şiirin konusu olabileceğini söyledi.
     Her iki anlatımda da şairin sözünün anlamı korunmuştur. İlkinde şairin sözünde hiçbir değişiklik yapılmamış, cümle aynen aktarılmıştır. Bu, doğrudan anlatımlı bir cümledir. İkincisinde şairin sözünde bir iki biçimsel değişiklik yapılmış, aktarıcı kişi sözü kendi ağzından aktarmıştır. O hâlde ikinci cümlede dolaylı anlatım vardır.
Nesnel ve Öznel Cümleler:Kişisel görüş içermeyen, herkesçe kabul edilecek ve ispatlanabilir yargılar içeren cümleler nesnel; kişisel görüş içeren, dolayısıyla herkesçe kabul edilmeyip kişiye göre değişen, yani ispatlanamayan yargılar içeren cümleler özneldir.
“Evin pencereleri açıktı.” cümlesi nesnel bir yargı içermektedir. “Evin pencerelerinin açık olduğu” yargısı, kişisel görüş içermediğinden herkes tarafından kolayca algılanabilir.
“Mahallenin en güzel evinin pencereleri açıktı.” cümlesi ise özneldir. Çünkü “güzellik” görece bir kavramdır. Burada “evin güzel olduğu” ortaya konmuş, ancak bir başkası bu evi güzel bulmayabilir.
“Tren, bir nisan akşamında Haydarpaşa’dan ayrıldı.” cümlesi nesneldir. Çünkü bu cümle kişisel görüş içermemektedir.
“Tren, tatlı bir nisan akşamında limandan ayrıldı.” cümlesi özneldir. Çünkü bu cümlede “tatlı bir nisan akşamı” sözü söyleyenin kişisel düşüncelerini içermektedir.
Sebep – Sonuç Bildiren Cümleler:Bir eylemin ya da yargının gerçekleşme nedeninin belirtildiği cümlelerdir. Bu tür cümleler yükleme sorulan “neden” sorusuna cevap verir. Yargının nedeninin, aynı zamanda bir gerekçe olduğu da unutulmamalıdır.
“Genç yazarlar, çalakalem yazdıkları için hatalarını göremiyor.” cümlesinde neden – sonuç bildirmektedir. Yükleme “Neden göremiyor?” diye sorduğumuzda “Çalakalem yazdıkları için” cevabını alırız. Demek ki “çalakalem yazmaları” neden, “hatalarını görememek” de sonuçtur.
“Sürücülerin trafik kurallarını hiçe saymaları ne yazık ki ölümlü kazalara yol açıyor.” cümlesine “Ölümlü kazaların olmasının nedeni nedir?” sorusunu sorduğumuzda “Sürücülerin trafik kurallarını hiçe saymaları” cevabını alırız. Burada “Sürücülerin trafik kurallarını hiçe saymaları” neden, “ölümlü kazaların olması” ise sonuçtur.
“Elektrikler kesildiğinden filmi izleyemedik.” cümlesinde neden, “elektriklerin kesilmesi”, sonuç ise “filmin izlenememesi”dir.
Cümlede Anlatılmak İstenen:  Her cümlenin bir mesajı vardır. Bu mesajı bazen düz, bazen mecazlı, bazen de uzun bir cümle ile ifade ederiz. Mecazlı ve uzun cümlelerde anlatılmak istenen düşünce daha öz bir şekilde söylenebilir.
“Sanatçı eserlerinde hep başkalarına bir şeyler anlatan ama aslında hep kendini anlatan kişidir.”
     Bu cümlede anlatılmak istenen “Sanatçı yapıtına kişiliğini yansıtır.” yargısıdır.
Cümle Tamamlama: Düşüncenin akışı, bir cümlede söylenmek istenen yargının yönünü ve niteliğini aşağı yukarı ortaya koyar. Bu bakımdan belli bir bölümü boş bırakılmış cümleler, o cümlede kullanılan kelimelerin anlam özelliklerinden yararlanılarak tamamlanabilir.
“Yazar, son öyküsünde konuyu seçerken ince eleyip sık dokumuş; ancak öykünün anlatımında —-.” Bu cümlede boş bırakılan yere “aynı titizliği göstermemiş” anlamında bir söz getirilebilir. Çünkü “ancak” bağlacı, karşıt durumları bağlar.
Yorum Cümleleri:Kişinin sözlerine kendi duygu ve düşüncelerini katmasına yorum denir. Bir metin veya konuşma üzerinde belli bir görüşe göre yapılan açıklamalar yorumdur. Yorum kişiseldir.
“Sanatçının son albümü ay sonunda çıkıyor.” cümlesinde yorum yoktur. Çünkü bir olay görüldüğü gibi aynen, kişisel düşünceler katılmadan aktarılmış. Bu cümle,
“Dinleyeni yüreğinden yakalayan söyleyişlerin olduğu sanatçının son albümü ay sonunda çıkıyor.” şeklinde söylenirse, cümlede yorum söz konusu olur. Çünkü cümledeki “dinleyeni yüreğinden yakalayan” ifadeleri sözü söyleyenin beğenisini yansıtmaktadır. Albüm, her dinleyende aynı beğeniyi oluşturmayabilir.
Maksat – Sonuç Bildiren Cümleler:Ulaşılmak istenen bir hedefin ya da gayenin belirtildiği cümleler maksat cümleleridir.
“Hükümet, vergi yükünün adaletli dağılımını sağlamak için yeni bir kanun hazırlıyor.” cümlesinde amaç – sonuç ilişkisi vardır. “Vergi yükünün adaletli dağılımını sağlamak” hükümetin amacı, “yeni bir kanun hazırlamak” ise bunun sonucudur.
Karşılaştırma Cümleleri:Varlıkların, kavramların ya da durumların benzer ya da ayrı yönlerini ortaya koymaya, onları kıyaslayarak anlatmaya karşılaştırma denir. Karşılaştırma cümlelerinde, “en, daha, kadar, gibi, ise” vb. ifadeler bulunur.
“Günümüzde şiir, roman kadar ilgi görmüyor.”
Bu, bir karşılaştırma cümlesidir. Burada “şiir ile roman” “ilgi görme” yönünden karşılaştırılmaktadır.
Şart (Koşul) Cümleleri:Bir yargının ya da eylemin gerçekleşmesinin başka bir durumun gerçekleşmesine bağlı olduğu cümlelere şart cümlesi denir. Bu tür cümlelerde yargı bir koşula bağlıdır.
“Havalar yağışlı giderse ekinler gür çıkar.” cümlesi, bir şart cümlesidir. “Ekinlerin gür çıkması” eyleminin gerçekleşmesi, “havaların yağışlı gitmesi” şartına bağlanmıştır.
Tanım Cümleleri:Bir varlığın, kavramın ya da durumun özelliklerinin verilip açıklandığı cümlelere tanım cümlesi denir. Tanım cümleleri “Bu nedir?” sorusuna cevap verir. Tanım cümlelerinde bir şeyin ne olduğu açıklandığından açıklama, bilgi verme esastır.
“Spor, kişiyi sağlıklı kılan, bireysel ve toplu olarak yapılabilen bedensel hareketlerin tümüdür.”cümlesinde “spor” kavramı tanımlanmış, onun ne olduğu açıklanmıştır. “Spor nedir?” diye sorduğumuzda “kişiyi sağlıklı kılan, bireysel ve toplu olarak yapılabilen bedensel hareketlerin tümü” cevabını alıyoruz. O hâlde bu, bir tanım cümlesidir.
Teklif (Öneri):Bir kişinin, bir hatanın düzeltilmesi, bir şeyin daha iyi olması ya da bir uyarıda bulunmak için öne sürdüğü görüşlere, yaptığı tekliflere öneri denir.
“Düşüncelerinizi aktarırken doğal bir anlatım kullanmalısınız.” cümlesinde “doğal bir anlatım kullanma” önerilmiştir.
Tasarı:Kişinin olmasını istediği, gelecekte yapmayı düşündüğü şeylerin tümü tasarıdır. Tasarlama bir konu ya da durumla ilgili kişinin kendisinin yaptığı planlardır.
“Yazacağım romanda, bütün kahramanları çevremden seçmeyi düşünüyorum.” cümlesinde bir tasarı vardır. Yazar, romanında yapmayı düşündüğü şeyi, planını ortaya koymuştur.
     Öneri ile tasarı karıştırılmamalıdır. Öneri başkalarına yönelik tekliflerdir. Tasarı ise kişinin kendisinin yapmayı planladığı şeylerdir.
“Kazaların en aza indirilmesi için trafik cezalarının artırılması gerekir.” cümlesinde öneri söz konusudur. Bu cümlede bir eksikliğin nasıl giderilebileceği ile ilgili öneride bulunulmuştur.
“Trafik kazalarının en az indirilmesi için hem kitap hem de film çalışması yapacağım.” cümlesinde ise tasarı söz konusudur. Burada kişi, gelecekte yapmayı planladığı bir düşüncesini belirtmiştir.
Ön Yargı (Peşin Hüküm):Bir kişi, durum ya da konuyla ilgili önceden edinilen peşin hükümlere ön yargı denir. Ön yargılar, genellikle olumsuz yargılardır. Ön yargılarda şartlanmışlık vardır.
“Bırakın bir yazar olmayı, ne kadar çabalarsa çabalasın bir dilekçe bile yazamaz o.” cümlesinde ön yargı vardır. Sözü edilen kişiyle ilgili olumsuz bir yargı önceden edinilmiştir.
Şaşma:Hayret etmek, tuhafına gitmek, garipsemek anlamlarına gelir.
“Yürürken karşımıza iri bir köpek çıkmasın mı?” cümlesinde köpeğin beklenmedik anda ortaya çıkışı anlatıldığından “şaşma” anlamı vardır.
Beğenme:İyi ve güzel bulmak, hoşlanmak, takdir etmek anlamlarına gelir.
“Bu elbise size çok yakışmış.” cümlesinde tablonun yeri beğenildiğinden bu cümlede “beğenme” anlamı vardır denebilir.
Değerlendirme:Bir olay, nesne, kavram, sanat eseri, kişi ya da varlığı değişik yönlerden eleştirme ve incelemeye değerlendirme denir.
“Sanatçı, bu eserinde, iki kültür arasındaki farklılıkları sade bir anlatımla ele almıştır.” cümlesinde sanatçının kitabının konusu ve üslubu ortaya konularak değerlendirme yapılmıştır.
     Değerlendirmenin olabilmesi için, değerlendirilecek bir varlık, nesne, kişi, eser ya da olayın olması gerekir. Genel yargılar değerlendirme değildir.
“Kitap, bilimin gelişmesinde öncüdür.” cümlesi yorum içerir ama değerlendirme özelliği taşımaz. Çünkü bu, genel bir yargıdır. Belirli bir kitapla ilgili değildir.
“Bu kitap, küçük yaşta felç olmuş bir gencin ibretli yaşam öyküsünü başarılı bir şekilde anlatmaktadır.” cümlesi hem yorum içerir hem değerlendirme özelliği taşır. Çünkü burada belirli bir kitapla ilgili düşünceler dile getirilmiştir.
Eleştiri:Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını ortaya koymak amacıyla incelemeye, tenkit etmeye eleştiri denir. Kişinin kendisini eleştirmesine ise öz eleştiri denir.
“Filmin müziği çok başarılı ancak görselliği son derece yetersiz.” cümlesinde hem olumlu hem olumsuz eleştiri vardır, “müziğin başarılı olması” filmle ilgili olumlu bir eleştiridir. “görselliğinin yetersiz olması” ise olumsuz bir eleştiridir.
“Bugün baktığımda öykülerimde önemli yapısal hataların olduğunu görüyorum.” Bu cümlede öz eleştiri yapılmıştır.
Sitem:Bir kimseye yaptığı hareketin, söylediği sözün üzüntü, alınganlık vb. hisler uyandırdığını öfkelenmeden göstermeye sitem denir.
“Sıkıntılı anlarımda yanımda olursun sandım.” cümlesinde kişiye vefasızlığından dolayı “sitem” edilmektedir.
Varsayım:Doğruluğu ya da yanlışlığı ispatlanmamış, ispatlanacağı umulan düşüncelerdir. Başka bir ifadeyle gerçekleşmemiş bir yargıyı gerçekleşmiş gibi kabul etmektir. Varsayım bildiren cümlelerde “farz et ki, varsayalım, diyelim, tut ki” gibi sözler bulunur.
“Diyelim ünlü bir şarkıcı oldunuz, ne yapardınız?” cümlesinde varsayım söz konusudur. Sözü edilen kişi ünlü bir şarkıcı değildir. Ancak cümlede sözü edilen kişinin “ünlü bir şarkıcı olduğunu varsayın, bir an öyle kabul edin” anlamı vardır.
İhtimal (Olasılık):Bir yargının, durumun, olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin belli olmaması hâlidir. “Belki, sanıyorum, -ebilmek” gibi sözler cümleye ihtimal anlamı katar.
“Belki de bu akşam size gelirim.” cümlesinde olasılık anlamı vardır.
VI. ÜNİTE: PARAGRAF BİLGİSİ
 1.    Anlatım Birimi Olarak Paragraf
Paragrafın Oluşumu
     Dilin anlamlı en küçük birimi sözcüklerdir. Sözcükler bir araya gelerek yargı taşıyan cümleleri, cümleler de aynı anlam etrafında bir zincirin halkaları gibi bir araya gelerek paragrafları oluşturur. Buna göre paragraf, bir düşünce etrafında kümelenen en küçük anlatım birimidir. Sözcük ve cümleler bu anlatım birimi içinde değer kazanarak bir duygu, düşünce, olay ya da durumu anlatır.
Örneğin “bugün, top oynadı, okul çıkışında, halı sahada, çocuklar” gibi sözcük ve sözcük grupları tek başına anlamlıdır ama bunlar bu halleriyle bir duygu ya da düşünceyi anlatacak durumda değildir. Bu sözler kişi, zaman, mekân gibi unsurlara bağlanarak bir araya getirildiğinde bir yargı ifade edecek hâle gelir:“Bugün çocuklar okul çıkışında top oynadı.” Artık bu cümle bir yargı taşımaktadır, cümlenin bir anlamı vardır. İşte, paragraf da yargı taşıyan cümlelerin belli bir anlam etrafında bir araya gelmesiyle oluşur. Bu açıdan kişi, zaman, mekân ilişkilerini, bir duygu ya da düşünceyi açık ve anlaşılır bir şekilde ifade etmek için cümle kümelerine ihtiyaç duyulur. Cümlelerin, bir duygu, düşünce ya da durumu belli bir anlam bağlamında, dil kurallarına uyarak bir düzen içinde anlatması sonucu paragraf oluşur.
Cümle nasıl bir iletişim aracıysa paragraf da bir iletişim aracıdır. Yazar, iletmek istediği duygu ya da düşünceyi paragraflar hâlinde bir metne dönüştürür. Bu metinde paragraflar konuyu ya da konunun farklı bir yönünü işler. Paragraf, okumayı ve anlamayı kolaylaştırır. Paragraflara ayrılmamış bir metni okumak ve anlamak paragraflara ayrılmış bir metni okumak ve anlamaktan çok daha zordur.
Paragraf, aynı zamanda yazıyı daha planlı hâle getirir. Böylece ele alınan konu ve konunun farklı yönleri ayrı paragraflar hâlinde daha anlaşılır bir şekilde verilmiş olur. Çünkü bir metinde birden çok düşünce ya da bir düşüncenin farklı yönleri işlenir. Bunların hepsini paragraflara ayırmadan vermek okumayı zorlaştıracaktır. Ancak bir duygu ya da düşüncenin farklı yönleri, farklı paragraflarla daha düzenli bir şekilde verilmiş olur. Bu, aynı zamanda düşünce karışıklığının da önüne geçer. Çünkü duygu ve düşüncelerin ayrı paragraflar hâlinde verilmesi, karışıklığı önler.
Paragraf – Cümle İlişkisi
Paragraf yapı, anlam ve anlatım bakımından bir bütündür. Bu bütünün temelinde cümleler vardır. Duygu, düşünce, olay ya da dileği tam olarak anlatan söz dizimi olan cümleler tek başına bir ileti taşır. Tek başına anlamlı olan bu birlikler bir araya gelerek paragrafları oluşturur. Önemli olan, cümlelerin aynı duygu ve düşünce etrafında örgülenmesi, aynı olay ya da durumu anlatacak şekilde bir birlik oluşturmasıdır. Cümleler anlam bakımından birbirini desteklemeden anlamlı bir birim olan paragraf oluşmaz. Daha doğrusu aralarında anlam bakımından ilgi bulunmayan cümlelerin bir araya getirilmesi paragraf için yeterli değildir. Paragrafı oluşturan cümleler mutlaka dil ve anlatım ilişkileri çerçevesinde bir araya gelmeli, bağlayıcı sözlerle bağlanarak paragraftaki anlamı oluşturmalıdır.
1. Son yıllarda dünyanın farklı bölgelerinde farklı doğal felaketler insanları derinden etkiliyor.
2. İklimlerdeki dengesizlikler insanların yaşamını olumsuz bir şekilde etkiliyor.
3. İnşaların yaşadıkları çevreyi korumaması, üstelik ona zarar vermesi anlaşılır gibi değil.
4. İzlanda’daki yanardağın faaliyete geçmesi bir hafta boyunca Avrupa’yı etkisi altına aldı.
Bu cümleleri peş peşe sıralayıp onlardan bir paragraf oluşturmaya çalıştığımızda bir sonuca ulaşamıyoruz. Çünkü bu cümlelerde doğa ve çevre felaketi olsa da her bir cümle farklı bir düşünceyi işlemekte, sonuçta bu cümleler dil ve anlatım bakımından bir araya gelip anlamlı bir bütün yani paragraf oluşturamamaktadır.
1. Güneye doğru indiğimizde göz alabildiğine uzanan bir ovayla karşılaştık.
2. Ova, güneşli ve dalgasız bir denizden daha düzdü.
3. Yolda gelirken gördüğümüz, çılgınca esen rüzgârların oluşturduğu tepecikler burada yoktu.
4. Uzaklarda, bir insan boyu yüksekte, kubbeleştirilmiş, küçük küçük toprak yığınları vardı.
5. Merakla bu yığınlara yaklaştık.
6. Bunların, bizim evlerimizdekinden çok daha küçük pencerelerinden bakınca içinde yaşayan insanları gördük.
Bu cümleleri sıraladığımızda anlamlı bir paragraf elde ederiz. Çünkü bu altı cümlede gezi yapan bir kişinin, bu gezi sırasında gördüklerini anlatması söz konusudur. Bu altı cümle birbirine bağlanarak paragraf oluşturmuştur:
Güneye doğru indiğimizde göz alabildiğine uzanan bir ovayla karşılaştık. Ova, güneşli ve dalgasız bir denizden daha düzdü. Yolda gelirken gördüğümüz, çılgınca esen rüzgârların oluşturduğu tepecikler burada yoktu. Uzaklarda, bir insan boyu yüksekte, kubbeleştirilmiş, küçük küçük toprak yığınları vardı. Merakla bu yığınlara yaklaştık. Bunların, bizim evlerimizdekinden çok daha küçük pencerelerinden bakınca içinde yaşayan insanları gördük.
Bu paragrafı oluşturan cümleler içinde dil ve anlam ilişkileri vardır. 1. cümlede gezi sırasında karşılaşılan bir ovadan söz edilmiştir. 2. cümlede bu ovanın nasıl olduğu üzerinde durulmuştur. Burada ilk cümlede verilen geniş ovanın nasıl olduğu ya da görüldüğü verilmiştir. 3. cümlede ova, daha önce görülen yerlerle karşılaştırılarak burada küçük tepelerin olmadığından söz edilmiştir. Burada küçük toprak yığınları vardır. 4. cümledeki bu toprak yığınlarının ne olduğu. 6. cümlede verilmiştir. Bunlar, içinde insan yaşayan, küçük pencereleri olan barınaklardır. Görüldüğü gibi, paragrafta her cümlenin bir işlevi ve anlamı vardır. Hiçbir cümle boş yere kullanılmamıştır.
Yukarıdaki paragrafı oluşturan cümleler bağlayıcı sözlerle birbirine bağlanmıştır. Böylece cümleler bir bütünlük oluşturacak şekilde bir araya getirilmiştir. 1. cümlede bir ovadan söz edilmiş, 2. cümlede “ova” ifadesiyle sözü edilen ovanın özellikleri verilmiştir. 3. cümlede “burada” ifadesiyle gelinen ova ile önceki yerler arasında ilgi kurulmuştur. 4. cümlede ovanın ilerisindeki tepeciklere dikkat çekilmiştir. 5. cümlede “bu yığınlara” bağlayıcı sözüyle 4. ve 5. cümleler arasında ilgi kurulmuştur. 6. cümlede “bunların” bağlayıcı kelimesi ile 4. cümleden itibaren sözü edilen yapıların ne olduğuna açıklık getirilmiştir.
Paragrafta cümleler dil bağlantıları açısından da birbiri ile uyum içindedir. Paragrafın bütün cümlelerinde yüklemler geçmiş zamanlıdır. Anlatıcı birinci kişidir.
Parçayı İki Paragrafa Bölme
Paragraf anlamlı bir bütündür ve her paragrafta bir konu işlenir. Dolayısıyla da paragrafın bütün cümleleri aynı konuyu anlatır ya da açıklar. Ancak yazar, bir konuyu işlerken her paragrafta konunun farklı bir yönü üzerinde durabilir. Anlattığı bir konudan konunun farklı bir yönüne geçtiği için de yazarın yeni bir paragraf oluşturması gerekir.
Bunu anlamak için paragrafta işlenen konuya dikkat etmek gerekir. Bir parçada iki farklı konu işleniyorsa ya da konunun farklı bir yönü ele alınıyorsa bu parçanın iki paragrafa ayrılması gerekir. Parçanın iki paragrafa bölünmesiyle ilgili sorularda bizden ikinci paragrafın başladığı cümlenin bulunması istenir. Bu tür soruları çözerken önce her cümlede anlatılanları belirlemeli, sonra bu belirlenenleri diğer cümlelerle karşılaştırmalıdır. Bazı cümlelerde bir konudan söz edilirken bazı cümlelerde ise farklı bir konudan ya da konunun farklı bir yönünden söz edildiği görülecektir. Son aşamada bu iki farklı konu arasındaki geçiş cümlesini ya da ikinci paragrafın giriş cümlesini bulmak gerekir.
(I) Mektup on altıncı yüzyıla kadar salt haberleşme amacıyla kullanılıyor, bu anlamda bir tür gazete görevi de yapıyordu. (II) On altıncı yüzyıldan sonra ise söz konusu görevinin yanı sıra, duygu ve düşünceler de mektuplar aracılığıyla paylaşılmaya başlandı. (III) Goethe’nin ciltler dolusu özel mektupları. Schiller’in yazışmaları. Gogol, Puşkin, Byron’ın unutulmaz mektupları bunlar arasında sayılmaya değer niteliktedir. (IV) Candide yazarı Voltaire’in yazdığı mektuplar öğüt vermek, danışmak, bilgi almak, yapıtlarını tanıtmak gibi değişik amaçlar içerir. (V) Bu büyük ustanın en başarılı mektuplarıysa duygularını paylaşmak için yazdığı mektuplardır. (VI) Bunlar, özentiye kaçmadan, yapaylığa düşmeden, içten geldiği gibi yazılmış mektuplardır.
I. cümlede mektubun işlevinden söz edilmiştir. II. cümlede mektubun bu işlevinin yani gazete görevinin yanında duygu ve düşünceleri ulaştıran bir araç hâline gelmesinden söz edilmiştir. III. cümlede duygu ve düşüncelerin paylaşıldığı mektuplara örnekler verilmiştir. Bu cümlede “bunlar arasındaki” bağlayıcı sözü bu ilgiyi göstermektedir. IV. cümleden itibaren ise farklı bir konuya geçilmiştir. Bu cümleden itibaren Voltaire’in mektuplarının içeriğinden söz edilmektedir. Dolayısıyla ikinci paragraf IV. cümle ile başlamalıdır.
 2.   Paragrafta Yapı
     Bir anlatım birimi olan paragrafın kendine özgü bir yapısı vardır. Bu yapı, aynı anlam etrafında toplanmış, biçimce de birbirine bağlanan cümlelerden meydana gelir. Demek ki paragrafın yapısını belirleyen temel öğe, cümleler ve bu cümlelerin belli bir plan içinde bir araya getirilmesidir. Ancak bu yapıda önemli olan, cümlelerin sayısından çok, aynı anlamı ifade etmesi, aynı düşünceyi işlemesidir.
      İyi bir paragrafta her cümle kendinden önceki cümlenin devamı, kendinden sonraki cümlenin ise hazırlayıcıdır. Bu da cümleler arasındaki dil ve anlatım ilişkisini ortaya koymaktadır. Çünkü bu olmadan cümleler arasında ilgi oluşturulamaz. Her cümle, kendi içinde taşıdığı anlamı ve paragrafta yüklendiği anlam ve göreviyle paragraftaki düşünceyi belirgin bir şekilde ortaya koyar.
      Paragrafın Bölümleri
      Hikâye, deneme gibi yazıların giriş, gelişme, sonuç bölümleri olduğu gibi paragrafın da vardır.
a. Paragrafın giriş bölümü: Giriş cümlesi, paragrafın ilk cümlesidir. Giriş bölümü bir ya da birkaç cümleden meydana gelebilir. Bu bölümde paragrafta işlenecek konu belirtilir. Aynı zamanda paragrafa başlangıç ifade eden bu bölüm, bağımsız cümle özelliği gösterir. Kendisinden sonraki cümleler, hem dil hem de düşünce bakımından bu cümleyle ilgilidir.
      Genel bir yargı özelliği taşıyan giriş bölümü genellikle bir cümleden oluşur. Giriş cümlelerinde bu cümleyi önceki cümleye bağlayan “bağlayıcı öğeler” bulunmaz. Bu bağlayıcı öğeler arasında “şöyle ki, halbuki, kısacası, ama, fakat, oysa, bundan dolayı, yine de, bu nedenle, ne var ki, bunun için…” sayılabilir.
      “Bazı yazarlar, yazdıklarını anlayabilmek için okurların çaba harcamasını isterler.” cümlesi bir parçanın giriş cümlesi olabilir. Çünkü bu cümle bir düşüncenin devamı özelliği taşımamaktadır. Bir düşünceyi başlatan, bir konuya giriş yapan bir cümle özelliğini göstermektedir. Bu cümlede ele alınan düşünce devam ettirilebilir.
      “Bence bu, kendini beğenmişliktir.” cümlesi ise giriş cümlesi özelliği taşımaz. Çünkü bu cümle, yukarıda verdiğimiz cümlenin devamı niteliğindedir. “Bence bu” ifadesi bağlayıcı sözdür. Bu cümleyi kendinden önceki cümleye bağlamakta, onun devamı özelliğini taşıdığını göstermektedir. Bu cümlede yazar, “yazdıklarını anlayabilmek için okurların çaba harcamalarını” isteyen yazarların bencil olduğunu belirtmiştir.
b. Paragrafın gelişme bölümü: Bu bölüm, bağımsız bir cümle özelliğinden çok, kendinden önceki düşüncenin devamı özelliğini taşımaktadır. Çünkü gelişme paragrafında girişte verilen duygu ya da düşünce daha anlaşılır hâle getirilir. Bu yapılırken anlatım tekniklerinden ve düşünceyi geliştirme yollarından da yararlanılır. Bu bölümü oluşturan cümleler, anlam, dil ve anlatım bakımından hem kendinden önceki hem de kendinden sonraki cümlelerle ilgilidir.

c. Paragrafın sonuç bölümü: Paragrafta anlatılan düşünce ile ilgili son sözün söylendiği bölümdür. Bu bölümde ana düşünce verilebilir ya da parçada işlenen düşünceler özetlenebilir. Özetlendiği ve bir sonuca gidildiği için de bu bölümde yer yer “öyleyse, sonuç olarak, kısacası, demek ki, yani, böylece…” gibi özet niteliği taşıyan bağlayıcı sözlere yer verilebilir.
 (I)Sanat, toplumdaki sayısız iletişim yollarından biridir. (II)Sanat eseri konuşursa, konuşurken de bir dünya koyarsa ortaya, bunu hiç kuşkusuz birileri için yapar. Sanatta güzellik, sanatçının, gerçeğin örtüsünü kaldırarak düşsel bir dünyayı bir biçim aracılığıyla görünür hâle getirmesinden doğar. (III)Böylece sanat eseri de görünür kıldığı şeyin birilerince algılanmasıyla işlevini yerine getirmiş olur.
 Bu paragraf, “Edebiyat sanatı, toplumdaki sayısız iletişim yollarından biridir.” cümlesi ile başlamıştır. Bu cümle paragrafın giriş cümlesidir. Bu cümle ile konuya giriş yapılmıştır. Burada edebiyatın bir iletişim yolu olduğundan söz edilmiştir.
 II numaralı bölüm ise paragrafın gelişme bölümüdür. Burada giriş cümlesinde verilen konu açıklanmış, daha anlaşılır hâle getirilmiştir. Son cümle ise paragrafın sonuç bölümüdür. Yazar burada “böylece” ifadesiyle bir sonuca gitmiş, düşüncelerini özetlemiştir. Yazar, giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden hareketle bu paragrafta “Sanat eserlerinin birilerine seslenmek için var olduğunu” anlatmıştır.
“Cimrilerin paraya düşkünlüğünde, temiz, katıksız bir sevginin niteliklerini görmüşümdür hep. Neden derseniz cimriler paranın yalnızca acısını çekerler, Moliere’in eserindeki Harpogan gibi sağlayacağı iyiliklere, mutluluklara boş verirler. Cimriler zengin olmak için değil paraya olan sevgilerini tatmin etmek için para biriktirir. Para kazanmayı amaç edinen kişi ile cimri arasındaki ayrım buradadır. Kısacası cimri kişilerde her zaman aracın gücü, amacın değerini aşmaktadır.”
 İlk cümleyle paragrafa giriş yapılmış, daha sonra bir örnekten de hareketle giriş cümlesinde verilen düşünce daha anlaşılır hâle getirilmiştir. Son cümlede ise paragrafta anlatılanlar özetlenmiş, bu sözlerle esas düşünce verilmiştir: “Kısacası cimri kişilerde her zaman aracın gücü, amacın değerini aşmaktadır.” Yazar, parçada “cimrilerin sadece biriktirmek için para biriktirdiği” düşüncesini anlatmıştır.
 Düşüncenin Akışın Bozan Cümle
 Her paragrafta bir konu işlenir. Farklı düşünceler ya da düşüncenin farklı bir yönü, farklı paragraflarda ele alınır. Akışı bozan cümlelerle ilgili sorularda paragrafın anlam bütünlüğüne uymayan, paragrafta işlenen düşüncelerin dışında bir düşünceye yer verilir. Paragrafta işlenen düşünce bütünlüğüne uymayan bu cümleler düşüncenin akışını bozar.
 İyi Bir Paragrafın Özellikleri

 Paragraf duygu, düşünce, olay ya da durumların anlatıldığı bir metindir. Bu metinle yazarın amacı, okura bir mesaj iletmektir. Okura iletilen bu mesajın etkili ve okunabilir olması, güzel bir anlatımın kullanılması gerekir. Bunun için de yazarın “duruluk, açıklık, akıcılık, yalınlık ve tutarlılık” gibi bazı özelliklere dikkat etmesi gerekir.

 Duruluk: Duruluk, paragrafta gereksiz ifadelere yer verilmemesidir. Durulukta, düşünceler olabildiğince az sözcükle anlatılarak cümleler gereksiz yere uzatılmaz. Süs ve özentiden kaçınılır, bağlayıcı öğeler titiz bir şekilde kullanılır, edat ve bağlaçlar yerli yerinde kullanılır, aynı anlama gelen sözcükler yan yana kullanılmaz.
 Açıklık: Açıklık, paragrafın kolay anlaşılmasıdır. Paragrafı oluşturan cümlelerin hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde anlaşılır olması açıklığın gereğidir. Bunun için parçada okurun anlamını bilmediği yabancı sözcüklere yer verilmemeli, terim kullanıldığında bu terim açıklanmalıdır. Açık anlatım kelimelerin ve deyimlerin yerinde, anlamına uygun kullanılması ve noktalama işaretlerinin doğru kullanılmasıyla sağlanır.
Akıcılık: Akıcılık, bir metnin kolay ve istekli bir şekilde okunmasıdır. Bunun için de okurken kulağa hoş gelmeyen ses ya da sözcükler kullanılmamalı, duygular tutarlı bir şekilde sıralanmalıdır. Sözcük ve cümlelerin dizilişindeki akıcılık, metnin kolay bir şekilde ve istekle okunmasını sağlayacaktır.
Yalınlık: Yalınlık, düşünceleri gereksiz süslemelerden, özentili ifadelerden ve basmakalıp söyleyişlerden uzak bir şekilde anlatmadır. Yalın bir anlatımda ifadeler dallandırılıp budaklandırılmaz, gereksiz tekrarlara düşülmez.
 Tutarlılık: Tutarlılık, düşüncelerin aralarında herhangi bir çelişki olmadan, birbirine uyumlu bir şekilde anlatılmasıdır. İyi bir anlatımda paragrafı oluşturan cümleler birbirini desteklemeli, düşünceyi anlaşılır hâle getirmelidir.
      Bu konuyu çeşitli başlıklar halinde incelemek mümkündür:
Paragrafın Boyutunu Belirleyen Özellikler
     Paragraf cümlelerden oluşur ve her paragrafın kendine göre bir boyutu yani uzunluğu vardır. Paragrafın boyutu (uzunluğu), işlenen duygu, düşünce veya olayın kapsamına göre değişir. Bir yönüyle işlenen nesne veya olay kısa bir paragrafla anlatılabilir. Makale, fıkra, deneme gibi düşünce yazılarında düşünceler daha çok yoğunlaştırılmış bir şekilde verildiğinden paragraflar pek uzun olmaz. Ancak hikâye, roman gibi hacimli eserlerde paragraflar daha uzun olabilir. Bunun yanında nesne, olay veya durum, kısaca obje yer, zaman ve kişi gibi farklı özelliklerle işlendikçe paragrafın boyutu da değişir.
Paragrafın boyutunu belirlemede temel etken yazardır. Çünkü paragrafın uzunluğu ile işlenen metin ve bu metinde ele alınan konu arasında doğrudan bir ilgi vardır. Bu ilgiyi yazar ortaya koyar.
“Annem kapıya gelenlere, önce, aç olup olmadıklarını sorardı. Dilencilere ekmeğimiz varsa ekmek, paramız varsa para verirdi. Hiç değilse bir fincan kahve içirirdi. Bir şeyimiz yoksa tertemiz bir bardak soğuk su verirdi, bir de gözlerindeki teselliyi!”
Bu paragrafta yazar, annesinin bir niteliğini anlatmaktadır. Annesinin bir yönü üzerinde durduğu için bu paragraf, anlatılanlara göre boyut kazanmıştır. Yazar, paragrafta annesinin, kapısına gelenleri eli boş göndermediğini yani çok cömert olduğunu anlatmıştır. Bunun için de paragraf kısadır. Görüldüğü gibi bu paragrafta boyutu konu ve yazarın tavrı belirlemiştir.
“Diş çürümesinin, alınan besin türleriyle çok yakından ilgisi vardır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Norveç ve İtalya’da çocuklardaki diş çürümesinde belirgin bir azalma gözlenmiştir. Buna karşılık, savaş yıllarındaki yetersiz beslenme sonucu iskorbüt ve beriberi gibi hastalıklarda bir artış kaydedilmiştir. Savaşın bitimiyle, Norveç ve İtalya’ya yapılan dış yardımlar sayesinde lüks sayılabilecek şeker, çikolata ve nişastalı besinlerin tüketimi savaş öncesindeki düzeye ulaşınca, diş çürüğü oldukça yaygınlaşmış ve bugün birçok Avrupa ülkesinde belli başlı hastalıklardan biri hâline gelmiştir.”
Bu paragrafta yazar, bilimsel bir konu üzerinde durmuştur. Paragrafta diş çürümeleri ile besin türü arasındaki ilgiden söz edilmektedir. Diş çürümeleri ile besinler arasında ilginin olduğu düşüncesi II. Dünya Savaşı ve sonrası örnek gösterilerek anlatılmıştır. Savaş sırasında yokluk nedeniyle şeker, çikolata ve nişastalı besinler az tüketilmiş, dolayısıyla diş çürümeleri azalmıştır. Savaştan sonra bu besinler artığından diş çürümelerinde de bir artış yaşanmıştır.
Bu parçada paragrafın boyutu ele alınan düşünceye göre değişmiş, ortaya biraz daha uzun bir paragraf çıkmıştır. Çünkü sanatçı, düşüncesini daha belirgin hâle getirmek için örneklendirmeye başvurmuş ve düşüncelerini daha anlaşılır hâle getirmiştir.
 Paragraf Tamamlama
     Bir paragrafı tamamlarken öncelikle paragrafın konu ve ana düşüncesi belirlenmelidir. Çünkü paragrafın başına, ortasına veya sonuna getirilebilecek cümle, paragrafta işlenenlerle uyumludur.

Paragrafın başı tamamlanacaksa buraya getirilecek cümle, kendinden sonra anlatılanlarla anlam ve yapı bakımından uyumlu olmalıdır. Bu uyumun temelinde paragrafı oluşturan cümleler arasında organik bir ilişkinin olması yatmaktadır. Cümleler arasında aynı zamanda konu, bakış açısı ve dil bilgisi bakımından da bir ilgi vardır. Dolayısıyla bu ilgi iyi bilindiğinde paragrafı tamamlamak da kolaylaşacaktır.

—- Onlar için bu, yapılamayacak, inanılmaz bir iştir. Onlarda, bizdeki fıkra yazarı yerine, yorumcu denilen yazarlar vardır. Bunlar ancak kendi uzmanlıkları içine giren konularda, haftada iki, en çok üç gün yazarlar. Oysa bizler, engin bir bilgi ve görgüye sahibiz. Bizde yazarlar, her şeyi bilir. Bilindiği için de her konuda görüş bildirir, her konuda yazı yazar hatta ahkâm keser. Dolayısıyla gazetedeki köşelerinde her gün yazarlar.

Paragrafı okuduğumuzda paragrafta yazarın, bizdeki köşe yazarlarını eleştirdiğini görüyoruz. Bu eleştiriyi yaparken Batılı yazarlar ile bizdeki yazarları karşılaştırmıştır. Batı da yorumcu denilen yazarların haftada birkaç gün, o da uzmanlık alanları ile ilgili yazılar yazdığını; bizdeki yazarların ise her konuda her gün yazı yazdığını dile getiriyorlar. Paragrafın genelinde işlenenlere, bağlayıcı sözlere ve dil bilgisel bağa baktığımızda paragrafın başına Yabana yazarlar, bizdeki fıkra yazarlarının gazetede her gün, hiç ara vermeden yazdıklarını duyunca çok şaşırıyorlar.’ sözü getirilmelidir. Paragrafın sonuna eklenen cümlelerde de paragrafta anlatılanları iyi kavramak gerekir. Çünkü paragrafın sonu tamamlanıyorsa bu cümle, daha önce anlatılanları destekler nitelikte olmalıdır.

Orhan Veli, şiirimizde yüzyıllardır egemen olan romantizmi yıkmıştır. Somut ve belirgin bir insan sevgisini sanatımıza getirmiştir. Şiirimizde alaysama ve gülümsemeye dayalı bir anlatımın ilk büyük temsilcisidir. Ancak bu yenilikçi şair, “Yeni bir şiir nasıl olmalı?” düşüncesinin değil. “Eski şiir ne değildi?” düşüncesinin çevresinde dolaşmaya başladığı için kendini sınırlamıştır. Bu da onun tam anlamıyla özgür olmasını daha ilk adımda engellemiştir. Bu yüzden, —-.

Bu paragrafta Orhan Veli’den, onun şiirimize getirdiği yenilikten söz etmiş, bunu yaparken Orhan Veli’nin bir eksikliğine de vurgu yapmıştır. Parçayı hem anlam hem dil bilgisi açısından incelediğimizde boş bırakılan yere “yeni bir akımın gizli, el değmedik olanaklarını kullanmaya pek fırsat bulamamıştır, sözleri gelebilir. Çünkü “bu yüzden” ifadesinden kendinden önceki cümledeki eksiklikle ilgili bir düşüncenin boşluğa gelmesi gerektiğini çıkarıyoruz.
Paragrafın Başlığı
Deneme, makale, fıkra gibi metinlerin bir başlığı vardır. Bu yazılarda başlık, anlatılacaklarla ilgili ipuçları taşır. Paragraf da kendi içinde anlam bütünlüğü olan küçük bir metin olduğuna göre paragrafın da başlığı olabilir. Çünkü her paragraf işlediği konu bakımından kendi içinde bir bütünlük göstermekte, bir konuyu işlemektedir. Bir paragrafa başlık koyarken dikkat etmemiz gereken bazı noktalar vardır. Öncelikle başlık çok uzun olmamalıdır. Başlık işlenen konuya uygun olmalı, paragrafta anlatılanları kapsamalıdır. Paragrafta anlatılanların bir kısmını ifade eden sözler başlık olamaz.
Bir paragrafın başlığını bulurken paragrafta anlatılanları kavramak, konuyu belirlemek gerekir. Çünkü başlık, paragrafta anlatılan konu ile ilgili olacak, en azından o konuyu kapsayacaktır.
Tiyatro bir sanattır ama toplumla iç içe olan, toplumu ayakta tutan bir sanattır. Tiyatro toplum yaşamının yansıdığı bir aynadır. Bu aynada bütün bir toplumu görmek mümkündür. Tiyatro, sahne aracılığıyla topluma şekil verir, toplumu bilinçlendirir, geleceğe hazırlar. Bu yüzden tiyatrosu güçlü olan bir toplum da güçlüdür, böyle bir toplumun ayağı yere sağlam basar.
Bu parçayı okuduğumuzda parçada tiyatrodan söz edildiğini görüyoruz. Tiyatronun ise topluma bakan yönü üzerinde durulmuştur parçada. Bu parçaya bir başlık koymak istediğimizde başlığın bu ikisini de kapsaması gerekir. Öyleyse başlık “Tiyatro ve Toplum”dur.
Paragrafın Konusu
Her yapının bir temeli, her düşüncenin bir dayanağı olduğu gibi her paragrafın da bir konusu vardır. Çünkü başıboş, ne anlattığı belli olmayan, konusuz bir yazı düşünülemez. Düşünülse bile böyle bir yazı bütünlük oluşturmaz. Bu açıdan bir metin, bir paragraf yazılırken öncelikle konu belirlenir. Çünkü yazar, düşüncelerini okura konu aracılığı ile aktarır. Bunun için metin ve paragrafların temelini konu oluşturur.
Yazar yani iletici, iletmek istediğini, okuyanın da paylaştığı bir iletiye dönüştürür. Bu açıdan paragraf ya da paragrafların oluşturduğu metin bir iletişim aracı, okuyucu da alıcıdır. Yazar mesajını okura aktarırken konuyu bir araç olarak kullanır.
Konu, üzerinde durulan, söz söylenen duygu, düşünce ya da olaylardır. Konu üzerinde konuşulan, yazı yazılandır. Bir yazının konusu günlük yaşamdaki olaylardan alınabileceği gibi, insanların duygu ve düşüncelerinden, toplumu oluşturan bireyler arasındaki ilişkilerden, yaşamın gerçeklerinden, birtakım sorunlardan, hatta bilim ve teknolojiden, sanattan da alınabilir.
Bir paragrafı çözümlerken ilk önce konuyu doğru bir şekilde belirlemek gerekir. Çünkü konusu bilinmeyen bir paragrafın anlaşılması zordur. Konuyu bulmak için “Bu parça neden söz edilmektedir?” sorusunu sorabiliriz. Bu soruya alınan cevap, paragrafın konusunu oluşturur.
Şiir çok zor bir sanat. Öncelikle yetenek işidir şiir. Bunun yanında birikim, azim ve sabır gerektirir şiir. Sonra şairin çevresi bu sanata uygun olmalı. Sabır çok önemli. Yazacak beğenmeyecek, yazacak eleştirilecek. Gece yok, gündüz yok. Yerine göre sosyal yaşamdan soyutlanacak, evine kapanacak. İlhamını başarılı bir biçim, dil ve anlatımla ortaya koyacak. Yerine göre saatlerce çalışacak ama bazen bir dörtlük bazen bir dize yazacak.
Bu parçaya sorduğumuz “Bu parçada neyden söz edilmektedir?” sorusunu sorduğumuzda “şiirin zor yazıldığından” cevabını alıyoruz. Çünkü parçanın ilk cümlesinde konuya giriş yapılmış, şiirin zor bir sanat olduğu düşüncesi verildikten sonra bu düşünce açılarak daha anlaşılır hâle getirilmiştir. Azim, sabır istemesi, şairin gecesinin gündüzünün olmaması vs.
Yıllar sonra çocukluğumu ve ilk gençliğimi yaşadığım kasabaya gittim. Çocukluğumun en güzel günlerinin geçtiği bu güzelim yeri neredeyse tanıyamadım. Evimizin yerinde yeller esiyor; koşup oynadığım sokakların hiçbiri yok. Okuduğum okullar yok olmuş; bina yerinde dursa bile adı ve işlevi değişmiş. Mahallenin küçük, güzel ahşap mescidine garip bir minare eklenmiş. Gece gündüz şırıl şırıl akan kitabeli, güzelim çeşmeyi yıkıp yerine çirkin bir şey yapmışlar. İnanın, kendimi zaman zaman geçmişi olmayan biri gibi hissediyorum.
Bu parçaya sorduğumuz “Bu parçada neyden söz edilmektedir?”sorusuna “Çocukluğunun geçtiği kasabanın tanınmaz hâle gelmesinden” cevabını alıyoruz. Yazar, parçada çocukluk döneminin geçtiği kasabada başta evleri olmak üzere oynadığı sokakların, okuduğu okulun, tarihi çeşmenin kaybolup gitmesinden; bazı mekânların isimlerinin ve işlevlerinin değişmesinden söz etmektedir. Yazar, yıllar içinde kasabada yaşanan olumsuz değişimi anlatmaktadır.
Sınavlarda paragrafın konusunu bulmaya yönelik sorular, farklı soru kalıplarıyla karşımıza çıkabilir: Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden yakınılmaktadır? Bu parçada aşağıdakilerin hangisinden söz edilmektedir? Bu parçanın bütününde yazar, neden söz etmektedir? Bu parçanın konusu aşağıdakilerden hangisidir?
Bakış Açısı
     Konunun ana maddesinin yani olay, varlık, düşünce veya durumun hangi yönden, hangi görüş açısından değerlendirileceğine bakış açısı denir. Bakış açısı, yazarın konuya takındığı tavrı gösterir. Yazar işlediği konuya eleştirel mi bakıyor, konuyu destekliyor mu, anlattığı şeylerden yakınıyor mu… Bunların hepsi bakış açısında kendini gösterir. Bakış açısının bulunması paragrafın dolayısıyla paragrafta anlatılmak istenen asıl düşüncenin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır.
     “Yazar bu parçada neyden söz etmektedir?” sorusu konuyu verirken “Yazar bu konuyu hangi yönden ele almış, hangi açıdan işlemiş?” sorusu ise bakış açısını gösterir.
     İstanbul dünyanın en eski şehirlerinden. Ancak bugün İstanbul’un eski bir şehir olduğu söylenemez. Çünkü artık İstanbul’un ne eski sokağı ne mahallesi kaldı. O daracık sokakları, tarihi evleri kaldı. Bir Fatih’e, bir Bayezıt’a, bir Üsküdar’a gittiğinizde o eski sokak ve semtlerde dolaşmış olmuyorsunuz. Onların sadece adı kalmıştır eskiden. İstanbul’da kalan ise sadece tarihi eserlerdir. O güzelim sokakları, semtleri, eski evleri bir bir yok ettik. Yenileşeceğiz derken eskileri yok ettik.
     Bu parçada yazar, İstanbul’dan söz etmektedir. İstanbul günümüzde eski güzelliklerini kaybetmiş bir şehirdir. Sadece tarihî eserleri ve eski isimleri yaşamaktadır İstanbul’un. Bu parçanın konusu “İstanbul’un, eski kent olma özeliğini yitirmesi”dir. Bu parçada yazar, işlediği konuyu eleştirel bir bakışla ele almıştır.
     Ben, klasik biçimde yazılmış hikâyelere alışmışım. Bu nedenle de okuduğum hikâyede bir olay, anlatılmağa değer bir olay, bir başlangıç, bir son olsun istiyorum. Ama bugünkü hikâyelerin çoğunda bunlar yok. Sanki yazarlar hep kendi içini dinliyor ve izlenimlerini anlatıyor. Sadece bu mu? Bu hikâyelerde bir olay olmadığı gibi kişiler de yok. Hikâyelerin çoğu, düzyazı biçiminde yazılmış birer şiir âdeta.
     Bu paragrafta yazar, günümüzde yazılan hikâyelerden yakınmaktadır. Ona göre bir hikâyeyi sürükleyecek olay olmalı, bu olayın bir başı, bir son olmalıdır. Ne var ki günümüz hikâyelerinde olay yok hatta insan bile yok. Hikâyeler birer şiir gibi. Bu parçanın konusu “Günümüzde olay merkezli hikâyelerin yazılmaması”dır. Bu paragrafta yazarın konuya bakış açısı eleştireldir. Klasik hikâye anlayışıyla yetişen yazar, yeni hikâye anlayışını eleştirmektedir.
 3.    Paragrafta Anlam ve Ana Düşünce
     Yazarlar, okurlara vermek istedikleri mesajları yazıları aracılığıyla iletirler. İşte ana düşünce daha çok, bu tür mesaj içeren yazılarla, parçalarla ilgilidir. Bir konuyla ilgili yazarın okura iletmek istediği mesaja, anlatmak istediği düşünceye ana düşünce denir.
 Ana düşünce parçada anlatılanlar yorumlanarak çıkarılır. Ana düşünce parçada doğrudan sorulabileceği gibi, “Bu parçada asıl anlatılmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?”, “Bu parçada vurgulanmak istenen aşağıdakilerden hangisidir?”, “Bu parçadan çıkarılabilecek en kapsamlı yargı aşağıdakilerden hangisidir?” biçiminde de sorulabilir.
Yazar, ana düşünceyi parçada farklı yöntemlerle verebilir. Ana düşünceyi giriş cümlesinde verip onu gelişme bölümünde açabilir; bir konuyu anlatıp onunla ilgili ana düşünceyi sonuç bölümünde verebileceği gibi parçanın tamamına yayarak da aktarabilir.
 Her nedense bir hikâye için ‘Roman öğeleri taşıyor, romancı tavrıyla yazılmış.’ derseniz, bu övgü sayılır. Ancak bir roman için Hikâyeci kaleminden çıkmış, hikâye özellikleri ağır basıyor.’ derseniz, yergilerin en acımasızını yaptınız demektir. Kuşkusuz yanlıştır bu.
 Bu parçada yazar, “romanın, hikâyeden üstün görülmesinin yanlış olduğunu” anlatmak istemiştir. Parçanın ana düşüncesi budur.
 Paragrafın Yardımcı Düşünceleri
 Yazar, paragrafta bir konuyu dile getirirken ya da okura vermek istediği mesajı aktarırken yardıma düşüncelerden yararlanır. Bu düşünceler sayesinde, konu ayrıntılarıyla irdelenir. Yardımcı düşüncelerle ilgili sorular şu şekilde gelmektedir: “Bu parçada aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?” “Bu parçadan aşağıdaki yargılardan hangisi çıkarılamaz?”… Görüldüğü gibi yardımcı düşüncelerle ilgili sorularda olumsuzluk anlamı içeren kelimelerin altı çizilmektedir.
 Soruya Cevap Olan Paragraf
 Bazı paragraflar, bir soruya cevap olarak söylenir. Soruya cevap olarak söylenen paragrafların ana düşüncesi, sorunun içeriğiyle ilgili önemli ipuçları içerir. Bunun yanında paragrafın ilk cümlesi de sorunun yapısına uygun şekilde kurulur. Aşağıdaki parçanın hangi soruya karşılık söylendiğini belirleyelim.
Ülkemizin kış sporlarında da adını dünyaya duyuracağına inananlardan biri de benim. Beni bu konuda umutlandıran pek çok gelişme var. Bunların en başta geleni olarak Erzurum’da düzenlenen Uluslararası Kış Olimpiyatları gösterilebilir. Bu organizasyon, ülke olarak ileride kış olimpiyatlarında büyük başarılara imza atacağımızı müjdeliyor gibi geliyor bana.
 Yazar, giriş cümlesinde ülkemizin gelecekte kış sporlarında başarılı olacağına inandığını söylemiş, ardından konuyla ilgili örnekler vermiştir. Öyleyse paragraf “Ülkemizin kış sporlarında başarılı olacağına inanıyor musunuz?” sorusuna cevap olarak söylenmiştir.
 Paragraf Çeşitleri
 Günlük yaşamda duygu, düşünce ve gözlemlerimizi genellikle sözlü veya yazılı olarak ifade ederiz. Bir metinde bir düşüncenin geliştirildiği her bir bölüm paragraf olarak isimlendirilir. Ele alınan konu, duygusal ya da düşünsel bir niteliğe sahip olabilir. Bu nedenle bir paragrafta bireyler arası ilişkiler, toplumsal sorunlar, sanat, edebiyat, bilimsel gelişmeler, sevgi, ayrılık, özlem vb. konular işlenebilir.
Paragraflarda konuların farklı biçimlerde ele alınması, farklı paragraf türlerini ortaya çıkarmıştır. Örneğin bilimsel bir metin düşünce paragraflarıyla yazılırken anlatmaya bağlı metinler olay paragraflarıyla yazılır.
1.Olay Paragrafı
     Yaşanmış ya da tasarlanmış bir olayı yer, zaman ve kişi öğelerine bağlı olarak anlatan paragraflara olay paragrafı denir. Bu paragraflarda uzun ya da kısa bir zaman dilimini içeren bir olay ele alınabilir. Olay paragrafının kimi zaman amacı bir düşünceyi vurgulamak, kimi zaman yaşamdan bir kareyi göz önüne sermek, kimi zaman bir duruma dikkat çekme olabilir. Bu paragraf türünün temel özelliği anlatımın bir olay çevresinde örgülenmesidir. Olay paragrafında hareket ve olaylar her zaman ön plandadır. Sözü edilen olay, belli bir zaman diliminde, belli bir mekânda ve belli kişiler etrafında geçer. Yazarın anlatımında bu tür paragrafı tercih etmesinin temel nedeni okuru, olayın içine çekmek ve onu olayın içinde yaşatmak istemesidir. Yazar, paragrafta ele aldığı olayı kahraman ya da gözlemci bakış açısıyla anlatır. Öykü, roman gibi anlatmaya bağlı metin türlerinin anlatımında olay paragrafından yararlanılır.

Olay Paragrafı Örneği:
“Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali’nin yaratılışında başkasına gönül borcu olmak gibi bir sızlanmaya yer yoktu. ‘Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim.” dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum’da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu’da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı.”
Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesinden alınan bu paragrafta yazar, hikâyenin başkahramanı Koca Ali’nin özelliklerini ve Anadolu’ya gidişini anlatmıştır. Yazar, hikâyenin bu bölümünde, kahramanın kimseye boyun eğmeyen, ekmeğini taştan çıkaran biri olduğunu söyleyerek onu yüceltmiştir. Ardından da Koca Ali’nin kimseye muhtaç olmamak için pek ülke dolaştıktan sonra Erzurum’da yaşlı bir demircinin yanında çalışmaya başladığını ifade etmiştir.
2.Betimleme (Tasvir) Paragrafı
     Bir kişinin, bir canlının, bir manzaranın ya da bir yerin vb. dikkat çekici belirgin niteliklerinin ayrıntılı şekilde anlatıldığı paragraflara betimleme paragrafı denir. Bu paragraf türünde insan, hayvan, mekân, eşya gibi canlı ve cansız varlıklar, aralarındaki benzerlikler ya da ayırıcı özellikleriyle birlikte anlatılır. Bu varlıklar, kelimelerle resim yapar gibi okurların gözü önünde canlanacak biçimde betimlenir.
Sanatsal (İzlenimsel) Betimleme
     Okuru etkilemek ve ona yazarın sanat gücünü göstermek için başvurduğu betimleme türüdür. Yazarın betimlemesini yaptığı varlığı duygularının etkisinde kalarak anlatmasıdır. Bu betimleme türünde yazar, okuru etkilemek için okurun çeşitli duygularına seslenen ayrıntılara yer verir. Betimlemesini yaparken içten bir anlatım, öznel bir bakış açısı sergiler, kişisel beğenilerini yansıtır.
Örnek:
     “Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde mitolojik öykülerdeki gibi uçan martı sürüleri!”
     Yazar bu paragrafta okuru etkilemek için bir manzarayı işin içine duygularını da katarak sanatlı bir dille anlatmıştır. Dolayısıyla bu betimleme paragrafıdır.
Açıklayıcı Betimleme
     Bilgi vermek amacıyla başvurulan betimleme türüdür. Bu betimleme türünde amaç bilgi vermek olduğundan yazar, varlıkların özelliklerini nesnel bir tutumla anlatır, varlıklarla ilgili bilgileri bir fotoğraf gerçekliğiyle sunmaya çalışır.
Örnek:
     “San Markus Meydanı Avrupa’nın en geniş meydanıdır. Bu meydan, oldukça geniş, ışıklı ve renkli; güvencilerle dolu. Deniz bir yanda, eski çağlardan kalma yapılar bir yanda. Rahtımın karşısında kubbelerle süslü ve önü insan kaynayan San Giorgio Kilisesi görünüyor. Yapının duvarlarındaki mozaikler parıl parıl parlıyor.”
     Bu parçada yazar, San Markus Meydanı ve onun çevresindeki yapılarla ilgili bilgiler vermiştir. Yazarın amacı bilgi vermek olduğundan söz konusu mekânı nesnel bir tutumla betimlenmiştir.
     Betimleme paragrafları beş duyudan hareketle oluşturulur. Bu nedenle betimle paragraflarında “görme, işitme, koklama, dokunma, tatma” duyularıyla ilgili ayrıntılara yer verilir.
     Betimleme paragraflarında çeşitli varlıklar ve insanlar fiziksel ve ruhsal yönden tanıtılır. İnsan betimlemesine “portre”, kişileri fiziksel yönleriyle tanıtan betimlemelere, “fiziksel portre”, ruhsal yönleriyle tanıtanlara ise “ruhsal portre” örnek verilebilir.
     Betimleme paragrafları genellikle roman, hikâye, destan, gezi yazısı, anı gibi yazı türlerinde kullanılır. Bazen olay paragraflarıyla betimleme iç içe olur.
3.Tahlil (Çözümleme) Paragrafı
     Genellikle hikâye ve roman kahramanlarının iç dünyalarını, onların psikolojik yönlerini anlatan ya da bir düşünceyi çözümleme yoluyla inceleyen paragraflara tahlil paragrafı denir.
     Tahlil paragrafında bir eser, bir konu veya bir kişi parçalara ayrılarak incelenir. Bu paragraf türünden, genellikle roman ve hikâye kahramanlarını iç dünyalarıyla okurlara tanıtmak için yararlanılır. Tahlil paragrafında yazar, kahramanların iç dünyalarını, psikolojik durumlarını, üzüntülerini, sevinçlerini, umutlarını vb. yorumunu katarak anlatır.
Örnek:
     “Evet, her şey çürüyor, demek biz de çürüyeceğiz.” diye düşündü. Demek ki kendisi de çürüyecekti. Böyle hiçbir saadet görmeden, daha henüz beklerken, hayatını nasıl gaflet içinde geçirmiş olduğunu anladıktan sonra artık hiçbir şey yapma imkânı kalmağını görerek çürüyüp gitmek ona pek insafsız, pek acı geliyordu. Saadetten mahrum olmak, daha gençliğinin baharında iken hayatının elinden uçup gitmesi bu delikanlıya çok ağır geliyordu.”
     Bu tahlil paragrafında yazar, roman kahramanı gencin, mutluluğu yakalayamadan dünyadan göçüp gideceğine ilişkin üzüntülerini, korkularını yansıtmıştır.
4.Fikir (Düşünce)  Paragrafı
     Bir fikrin inandırıcı şekilde ortaya konduğu paragraflara düşünce paragrafı denir. Bu tür paragraflarda ilk olarak bir düşünce verilir. Daha sonra bu düşünceye ilişkin nedenler, deliller, örnekler mantıklı bir sıralanışla belirtilir. Bilgi vermek amacıyla oluşturulan düşünce paragraflarında nesnellik ağır basar. Bu nedenle de düşünceler delillerden, örneklemelerden, tanıklardan, karşılaştırmalardan vb. yararlanılarak ortaya konur. Düşünce ağırlıklı olması nedeniyle bu tür paragraflarda mecazlı ifadelere ve söz sanatlarına pek yer verilmez; dil göndergesel işleviyle kullanılır. Düşünceler nesnel bir tutum ve anlaşılır bir dille anlatılır.
     Düşünce paragrafları daha çok, bilimsel içerikli metinler ile makale, sohbet, fıkra eleştiri gibi yazı türlerinde kullanılır.
Örnek:
     “Toplum olarak güzellik duygumuzu, estetik hazlarımızdan pek çoğunu kaybettik. Güzellikleri kaybede kaybede çirkinlikleri normal karşılayan bir toplum hâline geldik. Daha beteri iki asırdan beri doğru dürüst bir güzellik ortaya koyamadığımızı söyleyince eleştiriliyorum. Oysa yaptığımız estetikten yoksun inşa edilen anıtlar, köprüler, çeşitli yapılar güzellik duygumuzu yitirdiğimizi anlatmaya yetiyor. Tıpkı işitme engelli birinin çevresindeki şamatayı duymaması gibi…”
     Paragrafın giriş cümlesinde yazar, güzellik duygumuzu yitirdiğimizi belirtmiştir. Ardından da bu cümlede ileri sürdüğü düşüncenin doğruluğunu örneklerden yararlanarak ispatlama yoluna girmiştir.
5.Açıklama Paragrafı
     Bir konunun ya da bir sorunun açıklandığı, öğretici yönü ağır basan paragraflara açıklama paragrafı denir. Açıklama paragrafında, bir konu hakkında bilgisi olmayanları bilgilendirme, konuyla ilgili bilinmeyenleri açıklığa kavuşturma söz konusudur.
     Bu paragraf türünde bilgi verme ve öğreticilik ağır bastığından; dil göndergesel işlevde kullanılır. Yazar anlatımını nesnel bir tutumla yapar ve işin içine duygularını karıştırmaz. Ele alınan konuya göre terim ve bilimsel kavramlardan yararlanır. Açıklama paragrafı daha çok, ansiklopedilerde, ders kitaplarında, edebiyat, ahlak felsefe vb. konularda yazılan kitaplarda kullanılır.
     Bir atasözü açıklanırken veya bir şair, yazar, bilim adamı tanıtılırken; beyin, kalp, akciğerler, elementler vb. hakkında bilgi verilirken açıklama paragraflarından yararlanılır.
Örnek-1:
     “Beyin, kafatasının içinde, beyin zarlarıyla örtülmüş, beyazımtırak ve yumuşakça bir kitle durumundaki sinir organıdır. Duyum ve bilinç merkezini oluşturan beyin, insanları hayvanlardan ayıran en önemli organdır. Bu yönüyle insan beyni hayvanlarda görülmeyen konuşma, bilinç, sevinç, üzüntü gibi eylem ve duyguların merkezdir. Dış dünyayla ilgili bütün ilişkiler, duyular aracılığı ile beyne iletilir, orada değerlendirilir ve vücudun gerekli tepkiyi göstermesi sağlanır. Gri ve beyaz hücrelerden oluşan beyin, kafatasının arkasında bulunan bir delikle omuriliğe bağlanır. Beyin ve omurilik, üç katlı koruyucu zarla sarılıdır. Beyne en yakın olan iç zar ile orta zar arasında beyin sıvısı denilen bir sıvı bulunur. Anatomik bakımdan beyin; beyin yarıküreleri, orta beyin, beyincik ve beyin sapından oluşur.”
     Bu açıklama paragrafında vücudumuzun en önemli organlardan bir olan “beyin” hakkında bilgi verilmiştir. Parçada, bu organın özellikleri ve işlevleri anlatılırken “hücre, omurilik, beyin sıvısı” gibi terim ve kavramlar kullanılmış, anlatım nesnel bir tutumla yapılmıştır.
Örnek-2:
     “Şinasi, Tanzimat Döneminin en önemli şair ve yazarlarından biridir. Agâh Efendi ile birlikte ülkemizin ilk özel gazetesi Tercüman-ı Ahval’i, ardından tek başına Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarmıştır. Fransızcadan ilk şiir çevirilerini yapmış, ilk yerli oyunumuz Şair Evlenmesi’ni yazmıştır. Sanatçı, edebiyatımızda ilk makaleyi yazmış, nesirde bağ-fiillerle uzayıp giden cümleyi süsten kurtarıp düşünceyi ve anlaşılmayı ön plana almıştır.”
     Bu paragrafta ise Tanzimat Döneminin ünlü sanatçılarında Şinasi hakkında bilgi verilmiştir. Parçada, sanatçının çıkardığı gazetelerden, eserlerinden, nesir alanına yaptığı katkılardan söz edilmiştir. Sanatçıyla ilgili açıklamalar nesnel bir tutumla ortaya konmuştur.
6.Tartışma Paragrafı
     Bir fikri, bir görüşü okura kabul ettirmek için ispatlama yönteminden de yararlanılarak oluşturulan paragraflara tartışma paragrafı denir. Tartışma paragrafında yazarın amacı, savunduğu doğruyu okura kabul ettirmektir. Yazar, bunu sağlamak adına kendi görüşüyle birlikte karşıt görüşü de verir. Daha sonra kendi görüşünün doğru olduğunu ispatlarla ortaya koyar.
     Tartışma paragrafında, konu en az iki farklı bakış açısıyla ele alınır. Örnek olarak “Ülkemizin kalkınması adına ulaşımda öncelik kara yollarına mı hava yollarına mı verilmelidir?” konusunu inceleyelim. Bu tartışmada, konunun iki farklı yönden ele alındığı görülmektedir. Tartışmanın temelinde “Ulaşımda öncelik kara yollarına verilmelidir?”, “Ulaşımda öncelik hava yollarına verilmelidir?” bakış açıları bulunmaktadır. Yazar, bu bakış açılarından hangisini benimsediyse onu diğerinden üstün göstermek ve o konuda okuru ikna etmek için çaba harcar. Bu amacına ulaşmak için de tanımlamalardan, örneklendirmelerden, karşılaştırmalardan, alanında uzman kişilerin görüşlerinden, bilimsel verilerden yararlanır. İleri sürdüğü tezle ortaya koyduğu örnekler, ispatlar arasında mantıksal ilişkiler kurmak ve ikna edici olmak için zaman zaman “ama, fakat, ancak, çünkü, oysa ki, hâlbuki, bu nedenle” gibi bağlayıcı sözlerden yararlanma yoluna gider. Bu tür paragraflara genellikle öğretici metinlerde yer verilmesi nedeniyle yazar, dili göndergesel işleviyle kullanır.
Örnek:
     “Eğitimin tam gün mü yarım gün mü olması daha faydalıdır?” sorusu son dönemlerde sık sık tartışılıyor. Bazı eğitimciler “Eğitim tam gün olmalıdır!” deyip geçiyor. Oysa böyle diyerek işin içinden sıyrılamayız. Hele konu geleceğimiz olan çocuklarımız ise… Bence çocuklarımız tam gün eğitim yüzünden zamanının büyük bölümünü okullarda geçiriyor. Böyle olunca da dinlenmeye, eğlenmeye, kitap okumaya, ödev hazırlamaya, uykuya yeterince zaman ayıramıyor. Tam gün eğitim gören öğrenciler eve yorgun geliyor, dinlenemeden tekrar okula dönüyorlar. Oysa yarım gün eğitim gören öğrencilerimiz, eğitim faaliyetlerine daha istekli katılıyor ve daha başarılı oluyor. Bu durum da tam gün eğitimin öğrencilerin verimini oldukça düşürdüğünü göstermektedir. Öğrencilerin öğleye kadar eğitim görüp öğleden sonra da spor, resim, müzik, el sanatları, tiyatro, okuma, yazma gibi etkinliklerin içinde olması gerektiğini ortaya koymuştur.”
     Bu paragrafta yazar “Eğitimin tam gün mü yarım gün mü olması daha faydalıdır?” sorusundan hareketle bir eğitim sorununa parmak basmıştır. Tam gün eğitimin sakıncalarına dikkat çeken yazar, yarım gün eğitimin daha faydalı olduğu, eğitimde öğleden sonra sosyal faaliyetlere yer verilmesi gerektiği konusunda okuru ikna etmeye çalışmıştır. Bunu da örneklerden ve karşılaştırmalardan yararlanarak ortaya koyuyor.
     Paragrafta dili göndergesel işlevde kullanan yazar, okuru ikna etmek için “oysa, o hâlde” gibi ifadeler kullanmıştır. Bu paragraf türünden “makale, deneme, fıkra, eleştiri” gibi yazı türlerinde sıkça yararlanılır.
7.Düşsel (Fantastik) Paragraf
     Gerçek ya da gerçeküstü öğelerden, hayal gücünden yararlanılarak oluşturulan paragraflara düşsel paragraf denir. Bu paragrafın temelinde olay bulunur. Bu olaylarda olağanüstülük ağır basar. Yazar, çoğu zaman belirsiz bir zaman ve çevrede kahramanların başından geçen olayları ele alır. Bu tür paragraflarda kahramanlar insan, hayvan, bitki ve hayalî varlıklardır.
     Düşsel paragrafta yazarın amacı bilgi vermekten çok, sanat gücünü ortaya koymaktır. Bu nedenle düşsel paragraflarda dil, sanatsal işlevde kullanılır. Mecazlı ifadelerle yüklü, etkileyici bir anlatıma yer verilir.
Örnek:
     “Susuzluktan çatlamak üzere olan küçük kıza üvey annesi: “Su buldum ama gene suyun başında bir dev var. O da bir yudum su için bir göz istiyor.” demiş. Ağladıkça gözünden inciler dökülen, güldükçe yüzünde güller açan küçük kız, üvey annesinin bu sözüne de inanmış. Çaresiz, diğer gözünü de vermiş. Kadın biraz sonra küçük kıza bir miktar su içirmiş. Araba tekrar yola koyulmuş. Ormanlık bir yere gelince biraz dinlenmek için inmişler.”
     Bu parçada kızın ağladıkça gözünden inciler dökülmesi olağanüstü bir olay; “dev” ise olağanüstü bir kahramandır. Bunlardan dolayı parçada düşsel öğeler söz konusudur. Gerçek yaşamda ise bu tür olay ve kişilere rastlanmaz.
8.Mizahi Paragraf
     Okura hoşça vakit geçirtmek, onu eğlendirmek ve dinlendirmek için yazılan paragraflara mizahi paragraf denir. Bu paragraf türünde yazar, gülmece öğelerinden yararlanarak okura mesaj vermeye çalışır. Mizahi paragrafları güldürü yanında eleştiri, yergi, iğneleme, ders verme özellikleriyle de dikkat çeker. Fıkra türünde mizahi anlatımdan yararlanılır. Nasrettin Hoca, İncili Çavuş ve Bektaşi fıkraları ile Karagöz oyununda mizahi paragraftan yararlanılır.
Örnek:
     “Yahya Kemal Beyatlı, çok sevdiği Boğaziçi’ndeki bir tepeye tırmanıyordu. Hava sıcak ve kendisi de çok kilolu olduğu için çabucak terleyip yorulmuştu. Ünlü şair, tam o sırada yok kenarındaki bir bakkal dükkânın önünde bir iskemle olduğunu gördü. Sanatçı kendisini aceleyle iskemleye bıraktı. Bakkal, yağlı bir müşteri bu
     - Bir şey mi alacaksınız efendim?
     Şair, hiç istifini bozmadan cevap verdi:
     - Evet; müsaade ederseniz biraz nefes alacağım.”
     Bu mizahi paragrafta, Yahya Kemal’le bir bakkal arasında yaşanan olay mizahi bir dille anlatmıştır. Bu parçada şairin “Evet; müsaade ederseniz biraz nefes alacağım.” sözüyle bakkala şakalı ve biraz da iğneleyici bir dille cevap verdiği görülmektedir.
4.    Paragrafta Düşünceyi Geliştirme Yolları
     Paragrafta ele alınan düşünceleri temellendirmek ve bu düşüncelerin okurlar tarafından anlaşılmasını, algılanmasını kolaylaştırmak amacıyla bazı tekniklerden yararlanılır. Kullanılan bu teknikler sayesinde düşünceler somut bir hâle gelir ve konunun anlaşılması kolaylaşır. “Tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, benzetme, tanık gösterme” paragrafta başvurulan düşünceyi geliştirme yolları arasında yer alır.
1.Tanımlama
     Bir varlığın, bir kavramın ne olduğunu, ne anlama geldiğini açıklamaya, belirtmeye tanımlama denir. Tanımlama, bir nesne ya da varlığın özelliklerini eksiksiz olarak belirtmedir. Tanımlamada öncelikle varlığın veya nesnenin özellikleri ile onu benzerlerinden ayıran yönleri belirtilmelidir. Diğer bir ifadeyle tanımlaması yapılan varlığı, tanınmayanlardan ayırt etmek, onun sınırlarını belirlemek gerekir. Tanımlamada anlam yoğunluğu söz konusu olduğundan, okurun bakışı ve düşüncesi belli bir noktaya yönelir. Paragraflarda tanımdan hareketle yazının devamına ve gelişmesine yön verilir. Genellikle nesnel olmaları nedeniyle tanımlamalar yanlış anlaşılmaktan uzak bir niteliğe sahiptir. Bu anlatım yolundan genellikle düşünce, tartışma, açıklama paragraflarından yararlanılır. Tanımlamaya genellikle paragrafların giriş bölümünde yer verildiği görülür. Bir paragrafta tanımlamaya başvurulduğunu söyleyebilmek için en az bir kavram veya varlığın tanımının verilmesi gerekir.
Örnek-1:
     “Sabır; acı, yoksulluk, haksızlık vb. üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemidir. Üstesinden gelinmez gibi çetin işler karşısında istifini ve istikametini bozmadan günlerce, aylarca, yıllarca çalışabilme gücüne sahip olmadır. Hemen herkesin “Artık her şey bittir deyip bir köşeye çekildiği anda iradesini ve gücünü toplayıp yeniden hamle yapabilme gücünü kendinde bulmaktır. Canından çok sevdiği insanları kaybetmiş olsa bile yaşama sevincini yitirmeden hayat yolculuğuna devam edebilmektir. Bu paragrafın ilk cümlesinden başlanarak “sabır” kavramının tanımı yapılmıştır. Fakat bu kavramın, giriş cümlesinden sonraki cümlelerde de farklı biçimlerde tanımı verilmiştir. Bunun nedeni ise sabır gösterilmesi gereken olay ve durumların değişik biçimlerde ortaya çıkmasıdır.”
     Yazar, bu paragrafta sabrın farklı tanımlarını yapmış ve okura, insanın hangi durumlarda sabırlı olması gerektiğini anlatmaya çalışmıştır.
Örnek-2:
“Anıt, önemli bir olayın veya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılması için yapılan, göze çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapıdır. Bir ulusun tarih boyunca kazandığı zaferleri, verdiği mücadeleleri, medeniyete yaptığı katkıları yansıtan sanat eserleri anıt olarak isimlendirilir. Anıtlar sayesinde ulusların kendilerine olan güveni artar, genç kuşaklar geçmişte büyük başarılar kazanan örnek kişileri tanıma imkânı bulurlar.”
    Bu paragrafın birinci ve ikinci cümlelerinde anıt kavramının tanımı yapılmıştır. Daha sonraki cümlelerde ise anıtların bir ulusun bireyleri için neden önemli olduğu ifade edilmiştir.
2.Karşılaştırma
     Kişilerin veya varlıkların benzer veya farklı yanlarını incelemek amacıyla yapılan kıyaslamaya karşılaştırma denir. Diğer bir ifadeyle karşılaştırma, aralarında ilişki bulunan varlık ya da kavramları ortak ya da farklı yönleriyle anlatmaktır. Karşılaştırmada yalnızca iki varlık ya da kavram arasındaki karşıtlıklardan yararlanılmaz. Bu anlatım yönteminde benzerliklerden de önemli ölçüde yararlanma yoluna gidilir. Varlılar ve kavramlar karşılaştırılırken cesur-korkak, tembel-çalışkan, karamsar-iyimser, sağlam- dayanıksız, genç-yaşlı vb. yönlerden kıyaslama yapılır. Bu yolla dile getirilen düşünce varlık veya kavram daha somut şekilde anlatılmış olur.
     Düşüncenin doğruluğunu ispatlamada oldukça etkili olması nedeniyle karşılaştırmaya hem sözlü hem de yazılı anlatımda sık sık başvurulur. Karşılaştırmanın söz konusu olduğu paragraflarda sık sık pek, daha, gibi, çok” vb. derecelendirme bildiren sözcükler ile “bununla birlikte, bunun yanında, ne var ki, ise, oysa” gibi sözcüklerden yararlanılır.
Örnek-1:
     “İradeli insanlar bir işe başlamadan önce o işle ilgili karşılarına çıkabilecek sıkıntıları, zorlukları peşinen kabullenirler. Yaşadıkları sorunları çözmek için sonuna kadar uğraş verirler. Bu sayede çalışmaları sırasında morallerini asla bozmazlar ve sabırla çalışarak işlerini başarıyla sonuçlandırırlar. Maymun iştahlılar, yani hevesi çabuk geçenler ise çok geçmeden işten sıkılır, yeni bir işe başlamak isterler ya da küçük bir sıkıntı karşısında o işi yarım bırakırlar. Böyle davrandıkları için de genellikle başarısız olurlar.”
     Bu parçada, iradeli ve maymun iştahlı kişiler, iş hayatında tavır, davranış ve tutumları bakımından karşılaştırılmıştır. Yazar, karşılaştırma yönteminden yaralanarak iş hayatında başarılı olmanın bir irade işi olduğunu, hevesi çabuk geçen kimselerin ise başarılı olma şanslarının olmadığını vurgulamıştır.
Örnek-2
“Hikâye olay, kişiler ve mekân yönüyle sınırlı bir türdür. Onun bu özelliği sayfa sayısına da yansır ve bu nedenle çoğunlukla hikâyeler üç beş sayfa olur. Bu nedenle kişiler ve olaylar derinlemesine ele alınamaz. Bir roman ise yüzlerce sayfadan oluşabilir. Romanda olay, mekân ve kişiler ayrıntılı bir şekilde ele alınır. Kişiler fiziksel ve ruhsal bakımdan ayrıntılı biçimde tanıtılır.”
     Bu paragrafta hikâye ve roman, çeşitli yönlerden karşılaştırılmıştır. Yazar, bu iki türü olaylar, kişiler, mekân, uzunluk ve kısalık bakımından karşılaştırmış ve bu öğelerin romanda hikâyeden daha ayrıntılı biçimde ele alındığını söylemiştir.
3.Örneklendirme
     Ele alınan konuyu, ileri sürülen düşünceyi somutlamak, açıklamak, doğruluğunu ispatlamak için başvurulan anlatım tekniğine örneklendirme denir. Yazılı ya da sözlü anlatımda “örneğin, örnek vermek gerekirse, mesela” gibi açıklamayı pekiştirici ifadelerden sonra örnekler sıralanır. Düşünceleri belirgin hâle getirmesi ve düşüncenin daha kolay anlaşılması nedeniyle anlatımlarda sık sık örneklendirmeye başvurulduğu görülür. Bunun temelinde ise ileri sürülen düşüncenin doğruluğunu göstermede örneklerin birer kanıt niteliği taşımasıdır. Bunun yanında örneklendirme, ileri sürülen düşünceyi daha inandırıcı ve akla yakın hâle getirir. Ders, kitaplarında, ansiklopedilerde, makale, fıkra, deneme gibi düşünce yazılarında sık sık örneklendirmeye başvurulur.
Örnek-1:
“’Ülkemiz, turistlerin ilgisini çeken pek çok doğal güzelliğe ve tarihî esere sahiptir.’ sözü açık bir ifade değildir. Bu cümlenin örneklerle daha somut hâle getirilmesi gerekir. Ülkemiz, turistlerin ilgisini çeken pek çok doğal güzelliğe ve tarihî esere sahiptir. Bu güzellik ve eserleri yurdumuzun her yöresinde görmek mümkündür. Antalya’da Düden ve Manavgat Şelaleleri, İzmir’de Efes Harabeleri, Denizli’de travertenleriyle ünlü Pamukkale, İstanbul’da Kızkulesi, Şanlı Urfa’da Balıklı Göl sadece bunlardan birkaçıdır.”
     Bu paragrafın giriş cümlesinde yazar, ülkemizin doğal güzellikler ve tarihî eserler bakımından zengin olduğunu ifade etmiştir. Ardından da bu düşüncesini desteklemek için ülkemizin farklı bölge ve şehirlerinde bulunan doğal güzelliklerden ve tarihî eserlerden örnekler vermiştir.
Örnek-2:
     “Dilimize karşı gittikçe duyarsızlaşıyoruz. Dile sahip çıkıp onu korumak gerektiğini söyleyenler bile farkına varmadan pardon, mersi, bay, kafe gibi sözcükleri kullanıyor. Eğer dile karşı duyarsızlığımız bu hızla devam ederse gelecek kuşaklar ana dilinden büyük ölçüde kopacak.”
     Bu paragrafta ise yazar, dile karşı vatandaşlarımızın duyarsızlığını dile getirdikten sonra bu konuyla ilgili örnekleri sıralamış ve ileri sürdüğü düşünceyi daha somut hâle getirmeye çalışmıştır.
4.Benzetme
     Bir varlığın, kavramın özelliklerini anlatmak için o özellikleri eksiksiz olarak taşıyan başka bir şeyi örnek olarak göstermeye benzetme denir. Benzetmede, nitelik bakımından zayıf olan varlık veya kavram, kuvvetli olana benzetilerek anlatılır.
Örnek-1:
     “Şimdi ucu püsküllü gecelik külahı gibi görünen Vezüv, miladın 79. yılı bir ağustos günü yeri göğü kaplayan yoğun dumanla birlikte ateş püskürmüş. Yavrularını yiyen bir hayvan gibi yöresindeki Herkulanum ve Pompei şehirlerini yakıp kavurmuş, insanları boğmuş, ağaçları yakmış.”
     Bu paragrafta yazar, Vezüv yanardağının biçimsel özelliklerini ve yıkıcı etkisini daha etkili şekilde anlatmak için benzetmeye başvurulmuştur. Paragrafın ilk cümlesinde yazar, Vezüv’ün ucunu külaha, ikinci cümlede bu yanardağı yavrularını yiyen bir hayvana benzetmiştir.
     Benzetmeye başvurulan paragraflarda varlıklar ya da kavramlar birbirine benzetilerek anlatılır. Bundan dolayı benzetmeyle karşılaştırmanın birbirine karıştırılmaması gerekir. Benzetmede yalnızca aralarında benzerlik ilgisi bulunan varlıkların, kavramların ortak noktaları belirtilir. Karşılaştırmada ise varlıkların hem ortak hem de farklı yönleri birlikte anlatılır ve kıyaslanır.
Örnek-2:
     “Bu şehrin göğünde sürekli bir duman, yollarında yuvarlanan toz bulutları vardı. Yakıcı güneşin altında harap olmuş sokaklar, evler, hanlar, hamamlar, pencereler, çerçeveler renkleri solmuş bir tabloyu andırıyordu.”
     Bu paragrafta harap olmuş bir şehirden söz edilmiş ve bu şehirdeki “harap olmuş sokaklar, evler, hanlar, hamamlar, pencereler, çerçeveler” renkleri solmuş eski bir tabloya benzetilmiştir.
Örnek-3:
     “Uygarlıkta üstün olan bir ulus nereye giderse gitsin dilini, düşünce biçimini, alışkanlıklarını oraya benimsetir. Bir Fransız ya da İngiliz Afrika’da, Hindistan’da memleketinde olduğundan farklı yaşamaz. Fakat geri kalmış ulusların bireyleri uygar ülkelere gittiklerinde önce bir kimlik bunalımı yaşar, ardından da oradaki insanlar gibi yaşamaya başlar. Zamanla gelenek ve göreneklerinden uzaklaşır.”
     Bu paragrafta, uygar uluslarla geri kalmış ulusların bireylerinin hayata bakış açıları karşılaştırılmıştır. Bu insanların farklı ülkelere gittiklerinde nasıl bir tutum takındıkları ortaya konmuştur.
5.Tanık Gösterme
Yazar, bazen yazısında savunduğu tezin doğruluğunu ispatlamak için o konu hakkında söz sahibi ve kendisiyle aynı düşüncede olan bir uzmanın görüşüne yer verir. Bu anlatım yoluna tanık gösterme denir. Tanıklığına başvurulan ve sözlerinden alıntı yapılan kişi, yetkin ve alanında söz sahibi olmalıdır. Aksi hâlde sıradan ve yetkinliği kuşkulu bir kişinin tanık gösterilmesinin pek bir değeri olmaz.
     Tanık göstermede öncelikli amaç, ileri sürülen düşüncenin doğruluğunu ispatlayıp onu somut hâle getirmektir. Bundan dolayı yazar, düşüncelerini daha inandırıcı kılmak ve daha belirgin hâle getirmek adına alanında uzman olan bir kişinin sözlerini alıntılayarak verir. Bu sayede düşüncelerinin doğruluğunu okura daha kesin bir dille anlatmış olur. Tanıklığına başvurulan kişinin sözleri genellikle tırnak içine alınır.
Örnek:
“Dili güzelleştirmek, geliştirmek, korumak için toplumun bütün bireylerine görev düşmektedir. Dil, belli kişilerin çabası ile ayakta kalamaz. Gelişip güzelleşmesi için yediden yetmişe herkesin dili her yerde ve ortamda en güzel şekilde kullanması bir zorunluluktur. Çünkü dil, milyonlarca kişinin olumlu ya da olumsuz tutumundan etkilenen canlı bir iletişim aracıdır. Millî kültürümüz içinde çok önemli yere sahip olan dilimiz, ancak kurallarına uygun kullanılırsa gelişir ve bireyler arasında sağlıklı bir iletişim ortamı oluşmasını sağlar. Kültürel değerlerimiz ancak sağlam bir dille geleceğe aktarılabilir. Buna dikkat edilmediği takdirde kuşaklara arası iletişimde kopukluklar ortaya çıkar. Orhan Veli Kanık, bu konuda nasıl hareket edilmesi gerektiğini şu sözleriyle ortaya koymuştur: ‘Dili, her zaman, her yerde düşünmemiz gerekir. Bir takvim yaprağında, bir sokak ilanında dile karşı sorumlu olduğumuzu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Binlerce insan tarafından okunacak bozuk bir cümlenin, birçok kişinin aklını çelebileceğini unutmamalıyız. Sağlam bir dile ancak böyle ulaşabiliriz.’ “
     Bu paragrafın giriş cümlesinde yazar, dilin geliştirilip korunmasından, toplumun bütün bireylerinin sorumlu olduğunu ifade etmiştir. Ardından da dilin belli bir sınıfın çabaları ile korunmasının çok zor olduğunu söylemiştir. Bu millî değerin gelişmesi ve sağlıklı bir iletişim aracı olabilmesinin onun kurallarına uygun şekilde kullanılmasına bağlı olduğunu vurgulamıştır. Dil, iyi kullanılmadığı takdirde iletişim kopukluklarının ortaya çıkacağını söylemiştir. Fakat yazar, bu söyledikleri ile yetinmemiş, okuru etkilemek ve görüşlerinin doğruluğunu ispatlamak için ele aldığı konu hakkında kendisiyle aynı düşüncede olan Orhan Veli’den alıntı yapmıştır.
     Paragrafın son bölümünden de anlaşıldığı gibi tanıklığına başvurulan Orhan Veli Kanık’ın da dil konusunda yazardan farklı düşünmediği görülmektedir.
 5.    Metin ve Paragraf
     Bir yazıyı şekil, anlatım ve noktalama özellikleriyle oluşturan kelimelerin bütününe metin adı verilir. Diğer bir ifadeyle metin, iletişim kurmak için oluşturulan cümleler topluluğudur. Sözlü ya da yazılı iletişim için üretilen anlamlı yapıdır. Yazar, iletmek istediği mesajı metin aracılığıyla ifade eder.
     Bir metin, aralarında anlam, anlatım bakımından ilişki ve bütünlük bulunan paragraflardan oluşur. İyi kurgulanmış bir metinde, her paragraf bir düşünce birimidir. Metindeki paragraf sayısı, o metnin içerdiği düşünce sayısını verir. Bunun nedeniyse her düşüncenin bir paragrafta tam olarak ortaya konmasıdır. Sözcükler seslerden, cümleler sözcüklerden, paragraflar ise cümlelerden oluşur.
     Metni oluşturan en büyük yapı paragraftır. Düzyazılarda genellikle satır başlarıyla birbirlerinden ayrılan bölümlerin her birine paragraf adı verilir. Paragrafın oluşumu konuyla doğrudan ilgilidir. Çünkü yazar, duygu ve düşüncelerini bir olay ve olgudan hareketle anlatır. Ele aldığı konuyu, amacına göre sınırlayıp birbiriyle ilintili paragraflar hâlinde verir. Bu, metin oluşturulurken uyulması gereken en önemli kurallardan biridir.
     Metindeki paragraflar, bir zincir şeklinde anlam, dil ve anlatım bakımından birbirini tamamlayan, destekleyen bir bütündür. Bu yapı özelliği sayesinde metinde anlamla yapı yönüyle bir bütünlük ve uyum ortaya çıkar. Bu bütünlüğün sağlanabilmesi adına metindeki paragrafların dil ve anlatım yönüyle birbirine bağlanması büyük bir önem taşır.
     Bir yapboz oluşturmak için parçaların birbirine bağlanmasına gereksinim duyulması gibi bir metin oluşturmak için de paragrafların birbirine bağlanması gerekir. Bir görüşün, bir duygunun işlendiği metinlerde de işlenen görüş ve duyguların birbirini destekleyecek paragraflar şeklinde, mantıksal bir sıra ile ele alınması gerekir. Örnek olarak olayın işlendiği metinlerde paragrafların zaman, kişi, çevre gibi öğelerin sırasına dikkat edilmesi gerekir. Buna dikkat edilmezse paragraflar arasında zaman, kişi, mekân vb. yönlerden karışıklıklar ortaya çıkar, metnin anlaşılması güçleşir.
     Bir metnin anlatım biçimi ve dil özelliklerinin temelinde metnin türü, içeriği, anlatımın amacı, okur kitlesinin düzeyi, özellikleri bulunur. Yazar, iletisini tam olarak verebilmek için metin yazarken bütün bunlara dikkat etmelidir. Bu amaca ulaşmak isteyen yazar, bir düşüncesini aktarırken ya da bir olayı okurun gözü önünde canlanacak şekilde anlatırken metne uygun olan anlatım tekniklerinden yararlanmalıdır. Örneğin hikâye ve roman yazarken olay (öyküleme), betimleme paragraflarından; düşünce yazılarında örneklendirme, tanık gösterme, tanımlama, karşılaştırma gibi anlatım yöntemlerinden yararlanmalıdır.
Örnek-1:
“Dedelerimiz, ömürleri boyunca verimli arkadaş saydıkları ağacı her yerde arayıp yetiştirmiş, ona gönüllerinin en derin sevgisini ve saygısını armağan etmişlerdir. Ağaçlarımız, halkımızın duyuşuna, düşüncesine girmiş, sinmiştir. Onlarda bizi, bizde onları görmemek mümkün olmaz.”
     Yukarıdaki parça, ağacın önemini anlatan bir metnin giriş paragrafıdır. Yazar, bu paragrafta halkımızın ağaca büyük bir önem verdiğini, onunla bütünleştiğini anlatmıştır.
     Ağaç kelimesi eski çağlardan beri dilimizde yaşamaktadır. Orhun Abidelerinde bile ağaçla karşılaşırız. Türk şiirinde ağaca karşı derin bir ilgi görülür. Memleketimizde birçok yerin adı ağaçtan alınmıştır: Çamlıbel, Kirazlıyayla, Kırkağaç… Bunlar halkın ağaca verdiği önemi gösterir. Bazı ağaçlarla ilgili yerlerin ayrıca bir tarihi de vardır: Göynük teki “Beykavağı” adlı yere ad verilmesinde Yıldırım’ın oğlu Süleyman’ın rolü olduğunu Âşıkpaşaoğlu Tarihi yazar. Eskiden beri birçok Türk boyuna, birçok kişiye ağaç adı verilmiştir. Yeni soyadı kanununa göre pek çoğumuz, soyadımızı ağaca bağlamış bulunuyoruz. Bu da gösteriyor ki halkımız, ağaca karşı beslediği sevgiyi hâlâ yüreğinde yaşatmaktadır.
     Ağaç, yalnız şairin belleğinde değil, halkın hayatında da bir andaç, bir nişandır. Çocuk doğduğunda, düğün yapıldığında, uzun bir yolculuğa çıkılırken ağaç dikilir. Artık onun büyümesi için elden gelen yapılır. Ağaç boylandıkça hatıralar da içimizde serpilir, gümrahlaşır.
     Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinden birçoğu ağaç çağrışımları ve buluşlarıyla doludur: “Çiçek açar, domur domur dal verir / Kimi uzar, birbirine el verir / Kimi meyve verir, kimi gül verir / Ağaçlar üstünde dillenir kuşlar”
     Giriş paragrafından sonra gelen bu paragraflar metnin gelişme bölümünden alınmıştır. Bu paragraflarda yazar, halkımızın eskiden beri ağaca büyük önem verdiğini anlatmıştır. Bu görüşünü ispatlamak için de Türk tarihinden ve adını ağaçtan alan yurt köşelerinden örnekler vermiştir.
     Ağaca verilen değer bugün daha da artmıştır. İzinsiz ağaç kesmek yasaktır. Bu konuda bazı ülkelerde çok ağır cezalar verilmektedir. Bizim memleketimizde ise halkımızın gönlünde derin bir ağaç sevgisi vardır. Onun bu sevgisi, modern ağaç bilgisiyle ışıklanırsa yurdumuz kısa zamanda yemyeşil olacaktır.
     Son paragrafta ise yazar, yazısını bir sonuca bağlamış ve yurdumuzun yemyeşil olabilmesi için halkımızın modern ağaç bilgisiyle donatılması gerektiğini söylemiştir.
Örnek-2:
     “Mehmet adlı bir Türk askeri Çanakkale’de İngilizlerle savaşırken yaralanır. Haydarpaşa Hastanesinde tedavi edilir. Ayağı bir parça sakat kaldığı için hafif hizmete ayrılır ve hastanede görevlendirilir. Mehmet’e bir gün Haydarpaşa Tren İstasyonu’ndan hastaneye götürülmek üzere esir İngiliz askeri teslim edilir. Mehmet ve hasta İngiliz asker, yağmurlu bir havada kör topal yola devam ederler.”
     Bu paragrafta, olay paragrafına özgü nitelikler ağır basmaktadır. Bir hikâyenin serim (giriş) bölümü olan paragrafta olay, kişiler ve olayın yaşandığı çevre birlikte verilmiştir.
“Mehmet dehşetli bir İngiliz düşmanıdır aslında. Ötekilere pek o kadar kızmaz, her biri için ayrı ayrı mazeretler bulmaya çalışır, sulh olursa onları affedebileceğini hissederdi. Fakat İngilizlere çok kızgındı. Zor şartlarda yol alırken, İngiliz büsbütün “stop” deyip durmasın mı? Mehmet bu sefer büsbütün telaşlandı:
     - Vay anam, ben ona adam ol derken o büsbütün cüdam oldu… Hey beri bak… Hele şöyle kımılda bakayım… Yürü de evvelki gibi yürü razıyım… Hastaneye çok kalmadı… Orada seni rahat yatağa yatırırlar, sıcak yemek verirler. Haftaya kalmaz domuz gibi olursun, diye söyleniyordu kendi kendine.
     - Yahu para sende, rahat sende, memleket sende, dükkân, tezgâh sende… Yedi deniz aşırı yerden, kale gibi gemilerine binip ne halt etmeye gelirsin buralara, benimle muharebeye tutuşursun… beni öldürüp de yamalı donumu mu alacaksın? Ne adını bilirim… ne memleketini bilirim, sen Çanakkale’ye geldin diye davarımı satar, ocağımı söndürür, çoluk çocuğumun her birini bir yana dağıtır gelirim… Muhareben de kahpece… yanına sokmadan, suratını göstermeden, uzaktan şarapnelini yerim, ayağım sakat kalır… Elime düştün… seni bir tepmede yere gömsem yeridir… illezebunluğunu görüyorum… besbelli bir taksiratım var ki Cenab-ı Mevla seni bu dünya âlemde bana musallat etti… Gel başımın belası… gel seni sırtımda taşıyayım da tamam olsun…”
     Serim bölümünden sonra gelen bu gelişme paragraflarında yazar, Mehmet’in İngilizlere karşı duyduğu öfkeyle birlikte onun ağzından, bu ulusun o dönemde haksız yere Çanakkale’ye gelişini anlatmıştır. İnsanımızın düşmanlarına karşı bile merhametle yaklaştığını ortaya koymuştur. Yazarın bütün bunları anlatmadaki amacı ise Türk askerinin derin bir inanca, sağlam bir ahlaka ve yüksek bir insanlık sevgisine sahip olduğunu göstermektir.
“Mehmet, çok zor şartlar altında, düşe kalka, yağmurdan sırılsıklam hâlde ezeli düşmanı, yaralı İngiliz askerini hastaneye ulaştırır. Böylece üzerindeki dağ gibi yükten kurtulur.”
     Çözüm (sonuç) paragrafında ise yazar. Mehmet’in öfkesini bastırıp karakteri yaralı İngiliz askerini hastaneye bırakıp bu yükten kurtulmasını anlatmıştır.
Örnek-3:
“Zararlı bir alışkanlık: Yazıp bozmak; bir satır bozuk oldu mu hemen o yaprağı yırtmak; birkaç yaprak yırtınca da o defteri kaldırıp atmak… Bu alışkanlık, çocukla beraber büyür. Defterde, kalemde çocuk kadar küçük olan yeni baştan usulü” yaş ilerledikçe hayatın her dönemine geçmektedir.
     Bir şeyi yok etmeden düzeltmeye alışmak da lazım. Başlanan bir şeye devam etmek ve onu bitirmek, insan iradesinin başarısıdır. Bunun zıddına biz, maymun iştahlılık deriz. Maymun iştahlı, mesela bir atkı örmeye başlar, bitirmeden başka bir işe geçer; bir kitabı okumaya koyulur, sekiz on sayfa bile okumadan onu atar, bir diğerinin yapraklarını karıştırmak ister.
     Hayatın her döneminde başarılı olmak için insanlığın uzun tecrübeler sonunda elde ettiği kural şudur: İyiye başlamak, iyi başlamak ve iyi bir yolda devam edip onu bitirmek. Kıymeti ne olursa olsun, eser sahibi olabilmek için bundan başka çare yoktur. Başlarken her şey güçtür. İlk zamanda o güçlüğe katlanmak gerekir. Devam edince aynı şey sıkıntı verir, bu sıkıntıyı sineye çekmeli. Fakat eser bittiği zaman duyulan zevk, bütün bu güçlükleri, bütün bu çekilmiş sıkıntıları karşılayacaktır.
     Bizzat hayat da bir eserdir. Ölüm gelip de insan, gözlerini dünyaya kapayacağı zaman: “Ben şu işi yaptım, şu kitapları yazdım, şu sözleri söyledim, şu insanları yetiştirdim, şu iyilikleri ettim, şu kalpleri kazandım…” diyebiliyorsa en büyük eseri olan hayatını gönül rahatlığıyla bitirmiş olur. Bütün ömrü yazboz tahtası olanların bu mutluluğa ermelerine, verimli bir insan olmalarına imkân var mı?”
     Bu metin dört paraftan oluşan bir düşünce yazısıdır. Şimdi metnin paragraflarını sırasıyla inceleyelim.
I. Paragraf: Giriş paragrafıdır. Yazar bu paragrafta zararlı bir alışkanlık olan yazıp bozmaktan söz ederek yazısına giriş yapmıştır. Bunun yanında yazıp bozma alışkanlığının çocuklukta ortaya çıktığını ve bu alışkanlığın ileri yaşlarda da sürdüğünü belirtmiştir. Bu paragrafta bir işe başlayıp onu yarım bırakmanın zararları üzerinde duracağını söyleyerek ele alacağı konuyu ortaya koymuştur.
II. Paragraf: Gelişme paragraflarının ilkidir. Yazar, bu paragrafta maymun iştahlı, hevesi çabuk geçen insanlardan örnek vermiş ve bu yaratılıştaki kişilerin başarısız olduğunu vurgulamıştır.
III. Paragraf: Bu gelişme paragrafında ise yazar başarılı olmak için başlangıçta ortaya çıkan zorluklara katlanmak gerektiğini söylemiştir. Bu görüşünü desteklemek için de hayattan ve insanlığın ulaştığı tecrübelerden örnekler vermiştir.
IV. Paragraf: Sonuç paragrafıdır. Bu paragrafta yazar, hayatı bir esere benzetmiş ve her insanın hayatını en güzel şekilde tamamlaması gerektiğini, bir eser ortaya koyamayanların mutlu olamayacaklarını söylemiştir.

Powered by OrdaSoft!