İyi ailenin ne olduğu, nasıl kurulması, nasıl işlemesi gerektiği kitaplarda vardır ama mutlu bir aile yuvası kurup iyi evlat yetiştirmek için kitaplar, olmazsa olmaz cinsinden değildir; orada başka şeyler, başka lâzımeler vardır ki biz ona görgü deriz, tecrübe deriz, baht deriz, terbiye, nasip, hayır dua, âhenk, aşk, saygı, muhabbet, anlayış deriz ki kitaplarda hikâye edilse de nasıl erişileceği kaydedilmemiştir.

     Bir vesile ile “Bozkırın tezenesi” diye haklı bir liyâkat mevkiinde bulunan sanatkârımız Neşet Ertaş ile yarım saat kadar başbaşa sohbet etme imkânı hâsıl oldu geçenlerde. Dikkatimi çeken şey, Neşet Ertaş’ın bizzat tecrübe ile edinmesine imkân olmayan, sağlaması yapılmış bir değerler silsilesini referans alarak konuşması oldu. Merak ettim; hakkında yazılan kitaplardan hatırladığıma göre doğru dürüst eğitim görememiş, küçük yaşlarından beri ekmek derdi peşinde çalışıp durmuştu; öyleyse bu bilgileri nereden edinmişti; döne döne okuduğu, mihver kabul ettiği bir kitap var mıydı, kimlerin meclisinde bulunmuş, hangi sohbetlerden istifade etmişti?

     - Ben ömrümde bir kitabı baştan sona okumadım; eksik olmasınlar, bana dair yazılan birkaç kitap var, onları bile okuyabilmiş değilim. Tahsil terbiye nâmına neyim varsa, babamın (Muharrem Ertaş) çıraklığındandır!

     Hâlbuki Neşet Ertaş, mahlâs ve tapşırma tercih etmemesine rağmen kuvvetli bir halk şairi. Konuştuğu şeyler ise esaslı bir dünya görüşü taşıdığını, varlık felsefesinin temel meselelerine dair oturmuş kanaatlere sahip olduğunu hissettiriyor. Bizler gibi birikimini kitaplara borçlu insanların, bu derece zihnî berraklığın nereden ve nasıl kazanılmış olduğunu merak etmesi aslında tabii karşılanması gerekir. Biz tasavvuf hakkında bile doğrudan ve dolaysız bilgi edinmek yerine kitapların yüzünden teorik mâlumat edinmeyi tercih etmiş kuşağa mensubuz. Neşet Ertaş’ın birikiminde teorik bilgi değil, kısaca irfân dediğimiz “hâl bilgisi” ağırlık teşkil ediyor. Müeddep, sözünü sohbetini bilen, iyiyi kötüden ayırdetme kabiliyetine sahip, incitmekten ve incinmekten sakınan bir bir insan; üstelik hiç kitap okumamış!

     Kısa bir süre, şimdilerde “ezber bozulması” diye tâbir edilen bir şaşkınlık yaşadım; etrafımızda böyle insanlar yok artık. Vaktiyle böyleleri de varmış; sayıca çok oldukları söylenemez ama varlıkları, te’sirlerinden anlaşılan, yaşadıkları toplumda örnek kabul edilen, yön gösteren, bir noktada tıkanıp kalmışlara hayatı yorumlayarak yeni çığırlar açan ve birikimlerini davranışlarına aksettirerek saygı duyulası bir sahicilik mertebesine kavuşmuş insanlarmış bunlar.

     Aklımız başımıza geldiğinden beri etrafımızdan bilimin, kitabın, okumanın, tahsilin, bilgili olmanın erdemine dair sayısız öğüt dinlemiş ve bu öğütlerin doğruluğu hakkında kesin inanç geliştirmiş insanlarız biz. Aksini düşünmek bile zihne sığmaz bir aykırılık gibi görünüyor. Bu öğütlerin yararsız ve hâyide olduğunu ileri sürebilir miyiz; elbette hayır ama bu noktada farkedilmesi ve bilinmesi gereken başka yolların da varlığıdır.

     Bir gazete haberini okuyorum: Genç bir üniversite öğretim üyesi araştırma yapmış, neticede diğer toplumlara göre Türklerin az kitap okuduğu sonucuna ulaşmış. Bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okurken Türkiye’de 6 kişiye bir kitap düşüyormuş.

     Siz olsanız bu sonuçları nasıl yorumlarsınız? Üç aşağı beş yukarı birbirine benzer hükümlerdir bunlar; araştırmacının yorumu da öyle; diyor ki, “kitap okuyanlar, kendini yenileyen, geliştiren, eleştiren, demokrasinin temel taşlarını oluşturan kişilerdir” ve devam ediyor: “bu konuda ailelere önemli görevler düşüyor; eğitim sistemimiz kitap okumayı özendirmiyor, kitap okuyanlar örnek kişi gibi gösterilmiyor, en mühimi ebeveyn çocuğa kitap okumakta doğrudan misâl olmuyor.” Peki ne yapmak lâzım, çâre hazır: “Evde anne-babalar çocuklarıyla kitap okumalı, onlarla kitapçılara gitmeli, onlara kitap hediye etmeli. Kitap okuma alışkanlığı çocuklara ancak sevgiyle kazandırılabilir."

     Ayrıca daha ciddi analizleri de var araştırmacının: “Popüler kültürün öznesi kalabalıklardan oluşturmaktadır, kalabalık psikolojisi de sorgusuz sualsiz yeniliklere kapılıp gitmeye müsaittir; bu durumda kültürü besleyecek unsurların önü tıkanmaktadır."

     Neredeyse, “kitap okumazsak ölürüz” demeye getiriyor.

     Kültürün doğrudan kitapla ilişkili olduğunu zanneden bu araştırmacı, bir modern zaman efsânesini sorgulamaksızın kabullendiği için yanılıyor. Bana öyle geliyor ki, kitaplardan değil de kitap dışı yollardan edinilen kültür (genel kültür ve bilgi değil, dikkat, sadece kültür) daha sahici ve fonksiyonel bir birikim anlamına gelir; kültür söz konusu olunca, bizatihi yaşanmış tecrübenin yerini hiçbir şey, hiçbir kitâbî kaynak ikâme edemez. Okumayı, kitaplarla birlikte yaşayıp onlarla hemhâl olmayı demokrasinin, insan haklarının, gelişimin yegâne yolu gibi anlamak, en başta insanlığın binlerce, belki on binlerce yıllık tecrübesine ve hikâyesine sırt dönmek anlamına geliyor. Meselâ araştırmacı akademisyenin sözü getirip bağladığı “aile” kavramına bakalım. İyi ailenin ne olduğu, nasıl kurulması, nasıl işlemesi gerektiği kitaplarda vardır ama mutlu bir aile yuvası kurup iyi evlat yetiştirmek için kitaplar, olmazsa olmaz cinsinden değildir; orada başka şeyler, başka lâzımeler vardır ki biz ona görgü deriz, tecrübe deriz, baht deriz, terbiye, nasip, hayır dua, âhenk, aşk, saygı, muhabbet, anlayış deriz ki kitaplarda hikâye edilse de nasıl erişileceği kaydedilmemiştir.

     Yine o araştırmaya dönelim; Türklerin az kitap okumasında, hatta insana başta gülme hissi veren, ‘bir kitabı altı Türk’ün okuması’nda elbette iftihar edilecek bir durum yoktur, ama kendimizi aşağılayıp yerden yere vuracak dramatik bir durum da görmüyorum. İçi lâyıkıyla kurcalanmamış hükümler, bir süre sonra fetiş halini alıyor.

     İnsanlar bir şekilde irili-ufaklı, önemli-önemsiz karar verecekleri zaman bilgi kullanıyorlar; bu bilginin mahiyeti değişik olabilir ama bilgi bilgidir. Araştırmacının varsayımı, çok kitap okuyan toplumların iktisadi ve sınai bakımdan daha gelişmiş, daha müreffeh olduklarını imâ ediyor. Modern bilimi, teknoloji ve daha fazla gelişme fikrine tahsis edilmiş yüzüyle tanırsak kitabi bilginin kaçınılmazlığı âşikâr olur. Ne var ki çok kitap okumakla tanınan Japon, Fransız ve İsveçlilerin başka sektörler itibariyle problemsiz yaşadıkları da söylenemez; onlar da bizler gibi problemler yaşıyor, acı çekiyor, mutsuz oluyorlar. Kaldı ki kişi başına tüketilen kitap sayısı, kendi başına mânidar bir gösterge sayılmaz; kitap okumak başından sonuna birbirinden çok farklı süreçlerden oluşuyor: kaç tür kitap basılıyor, okunma oranı nedir, ne okunuyor, nasıl okunuyor, okunulan şeyler ne işe yarıyor vb.

     Kitap okumak her derdin çaresi değil ama onsuz da olmuyor; hele hele okur-yazar insanların çoğunda kitabın bir kaçış yeri olduğunu düşündüğünüzde mesele pek farklı boyutlara bürünüyor. Tek başına kitap fikrini gereğinden fazla önemsemek ve kutsallaştırmak yanlış; sadece bu fikre dikkat çekmek istedim.

Kaynak: http://ahmetturanalkan.net/

Powered by OrdaSoft!