░   Ebü Hureyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

     "... İş, ehil olmayana verilince kıyameti bekle"(1)

Vürûd Sebebi

     Toplumda düzenin altüst olmasının en temel sebebini genel bir ifade ile ve fevkalade özlü bir biçimde ortaya koyan hadisimizin, vürûd sebebi şöylece nakledilmektedir:

     Bir toplantıda Resûlulah sallellahu aleyhi ve sellem etrafındaki sahâbilere birşeyler anlatırken, bir bedevî geldi ve

     - Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

     Resûlulah sallellahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeyip konuşmasına devam etti. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden) "bedevîyi işitti ama, sorusundan hoşlanmadı"; kimisi de " galiba işitmedi" diye durumu yorumladı. Derken Resûlulah sallellahu aleyhi ve sellem, sözünü bitirince

     -" O, Kıyâmeti soran nerede?" buyurdu. Bedevî;

    -Benim, buradayım ya Resülellah! dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

     -"Emânet zâyi edildi mi Kıyâmeti bekle!" buyurdu. Bedevî;

     - Emânet nasıl zayi' olur? dedi. Resûlulah sallellahu aleyhi ve sellem de:

     -" İş, ehil olmayana verildi mi Kıyâmeti bekle!"buyurdu (2)

Önemli Tesbitler

     Hadîs-i şerifte, işlerin ehil olmayanlara verilmesi, emânetin zâyii ve Kıyâmet'in kopma zamanı gibi üç önemli nokta ve tesbit önem arzetmektedir. Ayrıca bir de Hz. Peygamberin, öğrenci-öğretmen, müstefti ve müftî ilişkilerindeki usulün ne olması gerektiğini gösteren tavrı dikkat çekmektedir. Ancak biz bu davranışın ehemmiyetine işaretle yetinerek diğer hususlar üzerinde durmak istiyoruz.

     Hadisteki el-Emr kelimesi, din ile ilgili her işi ifade etmektedir. Bu, "iş" olarak birilerine tevdi edilen ya da birileri tarafından ortaya konulan her şeyi içine alan bir tesbit olmaktadır. Devlet yönetiminden en küçük kamu görevine kadar her türlü enerji, beceri ve ehliyet isteyen işleri kapsamaktadır. Dolayısıyla el-emr, Şarih Aynî'nin de belirttiği gibi, hilâfet ve kadılık yanında, bu sayımızın ana konusunu teşkil eden fetvâyı da içine almaktadır. Bilindiği gibi mahiyeti itibariyle fetvâ , dinin günlük hayata hakimiyetini, en azından olayların akışı içinde dinî esaslar çerçevesinde kalabilmeyi sağlayan dinamik, yetişmişlik ve ağır sorumluluk gerektiren fevkalade ciddî bir danışmanlık işidir. Nitekim bir başka hadîsi şerifte işin bu yönlerine şöylece dikkat çekilmiş bulunmaktadır:

     "Allah Teâlâ, ilmi insanlara lütfettikten sonra hâfızalarından zorla söküp almaz. Ancak âlimlerini ilimleriyle birlikte aralarından alır, geriye kara cahil bir grup kalır. Halk bunlara mes'elelerini götürür, onlar da kişisel görüşleriyle cevap verirler. Böylece hem halkı saptırır, hem de kendileri saparlar."(3) .

     Böyle bir durum, hiç şüphesiz toplum ve ümmet bünyesinde nerede ise Kıyâmete denk ciddi sonuçlar meydana getirir. Ya da toplumu Kıyâmet'e benzer bir kargaşaya götürür. Bu korkunç sonucun asıl sebebi ise, ehil olmayanların, Kitap ve Sünnet gibi dinî esaslara dayanmadan, kişisel arzu ve istekleriyle halka din adına önderlik yapmaya kalkmalarıdır. Aslında din'in Kitap, Sünnet ve İcma' gibi temellerine dayanan görüşler, övülmüş ve makbul re'y ve görüşlerdir. Mutlak olarak re'y ve kıyas kötülenmekte değil, dinin ana delillerine bağlılık düşüncesinden uzak, böyle bir kaygı taşımayan kişisel görüşler yerilmektedir. Bu da pek tabiîdir. Zira her sistemin ve her dinin bir genel esprisi ve kıymet verdiği temelleri bulunmaktadır. Bunlara uyulduğu ölçüde o çerçevede kalınabilir. Aksi halde, kaynaklara uygun bir yaşayış ve gidişten değil, bir çözülüş ve yok oluştan söz edilebilir.

Asıl Sebep

     İşin ehil olanlara verilmemesi, cehaletin yaygınlığı ve ilmin ortadan kalkmış olmasından ileri gelir. İşin aslını bilenlerin bulunduğu bir ortamda ehil olmayanlara işlerin verilmesi normalde düşünülemez. Ama ortalığı kesif bir cehalet kaplamış, gerçekler ters yüz edilmiş ise, işler kapanın yani ehil olmayan kimselerin elinde kalır. Bu da toplumlar için bir çeşit kıyâmet demektir. Bu durumu bir de evrensel bir ilahî din olan İslam ve onun müntesipleri müslümanlar için düşünecek olursak, felaketin boyutları bütün dehşetiyle ortaya çıkar. Bilindiği gibi aslında ilim, çözüm demektir İlim ayakta ve önde olduğu sürece, işlerde mutlaka bir kolaylık bulunur. Çözümsüzlüğün ve çöküntünün asıl sebebi dış etkenleri bir tarafa bırakacak olursak bilgisizliktir.

     Bu noktada" bilmediğin şeyin arkasına düşme" ya da " bilmediğin bir şeyi söyleme!"(4)ayetini hatırlamak pek yerinde olacaktır. Zira bu ayetin bir anlamı da "bilmediğin halde kendi re'yin ve zannın ile hüküm verme!" demek olmaktadır.

     İmam Şâfiî, kıyâs'ı haber'den önde tutanlara " bir şeyde anlaşmazlığa düştünüz mu onu Allah'a ve Resûlune arzediniz!"(5) âyetiyle karşı çıkmakta ve bu ayetin anlamının "anlaşmazlık konusunda Allah ve Resûlünun ne buyurmuş olduğunu araştırın, ona uyun!"demek olduğunu savunmaktadır.

     Beyhaki'nin rivâyetine göre Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh şöyle demiştir " Kendisinden sonraki yılın daha kötü olmadığı hiç bir sene söz konuşu değildir. Bununla önceki yılın bir sonrakinden daha bolluk veya önceki yöneticinin bir sonrakinden daha hayırlı olduğunu söylemek istemiyorum. Ben, alimlerin yok oluşundan bahsediyorum. Öyle ki iş, (en) sonunda her konuda kişisel görüşlerini öne süren insanlara kalır ve dolayısıyla İslâm yıkılır"(6)

     Hemen işaret edelim ki, ilmin yok oluşu alimlerin yok oluşu demektir. Nitekim bu hadisin bazı rivâyetlerinde bu durum açıkça "alimlerin yokluğu, ilmin ortadan kaldırılmasıdır" şeklinde belirlenmektedir Kabzu'l-ilm, raf'u'1-ilm hep zehabu'l-ulemâ olarak gösterilmektedir.

     Diğer taraftan İşin ehil olmayanlara verilmesi, hadisimizden öğrendiğimize göre emânet'in zayi edildığinin açık işâretidir. Böylece alimlerin yokoluşu ile emânetin zayii arasında fevkalade sıkı bir ilgi bulunmaktadır Emânet ise, maddî-manevî değer ve sorumlulukların hepsine birden verilen isimdir. Bu demektir ki emânet, ilme emânet edilmiştir. İlim kalmamışsa, emânet zayi edilmiş demektir .Bunun göstergesi ise, ehil olmayanların, ümmetin işlerini üslenmiş olmalarıdır.

Alim-Câhil

     Hadisin ifâdesinden öyle anlaşılıyor ki, alimlerin yokoluşu, genel anlamda bilgili insanların yok oluşu demek değildir. Dinin temel kaynaklarını yani Kitap ve Sünnet'i bilen, mes'elelere önce bu esaslar çerçevesinde çözümler getirebilecek çapta alimlerin yok oluşu demektir. Câhil ya da kara câhiller de hiç bir şey bilmeyenler değil, mes'elelere dini çözüm getirme usul ve dayanaklarını bilmeyen, bu sebeple de kafadan ahkâm kesen, herhangi bir bilimsel ölçüye uyma ihtiyacı duymadan kendi görüşüne göre fetva veren, kısaca kendisini tam anlamıyla şâri' yerine koyan haddini bilmezlerdir.

     Bu tür câhilleri öne geçirmek, onları başvuru kaynağı edinmek sebep olacağı zararlardan dolayı yasaklanmış bulunmaktadır .Hatta fâsık bir âlim de bu noktadan değerlendirilmiş, afif, haddini bilen bir câhil ona tercih edilmiştir. Çünkü câhilin iffet ve takvası, bilmediği halde konuşmasına mani olur ve kendisini araştırmaya sevkeder. Fısk ise, cür'etkârlığın hem işâreti hem de sonucudur.

Hep Aynı Yakınma

     Öte yandan geçmişte çoğu âlimlerin kendi dönemlerine bakıp câhillerin topluma hakimiyetleri karşısında hadiste söz konuşu edilen sapıklık ve yıkılış zamanının gerçekleştiği şeklindeki beyan ve yakınmaları hep görülegelmiştir. Bunların bize en yakın iki misalini Tecrîd-i Sarih mütercim ve şarihi merhum Kamil Miras ile Müslim'i tercüme ve şerh eden merhum Ahmed Davudoğlu vermektedirler K. Miras, "Öyle sanıyorum ki, hadiste bildirilen dalalet zamanı hulûl etmiştir. Bugün gazete sütunlarına geçen dinî mevzulara dair yazılar tam bir anarşi halindedir"(7) A. Davudoğlu da Kadı ilyaz ve Şeyh Kutbuddin'in kendi zamanlarıyla ilgili yakınmalarını ve özellikle Aynî'nin " beldeler ulemâdan hali kalmış,câhiller tayin suretiyle fetva ve tedris mevkilerinin başına geçirilmiştir. Artık biz selamet ve afiyet dileriz"sözlerim naklettikten sonra diyor ki," gelin bir de bizim zamanımızı görün. Artık bunlar moda oldu. Kendi fikrine göre fetva verenlere bugün aydın din adamı deniliyor" (8) Biz bu iki âlimin tesbitine, televizyonun yaygınlaştırdığı cehâlet ve özellikle dini konulardaki ciddiyetsizlikleri de ekleyerek katılmak zorunda olduğumuzu hissetmekle beraber, ciddî ilmî gayretlerin ve gelişmelerin olduğunu, bunun yanında toplumun, hemen bütün kesimleriyle İslam'ı özlediğini ve öğrenmek istediğini de gözlemlemekteyiz. Bu da ümitlenmek hatta bir ölçüde sevinmek ve ötesinde de bu eğilimin geliştirilmesi yönünde gayrete gelmek için yeter diye düşünüyoruz.

Netice

     İşi ehil insanların yetiştirilmesi, günün en büyük cihâdı, Müslümanların en büyük başarısı anlamını taşımaktadır. Bu yapılabildiği ölçüde Kıyâmet, bir anlamda ertelenmiş olacaktır.Şimdi İslam'ı ve Müslümanları mes'ele edinme, daha bilinçli bir dinî yaşayışı yaygınlaştırma yani işi ehline verme zamanıdır.

 

Dipnotlar: 1. Buhârî, ilim 2 2. Bk Buhârî, ilim 2 3. Buhârî, İ'tisam 7, Müslim, İlim 14, Ahmed b. Hanbel ll,203 Ayrıca biraz farklı ifadeler için bk Buhârî, İlim 34, Müslim, ilim 13, Tirmizî ,İlim 5, ibn Mâce, Mukaddime 8, Dârımî, Mukaddime 26 4. el-İsra (17),37 5. en-Nisa(4),59 6. ibn Hacer, Fethu'l-bâri, XIII, 296 7. Bk Tecrid tercemesi, XII, 408 8. Bk Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, X,665 

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Altınoluk, 1993 - Temmuz, Sayı: 089, Sayfa: 005

Powered by OrdaSoft!