░   İki senedir Goça taraflarını alan, talan eden on altı bin kişilik Türk ordusundan şimdi, bu kalede yadigâr gibi yüz elli asker kalmıştı. Onlar da işte iki yazdır padişahın gelmesini bekliyorlardı. Mutlaka alınacak olan "Kızılelma"nın yolu buradandı. Sonbahar başında bir gece Hamza Bey'in ulaklarından bir genç gelmişti. Ondan padişahın Acemistan hududunda olduğunu öğrendiler. Gerçi cephaneleri çoktu. Silahları mükemmeldi. Lakin ancak daha üç dört aylık erzakları vardı. Ne yapacaklardı? "Tata"ya giden geçitler kapalıydı. Etrafta her çeşit kuşlar uçuşuyor... Ama hiçbir kervan geçmiyordu.

 * * *

     Yüksek burcun demir saçaklı küçük penceresinden ufukları ormanlarla, dağlarla çevrilmiş ıssız vadiye dalgın dalgın bakan Barhan Bey:

     — Allah kerim... diye başını salladı.

     Böyle sabahleyin erkenden karşısına dikilen ihtiyar sipahi subayı Mahmut Ağa, çok endişede idi. Daha erzak bitmeden Adelsberg, Rizkinç yahut Breg kasabalarına bir akın yapılmasını teklif ediyordu:

    — "Grobing" çok zengindir. Ah, orasını vurabilsek..dedi.

    — Ey, kaleyi ne yapacağız?

    — İçinde elli kişi muhafız bırakırız...

    — Sonra yüz kişiyle nasıl akın ederiz?

    — Basbayağı...

    — Fakat elli kişi bu kaleyi tutamaz.

    — Biz on gün içinde döneriz.

    — On gün değil, on saat içinde neler olur...

    Barhan Bey, pek çok düşünen, hiç faka basmayan akıllı cesurlardandı. Küçük, siyah gözleri daima karanlık bir inin derinliklerinden bakar gibi parlardı. Ne asildi, ne de kul... Şehzade Bayezid'in bütün Anadolu'yu hayrette bırakan meşhur pehlivanı kahraman Kuduz Ferhad'ın üvey kardeşiydi. Lakin ona hiç benzemezdi. Kuduz’un çelik zırhları kâğıt gibi yırtan pençeleri, kalın demir kalkanları bir dokunuşta delen yumruğu, çeki taşını pamuk torbası gibi zahmetsizce kaldırıp yirmi adım öteye atıveren pazusu Barhan Bey'de yoktu. Barhan Bey'in kısa vücudu, yuvarlak omuzları üstünde, hatta biraz çirkince görünen kocaman bir başı vardı. Ağırlığından daima bir tarafa eğilmiş gibi duran bu başın içinde sönmez bir ateş, sönmez bir zekâ alevi tutuşuyordu. İşte bu mukaddes alev, onu daha pek genç iken en namlı kumandanların sırasına yükseltti. Yıllarca süren muharebenin hudutsuz meydanındaki en son nokta, en ileri kale, padişahın emriyle ona emanet edilmişti. Ordu gelinceye kadar ne yapıp yapıp bu ücra kaleyi bırakmamak vazifesiydi. Hâlbuki akın için askerinden bir kısmını ayırsa, düşman hemen haber alacak, fazla kuvvetle kaleye yüklenecekti. Hem kuvveti ikiye ayırmak hiç münasip değildi. Zaten kuvvet de ne idi? Yüz elli kişi...

    Sipahi Mahmut tekrar sordu:

    — Erzak bitince ne yapacağız?

    — Allah kerim...

    —  Ama kışın akın güç olur, beyim.

    — Allah kerim...

    — Nasıl?

    — Mesela bakarsın ki ganimet ayağımıza gelir.

    — Ya ganimet gelmeden bir kuşatmaya uğrarsak?

    — Yine Allah kerim...

    Mahmut Ağa'nın hakkı vardı. Burası ummanın ortasında kaybolmuş öksüz bir ada gibiydi. En yakın kasabaya ancak iki üç günde gidilebilirdi. Kış bastırırsa erzak tedariki imkânsızdı. O vakit kaleyi bırakıp mutlaka "Tata"ya çekilmek icap edecekti. Hâlbuki yüz elli kişiyle günlerce düşmanın, martalozların, oskokların, morlakların, haydukların[1] arasından nasıl geçilirdi? Mademki padişah henüz Rumeli'ye geçmemişti. Artık bu yaz büyük ordu gelmeyecek demekti. Kırk senedir düşman karşısında saç, sakal ağartan Mahmut Ağa, çok itimat ettiği genç kumandanını yine biraz toy buluyordu. "Tevekkül" ile iş bitmezdi. Sıkılarak:

     — Böyle bekleyip durmaktan ne çıkar? dedi.

    Barhan Bey güldü:

     — Merak etme Mahmut Ağa, Allah kerim...

     — Ama...

     — Allah kerim, diyorum ya...

     Tam bu esnada kapıdan, kısa boylu, pala bıyıklı, tıknaz bir çavuş girdi.

     — Beyim, dedi, sağ kuledeki nöbetçi, uzaktan bir kervan gördüğünü haber verdi. Gittim, baktım. Pek kervana benzetemedim. Galiba asker...

     — Çok mu?

     — Üç, dört yüz kişi kadar...

     Mahmut Ağa:

     — Haydutlar olmalı, diye mırıldandı.

     Dayandığı pencereden hızla doğrulan Barhan Bey:

     — Bakalım... dedi.

     Odadan fırladı. Mazgallardan sızan hafif bir ışıkla aydınlanmış dar merdivenleri üçer üçer atladı. Mahmut Ağa'yla çavuş da arkasından koşuyorlardı. Kuleye çıkınca sabah güneşinin henüz dağılmadığı hafif sislerle örtülü ufka dikkatle baktı:

     — Şövalyeler... dedi, bizi muhasaraya geliyorlar.
    İyi görmeyen Mahmut Ağa sordu:

     — Nereden anladınız?

     — Mızraklarından, bayraklarından... Yanlarında iki de top var...

     — Şimdi ne yapacağız?

     — Allah kerim... Acele yok. Düşüneceğiz.

 * * *

    İki saat sonra şövalyelerin gürültücü ordusu kaleyi iyice sarmıştı. Barhan Bey, demir kapıyı kapattı. Müdafaadan başka çare yoktu. Zira kalenin girişi pek dardı. Düşmanı yarıp çıkmak imkânsızdı. Hafif bir yaylım ateşi bile buradan kimseyi çıkartmazdı. Herkes silah başında tetik duruyor, yirmi kişi hiç dinlenmeden palanganın iç avlusundaki büyük dibekte evvelce hazırlanmış kömürleri dövüyordu. Bu kömürlerin dövülmesi bitince kumandan, cephaneliği açtırdı. Kapının önüne gelen ilk on iki çuvalın üst tarafından bir karış kadar barut aldırdı. Başka bir çuvala koydurdu. İçlerinden barut alınan çuvalların üst taraflarını da dövülen kömür tozlanyla doldurttu. Ağızlarını yine eskisi gibi bağlattı. Sonra sarnıcın başına koştu. Yanından hiç ayrılmayan genç silahtarına:

    — Benim odamda, kapının arkasında iki büyük kutu var. Haydi, çabuk onları getir... dedi.

    Yukarıdan koşa koşa gelen sipahi zabiti Mahmut Ağa, kumandana yaklaştı.

    — Hücum başlayacak beyim, emret topları dolduralım...

    — Hayır, toplara lüzum yok.

    — Onlar toplarını kurdular.

    — Kursunlar.

    — Ey, biz ne yapacağız?

    — Bekleyeceğiz. Gazilere söyle, ben yukarıya gelinceye kadar ateş etmesinler.

    — Başüstüne.

    Mahmut Ağa ayrılmadan silahtar kutuları getirdi. Barhan Bey, kendi eliyle kutunun birini açtı. Sarnıca boşalttı. Bu siyah bir tozdu. Silahtara:

    — Elindekini de git, kuyuya boşalt... dedi. Sonra anlamadan bakan Mahmut Ağa'ya güldü:

    — Artık serbestçe “vire” konuşabiliriz.

    — Ne? Vireyi mi?

    — Evet.

    — Sahi mi söylüyorsunuz beyim?

    — Sahi ya.

    — Cephaneliğimiz barut dolu, silahlarımız mükemmel, gazilerimiz hazır, üç aylık yiyeceğimiz de var. Biz nasıl teslim oluruz?

    — Kalede kimse buna razı olmaz, beyim.

    — Nene lazım. Sen şimdi benimle beraber gel, yukarı çıkalım.

    Barhan Bey, gülümseyerek, bedenlere çıkan taş merdivene doğru yürüdü. Biliyordu ki Türk askeri çok itaatlidir. Kumandanları ne söylerse hemen yaparlar. Fakat yalnız bir emre karşı itaat göstermezler. O da "teslim emri"dir. Türk, ölmeyi teslim olmaya tercih eder... Evet, "vire"ye kimse razı olmayacaktı. İçinden, "Ama kandırırım..." dedi. Kalenin üstüne çıkınca Mahmut Ağa'ya döndü:

    — Subayları, bölükbaşıları, çavuşları çağır. Buraya gelsinler, kendileriyle konuşalım. Haydi... emrini verdi.

    Sonra beden sipahilerini dolaştı. Diz çökmüş dışarıya bakan askerin sırtından şövalyeler ordusunu inceledi. Üç yüz kişiden fazlaydılar. Kıyafetleri, silahları muntazamdı. Hiç çapulcuya filan benzemiyorlardı... İki dakika sonra zırhlarını giymiş tolgalı subaylar, çavuşlar etrafına toplandılar. Barhan Bey, bir elini padişahın son defa ihsan ettiği kıymetli mücevherlerle süslenmiş kılıca dayamıştı. Ağır, yiğitçe bir duruşla:

    — Ağalar, dedi. Görüyorsunuz. Kaleyi saranlar bizden çok. Belki bizim iki mislimiz... Müdafaada kalsak üç aylık erzakımız var. Çok dayanamayız. Hâlbuki bu sene bize imdat gelmesinin imkânı yok. Yarıp çıkamayız da.

    — Niçin?

    — Niçin? diye mırıldandılar.

    — Bakınız niçin? Bu kaleyi biz yapmadık. Vaktiyle düşmandan vire ile aldık. Düşman galiba burasını yalnız müdafaa için yapmış. Çünkü hem kapısı çok dar, hem de bir meydana doğru açılmıyor. Kapının karşısındaki şu gördüğünüz tümsekte, elli kişi yaylım ateşi açsa, dışarı kimse çıkamaz.

    İhtiyar Mahmut Ağa, titriyordu:

    — Biz teslim olmayız!  dedi.

    — Hayır, teslim olmayacağız. Vuruşmak için bir meydan bulacağız. Buna razı mısınız?

    — Razıyız, razıyız...

    — Bana emniyetiniz var mı?

    — Var, var.

    — O hâlde ben düşmanla vireyi konuşacağım. Maksadım teslim olmak değil, muharebe etmektir. Varın yoldaşlara söyleyin. Yalan yanlış fikirlere kapılmasınlar. Benim emrimden dışarı çıkmasınlar.

    "Başüstüne, başüstüne..." diye ayrılan subaylar, bölükbaşıları, siperin arasındaki askerin yanına koştular. Mahmut Ağa, Barhan Bey'in yanında kaldı. Tercümanı çağırttılar. Asabi adımlarla kapının üstündeki yüksek sipere gittiler. Barhan Bey, tercümana:

    — Sor bunlara, ne istiyorlar bizden? dedi.

    Tercüman bağırdı. Şövalyelerin saflarından gayet düzgün bir Türkçe ile cevap verdiler:

    — Bu kaleyi istiyoruz, teslim etmezseniz zorla alacağız. Artık tercümana lüzum kalmadığını gören Barhan Bey, bağırarak kendi konuşmaya başladı:

    — Peki, kaleyi size bırakalım. Vireyi söyleşelim.

    — Söyleşelim.

    — Biz burada yüz elli kişiyiz. Hepimiz harp eriyiz. İçimizde çoluk çocuk, kadın, ihtiyar yok. Siz hücumla bu kaleyi bizden alamazsınız. Cephaneliğimiz ağzı ağzına barut dolu. Erzakımız var. Silahlarımız mükemmel. Adamlarınızdan birini gönderin. İçeri girsin. Biz de size bir rehin veririz. Adamınız cephaneliği, silahlarımızı, askerlerimizi gözüyle görsün, yalan mı söylüyoruz, sahi mi anlasın. Sonra "vire"yi konuşuruz.

    Aralarında bu teklifin tercümesi biraz uzun sürdü. Şövalyeler kabul ettiler. Kapıdan silahsız bir düşman askeri alındı. Bir sipahi de rehin olarak dışarı verildi. Barhan Bey, kendi eliyle bu askere kalenin her tarafını gezdirdi. Dolu cephaneliği, topları, silahları, askeri ayrı ayrı gösterdi:

    — Haydi, yiğidim. Git, kumandanlarına gördüklerini aynıyla söyle... dedi.

    Bu asker dışarı bırakılarak, verilen sipahi de içeri alındı. Yarım saat geçti... Barhan Bey siperde bekliyordu. Henüz cevap verilmemişti.

    On dakika daha geçti.

    Deminki Türkçe ses ansızın sordu:

    — Vire için şartlarınız ne?

    Barhan Bey bağırdı:

    — Biz iki senedir burada bekliyoruz. Artık ordumuzun gelmeyeceğini anladık. Bize müsaade edin. Silahlarımızla dışarı çıkalım. Atlarımızı, cephanelerimizi, erzakımızı size bırakacağız. Aşağıya, memleketimize doğru çekilip gideceğiz.

    ...

    Şövalyeler, bu teklifi kısa bir müzakereden sonra kabul ettiler. Cephaneler, toplar, atlar, erzak ellerine geçtikten sonra muharebeye, hücuma ne hacet vardı? Zaten bu yüz elli Türk yolda açlıktan ölecekti. "Tata"ya kadar yollarda binlerce martolos kaynıyordu. Kaleyi bırakmak, sahipleri için muhakkak ölüm demekti. Fakat... Barhan Bey'in sesini yine duydular:

    — Vireyi bozmayacağınıza nasıl teminat verirsiniz?

Şövalyeler, namusları üzerine söz vermek istediler. Barhan Bey bunu kâfi görmedi. Gerçi onlar hakikaten vireyi bozmayı düşünmüyorlardı. Türklerden zorla, muharebe ile kale almanın ne çetin şey olduğunu hepsi bilirdi.

— Nasıl teminat isterseniz veririz... dediler. Barhan Bey istediğini söyledi:

— Biz yüz elli kişiyiz. Siz üç yüzden fazlasınız. Evvela iki kısma ayrılınız. Bir kısmınız bütün silahlarını öteki kısma versin. Silahlarımızın sayısı eşit olsun. O vakit emniyetle kapıdan çıkarız. Sonra biz çıkınca evvela silahlılarınız sonra silahsızlarınız kaleye girsin. Biz size birçok cephane, top bırakıyoruz. Siz de toplarınızı içeri alın. Yalnız şu karşıdaki tepelere varıncaya kadar kaleden dışarı çıkmayacağınıza söz veriniz.

   Bu teklifin müzakeresi de epeyce sürdü. Vireyi zaten bozmayı hiç düşünmeyen şövalyeler, bu teminatı vermekte bir sakınca görmediler. Sert kumandalarla askeri ikiye ayırdılar. Bir kısmını silahsız bıraktılar. Kalenin açılan kapısından yaya olarak en önde Barhan Bey çıktı. Arkasından, tüfekleri, okları, kalkanları, tolgaları, zırhları parlayan, kaplan postlarına bürünmüş yüz elli cengâver göründü. Silahların, kılıçların şakırtısından başka hiçbir seda işitilmiyordu. Kapıdan iki yüz adım kadar uzaklaştılar. Düşman askeri, boş kalan kaleye sevinç naraları, zafer hurraları atarak giriyorlardı. Hemen burcun kulesine bayraklarını çektiler. Çifte katırlara yüklü toplarını da dar kapıdan soktular. Dışarıda, yalnız ağırlıkları, cephaneleri, yük taşıyan katırları kalmıştı.

 * * *

    Barhan Bey ansızın haykırdı:

    — Mahmut Ağa, çabuk tümseği tut...

    Kaleden elli kişi ile bir anda kopan Mahmut Ağa, kale kapısının ta karşısındaki tepeye fırlayıverdi. Barhan Bey'in kumandasıyla yalınkılıç kırk kişi de, sol taraftaki çalılık kenarında duran düşman cephesinin, yük katırlarının üstüne canlı bir çığ gibi düştü.

    Kaleyi alan galipler, aman verdikleri mağluplarının bu garip hareketlerinden evvela bir şey anlamadılar. "Ne oluyor?" diye bedenlerden bakışıyorlardı.

    Türkçe sordular:

    — İşte biz kalenin içindeyiz... Niye gitmiyorsunuz?

    Barhan Bey'in kahkahası cevap verdi:

    — Sizi kuşattık. Hemen teslim olun!

    — !!!

    —???

    Derin bir sükût... Sonra müthiş bir uğultu... Bedenlerin siperlerinde koşuşmalar... Küfürler, kumandalar... Barhan Bey'in bulunduğu tarafa oklar atılmaya başladı. Şaşkın galipler, dışardaki ağırlıklarının, cephanelerinin zapt olunduğunu, yük muhafızlarından kesilmeyenlerin bağlanarak esir edildiklerini görünce bütün bütün şaşırdılar. Kale kapısından dışarı atılmak isteyenleri, tümsekteki Mahmut Ağa'nın sipahileri okla, kurşunla birer birer deviriyordu.

    Gürültü içinde Barhan Bey'in sert sesi tekrar işitildi:

    — Bre şövalyeler! Yazık size! Son kurşunlarınızı atıyorsunuz, cephanelerinizi zapt ettim. Sonra ne yapacaksınız. Tüfekleriniz ellerinizde çoban sopası gibi kalacak. Bu dar kapıdan çıkamazsınız. Kim isterse denesin. Gelin, teslim olun. Vireyi konuşalım...

    …

   Yavaş yavaş silah sesleri kesildi. Ama bir cevap çıkmadı. Bir dakika evvelki galiplerin bu acıklı, bu şaşkın sessizliğine parça parça cevap verir gibi, Barhan Bey, aralıklarla narasına devam etti:

    — Bıraktığım toplar boştur. Cephanelikte barut diye adamınıza gösterdiğim çuvallar kömür tozu doludur, isterseniz gidip bakın.

    — Kuyu ile sarnıcın sulan da zehirlenmiştir. İsterseniz alınız, bakınız. Ölmek isterseniz bir damla tadınız...

— Şimdi vireyi reddedip teslim olmazsanız üç gün sonra susuzluktan öleceksiniz. Yahut yine teslim olacaksınız. O vakit aman vermem...

— Düşünün, taşının. Avucumuzun içindesiniz. Bir yere kaçamaz, kurtulamazsınız.

   Kalede bir gürültüdür gidiyordu. Dar kapının önünde, zırhlı oklar, çatal kurşunlarla yaralananlar acı acı inliyorlardı. Sipahiler de koşuşuyorlar, topları yerlerinden oynatıyorlar, eğilip asabi, korkunç bakışlarla aşağıya deminden "vire" ile baktıkları müthiş mağluplarına bakıyorlardı. Bir saat sürmedi; kalede akıl, muhakeme, şaşkınlığa galebe çalar gibi oldu. Sarnıçla kuyunun simsiyah suyunu, cephanelikteki açılan çuvalların kömür tozlarıyla dolu olduğunu gören şövalyeler, vaziyetlerinin ne kadar kötü olduğunu takdir ettiler. Su yoktu. Barut yoktu. Kalenin dar kapısından çıkma imkânı yoktu. Öyle korkunç bir kündeye gelmişlerdi ki... Artık "pes" demekten başka çare yoktu!

    Biraz evvel şövalye saflarının arasından bedenlere teslim teklif eden Türkçe ses, bu sefer bedenlerden aşağıya, pusulara yatmış yeni kuşatmacılara haykırdı:

    — Kaleyi size bırakacağız. Vireyi konuşalım.

    — ...

    — Konuşalım...

    — ...

    Şövalyeler, şart olarak silahlarıyla beraber güneye gitmelerini teklif ediyorlardı. Barhan Bey kabul etmedi... Barutsuz, susuz bir kale ne işe yarardı. Bu kaleyi alıp içine girmek zaten tuzağa düşmek demekti. İşte buna kendileri bir misaldi! Şövalyeler, Barhan Bey'e şartlarını sordular. Onun şartları gayet makul, gayet basitti. Kalede kapalı kalanlar tüfek, ok, kılıç, kama, meç, topuz, kalkan, tabanca gibi ne kadar silahları varsa hepsini bedenlerden aşağı atacaklardı. Barhan Bey bunları sayıp topladıktan sonra kalenin içinde herkesin silahsız kaldığına emniyet getirirse bir "şart"la canlarını bağışlayacaktı.

    — O şart ne? diye haykırdılar...

    — Silahlarınızın hepsi aşağı atılmadan bu şart söylenilmez.

   Kalede kapalı kalanlar, Barhan Bey'in karşısında, ümitsiz bir inada üç gün daha dayandılar. Geceleri dar kapıdan çıkmaya çalışıyorlardı. Fakat aksi gibi ayın on dördü idi. Her taraf gündüzden daha aydınlıktı. Sipahiler, dar kapıdan kayan her gölgeyi hemen deviriyorlardı. İçeride dudakları kurumuş, susuzluk cana tak demişti. Cephaneleri de tükeniyordu. Sonlarını, başlarına gelecekleri düşünmeye başladılar. Nihayet vire şartını anlamak için silahlarının hepsini kalenin bedenlerinden aşağı atmaya karar verdiler. Dördüncü günü sabahı burcun etrafında ansızın bir ok, yay, kılıç, kalkan, tüfek, meç yağmuru başladı. Bu yağmur beş dakika kadar sürdü. Yeniçeriler, sipahiler, piyadeler bu silahları kucak kucak toplayıp tümseğin arkasına taşıdılar. Barhan Bey, hepsini dikkatle saydırdı. Denk denk bağlattı. Tam üç yüz kişinin silahları olduğuna kanaat getirdi. Sonra askeriyle beraber kalenin kapısına doğru ilerledi. Bağırdı.

    — Hepiniz iç avluya toplanın!

    Silahsız düşman, kendi lisanlarıyla tekrarladıkları bu emre bir koyun sürüsü usluluğu ile itaat etti... Barhan Bey, yalın kılıç sipahilerle kapıdan girdi. Avlu dolmuştu. İstese şimdi hepsini kılıçtan geçirebilirdi. Ama hayır... Ona kafa değil... Erzak lazımdı.

    — Şövalyelerle asilzadeler bu tarafa ayrılsın, dedi.

    Parlak zırhlı, tüylü tolgalarının etrafında altınlı siperleri göze çarpan cesur şövalyeler, gümüş tokalı kemerler bağlamış zengin asilzadeler bir tarafa toplandılar. Sayıldı. Bunların hepsi elli kişiydi.

    — Kumandanınız kim? diye sordu.

    İçlerinden iri, kırmızı sakallı bir adam ilerledi. Yüzü sapsarıydı. Bu, meşhur muhariplerden Petonleç idi. Uğradığı susuzluk, cephanesizlik vartasından ziyade vuruşarak namusuyla ölme ihtimalinin olmayışı onu bitirmişti. Barhan Bey, tercüman vasıtasıyla dedi ki:

    — Asilzadelerle şövalyeleri rehin gibi kalede tutacağım. Sen iki yüz elli silahsız askerinle var git, bir ay içinde bana mutlaka bin çuval un, beş yüz zembil pirinç, beş yüz koyun, iki yüz tulum yağ, yüz tulum peynir, yüz tulum pekmez getireceksin. Bir ay içinde bu istediklerim kaleye gelmezse, rehin tuttuğum elli kişiyi keseceğim.

    Prens Petonleç, daha beter sarardı, dudaklarını ısırdı. Bu şart, felaketin en müthiş tarafıydı. Barhan Bey tercümana:

    — Sararıyor, sor bakalım, çok susamış mı? dedi.

    Petonleç cevap vermedi. Barhan Bey'in emriyle sipahiler avlunun ortasındaki kuyuya koştular. Bir kova su çektiler. Kovayı getirince, doldurulan kupayı evvela Barhan Bey içti:

    — Korkmayınız, ne sarnıç, ne de kuyu zehirlidir, dedi. Ben sizi aldatmak için yalnız içine biraz siyah boya attım. Siz tatmaya korktunuz. İnsan ölümden bu kadar korkarsa çok yanılır.

    Kupayı kumandana verdi. Üç gün susuz duran kumandan kendine uzatılan şeyi reddedemezdi. Artık silahsız esirler kuyunun başına üşüşmüşlerdi... Barhan Bey, rehinlerin sol kuledeki taş odaya götürülmesini emretti.

    Sonra kumandanı alarak cephaneliğe götürdü. Barut çuvallarının üst taraflannı döktürdü. Bir karış aşağılarının kömür tozu olmadığım gösterdi:

    — Anladın ya... Baruta ihtiyacım yok. Ne vakit istersen beni kuşatmaya gel... dedi.

    Üç gündür kirli renginden korkup tadamadıkları suları kana kana içince biraz canlanan silahsız düşmanlar, önlerinde yayan kumandanları, gözleri yerlerde dalkılıç sipahilerin şakaları arasında, dar kapıdan, ikişer ikişer çıkarak, geldikleri tarafa doğru, miskin miskin gittiler.

 * * *

    Bir ay geçmeden rehin asilzadelerle şövalyeleri kurtarmak için prens Petonleç'in gönderdiği büyük erzak kervanı kalenin önüne yıkıldı. Dolu çuvallar, şişkin zembiller, ağır tulumlar, birer birer içeri taşınıyordu. İç eyaletlerden çok uzaklardaki bu garip kalecik, mutlaka "Kızılelma"yı alacak büyük ordunun gelmesini artık birkaç yıl daha rahat rahat bekleyebilecekti.

Yeni Mecmua, 1917, sayı: 14

[1] Martolos, Oskok, Morlak, Hayduk Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa topraklarında ve komşu ülkelerde barınan Hristiyan grup ve çetelerin adlarıdır.

Powered by OrdaSoft!