Sezilen, görülen bir tehlike karşısında, şayet savunmada güçlük çekilecekse, mağaradakilerin sayıları azalmışsa, yapılacak tek ve akıllıca iş, yukarılara, zeytinliklerin bitim noktasında, ansızın başlayıveren fıstık çamlıklarının içine sızmaktır. Bu sızma ne masraflı, ne de tehlikelidir. Birbirine girmiş zeytinlikler, adım başı birbirini takip eden irili ufaklı kayalar, büyük bir kıskançlıkla kaçakları sımsıkıca gizler, kimseciklere göstermez.
        Çamlıklardan sonra, dağların çıplak zirvelerine ulaşılır. Bu zirvelerde binlerce mağara yer alır. Mağaralar iç içe, birbirine girmiş, kördüğüm olup dolaşmışlardır. Bilmeyenler için bu mağaralar, ölüm kusar. Bilenlerse, uzun sürecek bir ömrü, ayakçılarının yardımlarıyla buralarda tüketebilirler. Az ışık, çok karanlık içinde, fakat hür olarak ölebilirler.
        Ay çıkmış, zeytinliklerin iri gölgeleri arasından yer yer, ya bir ağaç gövdesine, ya da toprağın ötesine berisine ışıklarını düşürmüştü. İri gölgeler ve zaman zaman ötüşen puhu kuşları, kişinin yüreğine korku salıyordu. Bu korkunç kuşların ötüşlerine, daha ötelerden gelen çakal ulumaları karışıyordu.
        Halil İbrahim, terledikçe terledi. Korkmuyordu ama, bütün vücudunu, baştan ayağa bir heyecan dalgası sarmıştı.

        – Bütün bu yolları, boşa çiğnememiş olsam? diye söylendi.
        Kaşına, gözüne bulaşan terlerini sildi. Ay ışığının yardımıyla saatine baktı. Neredeyse, gecenin ikinci yarısı da tükenmek üzereydi. Aşağıda şehrin elektrikleri kör kör yanıyor, sokakları güç belâ aydınlatabiliyordu. Her lâmbanın etrafında tel tel, iplik iplik sarı ışıklar saçan, maviden kurşunîye, leylaktan yeşile dönüşen haleler yer alıyordu. Ölü, kör lâmba ışıkları, bu dönen, titreşen haleler içinde dans ediyordu. Yarasalar olmasa, bu dansları seyretmek, verdikleri mutluluğu yudum yudum içmek ne büyük zevkti?
        Halil İbrahim kâh kulağını yere dayadı, kâh açık elinin başparmağını kulağına verdi, kâh başını öne uzattı. Konuşulanları dinlemeye, aklının bir köşesine yazmaya çalıştı. Çok şeyler öğrenmişti, çok! Yeni şeyleri, yeni durumları öğrendikçe, gülümseyen yüzlerin gizlediği korkunç, çirkin suratlardan iğrenir olmuştu. Bu pis yuvada kimler yoktu ki?
        Mağarayı dolduranlar, ayaklandılar. Davranıp doğruldular. Aralarında, başka bölgelerden gelen sorumlular vardı. Onlar, yeni geleni dikkatle süzdüler. Hemen hepsinin sakalları uzamış, saçlarına karışmıştı.
        Özgür, herkesi selâmladı.
        – Merhaba dostlar! Aramıza hoş geldiniz, dedi.
        Hemen konuya geçti.
        – Biraz geciktim. Bağışlayın! Dışarının hali, içeriye hiç benzemiyor. Babamı uyutmak zor oldu. Hanidir benden de şüpheleniyor. Şeytan diyor ki, asıl tetiğe, doldur kurşunları böğrüne. Bir fırsatını bulsam, o da olacak.
        Öksürdü. Boğazının gıcığını aldırdı. Konuşmasına devam etti.
        – Önümüze dikilen her engeli yok etmeli, tepelemeliyiz. Anadır, babadır, bacıdır, kardeştir dememeliyiz! Sonra kızıl güneş doğmaz, çilemiz bitmez değil mi?
        – Öyle, öyle!
        – Öyle ya? Arif’e kırgınım, güceniğim! Herkesin sindiği bir sırada, güpegündüz, tam sotasına getirmişken, elindeki lokumu düşürdü. Paniğe kapıldı. Kahve baskınını plânladığımız gibi sürdüremedi. Yeni görevinde dikkatli olacaktır, sanırım.
        Arif, söz aldı, atıldı.
        – İlk heyecandır, duygularımın esiri oldum. Ellerimin titremesine, dizlerimin bağının çözülmesine engel olamadım. Uzun boylu hayâller kurmuştum. Kendi gönlümce, günün kahramanı oluvermiştim. Hayâl ve gerçek! İşte bu ikisi, yüreğimi daralttı. Ulaşmak istediğim hedeften uzaklaştım. Fakat şimdi…
        – Eee, şimdi?
        Bütün başlar, Arif’e döndü. Korkan, kin kusan, cesur, atak bakışlar ona çevrildi. Acaba Arif, bundan böyle, kendilerine verilecek olan bütün görevleri yüklenecek, parlayan bir yıldız mı olacaktı?
        – Şimdi mi? Şimdi memnunum.
        – Memnun mu? Neden?
        – Her şeyden! Lokumun elimden düşmesinden!
        Sözünü kestiler.
        – Aramızda ajan var!
        – Sırlarımızı dışarıya o veriyor!
        – Yaptığı yanına bırakılmamalı.
        – Evet, bırakılmamalı!
        Özgür, sertleşen, fırtınaya dönen havayı yumuşatmayı düşündü. Çocukluk arkadaşı Arif, ne yapmak istiyordu? Ta-bansız, yine mi geri çekilecekti? Hâlbuki Özgür, bir üst bölge görevine getirildiğinde, yerini Arif’e bırakacak, terk ettiği bölgeyi de, bir anlamda, kendi elinde tutacaktı. Fakat nedense Arif, içinde bulunduğu kabuğu kırıp atmak istemi-yordu. Birinciliğe oynamak varken, devirdiği çamlar, kırdığı cevizler yüzünden, sonunculuğa düşüyordu.
        Arif, tek tek olmasa bile, hepsine topluca karşılık veriyordu. Bu durum, toplantının amacına ters düşüyordu. Yabancı bölge görevlileri, denetledikleri testinin su sızdırmaya başladığını anladılar. Üstüne gidilse, testideki çatlak büyüyecek, belki hücre bile dağılacaktı.
        Özgür de işin farkındaydı. Sertçe;
        – Kesin be! dedi. Konumuz bu değil! Karılar gibi dedikoducu olmayalım. Yalnız, yaptığımız hataların da farkına varalım. Bir daha da aynı duruma düşmeyelim. Arif’e gelince, sonra onula özel olarak konuşmak istiyorum. Şimdi lise raporunun yorumuna geçelim. Temsilcimizi dinleyelim.
        Kara kuru, kısa boylu, bir yanağında şark çıbanı izi bulunan Zeynel, konuştu.
        – Lisede oluşturduğumuz baskı grupları çok yol aldı. Karşımızda bulunanların sayısı azaldı. Direnenleri kırmaya devam ediyoruz. Sayıları oldukça azalan öğrenciler ve birkaç öğretmenin dışında, idaresi de, öğrencisi de, öğretmeni de tamamıyla yanımızda. Vurucu güçlerimiz, afişçi birliklerimiz, verilenleri anında yapıyorlar. İşçi bayramı için yapılan ön hazırlıklara, hemen herkes katıldı. Canla, başla çalışıldı. Kırmızı karanfiller, büyük boy afişler, irili ufaklı pankartlar resim atölyelerinde hazırlandı. Hiç eksiksiz bayrama katıldık. Alanları doldurduk. Yalnız, Orhan ve Hasan Bey’lere bir iyilik düşünmek lâzım. Ne yaptıksa, bu ikisini sindiremedik. Yapılan bütün çalışmalarımızı adım adım izliyorlar. Gerekli yerlere, bizi ele verecek olan bilgi iletişiminde bulunuyorlar. Karşımızda olanlara kol kanat geriyorlar. Kızlar kolu başkanımız resimci Nimet Hanım, bu ikisinin şikâyeti üzerine gözaltına alındı. Bereket ilk soruşturmayı topal savcı üstlendi de, Nimet Hanım’ı delil yetersizliğinden salıverdi.
        Özgür;
        – Bu konu anlaşılmıştır, yoldaşlar! dedi. Yalnız, önce Orhan Bey’e bir iyilik düşünelim. Belki, neden Orhan Bey diyeceksiniz? Anlatayım. O, biraz dik başlıdır. Atak ve korkusuz bir yüreğin adamıdır. İşte bu yüzden, hiçbir zaman da temkinli davranmaz. Yolda belde ne sağına, ne soluna bakar. Önümüzdeki hafta, işçi kolumuzla birlikte bu işi halledelim. Başka söz almak isteyen var mı?
        Önce, kısa süren bir sessizlik oldu. Puhu kuşlarının ötüşleri, çakal ulumaları mağara içinde duyuldu. Gözcü, etrafı kolaçan etmek için dışarı çıktı.
        Zeynel, yeniden söz aldı.
        – Benim bir dileğim olacak. Bekçi Gazi olayına katılan çocuklar, bugünlerde korkar oldular. Ben de onlardan çekiniyorum. Ola ki, bir ağız gevşekliği ederler. Gerçi sıkıdırlar ama, ne de olsa tedbirli davranmalıyız. Onları, bir başka bölgeye gönderelim. Ne dersiniz?
        Yabancı bölge sorumlularından biri:
        – Bu işi üstlenebiliriz, dedi. Hem, bizim de vurucu elemanlara ihtiyacımız var. Onları bize verin.
        Halil İbrahim, tam pusudaki yerinden ayrılacağı sırada, mağara ağzındaki karaltıyı gördü. Bekledi. Karaltı, dışarı çıktı. Üstünkörü sağa sola baktı. Şehri süzdü. Aşağıda elektrikler sönmüş, bir alaca karanlık etrafı kaplamıştı. Sabahı karşılayan horoz ötüşleri, çiftine çubuğuna, tarlasına bağına gidecek olan çiftçilerin traktör sesleri duyulur olmuştu. Zeytinliklerde binlerce serçe, hep bir ağızdan, cıvıl cıvıl türkülere başlamışlardı.
        Gözcü, uykusuz olmanın verdiği etkiyle esnedi. Sabah ayazından yıldı. Geri döndü, mağaraya girdi.
        Halil İbrahim;
        – Artık beklemenin bir anlamı kalmadı, dedi. Burada durmak, kazançtan çok zarar getirir. Boş yere postu deldiririz. En iyisi, aşağılara inmeli, bir yol üzeri kahvesinde beklemeliyim. Hem sabah çayımı yudumlarken içim ısınır, hem de mağara kaçkınlarından şehre dönenleri tanımaya çalışırım.
        Pusudan çıktı, yayla yoluna indi. Çabuk çabuk geriye dönmeye başladı. Duyduklarının dehşet veren baskısı altında kalmış, yüreğinde taşıdığı kin, kat kat olmuştu. Düşünmeden yapamıyordu. Nasıl oluyordu da koskoca devlet, iki parmak boyundaki çocuklarla yaptığı yarışta yenik düşüyordu? Kuruluşun, kurtuluşun zor günlerinde dökülen kanların diyeti, böyle mi olacaktı? Aklı başında olanlar, bu eriyişin, bu çöküşün karşısında niçin susuyorlardı? Susmakla neye, nereye ulaşacaklarını umuyorlardı? Diz boyunu çoktan aşan, gittikçe kabaran, yükselen çirkefi neden görmezden geliyorlardı?
        Sabah ayazı, Halil İbrahim’in kaşını, gözünü yaladı. Kemiklerine kadar işledi. Adımlarının sayısını artırdı. İlk kahveye doğru, sanki koşar adım gidiyordu. Her dalda onlarca kuş, cıvıl cıvıl ötüyor, taştan taşa sekiyordu. Tuzaktan, kederden, kahpelikten, kalleşlikten uzak, bulacakları ilk taneciğin umuduna doğru kanat çırpıyorlardı. Sekişleriyle, kanat çırpışlarıyla, dem tutuşlarıyla en güzel mutluluk, sevgi ya da neşe tür-külerinin birinden diğerine geçiyorlardı. Sanki, Halil İbrahim’in yürek sızılarını soğutmak ister gibiydiler.
        Güneşin ilk ışıklarının ısıtan etkisiyle kendine gelen, sabahın olduğunu anlayan kara kuru, zayıf köpek, Halil İbrahim’i görünce dikleşti. Uzandığı yerden kalktı. İleri çıktı, geri çekildi. Havladıkça havladı… Kalın, ışık geçirmez perdeler aralandı. Açılan perdelerden dışarıya, başlar uzandı. İşe gitmek için, birbirini çağıranların sesleri sokağa düştü.
        Halil İbrahim, yedeğinin yanında duran kahveciyle selâmlaştı. Caddeyi gören bir masaya oturdu.
        Kahveci, hiç sormadı. Bir demli çay yaptı. Masaya bıraktı.
        – Erkencisin ya beyim? dedi.
        – Öyle! Nöbetçiydim de.
        – Desene bütün gece dışardaydın?
        – Evet!

        Oyhan Hasan Bıldırki

Powered by OrdaSoft!