Milletlerarası yarışmada dereceye girip ülkemize dönen meşhur ressama “Neden yalnız salkımsöğütleri çiziyorsunuz?” diye sordum. O da bana derdini anlattı:

                — Köyümüzde salkımsöğütlerin sıra sıra boy attığı çay kenarını çok severdim. Yazan ağaçlar o kadar yoğun olurdu ki salkımsöğüt dalları arasında rahatça saklanıp oturmak mümkündü.  Yazın ağaçların yumuşacık yapraklarını yüzüme bastırıp en çok sevdiğim işti. Yaprakların hışırtısına akan suyun çağlaması da eklenir güzel bir şarkı söylerlerdi. Bu tabiatın şarkısıydı. Hiçbir çeşit teybi, mikrofonu yok, tabii… Bende resim çizme kabiliyetinin nasıl ortaya çıktığını bilmiyorum lakin elime kâğıt geçti mi resim çizmeye başlardım. Bu âdetimi babam pek sevmezdi. Annemse benim çizdiğim resimlere bakmaya dalıp hayal kurmayı severdi. Bir gün sabahleyin babam şehre gitti. Bana ise bir dünya iş verdi. Koyunları kıra çıkarıp bakmam gerekiyordu. Babamın söylediğine göre koyunları ayaları açılsın diye kırlara çıkarmak gerekirmiş. Lakin benim düşüncelerim babamın pek ilgisini çekmezdi. Kâğıtlarımı, kalemlerimi alıp koyunların peşine düştüm. Tepeye çıkıp aşağıda çağlayıp akan, kenarında salkımsöğütler olan çaya bakmaya başladım. Beklemediğim bir anda bir delikanlı hızla söğütlerin arasına girdi. Biraz sonra bir kız da etrafına bakınarak ağaçların arasına doğru ilerledi. Burası benim yerim derken başka sahipleri çıktı işte. Onları gözetleyeceğim derken akşam olduğunu fark etmemişim. Bir ara “şık” eden çubuğun sesi ve omzumun acısıyla irkildim. Zıplayıp ayağa kalktığımda babam, gözleri kan çanağına dönmüş halde tepemde dikiliyordu. Daha kendimi toparlayamadan çubuk boynumun etrafına peş peşe inmeye başladı. Korkudan başımı ellerimin arasına alıp oturuverdim. Kaçmanın faydası yoktu. Çünkü kaçarsam babam iyice kuduracaktı. Vücudumda hala o çubuğun izleri var, ruhumdaki izleriyse hiç silinmedi…

                O gün ben salkımsöğütlerin gizlediği sırrı öğrenmekten aldığım keyifle oturup kaldığımda koyunlar gitmişler. Komşularınçocukları bizim koyunları kendi sürülerine katıp evimize götürmüşler. Evde çok şiddetli kavga oldu. Babam anneme: “Çocuğunu yatılı okula vereceğim…” dedi. Annem ağlayıp yalvardı. Sonra da babam sakinleşsin diye bana bir iki yumruk yerleştirip beddualar etti.

                Gece omzumun acısından bir o yana, bir bu yana dönüyordum. Güç bela uyuduğumda annemin şefkatli ellerinin saçımı okşamasıyla uyandım. Zavallı anam sicim gibi gözyaşı döküyordu.

                Babamın işe gitmesi benim için bayram demekti. Bana verilen işleri de annem yapardı. Bense keyifle resim çizerdim. Bir gün tepede gün boyu resim çizdim ve gururla getirip anneme gösterdim. Resimde çay boyudaki salkımsöğütler arasında bir delikanlının omzuna başını koyup oturan kız vardı. Annem onu görünce irkildi:

                — Kim bu? Çocuk, sen ne yaptığının farkında mısın?

                — Bilmiyorum…

                — Bilmesen nasıl çizersin? Melahat’e benzemiyor mu? Vay, canım çıka… Bu da Reis’in oğlu mu?

                Annemin endişeli halini görünce kötü bir şey yaptığımı anladım. Artık o sevgilileri kollamam gerekiyordu. Annem, “Bunu kimse görmesin…” diyerek resmi yüklükteki yorganların arasına sakladı. 
               Ertesi gün akşama doğru yine tepeye çıktım. O tanıdığım insanları beklemeye başladım.  Önce oğlan geldi, biraz sonra da kız… Yeni filizler çıkarmaya başlayan söğüt dalları arasında onların duruşunu oturup seyrettim. Artık bu benim sırrım olmuştu. Lekin bir gün o kadar bekledim, oğlanla kız gelmediler. Epeyce bekleyip eve döndüm. Köyde nedense bir dedikodu alıp yürümüştü… Bana hiç kızmayan annem de nedense beni görür görmez yüzüme bir tokat çekti:

                — Defol, git!

                Annem, o gün komşu kadına bir şey vermek için yüklükteki eşyaları indirmiş ve o resim uçup aşağı düşmüş. Resmi gören komşu kadın: “Vay, bu Kudret ağanın kızı Melahat ya…” demiş. Annem, komşudan bunu kimseye söylemesini ısrarla istemiş ama…

                Bu söz yıldırım hızıyla dağılır. Reis’in hanımı kadınlara bu kızı hiçbir zaman oğluma almayacağım der. Konuşulanları kaldıramayan Melahat’in babası kızını öldüresiye döver. Kız da kendini asar.

                O gün ömür boyu gözümün önünden gitmese gerek. Bir sürü insan kızın evinde… Ağlama, sızlama, kıyamet. Bir ara, arabanın biri yolu tozutarak hızla geldi. İnsanlar kendilerini güç bela kenara attılar. Arabadan ağlamaktan perişan olmuş delikanlı atlayıp indi ve hızla içeri girdi. Kızın babası başta olmak üzere bir sürü adam yolunu kesmek istediler. Lakin hepsini bir taraf fırlatan delikanlı acıyla cenazenin bulunduğu odaya koştu.

                Sonra olanlar benim için karanlık… Korkup eve koştum. Çardağa çıkıp saklandım. O gün çok ağladım… “Onların hiçbir günahı yok… Ben biliyorum…” diye resme gözlerimi dikip ağlıyordum. Öylesine oturup konuşuyorlardı. Onların gözlerindeki sevgi ifadesi o kadar güzeldi ki birbirlerine bakmaya bile utanıyorlardı. Kız çayın akışına bakarken oğlan ona bakardı. Oğlan başka tarafa baktığındaysa kız uğrun uğrun ona bakardı. O gün annemle babam beni çok aradılar. Çardaktan inmedim. Sabahleyin uyuduğum yerde babam bulup aşağı indirdi.

                Köyden başımı alıp uzaklara gitmek istiyordum.

                Babam köpürdü:

                — Bu resim çizmen başına bela olacak dememişmiydim?

                Sonra da annemi çocuk terbiyesini bilmemekle suçladı. Sövüp saydı. Ama bu kez beni dövmedi. Belki de halimi görüp acımıştı.

                Babam sakinleştiğinde:

                — Anne, beni yatılı okula verin, ne olur… diye ağladım.

                O gün annemle babam epeyce düşünüp taşındılar, kendi aralarında konuştular. Ertesi gün babam bir yere gitti. İki gün sonra elinde içinde bir sürü belgeler olan bir dosya olan babamla giyeceklerimi doldurduğumuz bavulu alıp şehre geldik.

                Şehri pek sevmedim. Köyde gökyüzü daha geniş, ağaçlar daha yeşildi. En kötüsü, şehirde gözüme hiç salkımsöğüt çarpmadı.

                Böylece şehirde yaşamaya başladım. Yalnız tatillerde köyüme gidiyordum. Hocalarım benden çok ümitliydi. İçim, o sevginin resmini çizme, o sevgiyi bütün masumiyetiyle insanlar gönderme isteğiyle dolup taşıyordu. Büyüdükçe vicdan azabı bana sıkıntı veriyordu. Onların sevgisini ben açık ettim. Sevgilileri yabancı gözlerden saklayan salkımsöğütlere de hıyanet ettim. Bu acı içimi kemiriyordu. Benim onların resmini çizmem gerek lakin içimde o gücü bulamıyordum. Bir gün gelip o resmi çizmeye hazır olacağımı hissediyordum ama ne zaman? Okulu bitirdiğim yıl bahar tatilinde köye gittim. Uzun zamandan beri soramadığım konuyu anneme açtım:

                — Reis’in oğlu şimdi nerede?

                Annem bana ters ters baktı. Bu konuda konuşmak istemediği anlaşılıyordu.

                — Şehirde diyorlar. Evlenip çoluk çocuğa karışmış.

                Biraz düşündükten sonra devam etti:

                — Erkekler böyledir… Zavallı Melahat’in öldüğüyle kaldı.

                — Eğer o resmi çizmeseydim…

                — Öyle söyleme evladım… Reis’in karısı “Ölmeseydi de asla gelin olarak kabul etmezdim…” demiş.

                Hayatın acı gerçeklerine inanasım gelmiyordu. Bana göre o sevgi çok samimiydi. Reis’in oğlunun da sevgilisini unutmadığına inanmak istiyordum.

                Anneme arkadaşlarımla buluşacağımı söyleyip evden çıktım ama ayaklarım beni çay kenarına götürdü. Bunca yıl sonra ilk kez salkımsöğütlerin altına gelmek için kendimde güç buldum. Çayın çağlayıp akışını dinlerken yeni filizler süren salkımsöğüt dallarına bakıyordum. Arkamdan ayak sesleri geliyordu. Döndüm. Reis’in oğlu bana bakıyordu. Evet, o idi. Bakışları mağrur… Ama saçları ağarmıştı.

                Demek ki sevgilisini unutmamış. Aklımdan geçen ilk şey bu oldu.

                İkimiz de konuşmadan ayakta duruyorduk. Ben şimdi her türlü hakareti kabul etmeye hazırdım. Lakin o sesini çıkarmıyor, sigarasını tüttürerek çaya bakıyordu. Bir süre sonra:

                — O resmi sakladıysan bana verebilir misin? dedi. Sesi hüzünlüydü.

                — Olur, dedim.

                — Teşekkür ederim dedi ve nerede okuduğumu sorup sessizce döndü, gitti.

                Bayramdan sonra hemen şehre dönmek istedim. Döndükten hemen sonra kafamda şekillenen resmi tuvale dökmeye başladım. O kadar hızlı çalıştım ki hiçbir resmimi çizmek için bu kadar gayret sarfetmemiştim. İki günde resim hazır oldu. Aynen hayalimdeki gibi: Çağlayıp akan çayın kenarında, saçları salkımsöğütlerin dallarına karışıp gitmiş güzel bir kız, güzel gözleriyleakan suya bakıyor. Gözlerinde yalnız on yedi yaşındaki kızlarda görülen tertemiz bir sevgi… Kahramanlar gibi boylu poslu delikanlı ise söğüt dallarını sanki kızın saçlarını okşar gibi okşarken gözlerini kızdan ayırmıyor. Çağlayıp akan çayda delikanlının gölgesi dalgalanıyor ama kızın gölgesi yok…

                Bir hafta sonra Reis’in oğlu okulumun kapısında, arabasının içinde oturmuş beni bekliyordu. Ona önce çocukluğumda çizmiş olduğum karakalem resmi, sonra da onların aşkının benim hayalimde uyandırdığı tabloyu verdim. O, ne kadar duygulandığını belli etmemek için hafifçe öksürdü.

                — Beni affedin… dedim resmi uzatırken.

Bu sözü söyleyebilmeyi kaç yıldan beri arzu ediyordum. O “Her şey yolunda…” der gibi hüzünle gülümsedi. Yarı işitilir bir sesle “Teşekkür ederim.” dedi ve gözyaşlarını gizlemek için arabasını gazlayıp gitti.

Resimlerimde hala küçük küçük örgüler halinde örülen saçları salkımsöğüt dallarına karışıp giden o güzel yüzü çiziyorum.

 

 (Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü)

Yeni Özbek Latin Alfabesinde Oku

  

Dilfuze Sabirova

 

                1970 Yılında Semerkand ilinin Kettekurgan ilçesinde doğdu. Semerkand Pedagoji Enstitüsü’nün Psikoloji-Pedagoji Fakültesini bitirdi.

                Uzun yıllar psikoloji alanında çalıştı.

2002 Yılından sonra Darakçi (Haberci) gazetesinde muhabir, köşe yazarı olarak görev yaptı. Makale, hikâye, kıssa ve tercümeleri Darakçi, Suğdiyana, 7x7, Bikecan gazeteleri ve çeşitli dergilerde yayımlandı.

                Birçok hikâyesi senaryolaştırılarak televizyon kanallarında gösterildi.

Powered by OrdaSoft!