Sabahın erken saatleriydi. Yeni yükselen güneşin ılık ışıkları pancerelere düşüp evleri aydınlatmaya başlamıştı. Vakitlice işe gitmek, daha doğrusu altın gibi güz havasından doya doya nefes almak arzusuyla evden çıktım. İnsan bedenini hafifçe ürperten bir rüzgâr esiyordu. Dün gece yağmur yağmış olmalı ki asfalt patika nemliydi.

     Köşeyi dönüp ana caddeye çıktığımda mavi sokak kapısının önünde duran bir çocuk gözüme çarptı. Ayağında –babasının olsa gerek– kocaman terlikler vardı. Bir tarafa eğilip gözlerine düşen kalpak da kendisinin değildi. Yanına yaklaştım. Çocuk gözlerini caddeye dikmiş, “kars kurs” sesler çıkararak iştahla bir şey yiyordu. Heves ettim.

     — Ne yiyorsun dostum? dedim yanına yaklaşarak.

     — Üzüm, dedi gözlerini bana dikerek.

     Sonra koynundan bir şey çıkardı. Bu yeni olgunlaşmış bir salkım kara çeras[1] idi.

     — Alın.

     O öyle dedi de ağzını kocaman açıp gülümsedi. Soğuktan mı yoksa üzümün renginden midir bilmem, dudakları gömgök olmuştu.

     — Alın, dedi çocuk yine. Lakin cevabımı beklemeden bir avuç üzümü ağzına attı. Bir iki kez çiğneyip yutuverdi. Yutkundum. Yola düştüm ama yolun yarısına vardığımda çocuğun elindeki kapkara çerostan biraz yiyesim geldi. Hani bir salkım olsa da şu çocuk gibi suyunu sıçrata sıçrata yesen… Çocukluğumuzda genellikle böyle yapardık.  Bizim köyümüzün adı “Bağkışlak” idi. Boşuna “Büyükbağ” dememişleri. Köyün arka tarafında –hayal meyal hatırlıyorum– büyük üzüm bağı vardı. Etrafı alçacık kerpiç duvarla çevrili olan bu bağın yüz ayrı renkte üzümlerini herkesin canı isterdi. Gelenin de geçenin de yeme isteğiyle bakmaması mümkün değildi. Bu üzüm bağı, biz çocuklar için esrarengiz bir dünya idi. Hepimizin evlerinde hüseyni, büveki veya başka tür üzümler istemediğiniz kadar olsa da bu bağdaki üzümlerden gözlerimizi alamazdık. Herkesin üzümlerinde ne kadar çok yaprak olursa olsun bu bağın asmalarındaki bir yaprağın dengi olamazdı. Kabuğu soyulan bembeyaz söğütten direklerine beyaz, kırmızı, sarı, kara merjanlar sanki üst üste asılmış gibiydi.

     Bir gün okuldan dönerken çocuklardan bizim gibi şımarık beş altı tanemiz bir yere toplandık, üzüm çalmaya karar verdik.  İki kişi gözcülük yapacaktı. Kalanlarımız bağa girecektik. Kitaplarımızı, defterlerimizi küçük çocuklara verip göndermiştik. Sokakta kimse kalmamıştı. Her taraf sessizlik içindeydi. Yavaşça duvara yaklaştık. Birer birer bağa atladık. Üzüm! Ağzımız açık kaldı. Bir taraftan koparmaya başladık. Bir elimizle koparıp koynumuza atıyorduk, bir elimizle ağzımıza… Bie anda koynumuz dolmuştu.  Kimi ceplerine, kimi de doppısına doldurdu. Artık gidelim diyorduk ki uzaktan.

     — Hey! Hey! Hey! Kim var orda, diye bir ses işittik.

     Arkadaşlarım paldır küldür kaçıştılar. Bense üzümü çok yediğimden miydi yoksa çok korktuğumdan mıydı bilmiyorum, yerimden kıpırdayamadım. Ne yapacağımı bilemeden gözlerimi sımsıkı yumdum yerimde kalakaldım. Ne kadar durdum bilmiyorum. Gözümü açtığımda karşımda kırmızı çizmeli, beyaz önlük giymiş, önlüğün üzerine de yeşil belbağı bağlamış, uzun boylu, yaşlı bir adam karşımda gülümsüyordu. Tir tir titriyordum.  O gayet yumuşak bir ses tonyla:

     — Korkma, korkma evladım. Üzüm istiyorsan niye söylemedin. Ben sana toplayıp verirdim.

     Böyle bir davranacağını hiç ummamıştım. Ağlamaya başladım. Gözlerimden akan yaşları silmek için elimi kaldırdığımda gömleğim pantolonun üstündeki kemerden sıyrılınca koynumdaki üzümler yere döküldü. Lakin yaşlı adam hiç önemsemedi. Gördüyse de görmemezlikten gelerek beni avutmaya çalıştı. Saçımı okşayarak:

     — Ağlama! Ne ağlıyorsun deli oğlan. Bir salkım alsan, iki salkım alsan ne olur ki? Tükenir mi? Bak şu üzümlere. Herkese yeter. Hadi, bu tarafa gel.

     Yaşlı adam elimden tutup götürdü. Bağın ortasındaki asmaların arasına girdik. Asma, ceviz gibi iri kara, çeras üzümlerle doluydu.

     —İyi mi bunlar? dedi yaşlı adam.

     Bana bakarak güldü. Göğsüne inen gür ve ak sakalı sallandı:

     —İyi dersen şundan koparıp vereyim.

     Belbağına astığı bıçağını kınından çıkarıp üzüm salkımlarını kesmeye başladı. Bir anda önlüğünün iki tarafı doldu.

     —İşte, al oğlum. Arkadaşlarına da götür.

     Ben çabuk çabuk üzümleri koynuma doldurup sokağa koştum. Teşekkür etmek bile aklıma gelmedi. Kapının önüne geldiğimde dönüp arkaya baktım. Yaşlı adam bana bakıp gülümsüyordu. O gün bu gündür hemen hemen her gün bağa çeras üzüm yemek için giriyordum. Ama bu çok uzun sürmedi. Şehre taşındık.

     İşte o zamandan bu güne kaç yıl geçti… Şimdi köy nasıldır? Ya o meşhur üzüm bağı? Acaba hala duruyor mudur? Ya bağcı yaşlı adam?.. Bu hayaller beni rahat bırakmıyor.

     Aradan iki üç gün geçmeden Büyükbağ’a doğru gittim. Eski köy yerinde duruyordu. Ama çok değişmişti. Güzel evler, yeni yollar yapılmıştı. Akarsuyun kenarından köyün arka tarafına geçtim ve çok sevindim: Üzüm bağı, o eski bağ eskisi gibi yemyeşil duruyordu. Duvar da aynı duvardı. Yalnız onarım görmüş, sıvanmıştı. Dibinde üç dört çocuk oturmuş, ceviz oynuyorlardı. Bağa baktım. Yüzlerce çeşit ve renkteki üzüm, bembeyaz söğüt direklerin üstünde özel bir maksatla toplanmış gibi üst üste yığılmışlardı. Çocuklardan birini çağırdım:

     — Dostum, bana bak. Bu üzümcü dede hala buralarda mı? Biliyor musun? dedim.

     Çocuk tuhaf bir bakışla bana baktı ve tehdit eder gibi sordu?

     — Siz neyi oluyorsunuz?

     — Hiç kimsesi değilim. Öylesine göreyim diye gelmiştim.

     — Üzümcü dedem yok. Geçen yıl öldü.

     Birden bire irkildim. Bütün vücudum titredi. Şaşkın şaşkın bana bakan çocuklara aldırmadan yavaşça geri döndüm. Lakin yürüyemedim. Durup kaldım. Ne kadar durduğumu bilmiyorum. Bir ara arkamdan:

     — Haydi, ey çocuklar! diye bir ses işitildi.

     Hemen üzüm bağına döndüp baktım. Duvarın arkasında bembeyaz önlüğünün eteğine üzüm dolduran bir delikanlı gülümsüyordu. Ben kendimi toparlayıncaya kadar çocuklar önlüğün eteklerini boşalttılar. Delikanlı üzüm bağının içinde kaybolup gitti.

     Biraz önce konuştuğum çocuğa bağı işaret edip sordum:

     — Kim bu?

     — Üzümcü dedemin oğlu…

     Heyecandan kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Bağa doğru koştum. Duvarın yanına geldiğimde seslenmek için ağzımı açtım lakin birden yüzümün rengi değişti. Ayağında kırmızı çizmeler, önlüğünün üstüne yeşil belbağı bağlayan delikanlı asmalar arasında adım adım yürüyordu. Ona bakarken gençliğimin tatlı bir hatırası olan üzümcü dedeyi görür gibi oldum.

(1962)

(Türkiye Türkçesine çeviren: Mahir Ünlü)

 

Ölmes Umarbekov (1934-1994)

     “Özbekistan Halk yazarı” unvanı sahibi Ölmes Umarbekov 25 Ocak 1934'te Taşkent’te doğdu.

     Taşkent Devlet Universitesi Filoloji fakültesinden mezun oldu. Cumhuriyet radyosunda çalıştı. 1971 yılından sonra ise üst düzey görevlerde, “Özbektelefilm”devlet işletmesinde, Kültür  Bakanlığında ve Bakanlar Kurulunda çalıştı.

     Ölmes Umarbekov’un ilk hikâyeleri kitap olarak 1958 yılında yayımlandı. Onun çeşitli konularda “Çöl-i Irak”, “Savaş Çocuğu”, “Yaz Yağmuru”, “Kıyametlik Borç”, “Acele Etme Güneş”, “Kurort” gibi eserleri vardı ve yirmiden fazla kitabı da yabancı dillere çevrilmiştir.

     Eserleri: “İnsan Olmak Zor”, (1970), “Aşkım, Hayatım”, (1963) “Cora Köy”, “Teftişçi”, “Mahkeme”, “Hayat Şarkısı”, “Fatıma ve Zuhra”.


Özbekçe

[1] Çeras: 1. Kara üzüm. 2. Güzel kara göz. 3. Güzel kız. (Kız adı olarak kullanıldığında.)

Powered by OrdaSoft!