Duyguları daraldıkça daralmıştı kadının. Bir kadın; kadının elinde bir valiz, valizin içinde bir kitap, kitabın içinde bir resim… Bir resim; resmin arkasında bir not, notun içinde bir şiir… Sır gibi bir hatundu kim bilir. Umuda uzanan yolculuğunda geçmişi kapatıp büyük şehre yol almıştı. İçindeki yazma aşkı onu sabahın erken saatlerinde trene uğurladı ve istasyondan inince gün ortasında buradaydı. Orası neresi mi? Çocukluğundaki o cümbüşlü mahalle. Bir mahalle; mahalle ortasında bir bakkal, bakkalın önünde top oynayan çocuklar, çocukların elinde horoz şekeri ve misket, misketin içindeki camda parlayan ışıl ışıl renkler…

     İnsan böyle günde yazmalıydı şiiri, bu ortam insanı şair ve şaire yapar diye düşündü kadın. Bir kadın; kadının elinde bir valiz, valizin içinde bir yığın defter sayfası ve sayfalar içinde kaleme alınmayı bekleyen çocukluk hatıraları da oradaydı. Kibrit kutusu gibi evlerde bacası tüten hanelerin tatlı hatıraları gizliydi şimdi bu mahallede. Ufacık mutluluklar upuzun edebiyatı yudumlar. Bakkalın önünde sessizce oturdu kadın, yirmi yıl olmuştu bu mahalleden ayrılalı. Yıkılan tek katlı, bahçesi geniş evlerin yerine yüksek binalar yapılıp manzara bozulsa da yine de değişmeyen bazı yapılar çok şükür oradaydı. Bir yol; yolun kenarında karpuzcu, karpuzcunun yanında çırak bir çocuk, çocuğun yüzünde alın teriyle çalışmanın huzuru var. Bavulunu açıp sessizce kurşun kalemini aldı ve ucunu hafifçe sivriltip gördüklerini betimlemeye başladı. Testisini taşıyan bir teyzeyi görebilseydi şuracıkta bir de, ne güzel olurdu şimdi onu kaleme almak diye hayal etti. Köy manzarasına ulaşmak zordu şu zamanda, eski mahallesine ulaşmayı bile mutluluk saydı.

     Kibrit kutusuydu sanki apartman daireleri de ve kimse kimseyi tanımıyordu gözlemlediği kadarıyla. Eski mahallesini uzunca süzdü. Bakkal, cami, okul ve sokaklar pek değişmemişti ama insanlar… Hepsi yabancı, esnaftan çok azı onu tanımıştı. Yaşlanmıştı imam efendi, bakkal amca ölmüş ve yerinde torunu vardı. Akasya ağacında uçuşan arıları seyre daldı  ve o anda aklına sevdiği ressam bir şairin şiirinin ilk bendi  esiverdi:

GÜZEL İLE FAYDALI

Ben arıya arı demem

Arının balı olmalı

Ben güzele güzel demem

Güzel faydalı olmalı

Güzel dediğin işe yaramalı

Kadın mı? Hamur yoğurmalı

Çocuk doğurmalı

Ağaç mı? Meyve vermeli

Çiçek mi? Kokmalı

       Bedri Rahmi EYÜBOĞLU (Şair – Ressam)

     Bu şiirle coştu kadın. Kibrit kutusu gibi evler biraz renklenmeliydi ona kalırsa. Çocukları seyretti ve gözüne oldukça masum geldiler. İki bilye için kavgaya tutuşsalar da az sonra nasıl da hiçbir şey olmamış gibi barışıp oyunlarına devam ediyorlardı. Yetişkinler de böyle yapabilse ve uzun yıllar birbirlerine besledikleri kin ve öfkelerini unutabilseler ne güzel olacaktı. Yanından geçen sarı kedinin mırıltısıyla kendine geldi ve onu da kaleme almak istedi. Çocukluğundan bu yana değişen simalar, dikilen yüksek binalar, renklenen çevre azıcık da olsa ona yabancı geldi. Kapı aralığında örgü örüp çekirdek çitleyen kadınları, leyleklerin göç mevsiminde kümelenişine şahit oldukları günleri, ev yapımı salça kaynatma ve turşu kurma günlerini, mahalle oyunlarını, bayram şenliklerini zihninden geçirdi. İşte sıcağı sıcağına tam da kalemine almak istedikleri bunlardı.

     Kutu gibiydi şu anki insanlar da. Eski sohbetleri aradı azıcık. Karşı komşuya, ninesinin oturduğu o yıkılan eski evin oradaki yeni taşınan teyzeye bir laf atsam diye iç geçirdi. Baktı ki kadında bir sıcaklık yok, tuttu vazgeçti fikrinden. Bir mahalle; mahallenin ortasında insanlar, insanların etrafında değişen tavırlar, değişen tavırların ardında gizlenen geçmişin anıları vardı. İnsan bu mevsimde kaleme almalıydı şu manzarayı. Bir manzara; manzarada masum kalan çocuklar, çocukların elinde bilye ve top, oyunun içinde mutluluk, mutluluğun içinde tebessüm saklıydı.

     Kibrit kutusuydu sanki düşler de. Herkesin kafasında bir anı vardı lâkin kaleme alınmasını isteyen yoktu. Bir kadın; kadının elinde çocukluğundan kalma bir valiz, valizin içinde tatlı bir geçmiş, geçmişin içinde anılar, anıların içinde kaleme alınmayı bekleyen bir gelecek… Kadın birkaç gün daha bekledi öylece o mahallede. Onu tanıyan bir tek arkadaşı kalmıştı bu eski sokağında, onunla dertleşti tek tük. Zaman nasıl da değişmişti. Arkadaşı iyiydi ama o eski sevecenliği ve çıkarsız bakışları onu da alıp götürmüştü tıpkı şu anki manzara gibi. Kadın bunaldı, canı sıkkındı besbelli. Defterini açtı ve yalnızlığını tek bentlik bir şiire verdi:

YALNIZLIK ŞİİRİ

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,

Nasıl korku verir sessizlik insana;

İnsan nasıl konuşur kendisiyle;

Nasıl koşar aynalara,

Bir cana hasret,

Bilmezler.

      -Orhan Veli-

     Kadın şiire ve edebiyata daldı. Dalış o dalıştı, geçmişinden sıyrılamadı. Karar verdi, çekip gidecekti yine o geldiği büyük şehre. Çocukluğundan kalan anılarındaki masum kırıntılar da hiç eskisi gibi masum gelmedi. Bir kadın; kadının elinde bir valiz, valizin içinde eski yaşanmışlıklar, arayıp da bulamadıkları, değişen kültürel yapı gizliydi. Sessizce valizini alıp trene doğru yol aldı. Mark Twain’in: “Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor…” sözü eşlik etti ve iki günlük macerasını özetledi ona. İnsanlar ve değerler azıcık değişmiş ve çıkarlara karışıp bencilliğe bürünmüştü sanki. Kadın mutsuzdu, mutlu olabileceğini dilediği kadar mutsuzdu hem de. Hava güzeldi, her şeye inat bir tek o masum ve içten geldi ona. Gözlerini kapatıp bu garip yolculuğuna hayallerinde devam etti.




Powered by OrdaSoft!