Yek nazrede kıldın ey yüzü gül
Ayinemi aftâbe-i mül
Geçdi bana neş’e-i tegâfül
Hem eyle hem eyleme tenezzül
Dil hanesi câ-yı işretindir

Bir şu’lesi var ki şem’-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsmânın
Bu sîne-i berk-âşiyânın
Sînâ dahi görmemiş nişânın
Efrûhte-i inâyetindir

Şehbâz-ı dil oldu evc-pervâz
Kim sayd-ı hümâya eyleyib nâz
Zülfünde de olmaz âşiyan-sâz
Afv eyle ki şeh-i felek-tâz
Perverde-i dest-i himmetindir

Bir âleme olmuşum ki vâsıl
Şeb-nemleri mihr ile mukâbil
Yok pertev-i mihre anda hâil
Nezdik ü baidi özge menzil
Kim firkatın ayn-ı vuslatındır

Açıldı der-i harîm-i ma’nâ
Bir suret olub hezar da’vâ
Esrar-ı hafî hep oldu peydâ
Bildim ki bu cümle şûr ü gavgâ
Gavgâyı sever bir âfetindir

Ey arş-kemal ü meh-sitâre
Olmak n’ola düşmen-i nezâre
Gâlib sana oldu pâre pâre
Bir hâne-harâb imiş ne çâre
Dam-ı reh-i mihr-i tal’atindir


AÇIKLAMASI:
     1. Ey gül yüzlü! Bir bakışta gönlümü şarap kabına döndürdün. Sendeki kayıtsızlık neşesi bana da geçti. Artık gerek tenezzül et, gerek etme; gönül evi senin işret edeceğin (şarap içeceğin) yerdir.
     Sevgilinin, bir bakışıyla şairin gönlünü şarap kadehine döndürmesi, onu bir kaptaki şarap gibi ışıl ışıl yanar ve bu duruşu ile türlü sarhoşlukların mayasını taşır bir hale getirmesi demektir. Nitekim, üçüncü mısrada da şarabın eseri olan neş' e kelimesi kullanılmış. Sevgilideki tegafül (umursamazlık) neş' esi, kendisini sevenin elemini bilmez görünmekten, aldırmazlıktan, vefasızlıktan ileri gelmektedir. Şair de, onun bir bakışıyla her şeyi unutuyor, onun gibi kayıtsızlanıp neşeleniyor ve bu, coşkunlukla dolu gönlünü bir meyhaneye benzeterek sevgiliyi de orada neşesini arttırmağa, tazelemeğe davet ediyor.
     2. (Bağrımda yanan) can mumunun öyle bir şulesi var ki, gök kubbe denen fanusa sığmaz. Yıldırımlara, şimşeklere yurt olan şu sineme, (Hz. Musa'nın görmesi için Allah'ın tecelli ettiği) Sina dağı bile benzeyemez. (Ey sevgili! Çünkü o,) senin inayetinden yanıp tutuşmuştur.
     Bu kıt'a Şeyh Galibin, ruh kudret ve enginliğini en muvaffakıyetli bir tarzda ifade eden mısralarını ihtiva etmektedir. Bir muma benzetilen canın şulesi, onun aşk ve ilham ile vukua gelen atılışları, yükselişleridir ki bunun, bir fanusa benzetilen gök kubbesine sığmayacak kadar geniş ve büyük olduğu anlatılıyor. Şair, yuvası şimşeklerde olan bağrındaki ateşin eserini Turu Sina’nın bile görmediğini kaydettikten sonra, göğsündeki o ateşin, yani aşkın sevgilisi tarafından tutuşturulmuş olduğunu söylüyor.
Turu Sina, Allahın Hazreti Musa’ya bir nur halinde göründüğü ve hitap ettiği dağdır. Bu görünme öyle azametli olmuş ki Musa kendinden geçtiği gibi dağ da ortasından çatlamış.
     Bu kıt'ada asman kelimesinin “âs” hecesiyle “berk” kelimesini ve efrûhte kelimesinin rûh hecesini, vezinde birer kapalı ve birer açık hece karşılığı olacak tarzda uzatarak meddli okumalıdır
     3. Gönül doğanı, öyle yükseklerde uçmağa başladı ki, hüma avına bile nazlanıp zülfünde de yuva kurmaz oldu. Ey felek gidişli sultanım! (Sevgilim!) Hoş gör; çünkü o, senin himmet elinin yetiştirmesidir.
     Bu kıt'ada, şair gönlünü - devlet kuşu da denilen - hümayı bile avlanmaya nazlanan mağrur bir doğana benzetiyor. Doğan, avcılar tarafından alıştırılıp beslenen ve diğer kuşları avlamakta kullanılan yırtıcı bir kuştur. Avcılar doğanlarını ellerinde taşırlar ve av görünce salıverirler. Şeyh Galip de, bundan dolayı, doğana benzettiği gönlünü sevgilisinin elinde yetişmiş sayıyor. O doğanın, sevgilinin saçında bile yuva yapmak istemeyişinin sebebi, bu lutfun uyandırdığı gururdur.
     4. (Bu aşk ile ben) öyle bir âleme vuslat imkânı buldum ki orada her bir çiğ tanesi bir güneş değerindedir. Öyle bir güneş ki onun ışığına (gece gibi) bir perde de yok. Uzağı da yakını da bambaşka bir âlemdir. Orada senden ayrı olmak, sana kavuşma anlamı taşır.
     5.Mânâ hareminin kapısı açıldığında binlerce aykırılık, binlerce farklılık tek surete büründü de gizli sırlar hep ortaya saçıldı. Anladım ki (dünya denen, varlık âlemi denen) bunca gürültü, bunca çekişmenin hepsi kavgayı sever bir güzelin eseridir.
     Bu kıt'ada, şairin vasıl olduğunu söylediği alem, ruh erginliğinin en son mertebesidir. Bu ulvi alem, bizim tanıdığımız bu gerçek aleme benzemez ve ondan dolayıdır ki orasının yakınlık ve uzaklık mefhumları bizim bildiklerimize uymaz. Orada, beraberlik ve ayrılık biri birinden farklı değildir; ulvi bir aşkın haz ve vecdi içinde yaşayanlar, maddeten sevdiklerinden ayrı bulunsalar bile ruhları sevgili ile vuslat halindedir.
     Harim-i ma'na: Mana harimi. Harim, herkesçe girilmesi yasak olan yer, mukaddes bucak demek olduğu gibi, ma'na kelimesi de maddenin karşılığı olan ruh, manevilik kavramını ifade etmek üzere kullanılmıştır.
     Panteizmin geniş ilhamlarıyle yazılmış olan bu kıt'a ile de Şeyh Galip, kainattaki bütün tecellilerin, yani görünüşlerin, Allahın tek varlığının ve güzelliğinin aksinden ibaret olduğunu; bunun için, her davanın, her ayrı görünen ve zannedilen varlığın, Allahın tek varlığına döndüğünü söylüyor.
     Gavgayı seven afet, Allah’tır; o, varlığını ve güzelliğini meydana koymak için kainatı yaratmıştır. Onun varlığı ve güzelliği bir menşurdan geçen ışık gibi kainata renk renk aksetmiştir. Dördüncü mısradaki şur (karışıklık) ve gavga (gürültü, patırtı), kainattaki bu rengarenk akisler, türlü türlü tecellilerdir.
     6. Ey kemali arş gibi engin ve ay talihli sevgili! Sana bakmama düşman olmak niçin? Galip senin için parça parça oldu. Ne çare! Evsiz barksız bir zavallıdır. O, senin güneş kadar parlak olan güzelliğinin yolunda bir tuzaktır.
Arş-ı kemal: Kemali arş kadar yüksek olan. Kemal; olgunluk, noksansızlık, ululuk demektir; arş ta göğün en son katıdır. Şeyh Galip, sevgilisine hitap yollu ve onu tarif etmek üzere kullandığı bu arş-kemal tabiriyle, onun her bakımdan erginliğin ve üstünlüğün son mertebesine çıkmış olduğunu anlatıyor.
     Meh-sitare: Ay talihli; talihinin yıldızı ay gibi parlak olan. Eskiden, talihin yıldızlarla ilgili olduğu ve yıldızlara göre tayin edildiği malumdur. Ay; parlak, uğurlu bir istikbale, bahta delalet eder. Bundan dolayı şair de, arş kemalli olan sevgilisine bu meh-sitare sıfatını da veriyor.
     Hane-harab: Evi yıkılmış; evsiz barksız kalmış; hali perişan olmuş.
     Dam-i reh-i mihr-i tal'at: Güzellik güneşinin yolunun tuzağı. Şairin kendisini, sevgilisinin yüzündeki güzellik yolunda kurulmuş bir tuzak sayması ve sonra, parça parça olduğunu, hane-haraplığını söylemesi, mutasavvıfların telakkilerine göre, cismin, güzelliğin hakiki tecellisine engel olmasından dolayıdır.
     Şeyh Galib’in şiirlerinde, iç ilhamının en derin ve karanlık izleri vardır. Bundan dolayı, bu manzumelerin manasına ve zevkine varmak için şairin yaşadığı iç alemin sırlarını sezmeğe çalışmak ve bir de tasavvufun esaslarını bilmek gerekir.
Tardiye

     Divan Edebiyatı'nda beşer mısralık bendler halinde yazılan nazım şekillerinden biri de tardiyedir.
     Türklere özgü olan ve örneğine az rastlanan bir türdür. XVIII. yüzyıldan sonra ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan Divan şiirinde bend esasına dayalı nazım şekilleri diğerlerine nazaran daha derli toplu bir konu bütünlüğüne zemin hazırlarlar. Yani gazel veya kasidede her beyit ayrı bir konuyu işlese de tardiye gibi musammat şiirler, bir konuyu etraflıca anlatmak isteyen şairler için daha caziptir. Çünkü bendleri meydana getiren mısraların kafiyeleri birbiriyle uyumlu olarak akıp giderken şaire daha çok söz söyleme imkanı tanır.
     Tardiyede bundan farklı olarak bir de son mısraın birdenbire kafiyesiz bırakılması (a a a a b / c c c c b / d d d d b...), yani şiir öbeğinden ayrılması (tard edilmesi) söz konusudur. Bu hal, şiirdeki biteviyeliği (monotonluğu) sona erdirip yeni bir ahenk yaratma arzusunun sonucu olarak düşünülmüş olsa gerektir.
     Tardiyenin Divan şiirinde yenilikçi üsluba sahip usta şairler tarafından uygulanmış olmasının sebebi budur. O usta şairler, Nedim ile Şeyh Galip'tir. Bunlardan bilhassa Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk mesnevisi içinde, gazel veya diğer musammat şekilleri gibi monotonluğu giderecek bir unsur olarak sık sık tardiyeye başvurmuştur.
Powered by OrdaSoft!