░    1918 yılı Aralık ayının son günlerinde bir sabah Pangaltı’dan geçiyordum. Hava bulanıktı. Harp Okulu’nun yüksek kapısının önündeki otomobillere, eşya arabalarına şilteler, karyolalar yükleniyordu. Herkes gibi ben de elimde olmadan durdum. Arka tarafımda iki adam yavaşça mırıldandılar: “...Okulunu işgal ediyorlar.” Gelen giden, beklenmeyen bir olayla karşılaşmış gibi irkiliyordu. Karşı kaldırım hayli kalabalıktı. Gözlerde karamsar bir sessizliği bütün sırları ağlıyordu. Kaşlar çatılmış, yumruklar sıkılmış, dudaklar titriyordu.

     İki kadın:

     — Bakın! Şu zavallı hasta askerlere! Sokak ortasında...

     Büyük kapıdan kucak kucak koltuk değnekleri çıkardılar. Hastaların, yaralıların önüne silah gibi çattılar. Yağmur çiseliyordu.

     Harap bir kale yıkıntısı gibi önemsiz, okulun duvarının kenarına yuvarlanan, çöken Mehmetçikler, yüzlerini elleriyle kapamışlardı. Dalgın ve dermansızdılar. Düşünüyorlar mıydı? Uzak karanlıklarda ki Ayşeciklerinin nemli parlak gözlerini mi, anneciklerinin uçuk ve buruşuk yüzlerini mi görüyorlardı? Okulların, camilerin, kışlaların, birden devrildiğini görmemek, çöküşün gürültüsünü işitmemek için mi gözlerini kapıyor, kulaklarını tıkıyorlardı?..

     …

     Yukarı katlardaki camlar açılmış siliniyordu. Bu pencerelerden giren rüzgâr sanki altı yüz yıllık zorlu gücün ve büyüklüğünün hatıralarını, şehitlerini, gazilerini, ganimetlerini, zafer marşlarını, milli gururumuzu sürüp çıkarıyor ve unutulmuşluğun vadilerine doğru savuruyordu.

     Yağmur çiseliyordu.., Duvar kıyılarına birer kırık eşya alçakgönüllülüğü ile sinen hastalar ıslanıyorlardı. Islandıkça büzülüyorlardı. Uzaktan benizlerinin uçukluğu, kuvvetsizlikleri tamamıyla seziliyor; bıkkınlıkları, umutsuzlukları anlaşılıyordu. Açık kalplerindeki ülkü cevherleri artık dökülmüştü.

     Şimdi ruhlarında ne vatan sevgisi, ne din gayreti, ne askerlik şerefi, ne hiç bir şey kalmamış gibiydi. Belki yükseklerden uçan bulutlardan bir yumuşak yatak, bir sıcak çorba, bir temiz giysi, bir şefkatli el arıyorlardı. Karşılarından ıslık çalarak “rap rap” geçen dünkü düşmanlardan nefret etmek hatırlarından geçmiyor. Yağmur çiseliyor ve bunlar sefilliklerinden habersiz görünüyorlardı. Kendilerini alıp götürecek; uzaklara, pek uzaklara götürecek bir araba, bir sedye, bir tabut, bir kasırga, bir yıldırım, bir şey bekliyorlardı. Fakat yüzlerine bakan bulunmuyordu. Bir subay, bir hastabakıcı yoktu. Yalnız birçok er yırtık, yıpranmış eşyayı sürekli at, eşek, öküz arabalarına yüklüyorlardı. Bunlar da yıkık birer Allah’ın eseri değiller miydi? Bu enkazı çamurdan kurtaracak dindar bir el yok muydu?

Yağmur çiseliyordu. Şimdi binanın pencerelerinden bir iki kırmızı çehre göründü. Tam bu sırada yoldan iki ihtiyar subay geçiyordu. Biri dikeldi. Kaskatı kaldı. Diğeri bir şeyler mırıldandı. Arkadaşını çekmek, götürmek istedi. Beriki gitmedi. Mücadele birkaç saniye sürdü. İkisinin de gözleri dalmış, çeneleri kilitlenmişti, Otuz kırk yıl evvelki okullarını ve oradaki hayat ve askerlik hakkındaki hayallerini düşünüyorlar, şehit ve gazi yetiştiren bu tezgâhın, bunca senedir dünyanın üç kıtasında bulunan sınırlarımızda durmayıp akan kanların kaynağı olan bu mabedin bütün tarihini, duvarlarında vatan, kahramanlık, şan, kahraman, fedakârlık sesleri yankılanan dershanelerini; Varna, Mohaç, Bizans, Kosova, Mercidabık destanlarını okuyan hocalarını; talimlerden sonra geçen gecelerde zaferden zafere uçan heyecan dolu rüyalarına saha olan yatakhanelerini düşünüyor; sonra çamurlar içinde kalan vatan ve vatandaşlarının, kendilerinin hallerine yanıyorlardı. Gittiler... Tekrar döndüler, baktılar, baktılar. Sarhoş gibi sendeleyerek gözden kayboldular.

     Uzunca bir arabaya lekeli şilteler, kirli yastıklar yığılıyordu. İstif tamamlanmıştı. Arabayı çeken Lagar mandaları, bir nefer kalın bir değnekle hayladı. Tam o sırada kapıdan bir çavuş göründü. Etrafına ürkerek, utanarak bakındı. Kolları arasında uzunca bir şeyler saklıyordu.

     — Of! Sancaklarımız, dedim.

     Arkadan aynı kara bahtlı emaneti kucaklarında taşıyan iki asker daha göründü. Üçü de birkaç saniye şaşalamış gibi çekinerek kapının önünde durdular, Yüklerini, bu rezaleti kimseye göstermemek istiyorlardı. Çavuş yürüdü. Çaresiz, çarçabuk verilen kararı gösteren zoraki bir tavırla elindekileri şiltelerin arasına sokuverdi... Bu saltanatın namusunu ve milletin zilletini başkalarına göstermemek gayretiyle üstlerine diğer bir döşeği çekti. Diğerleri de altı buçuk asırlık hükümetin şeref sembollerini bu rahat döşeklerine yatırmakta, tarihin mezarına gömmekte ona uydular.

     Zafer çağlarının hatıralarını taşıyan bu mübarek milliyet sembolü, bağımsızlık sembolü de bir anda kayboldu ve benden başka eminim ki kimsenin dikkatini çekmedi. Artık bayraklar dürülmüş, kalpler durmuş, kanlar kurumuştu. Sonra... Sessizlik ve çamur.

     Sıra hastalara gelmişti. Bunlar biri diğerine tutunarak birer gölge gibi duvara sürtünerek, inleye ıkına orada duran arabalara tırmanmaya başladılar. Pek kımıldanamayanların arkadaşları koltuklarına girdiler. Arabanın biri o küçük yokuştan indi. Tramvay yolunda tam karşımda durdu. Bu dakikada yatan yaralılardan biri fırladı. Çömelenlerden birine hiddetle ve şiddetle bir tokat indirdi. Sonrasında ikisi de arabanın içine yuvarlandılar. Dayanamadım. Yanlarına sokuldum:

     — Hemşehrim! Ne oldunuz? Ne var? Herkes size bakıyor, dedim.

     Tokadı atan, pos bıyıkları altında, uçuk dudakları titreyerek ve gazapla soluyarak dedi ki:

     — Bak Efendi! Bak şuna! Artık din bitti, millet bitti diyor. Ulu Yaratan’dan umudunu kesiyor. Çek arabacı!

     Yağmur çiseliyordu ve ben ağlıyordum.

 Çağlayanlar, İstanbul 2015