░      Öyle ya! Yaşamak, bizi bir amaca götürmedikten sonra neye yarar? Ot, böcek, kurt, kuş gibi sadece yaşamış olmak için yaşamak, biz insanların işi olmamalı. Bütün yollarımızın sonu, bir yere varmalı, bir amacın etrafında halkalanmalıdır. Yalnız, yanlış ata oynamaktan da kaçınmalıyız. Amaç doğru seçilirse, yaşamak güzelleşir, yüce bir değer kazanır. Yanlışa kapıldığımız an, şerefsizleşir, çirkinleşir.
        Aramızda bir yanılan, yanlışa koşan var. Ama kim? Bu vuruşan gençler mi? Onları vuruşturanlar mı? Yoksa… Yoksa devlet mi? Hangi devlet? Ortada devlet mi var? Var olan, ağırlığını duyurmaz mı? Bunca kan akıtılır, vatan topraklarının her köşesi yangın yerine çevrilirken, ayrılıklar büyür, kalleş bir korkunun soluklarını yakınımızda, can evimizde duyarken, susan, ortalıkta gözükmeyen, herkes kendi göbeğini kendi kessin havasında olan devlete, devlet mi denir? Vuruşan gençlerin paylaşamadıkları nedir? Onları vuruşturanlar ne istiyorlar? Bu ölümler, yıkımlar ne zaman sona erecek? Fırtınalar, kasırgalar ne zaman kesilecek? Devlet, babalığını ne zaman hatırlayacak? Ne zaman hepimize arka çıkacak, paylayıp azarlayacak? Herkese, doğru amacı gösterecek?
        Biz, bu işi yapamıyoruz, kıvıramıyoruz, belli. Gençlere, Türklüklerini hatırlatıyorsun, karşılığında hemen suçlanıyorsun! Vatan, millet neymiş diyorsun, yine suçlanıyorsun! Atalarını sev, say, onlara saygı duy diyorsun, karalanıyorsun! Yabancı büyüklerin posterlerini, meydan meydan taşıtıyorsun, sevilmiyorsun! İki arada, bir derede kalan, sıkışan gençler; vuruşmasınlar da, ne yapsın? İki dilli hâle getirdiğimiz, iman ve inançsızlık tezadına düşürdüğümüz bu gençlerden, iyiyi, güzeli, doğruyu, sevgiyi, nasıl olur da, bekleyebiliriz? Devletin görevi, tarafsız hakemler gibi faullerde düdük çalmak, hatalı olanı oyun dışı bırakmak mıdır? Bayrağı sevmek, başlatılan yangına karşı durmak, söndürmeye gönüllü olarak katılmak, suç mudur?
         Hayır, hayır!
        Bir yolunu bulmalı, herkesin ayağını yere sağlam bastırmalı, vatanı sevdirmeli, kişileri birbirine yaklaştırmalıyız. Sonrası toz, duman. Kargaşa! Bunu, güzelce bellemeliyiz.
        Tam bu sırada Sefer çıkageldi.
        – Hangi denizde gemilerini batırdın? Dalgınsın ya, hocam! dedi.
        – Ooo, Sefer! Gel, buyur! Otur şöyle.
        – Oturma desen de, oturacağım. Geçmiş olsun.
        – Sağ ol!
        – Çayları ikiletelim mi?
        – Olur!
        Demlice çaylar geldi. Yudum yudum içildi.
        – Ne var, ne yok Sefer? Nasılsın bakalım?
        – İyi diyelim, iyi olalım.
        – Öyle, öyle! Yalnız, ilk sorum askıda kaldı.
        – Biliyorum.
        – Peki, niye cevaplamadın?
        – Uzun sürecek gibi de.
        – Uzun mu?
        – Uzun! Vaktin var mı, iki beşlik bozabilir miyiz?
        – Bizde vakit, kumdan çok. Kaygılanma sen.
        – Kaygılandığımız yok.
        – Eee, ne duruyorsun?
        – Sözün ucunu yakalamak istiyorum. Nereden başlayayım, diyorum. Biliyorsun. Ben sıkıntıya gelemem. Sıkıldıkça, patlayacak gibi olurum.
        – Yüreğini geniş tut.
        – Bizde yürek mi kaldı?
        – Neden?
        – Neden olacak? Yüreğimizin gücünü, bileğimize döktük. Suçlandık. Tutuklandık.
        – Ya? Ne zaman?
        – Çapa olaylarından canım. Epey içerde yattık. Birkaç gün oluyor, dışardayım. Lâkin, aklım içerde. Cihat’a yanıyorum. Bir çaresine bakmalı, onu damdan kurtarmalıyız… Yok yere içerde yatıyor, paslanıyor.
        – Bu konu, benim de aklımda. Fakat, tutuklanma sebebini, işin ayrıntılarını bilmiyorum.
        – Dilimin döndüğünce anlatırım.
        – Anlat. Dinliyorum.
        Sefer anlattı. Anlatılanları dinledikçe, yapılması gerekenler Orhan Bey’in kafasında şekillendi. Ufukta, bir ümit ışığıdır, belirdi. Savcıya göre, olayların her safhasında Cihat vardı. Hâlbuki Cihat, ilk günün akşamından sabahına, hatta ikinci günün tamamında bütün zamanını, hastanede, Orhan Bey’in yanında geçirmiş, olayların uzağında kalmıştı.
        – Mahkeme ne zaman?
        – Eylül başlarında.
        – Öyleyse, hemen kolları sıvamalı, işe koyulmalıyız.
        Sonraki günlerde kâğıtları hazırladılar. Gerekli itirazları yaptılar. Beklediler. Bu arada Hanife Hanım’ın ziyaretine gittiler, gönlünü aldılar. Yorgunluk ve ummadığı acıların doruğunda yaşayan Hanife Hanım, oğlu için yapılanları duyunca, ümitlendi. Eski suskun durumu gitti. Sanki, bütün yorgunlukları diner gibi oldu. Acıları hafifledi. Yüreciğinde dal dal, ümit filizleri yeşermeye başladı.
        Orhan Bey’le Sefer, bir ziyaret günü Cihat’a gittiler. Ona da durumu anlattılar. Kendisini arayışlarından memnun olan Cihat;
        – Beni sevindirdiniz, dedi, yalnız bu soğuk duvarlar, şu paslı parmaklıklar en güzel günlerimi yedi, bitirdi. Kendim için değil, anam için üzüldüm. Kendimi, ona çektirdiğim acılar yüzünden affedemem. Bayrağımıza, toprağımıza, inancımıza sahip çıktık. Devletimizi arkamızda görmek istedik. Tutuklandık. Boş yere, en güzel günlerimizi yaktılar. Ama şimdi akıllandım. Bir daha mı? Tövbe! Kötülere set olmak ha? Herkesin ağzında bunun karşılığı, kendini devletin yerine koymaktır. Sizi bilmem ama, ben, bir daha bu gibi işlerde yokum. Hoş, kimseye set bile olmadım ama, her şeyin başlatıcısı olmak suçuyla tutuklandım. Anam benim! Haklıymış!
        – Peki, dedi Orhan Bey, aslında seni anlıyorum. Fakat bir şeyi de anlamanı istiyorum. Devletin sustuğu, yıkılmaya yüz tuttuğu anlar, ortaya çıkmayalım mı? Atatürk, Samsun’a böylesi bir zamanda, susan devleti konuşturmak için ayak basmadı mı? Düşün bir kere: O, böyle yapmasaydı, geri dursaydı, şimdi ne olurdu? Ne olurdu, ha?
        – Doğru. Lâkin anlayan kim?
        – Bırak anlamasınlar. Bayrağımız dalgalansın, bize yeter. Bundan büyük saadet olur mu?
        Mahkeme başladı. Savcı, yapılan itirazları değerlendirmek için, davanın bir başka güne ertelenmesini istedi. Kabul edildi. Eylülün on ikisi, son duruşma günü olarak kararlaştırıldı.
        Özgür, kaybolan gücünü yeniden toparlamaya çalıştı. Artık, mağarada toplanıyorlar, yeni yeni plânlar hazırlıyorlar, şehre mehre inmiyorlardı. Ne var ki Özgür, bütün bu hazırlıkları sürdürmeye çalışırken, Arif’ten de şüpheleniyor, onu, zor duruma düşürecek görevlere itiyordu.
        Böyle bir görevi tartışmaya başladılar. Özgür’e göre, duruşma sırasında, kendileri için ipuçları verecek olan Cihat ya da şahidi Orhan Bey’den biri, ne pahasına olursa olsun, vurulacaktı. Bu tehlikeli görevin başarılması, onları da eski günlerine kavuşturur, şehirli pusar, siner, kızıl güneşin doğmasını çabuklaştırırdı.
        Özgür’ün isteği üzerine, işin yerine getirilmesi için Arif görevlendirildi. Mahkemeden önceki akşamüzeri, üç beş parkalı, mağaradan çıktılar, şehre indiler. Hepsinin üzeri doluydu. Su depolarının yanına yaklaşırken, Özgür’le Arif takıştılar. İri iri, sert sert konuştular. Verip veriştirdiler. Esip yağdılar. Hava gerginleşti. Tutuşmak, yanmak için, bir kıvılcımın çakması gerekiyordu. Diğer parkalılar, belki de şaka yapmak veya gizli amaçlarını gerçekleştirmek için, yangına körükle gittiler.
        Ardı ardına duyulan silâh sesleri; “Yandım anam!” haykırışıyla bölündü. Parkalılar sağa sola kaçıştılar. Özgür, silâhını attı, tabana kuvvet mağaraya çıktı.
        Yanan, Arif’ti!
        Şehirliden bazıları, olay yerine koştu. Yerde, boylu boyunca uzanmış, şurasında burasında kızıl güller açmış olan Arif’i gördüler. Beriki, son nefesini alıp veriyor;
        – Özgür! Ah, Özgür! diyordu. Yaktın beni.
        Akşam oldu. Sokaklardan, meydanlardan, kahvelerden el ayak çekildi. Şehirli, arkasızlık sancısını çekmeye başlamış, yeniden korku dolu bir zamana dönmüştü.
        Evlerine çekilenler; hem bacayı, hem kapıyı sıkıca kapadılar. Kalın, ışık geçirmez perdelerini örttüler. İç karartan haberleri dinlediler. Hükümetin aldığı son tedbirlere kulak verdiler. Ortakların bir ayağı olan büyük partinin içişleri bakanı, muhalefetteki büyük partiye, ne pahasına olursa olsun, memleketin teslim edilmeyeceğini söylüyordu.
        Şehirlinin yüreği daraldı, gözü korktu.
        Daralan yüreklerinin acısını bastırmak, korkularını unutmak için olsa gerek, erkenden yattılar, olanca güçleriyle kendilerini uykuya verdiler.
        Artık ok yaydan çıkmış, bıçak kemiğe dayanmıştı.
        Kara gece, çöktükçe çöktü.
        Askerler, bütün gece uyumadı. Şafak öncesi kışlalarından çıktılar.
        Yürüdüler, yürüdüler!
        Sabah oldu.
        Güzelim güneş doğdu.
        Şehrin bütün yolları tutuldu.
        Sokağa çıkma yasağı başlatıldı.
        Güzelim güneş doğdu.
        Sabah oldu!

        15 Nisan 1982
Powered by OrdaSoft!