"Hamdullah Suphi Beyefendi’ye"



     İştah ve lezzetle yenen bir öğle yemeğinden sonra, köpüklü kahveler arasında içilen sigaraların dumanlarından kulübün yemek salonu hayli sislenmişti. Bir tarafta iddialı av sohbeti, diğer yanda Millet Meclisi’ndeki tartışmalar sonrası bir siyaset mücadelesi, şu köşede bir kaç asil gencin, belki bir güzel kadın tarafından aldatılmış bir arkadaşlarına karşı kahkahaları, ekseri müdavimleri yaşlı, vakarlı kişilerden meydana gelen bu toplanma yerinin havasını haz ve neşe rüzgârlarıyla dalgalandırıyordu.
     Bizim sofrada konu, Türk, Macar ve Polonyalıların tarihi külah ve elbiselerinin benzerliğine dairdi. Konyağın son damlasını emen Kont “Geza...” iri sigarasını silkelerken ecdadının eski kaftanlarıyla kendisinin biriktirdiği güzel sanatlar koleksiyonunu göstermek için bizi konağına davet etti.
     Benimle beraber Amerikalı, İtalyan ve Alman dört yemek arkadaşı, kulübün avlusunda bekleyen Kont’un otomobiline girdik. On dakika sonra kendimizi bir geniş mermer merdiven başında bulduk. Bıyıkları tıraşlı bir uşak, sağ tarafta üstü koyu güvez çuha ile kaplanmış bir kapı açtı. Bir taş odaya girdik. Dört duvarına yaslanmış camlı dolapların içinde bu ailenin atalarına ait bir kaç yüz çarık, çizme, terlik, takunya vardı. Bu ayakkabıların sonradan görme kimseler gibi, böyle baş sedirde, ceviz dolapların parlak camları arkasında, sahte birer kibar tavrıyla duruşlarında gizli tuhaflık vardı. Kont’un kâtibinin arkasında diğer bir odaya girdik. Burada oymalı iki abanoz koltuk ve iki masada iki büyük demir kasa ile ortada bir camlı dikdörtgen masa vardı. Bu masanın cam yüzeyinin altında firuze, mercan işlemeli; gümüş oymalı telkâri bıçaklar, yatağanlar serilmişti.
     Bu iki kasadan çıkarılan küçük ceviz çekmeceler içinde, gümüş tepsiler üstünde bize gösterilen elmaslı, yakutlu sorguçlar; safirli ve firuzeli kılıç kemerleri; değerli taşlarla bezenmiş kadın ve erkek düğmeleri; gümüşlü, mineli eski Türk ve Macar üzengileri; el aynaları önümüze yığılıverdi. Bu hanedana ecdattan kalan ve daima büyük oğula intikal eden bu kıymetli aile hatıralarının bu suretle dikkatle saklanmasını takdirden kendimizi alamıyorduk. Burası bir küçük Karun hazinesiydi.
     Geniş merdivenden yukarı kata çıktık. Burada yemek odasından salona kadar gümüş leğen ve ibrikten, ufak incili yastığa kadar bütün eşyanın bir kıymeti, bir inceliği vardı. Camekânın iç tarafında Asya ve Avrupa’nın hemen her tarihi milletine ait olmak üzere pırlantadan akike, altından pirince kadar, belki üç yüz yüzük, kadife yivler arasında sıralanmıştı.
     Duvardaki pastel ve yağlı boya nefis tablolara uzaktan bir göz atmadan geçemiyorduk. Şimdi Kont’un yazı odasındaydık.
     — İşte, dedi, Macaristan’da bir eşi bulunmayan bir hakiki “Vato..." *
      Bu tahminen seksen santim boyunda ve elli santim eninde bir tablo idi. Ormanda bir pınar başında kurulmuş bir sofra... Kenarda bir genç saz çalışıyor. İki taze uzanmışlar, dinliyorlar. Biraz beride iki kadın arkası katmerli ve kabarık libaslar ile raks ediyor görünüyorlardı.
     — Şimdi bundan kıymetli bir şey göstereceğim.      Parmağıyla o meşhur Fransız ressamın levhasının yanında asılı bir küçük halıyı gösterdi. Bu bir Gördes seccadesiydi. Şimdi bütün gözler bu güzelliğe çevrilmişti. Bir antika meraklısı olan Amerikalı ile ressam İtalyan, seccadenin yanına yaklaşarak altından küçük ilmiklerine bakıyorlardı.

      Koyu mavi zemin üstüne kırmızı bir kenar ve sarı zırhlar ile çevrilmiş; ortası dört ve sekiz köşe madalyonlar ile bezenmişti. Kenarın zırhları ve madalyonun içleri anlaşılmaz nakışlarla doluydu. Bunlar çapraşık, karışık fakat uyumlu; düzensiz, dağınık fakat muntazam; hiç bir şekle uymaz fakat geometrik; ne çiçek, ne yaprak fakat düşünce; ne resim ve ne geometri fakat ince idi... Vato’nun yaz levhasının yanında seccadenin bu hali başka türlü; sanki sırf tasavvufi, ruhani, manevi bir bahar şekli arz ediyordu. O derece renkler uygun ve tatlı idi.
     Kont, halının karşısına geçmiş:
     — Bakınız! Bakınız! Diyordu. “Şu çiçeklerde maviden kırmızıya, kırmızıdan sarıya ne latif bir ahenk ile geçiliyor. Boyalara bu garip imtizacı, bu hayale gelmeyen güzel imtizacı veren hangi ilimdir, hangi terbiyedir? Sanmam ki Türkiye’de halıcılık mektebi bulunsun” diyordu.
     — Hayır.
     — Ben Hind’in, İran’ın o üstlerinde oklarla vurulmuş ceylan, kaplan resimleri, çelimsiz süvarileri, bücür insanlar, kurbağalara benzer kuşlar işlenmiş halılarını sevmem. Onlarda ne hayvan hayvan, ne çiçek çiçektir. Bu gibi tabii maddeler, yarım ve ilkel şekilde taklit edilmiştir. Türk halılarında tabiatı taklitten eser yoktur. Bütün nakışlar içe doğan ilhamın eseri ve icattır. Bütün bu hüner, munis ve düşündürücü bir garabettir. Nakışları birbirine benzer iki halı görmedim.
     — Hatta bir halıdaki karşılıklı iki şekilden bile biri diğerine tamamıyla birbirine benzemez.
     Bu Gördes halısıyla, Vato’nun tablosu karşısına tesadüf eden ipekli, eski Kıbrıs kumaşı kanepe ve koltuklara oturduk. Şimdi ziyaretçiler hane sahibinin verdiği sigaraları savuruyorlardı.
     Kont dedi ki:
     — Bir gün fakir düşsem, belki Vato’yu satabilirim. Fakat aile yadigârı eşyam ile bu halıyı elimden çıkaramam sanıyorum.
     Tarihi, değerli eşya ile dolu olan bu konakta, bu odada yabancı gibi boynu bükük durması beklenen bu Türk sanatının, bu Türk zevkinin, bu Türk kadınlığının saltanatı huzurunda gönlüm iftiharla, saygıyla çarpıyordu. Gözlerim uzaklara doğru daldı. Kurutan, yakan güneşli ve gölgesiz ve nihayetsiz bir çölün ortasında bir bardak buzlu su bulan yolcu memnuniyetini hissettim. Düşündüm, düşündüm. Düşündükçe ağlamak istedim.
     Gözümün önüne geliyordu: Harap Gördes kasabası. Balçıktan karanlık, ocak dumanlarından sisli evleri. Melül ve sakin ahalisi... Kapısının eşiğine çömelmiş, yün eğiren soluk benizli ihtiyar kadınları. Halı tezgâhının önünde bir kaç kırık tahta iskemlenin üstüne oturmuş, başını önüne eğmiş bir “Ayşe kız” ile iki küçük arkadaşı, halının erişleriyle argaçları arasında kınalı parmakçıkları titreyerek didiniyorlar ve en büyüğü:

          Gece bir ses geldi derinden, derinden
          Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden?

manisini Arabistan’da silah altındaki Mehmet’ini düşünerek yavaş yavaş fısıldarken kara gözlerinden üstüne bir damla yaş düşürdüğü şu sarı renkli dal, bu mahrumiyetin, bu kederin ateşiyle kıvrılarak ruhani bir şekil alıyor.
     Artık dumanlı gözler, önümüzdeki örneğe bakmıyor, titreyen eller argaçların tellerini saymıyor. Kederli, fakat necip, usta fakat esrarengiz bir ruhun sevkiyle gelişi güzel argaçlar renk renk ilmikleniyor...
     Ben bu levhayı böyle görüyorum.
     Ey tatlı kokulu kır menekşesi! Ey karanlıklar içinde nur ağlayan mahzun yıldız! Ey Ayşe kız! Sen bu nefis şaheseri nasıl meydana getirdin? Mektep, usta görmeden nasıl en büyük Fransız ressamı olan Vato ile imtihan meydanına girdin? Ve aynı şeref mevkiini kazandın? Bu olgunluk, bu kabiliyet, bu zevk sana nereden geldi cevap ver! Allah’ım, ona nereden geldi?
     Koyu çivit mavisi bir yeldirme veya çubuklu bir peştamala bürünmüş sade, saf, fakir halkınla; okuyup yazması olmayan beyninle yıllarca ihtiyar hocaların resim atölyelerinde çalışmış, tecrübeler geçirmiş, kitaplar okumuş, eski ustaların tablolarını incelemiş, kimyada ve fizikte renklerin nasıl meydana geldiğini ve tesirlerini öğrenmiş; binlerce takdirler ve eleştirilere maruz kalmış ressam Vato’nun yanında zekâ ve hüner ilminin huzuruna çıkarak aynı yere ve değere sahip oluşuna ne sebep bulayım? Öğrenim görmeden doğuştan gelen zevkinle, yaratılıştan gelen sezginle renklere verdiğin uyuma, zarafete büyü mü, mucize mi diyeyim? Ey Ayşecik!..
     Ey Ayşecikler!.. Avrupa’nın zekâ merkezlerindeki müzelerde sizin saf fakat üstün eserleriniz için ayrı ayrı salonlar, sergiler açıldı. Muhafızlar tayin edildi. Hünerlerinizin inceliklerini, güzelliklerini anlamak için uzmanlar bulundu. Bu ne güç, bu ne bilgidir?
     Siz yalnız usulün ve emsalin haricindeki bir usta, bir ressam, bir mühendis, bir nakkaş değilsiniz. Türklüğün ruhundaki sağlamlık ve vakarı gösterecek manaları eşi ve benzeri olmayan nakışlarınızla, rumuzlu ilhamlarımızla ortaya koyan birer de şairsiniz. Onun için Anadolu halılarının bütün bir tarihimizi gösteren yiğitlik ahengini, sağlamlık anlamını İran ve Hint halılarında görmemem.
     Ey Türk ili! Viran evlerinin enkazıyla bayındır şehirler süslenir. Sen nasıl bir ocaksın ki soğumuş küllerinde ateşler gizlidir. Baykuşlarından bülbül sedası gelir... Ey Türk kadını, ırkında ne hünerli bir feyz vardır ki hem ölüme asker yetiştirir, hem ebediyete hüner eriştirirsin! Seni benden çok evvel takdir edenler, yine Vato gibi ressamların vatandaşları oldukları için beni affet!..
     Ben bu dalgın halimde iken arkadaşlarımın hane sahibine veda ettiklerini görerek mahcup fakat gururlu, seccadenin huzurunda kalben secde ettim ve odadan çıkarken, “belki”, dedim; “bu eserin mucize sahibi, sanatçısı sefaletten, yetersiz beslenmeden hayatının baharında solmuş bir taze çiçektir.

 

Budapeşte, 20 Nisan 1918

(Çağlayanlar)


*  Fransız ressam Jean-Antoine Watteau'nun tablosu.

Powered by OrdaSoft!